Chapter Text
Gökyüzü, doğmaya başlamış güneş sebebiyle loş bir ışıkla aydınlanmıştı. Sahilin yakınındaki çalılıkların arasında koşarken Aurora'nın adımları babasınınkilere yetişmek için çabalıyordu ama nafileydi. Ayaklarına batan dallar da durumu daha iyi yapmıyordu. Geride kalmıştı.
Babası bunu bir iki adım sonra fark edebildi. Arkasına bakıp ona seslendi. "Rory!" Sesindeki korku ve endişe yeniydi. Aurora buna alışık değildi. Babası hep oldukça rahatlatıcı ve hatta biraz alaycı bir tonla konuşurdu. Bu onun daha çok korkmasına sebep oldu.
Babası geri dönüp hızlıca onu kucağına aldı ve yeniden koşmaya başladı. Bu Aurora'nın arkasındakileri görmesine sebep oldu. Yakında değillerdi, hatta onları net olarak göremiyordu ama uzaktaki figürlerin onları kovaladığını algılayabiliyordu. Babası kafasını tutup ona bakmasını sağladı. "Sakın arkana bakma!"
Görüşü bulanıklaşınca ağlamak üzere olduğunu fark etti ve burnunu çekti. Babası bunu fark edince bakışları bir saniyeliğine ona döndü. "Rory, ağlama. Tatlım, sakın ağlama." Aurora göremeyeceğini bilse de onu başıyla onayladı ve küçük eliyle gözlerini ovuşturdu.
Sonunda mıntıkanın içlerine girince babası Aurora'yı yere bıraktı. Bir saniyeliğine arkasına baktı ama kimsenin gelmediğini görünce kızının hizasına gelmek için dizlerinin üzerine çöktü. "Rory," Saçlarını geriye atıp yüzünü elleriyle avuçladı ve kendisine bakmasını sağladı. "Bana bak, tatlım. Şimdi senden koşup saklanacak bir yer bulmanı istiyorum. Kaç ve saklan. Ben onları oyalayacağım." Aurora dehşet içerisinde kafasını iki yana sallamaya başladı. "Olmaz! Sen de gel!" Babası yeniden arkasını kontrol etti ve yeniden ona döndüğünde kendisini gülümsemeye zorladı. "Olmaz, tatlım. Benim bunu halletmem gerekiyor. Ama söz, işim biter bitmez yanına geleceğim." Aurora ağlayarak burnunu çekti. "Söz mü?" Babası ona yeniden gülümseyip göz yaşlarını sildi. "Söz."
Arkadan gelen sesler artınca endişeyle ayağa kalktı. "Hadi, Rory. Çabuk!" Aurora başını sallayıp koşmaya başladı. Koşarken seslerin iyice arttığını duyabiliyordu ama arkasına bakmadı. Havayı yaran silah sesiyle ilk defa arkasını dönmek için yeltendi, fakat bir el onu çöp kutusunun arkasına doğru çekti.
Aurora şaşkınlıkla ağzını kapayan elin sahibine baktı. Ondan en fazla bir iki yaş büyük bir erkek çocuğuydu. Kahverengi gözleri ona susması için yalvarır gibi bakıyordu. Bunu fark edince Aurora içindeki çığlık atma isteğini bastırdı. Kafasını hafifçe sallayınca çocuk onu yavaşça bıraktı.
İkisi birlikte çöp kutusunun kenarına yanaşıp hafifçe kafalarını uzatıp izlemeye başladılar. Aurora babasını hayatta ve hasarsız görünce derin bir nefes aldı ve ciğerlerinin cidden dolduğunu hissetti.
"Buraya kadarmış, Evans. Yolun sonuna geldin." Babasının çevresi tamamen Barış Muhafızları'yla sarılmıştı. Kaçacak yer yoktu. Adam haklıydı. "Öyle diyorsan," dedi, her zaman kullandığı o alaycı sesle. "Madem sonunla barışmıştın, niye kaçtın? Çok daha hızlı bitebilirdi." Babası kayıtsız bir tavırla omuz silkti. "Bilmem, belki sizi biraz uğraştırmak istemişimdir. Eğlenceliydi." Konuşan Barış Muhafızı silahını kaldırdı. "Güzel. Son kez eğlenebilmene sevindim." Ve üç el ateş etti.
Çocuk, Aurora'nın bir sonraki hamlesini tahmin edercesine eliyle ağzını kapattı ve göremesin diye onu arkaya, kendisine doğru çekti. Ama Aurora görmüştü. Ve zannettiğinin aksine bağırmayacaktı.
Babası ona her daim sesinin ne kadar önemli olduğunu söylerdi. Ona geceleri yatmadan yeni ninniler, baladlar okur; ona sesini kullanmayı öğretirdi. Bu yüzden Capitol Avox'ların dilini kesiyordu. Çünkü onlardan alabilecekleri en değerli şey buydu.
Barış Muhafızları Aurora'nın sesini duymayı hak etmiyorlardı. O yüzden onlar gidene kadar tek bir ses dahi çıkarmadı.
Gittiklerinden emin olunca çocuk elini ağzından çekti. Bunun üzerine Aurora doğrulup babasının cesedine doğru yürümeye başladı. Çocuk kolunu tuttu. "Gitme."
Bu bir emir değil, ricaydı. Sanki giderse ruhunun ne kadar eksileceğini anlayabilmiş gibi onu uyarıyordu. Korumak istiyordu. Ama babası buna değerdi. O, onun sesini hak ediyordu.
Kolunu yavaşça çekip kurtardı. Zaten çok sıkı tutmuyordu. Çocuk kararsız kalmış bir şekilde ona baktı ama sonrasında arkasını dönüp gitti. Aurora umursamadı. Babasına doğru yürümeye devam etti.
Yanına varınca diz çöktü. Cesedi delik deşikti. Gözleri, orada babasından kalma onurlu bir şey bulmak için cesedi aradı. Güzel, cesur, şerefli bir şey. Yoktu. Kafası patlamıştı, bir göz çukuru boştu, göğüsünden ve karnından akan kanlar etrafında küçük bir gölcük oluşturmuştu. Görüntü, babasına yakışmayacak kadar çirkin ve nahoştu. Kesinlikle yedi yaşında bir kız çocuğunun görmemesi gerekecek kadar vahşi ve kanlıydı. Ama Aurora umursamadı.
Derin bir nefes aldı. Babasının ona bu ağıtı öğrettiği gün aklındaydı. Büyükannesini kaybetmişlerdi. Aurora ağlamayı kesmeyince onu yanına oturtmuş ve ona artık yapabileceği en iyi şeyin onu, güzel sesiyle uğurlamak olduğunu söylemişti. Babası bunu hak ediyordu.
Aurora şarkısını söyledikten sonra bir süre sessizce orada oturup babasının elini tuttu. Fakat güneş tepeye doğru yükseldikçe kalkması gerektiği gerçeğiyle yüzleşiyordu. Kimsenin onu burada görmemesi gerekiyordu. Bir cesedin başında. Babasının cesedinin.
Kendini toparlanmaya zorladı. Babasının kirli ellerine ufak bir öpücük kondurdu ve bileğinde duran, annesinin onun için ördüğü bileziği çıkarıp kendi koluna taktı. Sonra da ayağa kalktı.
Çalılara oradan da sahile yürüdü. Ayakları ve elbisesinin dizden aşağısı kan içindeydi. Etrafta insanlar vardı ama uzaktalardı. Görseler de anlayamazlardı.
Elbisesini çıkarma zahmetine girmeden suya yürüdü. Su, boynuna gelene kadar yürümeye devam etti. Boynuna gelince durdu, derin bir nefes aldı ve kendini suya daldırdı. İçeri girer girmez, kimsenin onu duyamayacağından emin olunca çığlık attı. Daha önce hiç atmadığı gibi. O deliler gibi çığlık attı ama kimsenin onu duymasını istemedi. Ve kimse duymadı da. Çünkü başka kimse hak etmedi.
