Work Text:
Cihan, Kaya ve Sadakat sessizce oturmuş terasta kahvaltılarını yaparken, Ümmü elinde tepsi ile Nare’nin odasından çıkıyordu. Tepsideki tüm yemek tabaklarının boş olduğunu gören Sadakat, kısık bir sesle Allah’a şükrettikten sonra hevesle Ümmü’ye sordu:
“Ümmü yemiş ha hepsini?”
Gözlerinin için gülüyordu Sadakat’in. Kadının tepkisiyle irkilen Cihan, Ümmü’nün olduğu yöne doğru baktı.
“Evet Sadakat Hanım, hepsini bitirmiş.”
Kaya sordu sevinçle:
“Seni içeri aldı mı peki Ümmü abla?”
Yüzü düştü kadının. Bu tepki, üçünün de umudunu yarıda kesti. Sonra oturduğu yerde biraz doğruldu Kaya:
“Olsun.” dedi annesinin yüzüne bakarak, onu biraz olsun keyiflendirmeye çalıştı: “En azından artık yemeklerinin tamamını bitiriyor.”
Kaya’nın bu tepkisi üç aydır bir kere bile gülmeyen Cihan’ın yüzünde hafif bir gülümsemeye sebep oldu. Bu ayrıntı Sadakat’in gözünden kaçmadı. Günler, haftalar sonra Cihan’ın dudağının kenarında beliren o çizgiyle, zihni onu aylar önce gömüldükleri karanlığa çekti. Kanlı düğünden bu yana olanları unutmamak akıllarının laneti gibiydi.
***
Meydanda olanlardan sonra gelen jandarmalar ve sağlık ekipleri Şahin’in naaşını götürmek istemişler ama Nare izin vermek istememiş, sımsıkı sarılmıştı kocasına. Cihan meydanda, Nare’yi ikna etmeye çalışırken Boran kimse görmeden, hızla meydandan götürülmüş, bir saat içinde Sadakat, İhtiyar, Kadir ve Ecmel’in katıldığı bir törenle dedesinin ve babaannesinin gömülü olduğu eski mezarlığa defnedilmişti. Şahin’in yanında yöresinde yatsın istemedi kimse, Sadakat bile… Ecmel biraz diretse de onun da konuşmaya çok takati yoktu. İki oğlunu da kaybetmiş, üstelik biri diğerini öldürmüştü. Tek kalan varisi Deniz ise, kim bilir dünyanın hangi şehrindeydi. Onu düşünmenin de zamanı gelecekti elbet. Şu an sadece oğulları yaşarken yapamadığı babalığı yapmanın peşindeydi. Vicdanını temizliyordu kendince.
Alya’nın gidişini sindirmesine fırsat kalmadan Nare ile ilgilenmek zorunda kalan Cihan onu ikna edene kadar güneş çoktan başka bir yarım kürede doğmaya başlamıştı bile. Şahin’in ölümü sağlık ekipleri tarafından onaylanınca, cenazesini önce mezarlıktaki gasilhaneye götürdüler. Yıkanması sırasında Kaya Şahin’in yanındayken; Cihan, Nare’nin elini bir kez olsun bırakmadı. Nare gözyaşlarıyla sessizce abisinin damatlık gömleğini ıslatırken birden doğrularak Cihan’a baktı ve:
“Abi görmek istiyorum, vedalaşmak istiyorum.” dedi.
Cihan oturduğu yerden kalktı ve gasilhanenin kapısına doğru yöneldi. Sakince çaldı kapıyı, içeriden birisinin gelmesini bekledi. Kaya belirdi kapıda:
“Abi?”
“Eşi vedalaşmak istiyor” dedi görevlilere bakarak, “Müsade var mıdır?”
Görevliler sessizce başlarını olur verir gibi sallayarak ellerindeki işleri bırakıp çıktılar. Cihan yavaş adımlarla hemen çıkıştaki bankta oturan Nare’nin yanına gitti:
“Gel kurban.”
Abisinin koluna giren Nare ayaklarını sürüyerek yürüdü Şahin’e doğru son kez. Cihan bir adım önde girdi içeri, ardından Nare’yi de çekti:
“Hazırlıkları tam bitirmemişlerdi. Burada kokular var, dilersen ellerine ve bileklerine sürebilirsin. Eğer istemezsen, senin yerine görevliler de yapabilir.”
Nare sadece başını salladı. Cihan onu Şahin’in hemen başucuna bıraktı. Uzun uzun baktı Şahin’in yüzüne, onun yerine hiç düşünmeden göğsünün tam ortasına aldığı kardeş kurşunundan kalan ufak yaraya. Acı bir minnetle buğulanan bakışlarını hızla kaçırdı ve kapıya yöneldi:
“Ben hemen kapının dışındayım. Seslenmen yeterli.”
Nare önünde boylu boyunca yatan Şahin’e baktı. Yüzünü izledi bir süre. Sağ elinin tersiyle yanağını sevdi. Hiç kaldırmadan yavaşça kurşun yarasından kalma ufak deliğe ilerletti elini. Delik o kadar küçüktü ki, bir insanın hayatını sonlandırabileceğine inanmak güçtü. Dokunmadı Nare, parmakları birkaç santim havada asılı kaldı yaranın üzerinde. Görevlilerin bıraktığı koku şişelerinden birini alıp Şahin’in sağ elinin avuç içini yukarı bakacak şekilde döndürdü. Henüz çok soğuk değildi teni, ama her dokunuş Nare’nin kalbinde bir buz yanığı bırakıyordu. Kokuyu hafifçe bileğine damlattı ve yaymaya başladı. Sonra diğer eline geçti. Ve biraz da boynuna, yanaklarına. Misk ve amber kokusu Şahin’in teninden havaya yayıldıkça Nare’de hem sonsuz bir huzuru hem de sonsuz bir boşluğu çağrıştırıyordu. O an anlamıştı Nare; Şahin’in göğsündeki o küçük delik, kendi ruhunda tarifi imkânsız derin yaralar açmıştı, asla kapanmayacak yaralar...
Sol yanağına yanaştı Şahin’in. Kokladı önce ve son kez öptü. Doğruldu, öptüğü yerde elinin tersini gezdirdi birkaç kez, dudaklarından kalan ıslaklığı sildi. Konuşmaya çok mecali yoktu. Yüzünü izledi bir süre daha. Sonra kapının sakince açıldığını fark etti. Bakışlarını Şahin’in üzerinden çekmeden abisinin sesine kulak kabarttı:
“Nare, devam etmeleri gerekiyor.”
Nare yavaşça çekti bakışlarını Şahin’den. Sonra arkasını döndü ve Cihan’a doğru yürüdü. Aylarca sürecek suskunluğu öncesi son cümlesini kurmuştu:
“Biz hep sevdiklerimizi kaybediyoruz abi. Bu lanet değil de nedir? Şahin yok artık, Alya’da…”
…
Fidan, gasilhanedeki işlemlerden sonra yarın gömülecek olan Şahin’i morga götürmek istediklerini görünce kalan son sesiyle yalvardı Cihan’a:
“Yenge kurban engel ol, yalvarırım. İzin verme morga götürmelerine. Ben bırakamam oğlumu oralara. Soğuktur orası. Üşür Şahin. Hem yalnız kalır. Kimsesiz değil ki benim oğlum.”
Fidan’ın yakarışına dayanamadı Cihan. Tam Kaya’ya seslenecekken Sadakat girdi araya:
“Müsaden olursa Fidan, Şahin’i Albora konağına götürelim. Oradan uğurlayalım.”
Sonra dikkatini Cihan’a yönlendirerek:
“Konağa götürelim Cihan. Uygun olan budur.” dedi.
Cevap vermedi Cihan annesine. Uygun olan tam da buydu; o yüzden ikiletmedi. Nare’nin sıkıca tuttuğu elini biraz daha sıktı, 'Hadi gidelim' demek ister gibi. Doğruldular oturdukları yerden. Tam o esnada Şahin’in tabutunun gasilhaneden çıktığını gördüler. Acı bir feryat kopardı Fidan. Öyle ki sanki bu feryat bir dağı ortadan ikiye ayırabilirdi. Dayanamadı, olduğu yere yığıldı kaldı. Nare ise abisinin elini bırakıp tabuta doğru yürüdü. Sol elinin parmak uçlarını öptü, Şahin’in tabutuna dokundurdu. Üç kere tekrarladı bu hareketi. Kimse müdahale etmedi. Kimse Nare’yi tabutun yanından uzaklaştırmaya çalışmadı. Dakikalarca beklediler. Cihan bir adım gerisindeydi; eğer kardeşi yıkılırsa onu tutacak kadar yakın ama yalnız kalabilsin diye alan tanıyacak kadar uzak...
Ağıt yakılsın istemedi Nare. Silahlar ateşlensin istemedi. O yüzden büyük bir sessizlik hâkimdi ortamda. Hava artık tamamen kararmıştı. Bu durum, zaten kilometrelerce öteden bile hissedilebilen matemi daha da ağırlaştırıyordu. Sol elinin parmaklarıyla son kez boydan boya sevdi tabutu. Sonra abisinin yanına geçti, koluna girdi. Kalan son gücünü de harcamıştı çünkü.
Kaya, İhtiyar, Kadir, Dayı, Ecmel, Şehmuz ve birkaç Albora adamı tam tabutu taşımak için yeltendiklerinde, acı bir çığlık daha duyuldu mezarlıkta. Kalpten kopup gelen ve o gün orada olan herkes için bir daha hayatın eski tadını veremeyecek olmasına sebep olacak kadar ruha işleyen bir 'Abi' feryadı… Dünyadaki tüm sesler aynı anda susmuştu sanki; sadece bir kuşun acı çırpınışları yankılanıyordu şimdi mezarlıkta. Zerrin koşarak tabuta doğru geldi. Kaya hızla iki kolunu da beline dolayarak Zerrin’in önüne geçti. Zerrin bir kuşun son nefesi kadar ufak bir nefes verdi önce, doğruldu sonra:
“Abimi göreceğim Kaya” dedi ve dizinde kalmayan derman ile olduğu yere çöktü. Zerrin kendisini kendi cehenneminden kurtardığı gün, abisini cennete uğurladığından habersizdi. Bilseydi eğer, bir saniye bile ayrılmazdı Şahin’in yanından. Aklına bir anda abisini canlı gördüğü o son an geldi, 'Abin değilim senin'... Nasıl olamazdı ki, abisiydi onun... Biricik abisi... Demir’den kurtulduktan sonra 'abim beni affeder' diye düşünmüştü, oysa ki. Abisinin yanında olması için ölene kadar cehenneminde yaşaması gerektiğini bilse, bir dakika düşünmez, atlardı ateşe. Ama dünyanın düzeni bu değildi.
“Güzelim” dedi Kaya saçlarını öperken “Konağa götürüyoruz zaten. Orada istediğin kadar bakarsın.”
“Hayır Kaya. Şimdi görmek istiyorum. Hemen.”
Fidan Sadakat’in sağ koluna girmiş ayakta kalmaya çalışırken sesi çıkmadığı için sağ el tırnaklarıyla kolunu sıktı. Uyarıyı alan Sadakat, ihtiyara seslendi:
“Muzaffer açın hele, kardeşi de görsün.”
Muzaffer ve Kadir tabutu açarken Kaya’da Zerrin’i yerden kaldırarak onu tabuta doğru yönlendirdi. Cihan Nare’ye attığı ufak bir bakışla onun da isteyip istemediğini sordu. Nare sesini çıkarmadan başıyla onayladı. Tabutun kapağı açılınca misk ve amber kokusu doldurdu sessizliği. Zerrin Kaya’nın kolunda tabutun başına geldi. Abisinin yüzünü gördüğü gibi ufak bir yaş süzüldü sol gözünden. Elini tabutun içine uzatarak abisinin yanağını sevdi:
“Abi… Ne kadar yakışıklı olmuşsun.” titreyen dudaklarını gülümsemeye zorladı. “Hatırlıyor musun geçen gün Şimal’e beyaz bir elbise almaktan bahsediyordun. Hatta Nare’yi ikna edebilirsem beraber gideriz demiştin.”
Şahin’in böyle bir isteği olduğunu bilmiyordu Nare. Kısa süreli acı bir tebessüm yerleşti yüzüne. Derin bir nefes alıp devam etti Zerrin:
“Şimal senin ona alacağın beyaz elbiseyi giyemedi belki ama ben bugün kızım için giydiğim beyaz elbisemle yine onun için kendi cehennemimden kurtuldum abi.” Gözyaşlarıyla ıslanan buruk gülümsemesi, yüzünde donuverdi. Elleri, abisini sarıp sarmalamış beyaz, pamuk kumaşta gezindi. “Sense beyaz bir bez parçasıyla bizi bırakıp gidiyorsun ha. Şimal seni fotoğraflardan tanıyacak sadece, öyle mi abi? Seni her gün anlatacağım ona. Neleri sevdiğini, neleri sevmediğini. Kendisi için nasıl savaştığını. Yaşasaydın onu ne kadar çok seveceğini. Her şeyini…”
Tabutun başındaki duruşunu dikleştirirken yanaklarını boyamış ıslaklıkları elinin tersiyle sildi.
“Şimdi ben burada sana veda edeceğim abi. Seni konağa götüreceklermiş. Yaşarken adımını attığında seni beddualarla karşılayanlar bugün senin cenazene sahip çıkmak istemiş. Güçlü olmak isterdim abi, o kadar güçlü olmak isterdim ki, seni, Şimal’i alıp götürmek isterdim bu lanetli topraklardan..”
Sakince Nare’ye döndü Zerrin:
“Biz lanetli değiliz Nare. Bu topraklar lanetli, o konak lanetli. Abim seni çok sevdi, biliyorum, sen de onu çok sevdin.”
Sonra annesinin sanki bir dağmış gibi yaslandığı Sadakat’e döndü:
“Abimi iyi uğurlayın Sadakat hanım. Yaşarken göstermediğiniz saygıyı, toprağa girmediği her saniye gitgide daha da soğuyacak olan bedenine gösterin.”
Sadakat sakince başını eğdi. Zerrin son cümlelerini söylemek için abisine döndü:
“Ben şimdi burada sana veda ediyorum abi. Son görüşmemizde söylediklerinin kalbinden gelmediğini de biliyorum.” dedi ve bu cümlesi üzerine acı bir ah kopup karanlığa karıştı Fidan’ın dudaklarından. “Beni çok sevdiğini biliyorum, bende seni çok seviyorum abi. Keşke daha çok zamanımız olsaydı. Sana söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki… Dizlerine yatıp anlatmak isterdim. Sen gittin ben büyüdüm abi. Şimdi engellemek isteyen herkese inat kendi kızımı da kendim büyüteceğim. Tekrar görüşene kadar, hoşçakal…”
Zerrin son kez abisinin yanağına dokundu ve tabutun başında bekleyen Muzaffer ile girdiği göz temasıyla artık kapatabileceğini söyledi ona. Annesine baktı uzaktan. Gözleri yaşlı, ayakta zor duran Fidan’ın dudaklarından kısık bir “Zerrin” döküldü sadece. Kendi cehennemimden kurtuldum ne demek diye düşündü Fidan. Kendi duyacağı bir sesle fısıldadı: “Ne yaptın Zerrin.”
…
Zerrin hızla mezarlığı terk ederken Albora erkekleri Şahin’in tabutunu sırtlamıştı. Şahin’in hemen arkasında abisinden güç alarak yürüyen Nare ile Sadakat’ten güç alarak yürüyen Fidan vardı. Ağır ve nazik hareketlerle tabutu cenaze aracına yerleştirdiler. Cihan Nare’yi kendi arabasının ön koltuğuna oturttu. Sadakat ve Fidan ise arka koltuğa oturdular.
Sadakat, Albora konağının kapılarını sonuna kadar açtırmıştı Şahin için. Avluya kurulan masalarda başsağlığı için gelen köylüler ağırlanıyordu. Teras katında hocanın okuduğu kuran sesinin hoparlörlerle konağın birçok noktasında duyulması sağlanmıştı. Cenaze aracı içeri girmedi. Şahin, bir kere bile kendisine yuva olamayan bu konağa omuzlarda taşınarak getiriliyordu şimdi. Naaşını salona çıkardılar. Hemen girişte solda duran orta sehpa kenara çekilmiş, Şahin için yer açılmıştı. Bedenini tabuttan çıkarıp yere yatırdılar. Abisinin kolunda salona giren Nare, önce yerde yatan Şahin’in bedenine baktı sonra abisinin kolundan çıkarak hemen arka duran yemek masasındaki sandalyesine oturdu. Cihan, Şahin’in başında dikilmiş ağlayarak ona bakan Kaya’nın omuzunu sıkarak onu teselli etmeye çalıştı. Pakize mutfaktan getirdiği bıçağı Sadakat’in göz emriyle Fidan’a uzattı. Fidan, oğlunun başında yere çömelmişti. Pakize’nin uzattığı bıçağı alıp hemen yanına koydu. Şahin’in yüzünü açtı, öptü, sevdi, dualar okudu. Sonra kapatarak hemen yanında duran bıçağı oğlunun göğsünün üzerine yerleştirdi.
Sabah saatlerine kadar konakta dua sesleri hiç susmadı. Kadınlar kendi aralarında cüzler paylaşarak Şahin mezarına yerleşmeden önce hatim gönderdiler. Fidan ara ara Şahin’in yüzünü açarak sevdi. Nare ise oturduğu sandalyeden bir an olsun kalkmadı. Öğle namazıyla Şahin’i ebedi evine yerleştirdiler. Herkes teker teker terk etti mezarlığı. Sadakat de Fidan’ı alıp konağa gittikten sonra geriye sadece Cihan, Nare, Kaya, Zerrin ve kucağında Şimal kalmıştı. Zerrin, Şimal’i Kaya’ya vererek abisinin adının yazılı olduğu tahta parçasını öptü defalarca. Onlar da gidince mezarın bir yanında Nare bir yanında Cihan kaldı. Nare toprağını seviyordu kocasının. Cihan gözünden akan bir damla yaşla önce kardeşine sonra Şahin’in başucundaki tahtasına baktı:
“Sen benim kardeşimsin Şahin. Emanetlerine sahip çıkacağım oğlum. Allah’a emanet ol”
*** (uyarı sonu)
…
Sonrası, biraz daha zordu. İlk yedi gün konak taziye ziyaretleriyle dolup taşarken her şeyin günden güne daha iyi olacağını ummuştu Sadakat. El, ayak çekilince o kalın yas bulutlarının bir parça dağılacağını düşünmüştü. Ama beklediği ferahlık Albora Konağına hiç uğramadı. Ne Nare’nin suskunluğuna çare oldu zaman, ne Cihan’ın yalnızlığına. Dağılmayan bir hüzün sardı konağın taş duvarlarını. Güneş, ısıtmadı. Gece, uyutmadı. En çok da Cihan’ı… Cihan… Bu yıkımın kalbi gibiydi. Sessiz, sözsüz, ruhsuz bir beden.
Cihan’ın aniden yankılanan sesiyle bir girdaptan kurtulur gibi sıyrılır gibi oldu Sadakat o günün lanetinden.
“Afiyet olsun kardeşime.”
Gözü yeniden Cihan’a kaydı. Nare’nin haftalar sonra boğazından geçen lokmalar, hepsini doyurmaya yetmişti belki ama Sadakat’i esas doyuran şey Cihan’ın dudaklarına yerleşen o belli belirsiz tebessüm olmuştu. Aylardır mühür vurulmuş gibi sımsıkı kapattığı tek çizgi halindeki dudakların kenarındaki o kıvrım… Bir yaşam belirtisi olabilir miydi? Sadakat’in gözleri, günlerdir içinde yeşertmeye çalıştığı umutla titredi. Günler hafta; haftalar ay olmuştu. Ummak değildi bu artık, dilenmekti.
Evladına bir yaşam dilenmek; bir sebep, bir ışık…
Çünkü o günden beri ışıksızdı Cihan, ıssızdı. Sadakat’in namlusundan çıkan mermi, Cihan’ı hayatta tutmaya yetmemişti. Albora meydanını kana bulayan düğün, konağı sanki sonsuz bir yasa hapsetmiş, Cihan’ı kimsesiz bırakmıştı. Alya’sız…
İlk başlarda düzeleceğini düşünmüştü Sadakat. Nihayetinde Cihan’ın sevdiğini ilk kaybedişi değildi. Yine böyle kanlı bir düğünde kaybetmişti seneler önce sevdiğini. ‘Daha önce düzelmişti, yine toparlar, acısı küllenir’ diye umdu günlerce. Ama Cihan’ın yüreğinde yanan kor küllenmek yerine alevlendi. Ruhu, o alevlerin gölgesinde günden güne karardı.
İlk günler Şahin’in cenazesiyle, Nare’nin yasıyla, konağın bitmek tükenmek bilmeyen taziye ziyaretleriyle bir şekilde geçip gitmişti Cihan için. Öyle bir enkaz vardı ki üzerinde, kendini dinleyecek, kendine koşacak dermanı yoktu. Birkaç gün geçip el ayak yavaşça çekildiğinde, içinde yanan ateşin gölgesiyle ilk kez başbaşa kaldığını hissetti. Hem yakan bir alev vardı içinde özlemden doğan, hem dondurucu bir yokluk. Hem alabildiğine bir yangının ortasındaydı, hem zifiri bir karanlığın. Ruhunu saran bu çelişki, gözlerindeki yaşamı söndürdü önce. Simsiyah, ruhsuz bakışlara bürüdü kahverengi gözlerini. Sonra amansız bir suskunluk yerleşti dudaklarına. Günleri, geceleri aynılaştı. Cenazenin ardından mesken bellediği mağara odada her gece sabahlar, viskisinin her yudumunda onu arardı. Bir zamanlar bu odada endişesine, kaygısına hatta viskisine eşlikçi olan, derdini, savaşını göğüsleyen kadını… Kaçıncı bardağın dibini görünce geliyordu yan koltuktaki hayali, saymamıştı. Ama hep gelirdi. Kadehini uzatırdı Cihan ona kendi lanetini fısıldarken:
‘Bizim ailede mutlu aşk yok, Alya.’
Kendini gerçekleştiren kehaneti, yine kaderini çizmişti.
Yasın 8. gününde, Cihan’ın avuçlarında yine aynı kristal bardak vardı. Kaçıncı kadehiydi bu yine saymamıştı ama boğazında yükselen yangın, neredeyse kalbindekine ulaşacak kadar kuvvetliydi. İçkisinden büyük bir yudum daha alıp başını oymalı, ahşap berjerin sert sırtına yasladı ve elindeki kadehi selam verir gibi kaldırdı yanındaki koltuğa. Gözleri kadının hayalini aradı birkaç saniye, Alya yoktu. Günlerdir sesi, isyanı durmak bilmeyen zihni; susuverdi. Issızlığını belki de ilk o gece hissetti Cihan. Parmaklarının sıkıca kavradığı kristal kadehi hızla dudaklarına götürdü. Tek bir yudumda bitirdi bardağın dibindeki viskiyi. Yine ses yoktu. Yalın, sessiz, hissiz bir yokluk.
Onun hayalinin bile kendisini terk ettiğini düşündü. Terk edilmişliğinin ıssızlığı bir anda cesarete dönüştü ve günlerce önünden bile geçemediği odanın kapısında buldu kendini. Elindeki kadeh, yerini yeni açılmış bir şişeye bıraktı. Kapı kolunu okşar gibi sevdi önce, ardından hafifçe yalpalayan adımlarla odanın karanlığına sızdı.
Odanın içinde onu bekleyen kokudan habersizdi Cihan. Yüzüne vuran tanıdık notalarla gözleri buğulandı. Yavaşça açtığı kapıyı, kadının kalan son hatırasının da dağılmasından, kaybolmasından korkarak vurur gibi kapattı. Masanın üzerindeki cam vazoların şıngırtısı yankılandı bir süre. Solmuş çiçeklerden birkaç yaprak kopup yere düştü. Bu odada zaman, sadece o solan yapraklar için ilerlemiş gibiydi. Her şey o günkü gibi, donmuştu. Özenle hazırlanmış gelin bohçalarına el değmemişti, masanın üzerindeki far paletinin kapağı hâlâ açıktı, yan yana dizilmiş temiz fırçalar öylece duruyordu. Askıdan süzülen saten gelinlik… Güzel bir masalın hayaleti gibi asılıydı duvarda.
‘Düğünden önce görme.’
Böyle demişti Alya. Cihan, tereddütle kaldırdığı parmaklarını satenin soğukluğunda gezdirdi. Önce belli belirsiz okşadı pürüzsüz kumaşı. Sonra parmakları, gelinliğin üzerinden sarkan tüle tutundu sıkıca. Yumruk yaptığı elinde sıkışıp kaldı incecik tül.
“Gördüm Alya… Düğünden önce gördüm.”
Parmakları sıkıca kavradığı kumaştan çözülünce ağır ağır yığıldı o beyaz, soğuk hayaletin eteklerinin dibine. Bir eli satenin yakıcı soğunda kaldı, diğeri saydam şişenin ince boğazında.
Cihan’ın burnunda karısının kokusuyla sabahladığı ilk gece buydu. Yokluğuna uyandığı bilmem kaçıncı gün. Sadakat’inse oğlunun mahvının ne denli koyu, kaybının ne denli yıkıcı olduğuyla yüzleştiği ilk sabah...
Mağara odasındaki yokluğuyla herkes onu konağın bir köşesinde ararken, Cihan’ı beyaz gelinliğin eteklerine kıvrılmış halde bulan kişi Sadakat oldu. Baş ucundaki şişe boştu. Şişenin hemen yanında Alya’nın -tıpkı Cihan gibi- terk ettiği beyaz stilettolar vardı. Cihan’ın sol eli stilettoların tekinin sivri burnunu kavramıştı. Sağ eliyse başının altındaydı. O taş zeminde, günlerdir uyuyamadığı uykuya dalmıştı Cihan, belki de binlerce kilometre ötedeki karısının hayaletiyle.
Sadakat, oğlunun kendinden bu denli vazgeçtiğine ilk kez şahit oluyordu. Yüreğine çöreklenen korku ve panikle Cihan’ın yanına çöktü. Titreyen elleri oğlunun omzuna yerleşti usulca. Cihan, omzundaki sıcak baskıyla irkilerek uyandı:
“Alya.”
Gece hayaliyle sarmalandığından mıdır, odada hâlâ asılı olan parfümün duyulan son kaşmir notalarından mı, bilinmez; omzundaki sıcaklığın ona ait olduğunu zannetmişti. Gözleri hevesli bir arayışla tüm odayı tarayacakken annesinin endişeli ve solgun yüzüyle karşılaştı. Bakışlarına yerleşen heves ve umut saliseler için tuzla buz oldu ve ruhuna saçıldı.
“Benim Cihan, benim oğlum. Bir şey yok annem, haydi kalk.” kendisi çömeldiği yerden doğrulurken Cihan’ı kollarından tutup kaldırmak istedi. “Bir şey yok.”
“Yok… Bir şey yok.” Cihan, Sadakat’in sözlerini duygusuz, hissiz tekdüze bir sesle tekrarladı. “Yok.”
Sadakat’in yardıma diye uzanan ellerini kendinden uzaklaştırdı ve kıvrıldığı yerden doğruldu. İçindeki öfke de onunla beraber ayağa kalktı.
“Bir şey yok anne. Değil mi?” o duygusuz tekrarlayışları, histerik bir sayıklamaya dönüştü. Sesi giderek yükseldi.
“Yok bak. Karım yok, oğlum yok, ben..” üzerindeki kırışmış, siyah gömleğin yakalarını kavrayıp çekiştirdi. “Ben yokum anne. Yokum.” Sadakat’e doğru iki adım attı ve kadını kollarından tutup sarstı.
“Niye yokum anne? Ha? Konuş, söyle. Susmazsın ya hiç, bulursun hep suçlayacak birini. Şimdi de bul. Bu kadın bizim felaketimiz de. Ben sana bırak bu kadını dedim, söyledim, bırakmadın de. Avut beni, suçla. Ama söyle…”
Ani bir hamleyle asılı duran gelinliğe yöneldi. Hırsla ellerine doladığı kumaşı annesine doğru uzattı, gözüne sokar gibi.
“Bu gelinliğin içi neden boş anne? Benim ellerim, yüreğim, evim, odam… Niye boş?”
Sadakat, gözlerine dolan yaşları güçlükle def etti. Bu kadar yıkımın içinde ayakta durmak artık ona bile güç geliyordu. Ama günlerdir içinde büyüttüğü suskunluğunu bozmak zorundaydı. Tereddütle Cihan’ın koluna girdi ve yatağın ucuna oturdular. Sağ eli Cihan’ın kolunda kalırken sol elini oğlunun titreyen dizine yerleştirdi.
“Cihan’ım, annem.” çatallaşan sesini kısa bir öksürükle düzeltti ve başını dikleştirip devam etti, “Ben de böyle olsun istemezdim inan. Ama Alya...” birkaç saniye duraksadı. “Onun terk ettiği sizin aşkınız değil oğlum. Terk ettiği kendi mutluluğu, kendi hayatı.”
Cihan hiddetle araya girdi. “Ne diyorsun anne, ne saçmalıyorsun?”
“Dinle Cihan.” oğlunun ellerini, avuçlarına hapsetti. Bedenini ona doğru döndürdü ve belki de hayatında ilk kez gözlerinden okunuyordu üzüntüsü. “Bunu sana daha önce diyebilseydim, belki de bunlar olmazdı. Ama Meryem, Meryem istemedi.” Meryem’in adı, odanın içindeki yakıcı havayı buz gibi kesmeye yetti.
“Neyi söylemeni istemedi?”
“Meryem buradan gittiğinde… Almanya’ya gittiğinde hamileymiş Cihan. Orada doğurmuş bebeği, sonra da Feyyaz iblisinden saklamak için Müjgan’a vermiş.”
Cihan’ın aklı karıştı duyduklarıyla. Alya’nın bu hikayenin neresinde olduğuna anlam veremedi. Sadakat onun suskunluğunu bozmasını bekledi, fakat Cihan’da çıt çıkmadı. Kararlılıkla konuşmaya devam etti. Yara bandını tek seferde çekenlerdi Sadakat.
“O çocuk, Serhat… Meryem’in oğluymuş Cihan. Babası apar topar bu iblise verince kızı, çok geç öğrenmiş hamile olduğunu. Yani o çocuk, senin oğlun olabilir Cihan. Bizim kanımızdan, soyumuzdan olabilir.”
Sadakat, tüm bunları sindirebilmesi için birkaç dakika tanımak istedi oğluna. O sessizliği Cihan’ın hissiz kahkahaları böldü.
“Ve sana Cihan’a söyleme dedi, öyle mi?”
Kadın başını hızla evet anlamında salladı.
“Ben düğünden önce yanlarına gittim, dedim ki Cihan’a söyleyelim çocuğu. Ona göre versin kararını. Ama istemedi oğlum, DNA testi çıkana kadar öğrenmeni istemedi.”
Cihan’ın gülüşleri şiddetlendi.
“Test de yaptınız.”
Sadakat’in başı hafifçe önüne düştü.
“Yaptık.”
“Sonuç neymiş anne? Kavuşmuş musun sonunda çok istediğin torununa?”
Cihan’ın yüzündeki alaycı gülümsemeye anlam veremedi Sadakat. Sonucu almamıştı. Şahin’in ölümü, cenaze, kızının yaşadığı yıkım, oğlunun içine düştüğü durum derken bu anı tek başına yaşamak istemedi belki de. Meryem iki gün hastanede kalıp çıktığında onu, Serhat’ı ve Müjgan’ı Midyat’ta bir apartmana yerleştirmiş, yanlarına bile gitmemişti.
“Almadım sonucu. Biliyorsun Cihan, Nare’nin hali, cenaze, taziye ziyaretleri derken…”
“Almadın demek. Arkamdan iş çevirip benden habersiz testi yaptırdın ama sonucunu almadın. Hayret. Koşa koşa gidip alman gerekmiyor muydu Sadakat Hanım?” Giderek yükselen sesini aklına gelen ihtimallerle düşürdü. Hafifçe yutkundu, ellerini annesinin avuçlarından kurtardı. “Ne dediniz Alya’ya?”
“Ben… Ben ne diyeceğim Cihan? Sana söylememişim, Alya’ya mı söyleyeceğim? Boran yapmış ne yaptıysa. Meryem’i, evladını Feyyaz’a vermekle tehdit etmiş. Buraya gelmişler kapıya.”
“O gün, düğün günü?”
“Düğün günü. Meryem çocuğun senden olduğunu söylemiş Alya’ya. Boran’da Cihan’la evlenirsen onun çocuğunu ben yetiştiririm. Meryem’le evlenir çocuğu Cihan’a düşman büyütürüm diye tehdit etmiş Alya’yı. Senin için gitmiş Cihan. Seni evladınla sınamamak için.”
“Evladımla.” oturduğu yerden hızla doğruldu. Dudakları hissiz kahkahalarıyla kıvrılırken sesi giderek hiddetlendi:
“Evladımla ha? Bir hiç uğruna yani, bir yalan uğruna?”
“Hiç uğruna olur mu? Ya çocuk seninse Cihan, evlat bu. Tabi babasının yanında büyüyec-” sesi, Cihan’ın öfkesiyle bölündü:
“Yeter!” odanın içinde volta atıyor, yükselen kan basıncıyla gözünde atıp duran o incecik nabzı kontrol altına almaya çalışıyordu. Bedenini ele geçiren öfke, bir krize dönüşebilecek kadar şiddetliydi.
“Ne evladı anne? Benim tek bir çocuğum var, onun da nerede olduğunu bilmiyorum. Ne evladı? Benim Meryem’den doğma bir çocuğum yok, olamaz da. Biz Meryem’le hiç birlikte olmadık. Bana nasıl söylemezsin, sen... sen bunu bana nasıl söylemezsin? Torun ihtimali gözünü kör etti değil mi? Olabilir mi diye bile düşünmedin, böyle bir ihtimal var mı diye oğluna sormadın.”
Cihan’ın öfkesi, Sadakat’in omuzlarına ağır bir yük gibi çöktü.
“Bir yalan, benim elimden karımı, oğlumu aldı. Senin yeni bir torun yaratma çaban, bana bir aileye mâl oldu anne.”
…
‘Bir hiç uğruna, bir hiç uğruna…’
O günden sonra Cihan’ın dudaklarından, kalbinden silinmeyen o üç kelime. Alya’nın gidişinin böylesine bir yalan üzerine kurulması, onu giderek daha büyük bir yalnızlığa hapsetti. İçinde büyüttüğü alevlerin karanlığına saklandı duyguları. Gülmedi, üzülmedi, ağlamadı, isyan etmedi. Acımasız bir suskunluk…
Nihayet insan içine karışmaya başladığında yasın 14. günündeydi. Kaya, abisinin şirkete gelmesine öyle sevinmişti ki ‘Ben biraz dolaşıp eve öyle geleceğim, yemeğe beklemeyin’ dediğinde peşine düşmemişti. Tek başına hayata karışmak iyi gelir diye umdu belki… Fakat saatler sonra bir taksi, Cihan’ı konağın önüne üstü başı dağılmış, dudağında ve kaşındaki incecik yarıktan sızmış kuru kan lekeleriyle bıraktığında adamın enkazının ne denli sahici olduğuyla bir kez daha yüzleştiler. Cihan, yıkılmıştı. Ve bu kolay kolay atlatabileceği bir sürece benzemiyordu. Sadakat’in Nare için yanan yüreğine bir kor da o gün Cihan’dan düştü.
Zaman, ayağını sürüyerek ilerledi sanki Albora Konağı için. Nare’nin odasına kapanışlarını, Cihan’ın sessizliğini gün be gün büyüttü. Merhem olmadı acıya, derde deva taşımadı. Sadakat’in korkusu, evlatlarının acısıyla katlandı. Bir umut iyi gelir diye yaptırdığı yemekler, ettiği hoş sohbetler hepsi birer birer elinde kalıyordu. Yasın 21. günü, her gecesini mağara odasında geçirmeye devam eden Cihan’ı bu kez de Deniz’in yatağına sığışmışken buldular. Kucağında Deniz’in peluş oyuncağı Patates’le. Sanki bir canı varmış da onların izini taşırmış gibi sarıp sarmalamışken… Hiçbir şeye dokunmadan, yatağın ucuna kıvrılıvermişti. Zaten hiçbir şeye dokunmamıştı onlar gittiğinden beri.
Dokundurtmamıştı.
Ne asma kattaki odaya; Alya’nın gelinliğine, ayakkabısına, çiçeğine. Ne Deniz’in odasına; oyuncaklarına, kitaplarına, boya kalemlerine. Ne de kendi odalarına; banyodaki diş fırçasına mesela, tarağına. Köşedeki yeşil koltuğa, aralık kalmış dolabın kapağına, kat kat işlemeli, saten örtülerle o geceye hazırlanmış yatağa…
Öylesine donmuştu zaman bu odalarda. Günlerin geçip gitmesi zamanın donmasına engel olabilir miydi? Sadakat de işte öyle engel olamamıştı Cihan’ın yarasına... Günler geçtikçe saçı sakalı uzamış, yüzü zayıflamış, bedeni süzülmüştü. Gözlerindeki koyu karanlıkta merhamet yoktu. Umursamadığı sevkiyatlar yüzünden köy ahalisi konağı bastığında, silahın soğuk kabzasını kavrayan parmaklarında tereddüt; meydandaki köy kahvesinde ileri geri konuşan bir çocuğu benzeten yumruklarında pişmanlık yoktu. Kapısına gelip derdini anlatana yüz çevirirken, vicdanında bir sızı; Ecmel’in ‘Oğullarıma sebep oldunuz’ tehditlerini dinlerken yüreğinde bir korku yoktu. Karanlıktaydı Cihan. Hissiz, kimsesiz, çaresiz bir karanlıkta.
Sadakat, ona bu karanlıkta el uzatabilecek, ışıksızlığına kibrit tutabilecek tek kişinin kim olduğunu biliyordu. Uzun zaman düşündü bu ihtimali içinde, tarttı. ‘Bir umut, düzelir’ diye beklediği her gün koca bir hayal kırıklığıyla elinde kalınca, nihayet heybesinden çıkardı o sakındığı hamleyi. Telefona tereddütle uzanan parmakları, rehberdeki isme kararlılıkla dokundu. Kapalıydı. Günler, haftalar sürdü o telefonun açılması. Haftalar sonra çağrısının ucu Alya’ya, Frankfurt’a uzandığında, geri dönülmez bir adım attığının farkındaydı. Fakat beklediği misafirin, tam da o gün, Cihan’ın dudaklarına aylar sonra düşen ilk tebessümün hemen üzerine geleceğini hesaplayamamıştı.
…
Ümmü, kahvaltı masasını toplayıp Nare’nin boş tabaklarını mutfağa indirince bir keyif kahvesi yaptı. Dışarıdan bakıldığında Albora’nın aylar sonra yaşadığı en sakin gündü bugün. Sadakat masanın baş köşesindeydi. Sağında Kaya, solunda Cihan oturuyordu. Kahvesi bitmişti, tabağın yanındaki lokumlara henüz dokunmamıştı. Eylül ayının kuru-sıcak esintisi terasın o durağan havasını hafifçe dağıtmıştı ki gürültülü bir ayak sesi yankılandı merdivenlerden.
Kadir bir hışımla çıkarak Kaya, Sadakat ve Cihan’ın önüne dikildi. Ağzında öyle bir bakla vardı ki o çenesi düşük Kadir bile bunu nasıl dile dökeceğini bilememişti. Adamın kıvrandığını gören Cihan biraz olsun cesaret vermeye çalıştı:
“Kadir ne var oğlum söyle”
“Abi…” diyebildi Kadir. Sesi titriyordu. Cihan’ın ne tepki vereceğini kestiremediği için saniyenin onda biri kadar bir sürede aslında bu haberi Muzaffer’in vermesi gerektiğini düşündü ama geri dönüşü yoktu artık.
Cihan hışımla yerinden kalktı ve Kadir’le neredeyse burun buruna geldi:
“Söyle Kadir” dedi, emreder bir ses tonuyla.
“Abi şey, yeng- Alya hanım kapıda.”
Cihan için tüm dünya o an durmuştu. Onca acı, onca yas, onca keder birden acımasızca çöküverdi omuzlarına. Boynuna dolanan bir el gibi nefesini kesti onu günlerce kıvrandıran yalnızlığı. Bir eli gömleğinin yakasına gitti. Gevşetmek istedi boğazını sıkan görünmez eli. Nefes almak istedi. Bir düğmesini açtı gömleğinin, ama bu kez de omzuna çöken ağırlık izin vermedi ayakta durmasına. Masanın başındaki sandalyeye güç almak ister gibi tutundu, başı güçsüzce önüne düştü. Gözü solundaki sandalyeye takıldı. Onun sandalyesine.
Boynuna dolanıp nefesini kesen güç, bu kez kalbini hedef aldı. Kuvvetli bir sızı vurdu sol göğsüne. İçinin gürültüsünden kulakları uğuldadı. Gözlerini kapatıp başını iki yana salladı çaresizce bedeninin kontrolünü geri almak ister gibi. Kaya, hızla Cihan’ın koluna girdi ve sandalyesini çekip oturmasına yardım etti. Bir eli abisinin omzundaydı. Kadir’e dönerek:
“Kadir, ne diyorsun sen? Emin misin?” şeklinde aptalca bir soru sordu. Bu emin olunmayacak bir şey miydi ki?
“Neden geldi ki…” dedi, sonra kendi duyabileceği kadar fısıldadı: “Ben ona gelme dedim.”
Sadakat elindeki Türk kahvesi fincanını masaya bırakarak oturduğu yerden kalktı. Ne Kaya’ya ne de Cihan’a bakmadan ceketini düzeltirken kendinden emin bir ses tonuyla Kaya’nın sorusuna cevap verdi:
“Ben çağırdım.”
— — —
Eylül 2026 - Frankfurt
“Geç bebeğim”
Alya evin kapısını açıp önce Deniz’in içeri geçmesini sağladı. Kapıyı kapatıp anahtarlarını hemen kapının sol tarafında duran dresuarın üzerindeki cam kaseye bıraktı. Yüksek vestiyerin önünde ayakkabılarını çıkarıp panduflarını ayağına geçirirken mırıldandı Deniz:
“Aynı Midyat’taki evimiz gibi değil mi anne? Toronto’da ayakkabımızı çıkarmazdık.”
Çocuk kalbinden gelen kelimelerinin annesinde bıraktığı anlık durgunluğu sezince hemen Alya’nın bacaklarına dolandı. Kollarını kocaman açtı ve sarıldı annesine:
“Bu evimiz daha güzel.”
Öyle miydi? Kaçar gibi geldikleri bu şehirde iki hafta içinde bulmuşlardı bu evi. Bu süre zarfında şirin bir otelde konaklamışlar, çalışma izni için gerekli belgeleri toplayıp başvuruyu yapınca tatlı bir ev beğenmişlerdi kendilerine. Kiralık evin başvuru günü geldiğinde, diğer kiracı adayları gibi evi görmeye gitmişler, girdikleri her ortamda olduğu gibi burada da kendilerini sevdirmeyi başarmışlardı. Hızlı bir kira sözleşmesinin ardından anne-oğul koşuşturmalı bir yerleşme sürecine girmişti.
Frankfurt’un Westend semtinde, tarihi bir apartman dairesiydi yeni evleri. Yüksek tavanlı bu evin caddeye bakan ön cephesinde büyük, ferah bir salon; salonun hemen yanında tavana kadar uzanan kitaplıklarıyla geniş bir kütüphane vardı. Yatak odaları, banyo ve mutfaksa evin arkasındaki yeşillikler içindeki avluya bakıyordu. İç avlunun ortasındaki bahçeden yükselen manolya ağacı evin havasını Almanya’nın yalın mimarisinden sıyırıp Paris’in meşhur apartmanlarına götürüyordu.
Uzun bir antreye açılan giriş kapısının solunda ahşap bir dresuar vardı, onun hemen karşısında tavana kadar uzanan bir vestiyer. Mutfak dolapları, sabit ve yüksek mobilyalar ev sahibine aitti. Böyle uğraştırıcı detaylara verecek dikkati yoktu zaten Alya’nın. Salondaki şöminenin karşısına koymak için rahat bir kanepe aldılar, yüksek ve aydınlık pencerelerin önüne ise iki berjer. Balık sırtı meşe parkelerin üzerine otantik bir kilim seçti Alya; desenleri, ona kaçıp geldikleri yeri anımsatan…
Salonun duvarlarında ince ve özenli, alçıdan işlemeler vardı. Sol köşede duran ahşap piyano, günler sonra Alya ve Deniz’in bu evdeki en keyifli anlarına eşlik edecekti. Kitaplığınsa çoğu rafı boştu. Henüz o kadar yerleşememişlerdi eve. Yerleşmemişlerdi belki de. Deniz’in Mardin’den getirdiği boyama kitapları vardı bu raflarda ve Alya’nın son zamanlarda sıklıkla uğrayıp bakındığı şirin bir kitapçıdan yeni aldığı birkaç kitap…
Antrenin solunda arka avluya bakan mutfak, salon kadar olmasa da aydınlıktı. Meşe kaplama dolaplar, incecik damarlı porselen bir tezgah, duvardaki açık raflar, küçük balkona açılan kapının biraz önündeki yuvarlak, ahşap masa… Alya’nın yeni düzeniydi. Mutfağın yanında iki yatak odası vardı. İlki Deniz’in, diğeri Alya’nın. Çok eşyaları yoktu. Birer karyola koymuşlardı odalarına, birer gardrop. Alya’nın yatağı kapının solundaki duvardaydı. Karşısında yere kadar uzanan iki dar pencere, hemen yanında küçük balkonuna açılan bir kapı vardı. Alya’nın gecelerine eşlik eden, yükünü, sıkışmışlığını, yalnızlığını taşıyan küçük de bir masa, sandalyesi. Birkaç çiçek koymuştu metal parapetin dibine. Turuncu-sarı menekşeler.
Sessizdi evleri. Deniz, sanki koca bir adam olmuştu o günden beri. Alya’nın gözünün içine bakıyor, o gözlerde bir parça ıslaklık görse hemen annesini avutacak bir şeyler arıyordu. Çoğu zaman salonun köşesindeki piyanoya sığınırdı. Evin en sesli olduğu anlar, işte o piyanonun kapağının aralandığı anlardı. Birkaç basit parça öğrenmişti bile Deniz.
Çalışma izni 5. hafta çıktı. Zaten görüştüğü bir hastane vardı Alya’nın, evlerinin yakınında. Deniz de annesiyle sabahları hastaneye gidiyor, hastanenin bahçesindeki kreşte vakit geçiriyordu. Arkadaş edinmeye bile başlamıştı. Akşam üzeri eve dönerken, annesine gününü, arkadaşlarını anlatır yine onun gözündeki hüznü dağıtacak şeyler bulurdu.
O gün de tıpkı diğer günlerin bir kopyası gibiydi. Hastaneden dönmüşler, beraber yemek hazırlamışlardı. Deniz, mutfakta Ümmü teyzesinin sarmalarından bahsedince soluğu yine piyanonun başında almışlar, zihinlerindeki sesleri bastırmaya çalışmışlardı. Sonra da bir film açıp izlediler.
Yaptıkları aktivitelerden sonra yorulan Deniz’in uykuya erken dalmasını fırsat bilen Alya, şarabını da alıp odasına geçerek hoş bir müzik açtı. Bir kadeh… İki kadeh… Üç kadeh… Hafif çakırkeyif olduğunu fark etmeye başlayınca biraz duraksadı. Evde Deniz’le yalnız olduğu için kendini kaybedecek kadar sarhoş olamazdı. Ama şuan ki hali bile birazdan yapacakları için yeter de artardı bile…
Cihan’ı çok özlediğini fark etti. Öyle ki biri bu hissi tarif et dese, göğsümde bir ateş topu var diye anlatabilirdi. Çoğu geceler anka kolyesinin içindeki Cihan onu teselli ediyordu, ama bu gece o gecelerden biri değildi. Aklına düşeni yapmak için bilgisayarının başına geçti. 'Ne var ki.' diye kendini telkin ediyordu, 'Merak ettim ve yerel gazetelerden bir-iki tanesine bakacağım. Belki bir haber vardır.' Kendi yaptığına kendi de şaşırıyordu Alya.
Bilgisayarının touchpad’i yardımıyla internet tarayıcısını açtı. Mardin’in yerel internet haber sitelerinde geziniyordu. Manşet kısmındaki slider’da en güncel haberlerde birşeyler aradı, bulamadı. Sitenin altına doğru inmeye başladı. Bir noktada gözüne bir haber ilişti: “Albora’da kanlı düğün”. Elleri titreyerek tıkladı habere. “Kanlı düğün mü?” diye fısıldadı, “Bizimle alakası olabilir mi?”. Haberin tarihine baktı, 1 Haziran 2026 olarak girilmişti. Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Haberin fotoğrafında bir meydan düğünü görseli vardı fakat o kendi düğün yerini hiç görmemişti ki…
Haberi okumaya başladı. Her satırda daha fazla ağlıyor, hıçkırıklarına engel olamıyordu. O hain bir tehdit ile köşeye sıkıştırılarak oğlu ile Mardin’den gönderilirken; Cihan ve Nare, bütün Albora’lar büyük bir yıkımın ortasında kalmışlardı. Üstüne üstlük Nare, Şahin’i kaybetmişti. En kötüsü ise Alya’nın bunu aylar sonra öğreniyor olmasıydı. Ne yapacağını bilemedi. Birkaç dakika hareketsiz kalarak düşündü. Ne yapması gerektiğini düşündü.
“Kaya,” dedi bir nefeste.
“Kaya’yı arayabilirim. O bana anlatır.”
Sonra hızla çalışma masasının çekmecesinde duran ve aylardır açmadığı telefonuna yöneldi. Eline alıp açmaya çalıştı, ancak şarjının tamamen bittiğini görünce Deniz’in odasına yöneldi ve tabletinin şarjını alarak odasına geri döndü. Hızla telefonu şarja taktı ve açılmasını beklerken kafasında dönen milyonlarca teoriyle başa çıkmaya çalıştı. Ne olmuş olabilirdi? Boran? 'Ama ben ona istediğini verdim zaten' diye fısıldadı Alya kendi kendine. Başka ne olabilirdi ki. Anlamlandıramadı. Birşey yakalarım umuduyla tekrar hızla göz gezdirdi habere,
“…Albora aşiretinin ağası olarak tanınan Cihan Albora’nın düğünü kana bulandı…”
“…Husumetlisi olduğu düşünülen ve kimliği henüz belirlenemeyen kişi yada kişiler tarafından…”
“… Kuzeni Şahin Albora’nın Cihan Albora’ya kendini siper ettiği ve olay yerinde hayatını kaybettiği belirlendi…”
Telefonu açıldığında arka arkaya gelecek sayısız bildirim sesine karşı hemen sol tarafta bulunan ses mandalını aşağıya indirdi. Hızla uygulamaya girdi ve Kaya’nın adını bulup sağ üstte bulunan ikona basarak sesli arama başlattı.
…
Odasında sessizce Şimal’i izleyen ve bir yandan da Zerrin’i düşünen Kaya, telefonunun titremesiyle irkildi. Eline aldığında gördüğü isim öyle beklenmedikti ki kalbinde ufak bir sızı yarattı. Kırgındı. Kızgındı. Yalnız bırakmıştı onları, kimsesiz, çaresiz. O olsaydı dik tutardı hepsini, sarıp sarmalardı. Ama yoktu, bırakıp gitmişti işte. Derin bir nefes alıp verdikten sonra belki beşinci ya da altıncı çalışında açtı telefonu:
“Yenge.”
“Hah, Kaya. Çok şükür. Açmayacaksın sandım.”
“Açmamam gerekirdi, yenge,” dedi Kaya. Sesi buz gibiydi. Alya’nın kalbini bin parçaya bölecek kadar soğuk. Bu tepkisini duymamazlıktan geldi Alya, sözüne devam etti:
“Şimdi internette gezinirken haberlerde gördüm. Şahin…” diyebildi sadece acı bir tonlamayla. Ölmüş diyemedi. Yok diyemedi. Gitti diyemedi.
Ağır bir nefes daha verdi Kaya, Alya’nın omuzlarına acı bir yük yükledi:
“Evet, yenge, Şahin’i kaybettik. Boran da öldü. Annem öldürdü onu.”
Alya şok içinde kaldı. Haberde Boran’la ilgili herhangi birşey yoktu. Telefonu sağ elinden sol eline aldı, oturduğu koltuktan kalkıp odanın içinde volta atmaya başladı:
“Boran da mı? Sadakat hanım mı öldürdü?”
“Evet, abim seninle konuştuktan sonra peşinden gelecekti ki Feyyaz ve adamları saldırı düzenledi. Sonra Boran, abimi vurmak istedi. Şahin önüne atladı ve vuruldu. Boran tekrar yeltendi ki annem abimi kurtarmak için Boran’ı öldürdü”
Bu hikâye Alya’nın bile aklında canlandıramayacağı kadar acı doluydu.
“Kaya sen ne diyorsun? Anlattıklarını aklım almıyor.”
“Senin aklının almadığı o hikâyeyi biz birebir yaşadık, yenge. Üstelik sen de yoktun. Her şey tepetaklak oldu. Şahin öldü, siz yoksunuz… Abim… Nare… yaşayan ölü gibiler.” derin bir nefes aldı. Sağ işaret parmağı ile Şimal’in elini tuttu. “Nare o günden beri hiç konuşmadı, biliyor musun? Şahin’in cenazesinden beri odasından çıkmıyor. Doktorun verdiği ilaçları yemeklerine katarak verebiliyorlar ancak. Abim desen… yapayalnız.”
Alya cevapsız kaldı Kaya’ya karşı. Belki de hayatında ilk defa söyleyecek tek bir sözü bile yoktu.
“Ben gelmek istiyorum Kaya. Nare’yi görmem gerek.” diyebildi sadece.
Net bir ses tonuyla yanıtladı ve ardından telefonu kapattı Kaya:
“Gelme yenge. Sakın gelme. Bu her şeyi daha da zorlaştırır. Alışıyoruz biz… Alışacağız… Gelme.”
Kaya telefonu kapatınca Alya, tüm o sert gardını bir anda indirdi. Deniz’i uyandırmamak için sessizce ağlamaya çalışsa da, göğsünün darlığını açmak için çığlık atmak istedi; bağırmak istedi ama yapamadı. Elindeki telefonun çalmasıyla irkildi bir anda. Kaya’dır diye düşünüp hızla ekrana baktı. Değildi. Sadakat hanımdı. Gözyaşlarını sildi önce. Gardını geri giydi. Boğazını temizledi. Duyacaklarına hazırdı. Açtı telefonu, tok ve serin bir ses tonuyla yanıtladı:
“Sadakat hanım.”
“Alya merhaba.”
Karşıdaki ses beklediğinden çok farklıydı. Kaba değildi bir kere; sıcaktı. Tavırlı değildi, düşman değildi. Devam etti:
“Bir süredir telefonunu izletiyorum. Açtığının haberi gelince vakit kaybetmeden aramak istedim. Nasılsın? Nasılsınız?”
Alya şaşkındı, yine de gardını düşürmedi:
“İyiyim, biz iyiyiz. Olanları az önce bir internet sitesinden okudum. Kaya’yı arayarak bilgi almak istedim. Başınız sağ olsun,” dedi. Boran’dan konu açmak istedi, ama vazgeçti.
“Orada göremeyeceğin bir olay daha var. Ondan da bahsetti mi, Kaya?” dedi Sadakat. Alya kafasını sallayarak cevapladı:
“Evet bahsetti. Sizin için çok zor olmalı. Ne diyeceğimi bilemiyorum.”
“Diyecek bir şey yok, kızım. Kendi yarattığım şeytanlar kendi başıma dolandı. Olan oldu, ölen öldü, biten bitti.” dedi mağrur bir edayla. Alya’nın cevabını beklemeden sözlerine devam etti:
“Ben yaşayan evlatlarımın derdindeyim Alya. Nare hiç iyi değil. Konuşmuyor. Odasından çıkmıyor. Doktorun verdiği ilaçları içmiyor. Yemeklerine katmak zorunda kalıyoruz.” yutkundu. Ağladığı sesinden belliydi, kelimeleri sessiz hıçkırıklarla bölünüyordu. Biraz güç toplasın diye araya girdi Alya:
“Biliyorum Sadakat Hanım. Kaya biraz bahsetti.”
“Bizi odaya almıyor. Camını açıyor bazı günler. Ancak o zaman uzaktan da olsa görebiliyoruz. Aslında başlarda ağlama nöbetleri geçiriyordu. Bu bile bizim için bir hayat belirtisiydi. Sonra sanki gözyaşları da kurudu.”
“Çok üzgünüm, Sadakat Hanım. Yapabileceğim bir şey var mı bilmiyorum ama…” dedi Alya. Aslında gelmek istediğini ama Kaya’nın onu durdurduğunu söyleyip söylememek konusunda tereddüt etti. Tam sözüne devam edecekti ki Sadakat’in cevabı onu oturduğu yere adeta çiviledi:
“Var Alya. Dönmen gerekiyor, dönmeniz gerekiyor.”
'Dönmem mi gerekiyor' diye fısıldadı Alya. Duydukları karşısında şaşırmıştı. Hele ki bu talebin kimden geldiğini düşününce şaşkınlığı ona katlanmıştı. Sadakat ise kendi dilinin söylediğine kendi de inanamıyordu. Umutla ha düzelir diye beklediği her gün Cihan daha da kötüye gidince sakındığı bu hamlesini çoktan heybesinden çıkarmıştı aslında. Yine de bunu bir çırpıda söylemek, bir bakıma yardıma muhtaç olduğunu sesli bir şekilde dile dökmekti. Artık geri dönüşü yoktu da…
“Sadece Nare için değil, Cihan için de gelmen gerekiyor. Verdiğimiz kayıplar ve Nare’nin durumu bir yana, Cihan sensiz Cihan değil. Odanıza girmiyor. Kimseyi sokmuyor. Mağara odada uyuyor çoğu zaman, bazen de torunumun yatağında yatıyor. Hazırlandığın odayı hiç toplatmadı,” bir es verdi Sadakat. Bu söyleyeceğinin Alya’yı üzeceğini bildiği için çok az da olsa zaman tanımak istedi ona, bu duyduklarını sindirsin diye. Devam etti:
“Gelinliğin hâlâ asılı duruyor.”
Bu son cümle Alya için bardağı taşıran son damlaydı. Karşısında Sadakat’in olduğuna hiç aldırmadı. Hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Belki 1-2 dakika devam etti ağlaması. Sadakat bekledi, sakince bekledi. Alya içindeki irini akıtsın istedi. Sakinleştiğini anlayınca sözlerine devam etti:
“Seni neyle tehdit ettiklerini, niye kaçıp gittiğini biliyorum. Fakat hiçbir şey sana söylendiği gibi değilmiş Alya. Yine de bunu açıklamak bana düşmez. Cihan’la konuşman gerekiyor. Ama Alya, evlatlarımın başı üstüne yemin ederim ki eğer bilseydim bu kadar zorda olduğunu, o an sıkardım Boran’ın kafasına.”
Alya’nın gözünden ufak bir yaş daha süzüldü Sadakat’in bu samimi itirafı karşısında. Kendini biraz olsun toparlamıştı. Aklından geçenleri bir çırpıda söyledi:
“Sadakat Hanım… Ben… bilemiyorum. Gelsem her şey daha da kötü olabilir. Eminim ki Cihan beni görmek istemez; hakkı da var. Bu kadar yıkımın, kaybın üstüne ne inşa edebiliriz ki.”
“Alya sen biraz düşün. Torunumla da konuş. Yarın seni tekrar bu saatte arayacağım.”
Telefon kapandığında tek bir cümle yankılanıp durmuştu Alya’nın zihninde. Yüreğine kuşku, aklına merak düşüren tek bir cümle.
‘Hiçbir şey sana söylendiği gibi değil.’
— — —
“Ne demek ben çağırdım anne” diye çıkıştı Kaya annesine göz ucuyla Cihan’ı göstererek.
“Nare için geldi. Nare’nin ona ihtiyacı var görmüyor musunuz? Onu toparlamak zorundayız. Ben çağırdım, geldi. Benim misafirimdir.” Merdivenlere doğru yürürken henüz ilk basamağı inmeden Cihan’a doğru bakıp son sözünü söyledi:
“Yakışan şekilde karşılayın.”
Merdivenlerin avluya bakan sahanlığında kısa bir durup kapıdaki adamlara kapıyı açmalarını işaret ettikten sonra kalan basamakları da yavaşça indi. Dev demir kapılar ardına kadar açıldı Alya’ya. Zamanında çok kez kovulduğu, yıktığı, yaktığı hatta onun yüzünden ateşe dayanıklı materyal kullanılarak ahşaptan demire bile dönüştürülen bu kapı o gittiğinden beri sadece biraz daha fazla mateme açılmıştı. Sadakat ve Alya birbirlerine doğru yürürken ufak bir baş hareketiyle selamlaştılar:
“Hoşgeldin Alya”
“Hoşbulduk Sadakat Hanım”
Tanıştıkları günden beri geçen iki yıl boyunca birçok badire atlatan, defalarca karşı karşıya gelen, kendi ahlak anlayışlarıyla kendi varlıklarını birbirine ispatlamaya çalışan bu iki kadın, bugün ortak bir amaç için güçlerini birleştiriyordu; Albora konağına yaşamı geri getirmek…
“Pakize’yi gönderdiğiniz için teşekkür ederim.”
“Torunumu ikna edebileceğini düşünmüştüm.”
“Denedim, ancak gelmek istemedi. Biliyorsunuz, size bahsetmiştim bu toprakların beni üzdüğünü düşündüğü için burada yaşamak istemiyor artık. Sanırım ben burada kalmayayım, yanına geri döneyim diye de konağa gelmek istemedi.”
“Biliyorum” dedi Sadakat. Bedenini Alya’ya yol açmak için hafifçe döndürerek sol elini Alya’nın yürüyeceği yol boyunca uzattı ve ekledi:
“Geç lütfen. Evine tekrar hoşgeldin.”
— — —
Eylül 2026 - Frankfurt
“Deniz, bi’ gelir misin oğlum?” diye seslendi Alya salondan Deniz’in odasının da yer aldığı koridora doğru. Aldığı kararı oğluna açıklaması gerekiyordu. Albora’dan ayrılırken yapamadığını, dönerken yapacaktı.
Deniz odasından çıkıp koridor boyunca Alya’ya doğru yürürken aynı zamanda konuşuyordu: “Geldim anne, efendim, ne oldu?”
Alya sağ elinin avuç içiyle koltuğun hemen yanındaki boş kısmına iki-üç kere ard arda vurdu:
“Otursana. Sana birşey söyleyeceğim.”
Deniz önce annesinin yanağına ufak bir öpücük kondurduktan sonra hemen yanına oturdu.
“Anne ne oluyor yine?”
“Babaannen aradı” dedi Alya bir çırpıda. Deniz çok fazla umursamadı.
“Telefonun kapalıydı hani. Nasıl ulaşabildi ki…”
“Amcanla konuşmak için açmıştım. O sırada aradı babaannen de.” dedi Alya. Deniz’in sohbete olan ilgisizliği onu korkutuyordu biraz. Sözlerine devam etti:
“Sormayacak mısın amcanı neden aradığımı?”
Deniz omuzlarını silkti ve umursamaz bir ses tonuyla sordu:
“Neden aradın?”
“İnternette gezinirken bir haber gördüm. Biz giderken Albora’da ufak bir kaza olmuş.” dedi Alya Deniz’in yüzüne bakarak. Yaşananları, saldırıyı söylemek istemedi. En azından şimdilik… Deniz birşey sormayınca da devam etti:
“Baban, babaannen, amcan, halan hepsi iyilermiş ama Şahin abin…” durdu. Boran’ı söyleyip söylememe konusunda tereddüt etti. Aslında cümleye başlarken amacı söylemekti. Ancak vazgeçti, Deniz sorana kadar söylememeye karar verdi.
“Evet anne?”
“Şahin abin vefat etmiş.”
“Yaa” dedi Deniz üzgün bir ses tonuyla. “Üzüldüm, Şahin abi iyi bir insandı ve Nare halam onu çok seviyordu.”
Deniz’in ellerini avuçlarına aldı Alya:
“Evet bebeğim ben de çok üzüldüm. Aslında babaannen de o yüzden aradı zaten. Nare halan iyi değilmiş. Odasından çıkmıyormuş.” durdu, Deniz’in hala sohbete bu derece ilgisiz olmasına anlam veremiyordu. Sıcak bir gülümsemeyle söyleyeceği cümleye vereceği tepkiyi görebilmek için yüzüne dikkatle baktı, “Babaannen dedi ki, gelmeniz gerekiyor.”
Deniz ellerinin annesinin avuçlarından çekerek hızla ayağa kalktı:
“Nereye gitmemiz gerekiyor? Albora’ya mı?”
“Evet Denizciğim, dönmeliyiz.”
“Anne, sen Albora’dan dönerken çok üzüldün. Şimdi gitsek yine döneceğiz, sen yine ağlayacaksın. İstemiyorum ağlamanı.” küçük omuzlarını boynuna yaklaştırıp dudaklarını hafifçe büktü. “İstemiyorum.”
Nefes nefese kaldı Deniz bunları bir çırpıda söyleyince. Ayağa kalkarak yanına gitti Alya, dizleri üstünde eğilerek Deniz’le boylarını eşitledi:
“Ama anneciğim bi’ dinle lütfen. Nare halan için. Gerçekten iyi değilmiş.”
“Anne, Nare halama üzüldüm, ama sen de konakta hep üzülüp ağlıyorsun. Zaten gitsek de hep dönüyoruz. Onlar bizim yanımıza gelsin, ben gitmek istemiyorum.” diyerek kestirip attı Deniz ve odasına gitti.
Alya olduğu yerde kaldı. Doğrularak koltuğa geri döndü. Deniz haklıydı, çok haklıydı. Alya bir tehdit yüzünden, ki bu tehditin taraflarından biri onlar daha Mardin’i terk etmeden ölüp gitmişti, sadece kendisinin değil Deniz’in hayatını da allak bullak etmişti. Cihan’ı kırmıştı. Nare’nin yanında olamamıştı. Kaya bile tavırlıydı ona karşı, hakkı da vardı.
“Bir tek ben…” diye fısıltıyla hayıflandı Alya dizlerine vurup ayağa kalkarken;
“Bir tek ben haksızım.”
— — —
Alya Sadakat hanımın hoş karşılamasına bir gülümseme ve baş selamıyla sessizce cevap verdi. ‘Evim ha’… Bu aitlik ekinin ona verdiği inanılmaz hazzı düşündü bir an. Albora onun eviydi gerçekten. Frankfurt’ta kaldığı üç ay boyunca kendisi ve oğlu için yarattığı o küçük dünya bir an olsun ona böyle hissettirmemişti. Halbuki Boran yoktu… Tehditleri yoktu… Cihan’ın sürekli peşlerinde hayalet gibi dolaşan geçmişi yoktu… Ama Cihan da yoktu ve Alya için Cihan’ın olmadığı hiçbir yer ev değildi.
Ümmü ve İhtiyar mutfaktan çıkarak Alya’ya hoşgeldin dedikten sonra önde Sadakat hemen arkasında Alya, merdivenlere doğru ilerlediler. Merdivenlerin başında Sadakat Alya’ya dönerek,
“Cihan da burada Alya.” diyebildi sadece.
Bir sonraki karşılaşmalarının nasıl olacağını çok düşünmüştü Alya. Cihan gelir miydi peşlerinden? Frankfurt’ta mı karşılaşırlardı? Kendi tekrar döner miydi Albora’ya? Bazı geceler uçak bileti almanın kıyısından döndüğü zamanları hatırladı birden. Merdivenleri ağır ağır çıkıyordu, göreceklerinden korkar gibi. ‘Cihan da burada’… Yalnız mıydı? Oğlu yanında mıydı mesela, oğlunun annesi… Düşüncesi bile kalbinde derin bir sızı bıraktı. Hazır olduğunu düşündüğü bu yüzleşmeye hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Bedenini saran panik, hareketlerini ağırlaştırdı. O kadar yavaştı ki adımları ömrünün en uzun yoluydu bu.
Sadakat önden terasa çıkarak Nare’nin odasına doğru yönelirken Cihan ayağa kalktı ve merdivenlere doğru ilerledi. Ne demişti annesi, 'yakışan şekilde ağırlayın.' O zaman bu misafir yakışan şekilde ağırlanacaktı.
Alya sahanlığa varan son basamağı da çıkıp soluna döndüğünde merdivenlerin başında bekleyen Cihan ile göz göze geldi. İkisi için de zaman o anda durdu sanki. Alya onu görmenin kendisini bu kadar sarsacağını düşünmemişti. Halbuki Frankfurt’tan kalkıp gelirken yol boyu bu karşılaşmayı canlandırmıştı gözünde. Her şeyi enine boyuna hesap etmişti ince bir ustalıkla ama yine de Cihan’ı gördüğünde yaşadığı o hissi tarif etmesi zordu. Koşup sarılmak istedi, 'ben geldim' demek, özürler dilemek, keşkeler sıralamak istedi. 'Keşke savaşacak gücüm olsaydı' diye haykırmak, gidenin de kalan kadar canının yandığını anlatmak ama bunu sadece onun için yaptığını söylemek istedi. Göğsüne yatmak, öpüp koklamak, yaşadığı ızdırap gibi geçen üç ayı orada yok etmek istedi; sanki hiç ayrılmamış gibi… Sonra derin bir bakış attı Alya Cihan’ın gözlerine… Gördüğü karanlığı sevmedi, hiç sevmedi. Gidişinin Cihan’ı üzeceğini biliyordu tabi ki ama Alya, Cihan’ın ona nasıl baktığını bilirdi ve bu gördüğü onun Cihan’ı değildi.
Cihan ise Alya’yı görmeyi hiç planlamamıştı. Bu gidişin artık bir son olduğunu ve Alya’yı bir daha bu konakta göremeyeceğinden emin gibiydi. Koşup boynuna sarılsın, 'ben geldim' desin istedi. Göğsüne yatsın, öpüp koklasın ve onsuz geçen üç ay yok olsun istedi. Sanki o düğün gününe geri dönmüş gibi… Sanki gelini onun için gelinliğini giyip meydana gelmiş gibi… Cihan aylar sonra ilk kez kırmaktan, incitmekten ölümüne korktuğu avucundaki bu kuşa baktı; onun kırıp, incittiği ve karanlık yerleştirdiği gözleriyle.
Ne kadar sürdüğü bilinmeyen bir zaman dilimi boyunca yoğun duygularla birbirlerine baktılar. Zihinlerini keşkelerden kurtarıp şuana döndüklerinde hiçbir şeyin bir sarılmayla, bir öpüşmeyle iyileşmeyeceğine karar verdiler, sanki sözleşmiş gibi…
Alya kalan üç basamağı da bir çırpıda çıkıp o geçebilsin diye biraz sağa kayan Cihan’ın tam karşısına dikildi. Gözlerindeki karanlığı gördü tekrar. Sevgiyi, aşkı aradı; göremedi. Sadece bir boşluk, koca bir boşluk…
“Merhaba” diyebildi sadece titrek bir sesle. Onun çekim alanında bu kadar sağlam durmayı başarabilmek Alya için dünyanın en zorlu iddiasıydı. Boynuna sarılıp kokusunu içine çekmek için milyonlarca, yapmamak için ise tek bir neden vardı ve bu tek neden, milyonlara karşı kafa tutacak kadar güçlüydü.
“Merhaba” diyerek kısaca yanıtladı Cihan. Alya’nın çekim alanında gardını indirmekten korktuğu için bir adım geri gitmek istedi. Burun buruna değillerdi, hatta oldukça da uzak duruyorlardı ama Alya’nın saçlarından yayılan hanımeli kokusu, Cihan’ın başını döndürmek için yeter de artardı bile. Boynuna sarılıp kokusunu içine çekmek için milyonlarca, bunu yapmamak için ise tek bir neden vardı ve bu tek neden, milyonlara karşı kafa tutacak kadar güçlüydü.
Alya, Cihan’ı ardında bırakarak hızlı adımlarla Nare’nin odasına doğru yöneldi. Buraya geliş amacı belliydi. Tüm bedenini saran bu özlemi şuanlık kenara bırakması şarttı. O, sonranın işiydi. Alya iç antreye girdiği gibi Sadakat kapıyı göstererek,
“Kilitli.” dedi buruk bir sesle, “Aylardır kilitli.”
Alya sadece başını sallamakla yetindi. Kapıya doğru ilerledi. Sağ elinin orta parmağını kıvırıp kapıya sakince vurdu:
“Nare benim Alya. Açar mısın kapıyı.”
Ses yoktu… Biraz bekledi Alya, tekrarladı hareketini:
“Nare lütfen. Aç, konuşalım hadi.”
Odadan gelen seslere kulak kabarttılar. Birkaç adım sesi ve arkasından kapının kilidinin açılma sesi… Nare aylar sonra tüm hüznünü biriktirdiği bu odanın kapılarını Alya’ya açmış, onu ölü ruhunun içine kabul etmişti.
— — —
Eylül 2026 - Frankfurt
Alya balkonda oturmuş kahvesini yudumlarken uzaktan batan güneşi izliyordu. Bir yanı gitmeyi çok isterken, bir yanı bunun gerçekten de her şeyi çok daha zora sokacağını düşünüyordu. Gitse ne yapacaktı ki… Cihan’ın kollarını açmış onu beklemediği aşikardı. Peşlerinden gelmemişti. Belli ki aramamıştı da. Telefonunu açıp uygulamaya girdiğinde düşen sayısız mesaj, ses kaydı ve görüntülü aramada Cihan’ın adı hiç yoktu. Bir yanı ona deli gibi kızgın, kırgınken bir yanı ona hak veriyordu. Kendi olsa ne yapardı diye düşündüğü çok gece oldu. Boran’a karşı her türlü önlemi almadığı için, Meryem’e koşulsuz güvendiği için Cihan’a kızdığı çok gece… Boran’ın tehdidine boyun eğdiği için kendine kahrettiği geceleri de az değildi. 'Kalsaydım, Cihan’a anlatsaydım.' diye hayıflandığı geceleri de… Cihan oğlundan ayrı kalmasın diye kendi oğlunu babasız, ailesiz bıraktığı için vicdan azabından ağlamalarını susturamadığı geceleri de çok oldu.
Kahvesinden son yudumunu alırken bir ürperti hissetti kollarında. Kalkmaya yeltindi önce, sonra vazgeçti. Kızgındı. Hakkı yoktu belki ama kızgındı. 'Giymeyeceğim bu gece' dedi kendi kendine, 'Giymeyeceğim'.
Deniz’in sesi böldü kendiyle savaşını,
“Anne gelebilir miyim?”
“Gel tabi ki bebeğim neden soruyorsun?”
Deniz elinde gri bir sweetshirt ile balkonun kapısında belirdi. Alya’nın gördüğü bu görüntü karşısında iki damla yaş süzüldü gözlerinden. Deniz sakince annesinin arkasına geçerek omuzlarına attı elindeki sweetshirti. Gözyaşlarını hiç görmemiş gibi davrandı.
“Üşümüşsündür. Sen bunu giymeden balkona çıkmazdın.” dedi ve hemen masanın diğer yanında duran sandalyeye oturdu. Konaktan ayrılmadan önce Deniz’in birkaç parça eşyasını toplayıp Cihan ve Alya’nın odasına geçtiklerinde Alya fark etmediğini düşünse de Deniz, annesinin babasına ait bu sweetshirti ve komodinin üzerinde duran parfümünü hızla bavula koyduğunu görmüştü. Alya’nın fark etmediği şey ise Deniz’in üçünün bulunduğu çerçeveyi gizlice sırt çantasına koymuş olduğuydu.
“Teşekkür ederim.” dedi Alya gözyaşlarını silerek, “Beni duygulandırdın. Bu sweetshirtümü seviyorum biliyorsun, sıcak tutuyor”
“Biliyorum.” dedi ve derin bir nefes alarak devam etti, “Anne özür dilerim, seni kırmak istemedim. Ben sana güveniyorum.”
“Biliyorum anneciğim. Seni alıştığın hayattan uzaklaştırmak, buna mecbur bırakmak beni de çok yoruyor inan. O zaman fark edememiştim ama verdiğim bu karar sana karşı da bencilceydi. Bencil’in ne demek olduğunu hatırlıyorsun değil mi?” Gülümseyerek göz kırptı Deniz’e.
Deniz’in bıkkın bir bakışla ufak bir offf döküldü ağzından ve devam etti, “Anne herhalde hatırlıyorum.”
“Şaka yaptım bebeğim” dedi Alya tekrar gülümseyerek, “Kızma.”
“Anne sen bana hiç yalan söylemedin.”
“Söylemedim.”
“Anne aslında ben gelmek istemedim başta. Ama sen oradayken hep ağlıyorsun ve senin ağlamanı istemiyorum.” yorgun bir nefes verdi Deniz. Arka arkaya bu kadar cümle kurmak onu yormuştu. Alya sakince nefesinin düzelmesini bekledi.
“Ve kimse sen ağlama diye birşey yapmıyor.”
“Deniz.” dedi Alya derinden gelen bir ses tonuyla. Elini Deniz’e uzattı:
“Buraya gelmemiz onun suçu değil. Kimsenin suçu değil. Böyle olması gerekiyordu.”
Deniz oturduğu yerden kalkarak Alya’nın önüne dikildi. Küçük elleriyle annesinin gözlerindeki yaşları silip sözlerine devam etti:
“Senin üzülmeni, ağlamanı istemiyorum. Biz Albora’dayken çok ağlıyordun. Artık ağlama. Sen gülünce benim içimde çiçekler açıyor biliyor musun?”
Deniz’in bu sözleri Alya’nın kalbine dokunmuştu.
“Şuan mutluluktan ağlıyorum. Bu zamana kadar kimse bana bu kadar romantik bir cümle kurmamıştı.” dedi Alya göz kırparken. Deniz duyduğundan memnun bir şekilde saçlarını geriye attı ve annesinin göz kırpmasına karşılık vererek:
“Anne biliyorsun ki ben romantik bir erkeğim.” dedi. Alya tebessümle cevap verdi:
“Evet, öylesin.”
Annesinin yanağına ufak bir öpücük kondurduktan sonra yerine oturdu. Konuştuklarını hızla bir beyin süzgecinden geçirdi.
“Oraya geri dönmek seni yine üzecek, yine ağlatacak. Tamam burada da ağlıyorsun ama Albora kadar değil.”
“Albora’daki kadar değil…” diye düzeltti Alya.
“Evet öyle işte.”
“Ne yapalım peki sen söyle.”
“Nare halam kötü müymüş gerçekten?”
“Babaannen ve amcan öyle dedi, bilmiyorum.”
Alya oğlunu izledi bir süre, düşünmesi için sessizlikle istediği tüm zamanları ona verdi. Boyundan büyük o kadar çok şey yaşamıştı ki Deniz, tüm bunları ondan söküp almak isterdi Alya. Yaşıtlarının tek derdi tabletine oyun indirmek olan oğluna yüklediği misyonları düşündükçe kendine daha da kızıyordu.
Deniz gerçekten çok üzülmüştü Nare halasına. Şahin abisine de. Çok uzun zaman geçirmemişti onunla ama halasının onu nasıl sevdiğini çok iyi biliyordu. Konuşmaya başlamadan önce derin bir nefes alarak annesini düşüncelerinden çekip bu ana getirdi:
“Tamam gidelim ama geri döneceğiz.”
— — —
“Nare giriyorum.” diye seslendi Alya yarım açtığı kapı aralığından odanın içine doğru. Sonra sessizce içeri süzüldü o aralıktan. Sadakat duyabilsin diye de kapıyı çok az aralık bıraktı.
Odadaki matem havası omuzlarına koca bir yük gibi bindi Alya’nın. Sanki görünmez iki el, tüm gücüyle omuzlarına yüklenerek onu yere sermek istiyordu. Nare kapının tam karşısında duran ve ortalarında ufak bir sehpa bulunan iki berjerden sol taraftakinde ayaklarına sarılmış bir şekilde oturuyordu. Alya da sessizce diğer berjere geçti. Sözcükler zihninde volta atıyordu da hepsinden anlamlı bir cümle yaratmak şuan için Alya’nın en zorlandığı şeylerden biriydi. Bir diğeri ise Nare’nin gözlerinin içine bakabilmek… İnce bir boğaz temizleme sesi ile başladı konuşmasına;
“Nare ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Gerçekten çok üzgünüm. O kadar zor zamanlar geçirmişsin ki, benim haberim yoktu. Eğer bilseydim…”
Alya’nın sözlerini bıçak gibi kesti Nare:
“Gitmez miydin?”
Alya şaşkınlıkla Nare’ye ne cevap vereceğini düşünürken kapının diğer tarafından kızının sesini aylar sonra duyan Sadakat dualar ediyor, adaklar adıyor, Allah’a sözler veriyordu.
“Nare ben…”
“Neden geldin Alya.” dedi Nare bacaklarını daha da sararken.
“Seni merak ettim.” diye yanıtladı Alya kadife bir ses tonuyla. Şuan Nare ne dese kabülüydü. Sakince göğüslemeye hazırdı. Tek istediği tekrar sessizliğe gömülmemesiydi.
“Beni merak ettin. Tamam gördün işte, artık gidebilirsin.”
“Nare yapma lütfen”
“Beni göreceksin ne olacak Alya. Varlığına alıştığımız anda yokluğunla sınıyorsun hepinizi. Yine gideceksin. O yüzden alıştırmadan git.”
Nare’nin sözleri Alya’nın içine işlemişti. Onun hayatında bu derece önemli bir yeri olduğunu bilmiyordu. O sırada Nare’nin odasına açılan iç antreye giriş yaptı Cihan. Sadakat, sessiz olması için işaret parmağını ağzına götürerek bir uyarıda bulundu Cihan’a ve yanı başını göstererek gelip dinlemesini belirtti. Amacı biraz da tek taşla iki kuş vurmaktı.
Alya, Nare’ye daha da yakın olmak için oturduğu berjerden kalkıp makyaj masasının önündeki pufu aldı ve hemen Nare’nin önüne oturdu:
“Gitmeyeceğim Nare, buradayım, gitmeyeceğim.’
Alya’nın bu sözleri Cihan’ın gözlerindeki o karanlığı ufak bir anda olsa sildi. Sadakat şahit olduğu bu anlardan sonra Alya’nın bu çatıyı yuva yapan yegane kişi olduğunu artık daha da iyi anlamıştı. Savaşmanın bir anlamı yoktu. Zaten Alya’yı da o yüzden buraya çağırmıştı ya…
“Gideceksin. Şahin de gitti. Tüm sevdiklerimiz bizi terk ediyor tek tek; beni, Kaya’yı, abimi… Biz lanetliyiz… lanetliyiz…”
Nare bacaklarına daha çok sarılarak sallanmaya ve bu kelimeyi tekrarlamaya başladı;
“Lanetliyiz… lanetliyiz… lanetliyiz…”
Nare ufak çaplı bir sinir krizinin eşiğinde gibiydi. Bu Alya’yı biraz korkuttu. Onu durdurmak için elini tutarak konuşmaya başladı:
“Nare, bu mümkün olabilir mi sence. Hayatımda tanıdığım en temiz insanlardan birisin sen, siz… Hem de içine doğduğunuz onca kötülüğe, acımasızlığa rağmen. Hem sen gerçekten lanetli olsan gerçek sevgiyi bulabilir miydin? Birileri seni sevebilir miydi, abin, ben… Şahin seni sevebilir miydi?”
Alya’nın bu sözleri Nare’de ufak bir parıltıya neden oldu. Sallanması biraz durmuştu:
“Sevemezdi değil mi?”
Gülümsedi Alya, “Sevemezdi tabi.”
Nare’nin yüzünde büyük bir tebessüm oluştu. Gözlerinin içine baktı Alya’nın:
“Sen de abimi sevemezdin.”
Cevap vermedi Alya. Çok istedi ama sessiz kaldı. Nare göğsüne çektiği ayaklarını indirerek sözlerine devam etti:
“Neden gittin Alya? Neden bizi bıraktın? Ben ve abim birbirimizin yaralarını sarmaya çalıştık kayıplarımıza rağmen. Allah biliyor ya abim benim için çok uğraştı ama ben ona hiç yardım edemedim. Ben kendime de yardım edemedim. Aylardır bu odadan çıkmadım, aylardır tek bir kelime konuşmadım kimseyle. Sadece…” dedi derin bir nefes aldı, “bazı geceler Şahin’in hayaletiyle…”
Alya ne diyeceğini bilemedi, başını yere indirmekle yetindi. Gittiği için kendi de yıkılmıştı ama arkasında bıraktığı enkazın büyüklüğü ilk kez yüzüne bu kadar net vuruyordu. Kalbi acıdı, çok acıdı. Bir süre duyduklarını hazmetmeye ihtiyacı vardı. Oturduğu puftan kalkarak masanın üzerindeki sürahinin yanında duran iki bardağa da su doldurdu, birini Nare’ye uzattı. Diğerini kendi içti.
“Tedaviyi reddettiğini söyledi annen.”
Alaycı bir “hıh” döküldü Nare’nin dudaklarından: “Hemen yetiştirdi mi? Sanki yemeklerime doktorun verdiği ilaçları katmıyorlarmış gibi hem de, hah?”
“Bu yeterli değil biliyorsun. Tek yaptığı içindeki fırtınaları bir sonraki güne taşımak.”
“Sen,” dedi Nare biraz sesini yükselterek, “sen eğer yanımızda olsaydın her şeye katlanmak biraz daha kolay olabilirdi.”
Nare’nin bu beklenmedik patlamasını hem tam karşısında duran Alya’yı hem de kapı dışında bekleyen Sadakat ve Cihan’ı kısa bir süre afallatmıştı.
Ayağa kalkarak Alya’nın karşısına dikildi ve devam etti Nare:
“Sen olsaydın bizi toparlardın. Hepimize yetişirdin. Yolumuzu bulmamıza yardımcı olurdun. Bizim yaralarımıza merhem olurdun. Abim dağılmazdı, belki ben de…”
Yorulmuştu Nare. Ağlayarak olduğu yere çöktü. Alya da hemen önüne eğildi ve iki koluyla onu sardı:
“Özür dilerim Nare. Çok özür dilerim. Ben çok çaresizdim. Boran… O beni çok çaresiz bıraktı. Başka çarem olmadığını düşündüm. Özür dilerim, hepinizden…”
Nare Alya’nın bu içten özürünü ona sarılarak kabul etti. Acılardan geçerek büyümek zorunda kalan bu iki kadın, birbirlerine sarılarak dakikalarca ağladılar.
…
Kapının dışında onları dinleyen Cihan gözündeki bir damla yaşı annesi görmeden hızla sildi ve onu yaptığı el hareketiyle dışarı çağırdı:
“Cihan bak konuştu kardeşin, aylar sonra konuştu şükürler olsun, şükürler olsun.”
“Çok şükür anne, çok şükür.” dedi Cihan. Nare’nin aylar sonra konuşuyor olmasından çok memnundu ama aklı tamamen başka bir yerdeydi. Sol elini ensesine götürerek kaşıdı. Cihan’ın gerginliğini yüzünden okuyan Sadakat:
“Alya’nın burada olması seni rahatsız ediyor olabilir. Zaten senin için burada değil biliyorsun, Nare için geldi.” dedi. Cihan’ın tepkisini ölçmek için kurduğu bilinçli bir cümleydi bu. Gözlerini oğlunun mimiklerinden bir saniye olsun ayırmadı.
Cihan elini indirerek onu inceleyen annesine baktı, dediğini umursamamaya karar verdi. Savaşmayacaktı:
“Cihan nerede? Oğlumu getirmemiş mi?”
“Getirdi elbet, nasıl bırakacak?”
“Bakıyorum da onunla ilgili her şeye çok hakimsin anne. Oysaki gitsin diye işbirliği yapmadığın kimse kalmamıştı.” dedi Cihan iki elini pantolonun cebine sokarken.
“Benim şu anda tek derdim var o da Nare. Ne düşünmek istersen düşün, seni bir şeylere ikna etmek zorunda değilim Cihan.” dedi Sadakat. Cihan’ın dediklerine sonuna kadar hak veriyordu. Yine de mağrur duruşundan ödün vermedi.
“Sen gördün mü Cihan’ı, konuştun mu onunla? Neden konağa gelmedi? Kiminle şimdi? Pakize mi yanında?”
“Konuşmadım, torunum bize tavırlı. Annesini de göndermek istememiş, hakkı da var. Alya ikna etmeye çalıştı ama konağa gelmemiş işte ve evet Pakize yanında.”
“Anne söylesene nerede? Gidip oğlumu göreyim.” dedi Cihan telaşla. Oğlunun ona kızgın olması kalbine ağır gelmişti. Konuşup anlatmak istedi. Ancak Sadakat hiç beklemediği bir tepki ile kestirip attı Cihan’ın sorusunu:
“Söyleyemem, çok merak ediyorsan annesine sor.”
Cihan’ın cevabını beklemeden Nare’nin odasına geri girdi. Kapının arkasında konuşan Nare ve Alya’ya kulak kabarttı. Cihan ise hızlı adımlarla merdivenlerden inerek mağara odaya doğru ilerledi.
…
Alya kendini toparladıktan sonra Nare’nin de ağlamasının biraz durduğunu görünce onu yerden kaldırarak berjere geri oturttu. Saçlarını sevdi yavaşça, hemen yandaki sehpada bulunan yarım bardak suyu uzattı:
“Eğer gücün varsa biraz konuşalım, olur mu?”
“Alya tedaviyi konuşacaksak hiç sırası değil.” dedi Nare bıkkınlıkla. Bardaktaki tüm suyu bitirip sehpaya koymuştu.
“Ona da sıra gelecek Nare ama şimdilik sadece seninle sohbet etmek istiyorum, birer Türk kahvesi içelim istiyorum, kalbinin derinliklerinde olanları dinlemek istiyorum.”
Nare cevap vermedi. Aylar sonra birisiyle konuşmak ona da iyi gelmişti, hele ki bu kişinin Alya olması daha da mutluluk vericiydi.
“Cevapsız kalmanı evet olarak kabul ediyorum. Ben gideyim de Ümmü hanımdan bize iki kahve yapmasını rica edeyim.” dedi Alya ve kapıya doğru yöneldi. Kapının önünde Alya ve Nare’yi dinleyen Sadakat hızla iç antreden terasa çıktı. Alya kapıdan çıktığı gibi onunla karşılaştı. Sıcak bir gülümseme yayıldı Sadakat’in yüzüne, sonra içinden gelen dürtüye izin verdi ve Alya’ya sarıldı:
“Teşekkür ederim kızım, bana dünyaları verdin.”
Alya bu sarılmaya cevap vermedi. Sadakat onu bırakınca yüzüne bakıp hafif bir tebessümle cevap verdi:
“Teşekkür edilecek bir şey yok Sadakat hanım, Nare benim kardeşim, sizler benim-” ailemsiniz diye tamamlamak istedi cümlesini. O tek kelime, asılı kaldı boğazında.
Sadakat hafifçe başını eğdi, kahveler için Ümmü’ye haber vereceğini söyleyerek Alya’yı odaya geri uğurladı. Kendisi de hemen Nare’nin odasının önündeki koltuğa oturarak Alya ve Nare’nin sohbeti bitene kadar oradan ayrılmadı.
…
Geçen iki saatin sonunda Alya’nın odadan çıktığını gören Sadakat, oturduğu yerden kalkarak ona doğru yürüdü.
“Nare nasıl Alya. Konuşuyor değil mi? Susmayacak artık.” diye sordu çaresizce.
"Sadakat hanım” dedi Alya ve ardından derin bir nefes vererek sözlerine devam etti, “Nare kırgın, hayata karşı, yaşadıklarına karşı, bizlere karşı. Doktorunun verdiği ilaçları içiyor olması içindeki zehiri dışarı akıtmıyor, sadece bir gün sonrasına taşımasına neden oluyor. Konuşması lazım, anlatması lazım”.
Sadakat’e bunları anlatırken aynı zamanda gözleriyle Cihan’ı arıyordu, hem Cihan’ı hem de onu. Ya oğluyla bir yerden çıkar gelirse ne yapardı? Bu düşüncelerin yarattığı panik, Alya’nın bedenini kuşattı. Yükselen adrenalin, nefes alış verişlerini sıklaştırdı. Kalbi, adeta göğsünü dövüyordu. Savaş ya da kaç diye haykıran sinir sistemine daha fazla kulak tıkayamadı.
“Ben… ben gitsem iyi olacak Sadakat Hanım. ”
…
Albora konağında akşam saatleri olmuştu bile. Güneş, konağın son penceresi de artık terk etmişti. Saatlerdir mağara odada içi içini yiyen Cihan oğlunun, Alya’nın nerede kaldığını öğrenmek istiyordu. Gidip görmek miydi amacı yoksa sadece herşeyi bilmek zorunda olmasının gerektiğinin kibiri mi, kendi de bilmiyordu. Ama şuanda dünya üzerinde duymak istediği tek şey Alya ve Cihan’ın nerede olduğuydu.
Hızla çıktı mağara odadan. Amacı annesini biraz daha sıkıştırarak ondan bilgi almaktı. İhtiyar aracılığıyla Pakize’ye ulaşmak istese de annesi o kapıyı da Pakize’yi telefonsuz göndererek çoktan kapatmıştı. Bu düşüncelerle merdivenlere doğru ilerlerken ilk basamakta Ümmü’yü gördi ve arkasından seslendi:
“Ümmü!?”
Kadın irkilerek sendeledi. Az kalsın elindeki tepsiyle birlikte düşecekti.
“Buyrun Cihan beyim.”
“Korkuttum mu, kusura bakma.” dedi Cihan. Attığı bir-iki adım sonrası Ümmü’nün yanındaydı.
“Yok estağfurullah. Dalmışım da… Nare hanımın yemeğini götürüyordum.” dedi kadın tepkisi tepki olarak Cihan’a doğru uzatırken.
Bir anda Cihan’ın beyninde şimşekler çaktı. Nare de istediği bilgiler olabilirdi. Hem konuşmaya başladıktan sonra onu görmemişti. Aklındakini eyleme geçirmeye karar verdi. İki elini tepsiye doğru uzattı:
“Ümmü, sen ver o tepsiyi bana. Kardeşimin yemeğini ben götüreyim.”
“Olur mu öyle şey Cihan beyim. Yakışır mı hiç?”
“Kardeşimin yemeğini götürmek mi? Çok yakışır, ver sen.”
Hiç sesini çıkarmadan tepsiyi verdi Ümmü. Bir baş selamıyla çıktığı tek basamağı da geri inerek mutfağa doğru ilerledi.
Cihan, Nare’den bilgi alabilmek umuduyla elinde yemek tepsisiyle hızla çıktı merdivenleri. Bu suskunluk halinin sadece Alya ile bozulmamasını, Nare’nin onunla da konuşmasını umuyordu. İç antreye girdikten sonra Nare’nin kapısını çaldı. İçeriden Nare’nin sesi geldi:
“Buyurun, kapı açık.”
Cihan kapıyı tepsiyle birlikte geçebilecek kadar açtı ve içeri girdi. Nare onu görünce gözlerinin için güldü:
“Kurban. Çok özledim seni.” Elindeki tepsiyi masanın üzerine bıraktı Cihan.
“Abii. Hoşgeldin. Seni görmek ne güzel.” dedi Nare ve abisinin boynuna sarıldı. Sonra ikisi birkaç saat önce Nare ve Alya’nın birlikte oturduğu ve içlerindeki tüm irini akıttıkları o iki berjere oturdular. Kısa bir sessizlikten sonra Cihan söze başladı:
“Sesini tekrar duymanın beni ne kadar mutlu ettiğini bilemezsin. Aylardır senden bir ses bekliyorduk be Nare’m.”
“Haklısın abi. Özür dilerim. Yasımla baş etmeyi beceremedim. Halbuki senin de kaybın büyüktü. Sen bana yetmeye gayret ettin ama ben sana yetemedim.” İki damla yaş süzüldü Nare’nin yanaklarından. Tüm sözlerinde samimiydi. Alya’nın yokluğunda abisinin acılarına siper olmak isterdi.
“Olsun. Şimdi biraz daha iyisin ya, en azından konuşuyorsun ya.”
“Alya sayesinde.” dedi Nare. Abisinin tepkisini ölçmek için kısa bir es verdikten sonra sözlerine devam etti, “Annem getirmiş onu, öyle dedi Alya.”
“Evet öyle” diyerek kestirip attı Cihan. Bir yanı deli gibi yerlerini öğrenmek isterken diğer yanı daha yeni konuşmaya başlamış kardeşini kendi sorunlarına ortak etmek istemiyordu.
“Şaşırdım doğrusu. Annem gibi bir kadın nasıl yardım istedi, hem de Alya’dan.”
“Senin bu hallerin annemi de çok üzdü Nare. Sana çok inandırıcı gelmeyecek olsa da.” diyerek gülümsedi Cihan. Gerçekten de Nare’ye hiç inandırıcı gelmiyordu.
“Hiç abi, hiç gelmiyor.”
“Haklısın kurban ama gerçekten çok perişandı.”
“Neyse,” diyerek kestirip attı Nare. Şuan annesinden konuşmak istemiyordu. Abisinin duygularını karıştırmak istedi biraz.
“Alya’yı görünce ne hissettin abi?”
Cihan afallamıştı. Bu soruyu beklemiyordu.
“Nare sırası mı şimdi?”
“Ne var abi, sohbet ediyoruz işte. Hem konuştum diye seviniyorsunuz. Hem de…”
“Tamam tamam, konuş.”
“Söyle işte ne hissettin?” dedi Nare abisinin elini tutarak. Cihan bir süre boşluğa baktı. Kendi de ne hissettiğinden emin değildi; kırgınlık, kızgınlık, nefret, aşk? Hepsi…
“Onu görmeyi beklemiyordum. Aylardır hep şöyle bir his vardı içimde; sanki bir daha hiç aynı şehirde olamayacakmışız gibi ya da hiç tanışmamışız gibi.”
“Abi… Konuştunuz mu peki?”
Derin bir iç çekti Cihan. Kuru bir merhaba… sanki hiç tanışmamış gibi… hiç sevmemiş, hiç sevişmemiş gibi…
“Merhabalaştık sadece.”
“Deniz’i de getirmiş aslında ama o konağa gelmek istememiş.” dedi Nare. Amacı abisini biraz sinirlendirmekti, bir kıvılcım yakmak ve o ateşin abisini Alya’ya götürmesini sağlamak.
“Annem de dedi, kızgınmış bize Cihan. Neden?”
“Valla bilmiyorum abi” dedi Nare sesinde hafif bir ima vardı, “Bizim Alya’yı üzdüğümüzü, onun burada hep ağladığını ve senin de buna engel olamadığını söylemiş.” Son cümlesi tamamen yalandı. Aslında Alya, Nare’ye bunu hiç söylememişti.
“Nasıl yani!?” diyerek hışımla yerinden kalktı Cihan, “Böyle birşey yok dememiş mi, savunmamış mı beni oğluma karşı, doldurmuş mu?”
Nare yaktığı fitilin alev aldığını görünce biraz daha harlamak istedi. Cihan’ın bu hallerini görmek onu az da olsa gülümsetiyordu. Biraz da uzaklaştırıyordu gerçek hayattan, kafasının içindeki düşüncelerden.
“Yok abi doldurmak değil de, yani Deniz konağı çok seviyor, neden buraya gelmek istemedi anlamıyorum.”
“Sen biliyor musun Nare nerede kaldıklarını?” diye sordu Cihan. Oğlunu görecekti, kimse buna engel olamazdı. Zaten ondan kaçırılmıştı bir hiç uğruna. Aylarca uzak kalmıştı. Görecekti.
“Biliyorum abi, sen bilmiyor musun? Ben Deniz’i görmüşsündür diye düşünmüştüm.”
“Cihan” diye düzeltti Cihan, “Deniz değil, Cihan.”
Son kozunu da oynadı Nare:
“Özür dilerim abi ama Deniz artık ona Cihan denilmesini istemiyormuş.”
Duyduğu son cümle başından aşağıya kaynar suların dökülmesine neden olmuştu. Büyüyünce ona benzemek isteyen oğlu, şimdi adına bile tahammül edemiyor muydu yani. Nare’den kaldıkları yeri öğrenip kardeşinin saçına bir öpücük kondurdu ve hızla merdivenlerden inerek arabasına bindi. Oğlunu görecekti ve bu amaç uğruna herkesi karşısına alması gerekiyorsa da alacaktı. Bu yolun artık dönüşü yoktu.
…
Alya, Midyat’ı İdil’e bağlayan tenha ve daracık yolun kenarındaki iki katlı taş eve vardığında evin bahçe duvarlarındaki aydınlatmalar birer birer yanmaya başlamış, gökyüzü tatlı bir alacaya teslim olmuştu. Sadakat’in Pakize ile birlikte gönderdiği iki adam, bahçeye açılan ahşap kapının önünde duruyordu. Alya, kiraladığı jiple onun için açılan kapıdan içeri yavaşça süzüldü. Ahşap kapıdan başlayıp geniş bahçesinin sonuna dek uzanan yolun solunda iki katlı taş ev yükseliyordu, sağındaysa onun minyatürü bir müştemilat vardı.
Villanın önünde yemyeşil bir çimen denizi uzanıyor, taş evin giriş merdiveni bu yeşilliklere açılıyordu. Albora’ya dönmeye karar verdiğinde bulmuştu bu evi. Konakta zaten kalamazdı veya çiftlik evinde. Şehirde bir otelde de kalmak gelmedi içinden. Hatta Midyat’ta bile.
“Uzak olsun.” diye düşündü. Midyat’tan uzak, Albora’dan, ondan uzak. İdil yolunun kenarında, çevrelenmiş geniş arazinin üzerindeki bu evin fotoğraflarını bir internet sitesinde gördüğünde hemen aramıştı o yüzden. Midyat’ta değildi. Etrafında biriktirdiği, özlediği anılar, ezberlediği yollar yoktu mesela. Bilmediği, yabancı olduğu bir yerdeydi. Şimdiki hayatı gibi.
Pakize ve Deniz, Alya’nın yokluğunda birbirleriyle hasret gidermiş, ara ara Deniz’in ‘Annemi arayalım, gelsin artık.’ çıkışlarıyla bölünen oyunlar oynamıştı. Alya evin geniş salonuna girdiğindeyse üçlü koltuğa uzanmış sarılarak çizgi film izliyorlardı. Deniz annesinin geldiğini duyunca zıplayarak indi koltuktan ve kucağına atladı.
“Hoşgeldin annecim.”
“Hoşbuldum bebeğim.”
Küçük çocuk hızla annesinin gözlerini, yüzünü taradı meraklı bakışlarıyla. Bir ıslaklık, bir gözyaşı izi aradı. Alya, onun dikkatli bakışlarının sebebini biliyordu. Gözünün ucuna yerleşecek o tek damla yaşa engel olmak için hemen oğlunun yanaklarına gömdü yüzünü. Saçlarını okşadı, yanaklarını öptü, boynunu gıdıkladı burnuyla. Deniz’in küçük kahkahaları tüm salonu doldurdu.
“Hadi gel anne, sen de bizimle izle en heyecanlı yerine yetiştin.” Alya’yı elinden sürükleyerek oturma grubunun ikili koltuğuna doğru çekiştirdi. Pakize ayaklanıp hafif bir baş selamı verdi Alya’ya.
Tavırlı, uzak bir duruşu yoktu Pakize’nin, araya girmiş mesafelerin serin bir esintisi vardı yalnızca. Deniz ise çoktan o serinliği eritmişti.
“Anne, Pakize de bizimle kalabilir mi? Daha tabletimdeki fotoğraflara bile bakamadık.” sonra Pakize’ye yöneldi heyecanla. “Ben piyanoyla kaç şarkı çalıyorum tahmin et.”
Pakize’nin kalmak istemesiyle, Deniz’in piyano çaldığı videolarla başlayan albüm turu; mutfakta anne-oğul yemek yapma maceralarından hastanenin kreşinde edindiği arkadaşlarıyla oynadığı oyunlara kadar uzadı. Evlerinin avlusundan topladığı çiçeklerle annesine yaptığı buketin fotoğrafında; bir sandalye tepesine çıkmış tencerede fokurdayan domates çorbasını karıştırırken çektiği videoda; hepsinde gülümseyen gözlerin ardında bir hüzün bulutu vardı. Albora Konağının bulutları kadar karanlık değildi hüzünleri, Deniz’in çocuk eli vardı anne-oğulun kurmaya çalıştığı yeni hayatta. Ama buruk bir tadı vardı o albümün. Eksikti. Fotoğraflar eksik, gülüşler yarım.
Akşam yerini geceye bıraktığında Deniz Pakize ile uyumak isteyince fırsattan istifade, gelirken yol üzerindeki bir şaraphaneden aldığı likörle kendini bahçeye attı Alya. Omzunda, hiç düşürmediği şallarından biriyle…
Havada tatlı bir serinlik vardı. Frankfurt’un sonbaharı çoktan kabullenişinin aksine Midyat yazı bırakmak istemiyor gibiydi. Hala yaz sıcağı vardı taşlarında. Omzundaki şalı hafifçe dirseklerine düşürdü Alya. Bahçedeki hasır berjerlerden birine bıraktı kendini. Elindeki kadehe likörden doldurdu. Ayaklarını karşısındaki sehpaya uzatırken, cam şişeyi de yere, berjerin hemen yanına koydu. Küçük bir yudum aldı kadehinden. Likörün boğazında çizdiği yol; Midyat’ın, yazın rengini taşıyan taşlarından döşenmiş gibiydi. Sıcaktı. Kakulenin ferahlığı, tarçın ve karanfilin sıcaklığına bulanmış boğazında uzun süre yer edecek bir yangın bırakmıştı.
Gözü, bahçe kapısının önünde dikilmiş bekleyen iki adama kayınca, o yangına bir de düğüm eklendi. Tanıdığı, öğrendiği bu hayata duyduğu aidiyet, bir yumru gibi yerleşti boğazına. Mesafe, koparamamıştı onları bu şehrin sıcağından, tadından, insanından. Kalbini kuşatan sıcaklık,ruhuna bu aidiyeti fısıldıyordu.
Sonra, konaktaki karşılaşmaları düştü aklına. Cihan’ın gözlerini ele geçirmiş olan hiçlik.
Giderken ardında bıraktığını dönünce bulamamak pek de şaşılacak şey olmasa gerekti giden için. Ama Cihan’la onun hikayesi başkaydı.
“En büyük vazgeçilmezim” diye fısıldamıştı kulağına beraber uyandıkları son günde. “Sen nereye gidersen git, ne yaparsan yap, nereden bakarsan bak;ben her seferinde sana yeniden düşerim.”
O sabahın hatırasının, dudaklarında bıraktığı tebessüm,Cihan’dan duyduğu son cümlenin zihninde yankılanmasıyla soldu.
“Bu sefer affetmem.”
Son kelimelerinin izi miydi gözlerindeki karanlık? Kalbi ne alemdeydi? Kabullenmiş miydi Alya’nın gidişini? Çocuğuyla nasıl tanışmıştı mesela? Kaybettiği 11 sene için ne fırtınalar kopmuştu içinde? Hangi odaya yerleşmişti Serhat? Ya annesi… Ona nasıl bir hayat bahşetmişti bu gidiş? Alya’nın hayatından koparılan tüm renkler, onun bahçesini mi boyamıştı? Konakta karşılaşmamıştı ikisiyle de, neredeydiler? Okula mı başlamıştı Serhat? Annesine bir iş kurulmuş muydu veya?
Zihnini oyalayıp canını yakan sorular, aniden bahçe kapısını aydınlatan beyaz farlarla bölündü. Kapı gıcırdayarak açılırken garip bir heyecan sardı Alya’nın içini. Kim gelmiş olabilirdi ki? Kapı, Alya’dan izinsiz açıldığına göre tanıdık biri olmalıydı. Elindeki kadehten büyük bir yudum alıp, aceleci bir tavırla ayaklandı oturduğu yerden. Boş bardağı sehpanın üzerine bıraktı. Araç, seri bir manevrayla dalar gibi girdi bahçeye. Cihan’dı.
Elleri istemsizce saçlarına gitti, tanıdık bir alışkanlık gibi. Omzuna dökülen saçlarını okşayıp düzeltirken buldu kendini. Göğsüne vuran ritim, çoktan düzenini kaybetmişti. Cihan’ın siyah jipi, Alya’nın yabancı arabasının hemen arkasında durdu. Gecenin sessizliğinde el freninin keskin sesi yankılandı, hemen ardından hızla vurulan kapı. Sinirli miydi?”
“Cihan.”
Alya’nın dudaklarından kendi ismini duymak, bir an ayaklarını çivileyiverdi adamın. Arabanın yanında öylece donup kaldı. Kadının yaklaşan gölgesi, parfümünü taşıyan tatlı bir esinti yaratıyordu Cihan’a doğru. Gözlerini yumdu birkaç saniye. O süre, Alya’nın yanı başında belirmesine yetti.
“Bir şey mi oldu? Nare iyi mi?”
Nare iyi mi? Tek yıkılan Nare’ydi sanki. İçinde büyüttüğü öfkeye bir kıvılcım daha ekledi bu görünmezliği. Yükselen yangını, en çok onun canını yakıyordu. Kadının yanından geçip bir an önce uzaklaşmak istedi onun etki alanından.
“Oğlumu göreceğim.”
Soğuk sesi, Alya’nın hemen önünde duvar gibi dikilmiş bedenine vurup bir titreme bıraktı.
Oğlumu göreceğim. Yalnızca Deniz miydi görmek istediği? Bu düşünce Alya’nın ruhunda bir kesi bıraktı. Biraz daha kalınlaştırdı duvarlarını aldığı yarayla.
“Deniz uyuyor.”
Başı dik, sesi netti. Hasrete taviz vermemeye çalıştığı belli olmuyordu dışarıdan. Alya, ördüğü duvarların arkasındaydı; Cihan, büyüttüğü alevlerin.
“Cihan’ı göreceğim Alya.” düz bir çizgiye hapsettiği dudaklarından tıslar gibi çıktı sesi. Alya’yı geçebilmek için bir adım attı.
Aynı adım, Alya’dan da geldi. Bir kıvılcım dolaştı tenlerinin arasında. Bedenleri, birbirine değecek kadar yakındı, sözleri mesafeli.
“Sabah görürsün, uyuyor şimdi. Pakize’yle beraber uyumak istedi.”
Gergin dudakları öfkeli bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Özledi tabi çocuk.” diye mırıldandı. Bu dolaylı mesaj Cihan’ın öfkesinin alevlerinden bir kor sıçrattı Alya’ya.
“Efendim?”
“Özlemiştir çocuk, diyorum Alya! Sen Mardin’e dönüp onu konağa getirmiyorsun ama bak, demek ki ondan aldığın hayatı özlemiş oğlum. Pakize’yle uyuyor.” sesi kadını ürkütecek kadar yükselmişti aniden.
“Ben mi getirmiyorum konağa? Kendisi gelmek istemedi.”
“Benim oğlum, kendi konağına gelmek istemiyor?”
“Senin oğlun!” histerik bir kahkaha kaçırdı dudaklarından. “Senin oğlun yanında olabilsin diye ben oğlumu bu yalnızlığa sürükledim Cihan. Senin oğlun kendi konağında yaşayabilsin diye.”
Cihan’ın hissiz gülümsemelerinin yerini öfkeli kahkahalar aldı. Koyu gözleri, Alya’nın titreyen bakışlarını delip geçmek ister gibi bir saniye bile ayrılmadı gözbebeklerinden.
“O bırakıp gittiğin konak var ya Alya… Yokluğunuzun orada yaşanacak bir hayat bıraktığını mı sanıyorsun?”
Sanki üç aydır içlerinde büyüttükleri kasırgaları bir çırpıda bırakabilirmiş, yüklerini dökebilirmiş gibi yüksekti sesleri. Cihan’ın öfkesi, Alya’nın o gün veremediği savaşa karşı duyduğu kırılganlığı hiddetle kamçıladı.
“Bilmiyorsun Cihan! O kadın, karşıma geçip senden bir oğlu olduğunu söylediğinde; Boran, zaten senelerdir senden gizlenmiş bir çocuğu yeniden senden ayırmakla tehdit ettiğinde; beni, yine bir çocuğun varlığıyla senden gitmem için zorladıklarında… İçime düşen yangını, o yangında günlerce, haftalarca nasıl kavrulduğumu, küllerimden doğacak gücü kendimde bulamadığımı bilmiyorsun!”
Gözüme yerleşen tek damla yaş, dudaklarından kopan isyana eşlik eder gibi süzüldü. “Bilmiyorsun.”
“Sen neyi biliyorsun Alya? Beni nasıl bir yoklukla sınadığını biliyor musun? Kıyamete dönen o meydandan, kucağımda nasıl bir enkazla ayrıldığımı biliyor musun Alya? Beni bir hiç uğruna nasıl bir karanlığa ittiğini biliyor musun?”
“Biliyorum.” sesi titrek bir fısıltıya dönüştü. “Yapamadım Cihan. Onlar için vereceğin bir savaşı, izleyecek gücüm yoktu.”
Alya’nın sözcükleri birer fısıltıya dönüşürken, Cihan’ın kelimeleri aralarındaki duvarları aşmaya çalışır gibi giderek yükseldi.
“Bilmiyorsun! Nasıl bir hiç uğruna bizi bu uçurumdan aşağı ittin, bilmiyorsun. Uğruna savaşmak istediğim tek şey sendin Alya.” sağ elinin işaret parmağı suçlayıcı bir tavırla kadının yüzüne uzandı. “Sen.. sen benden savaşımı çaldın Alya.”
Parmağının ucuna vuran ılık ve kesik nefeslerle bakışları Alya’nın titreyen dudaklarına kaydı aniden. Aralanmış pembe dudaklarına. Dilini hafifçe çıkarıp Cihan’ı yakmaya and içmiş bir ıslaklık yaydığı dudaklarına. Aylardır büyüttüğü yangının bir an için dinginleştiğini hissetti. Alya’nın nemli dudaklarından kopan düzensiz nefeslerden, boynundaki sıcak ritme doğru kaydı bakışları. Yüzünü gömmeyi en çok istediği yere. Baş döndürücü kokusuyla hayatı durduran sıcacık boynuna.
Ağzının içinde giderek büyüyen amansız kuruluk, dudaklarını boynuna değdirse diner miydi? Kaçıncı öpücükte can gelirdi dudaklarına? Veya acı nefesi, onun tadına hangi saniye bulanırdı? Gözleri bir cesaret Alya’nın gözlerine tırmandığında onun koyu bakışlarının da dudaklarına düştüğünü gördü. Aylardır büyüttüğü kırgın öfkenin aç bir arzuya teslim olacağını anlayınca arabasının kapı koluna sarıldı. Kaçma sırası Cihan’daydı.
Bu kaçışı ilk anda kavrayamadı Alya. Bedeninin kendisine fısıldadığı arzunun bir benzerinin Cihan’ın teninde de yankılandığına emindi. İkisi de aralarına giren mesafenin soğuğunu aynı hazzın sıcağında dindirmek istiyordu. Aynı yangına kapılmak, aynı yatakta tutuşmak…
Cihan’ın jipinden yükselen motorun kuvvetli sesi Alya’yı o düşünce selinden kurtardı ve ayaklarındaki bağı çözdü. Hırsla sarıldı kapının koluna.
“Aç kapıyı Cihan. Konuşacağız.”
Cam yarıya kadar indi. Cihan, başını hafifçe Alya’ya döndürdü.
“Çekil, Alya.”
“Aşağı in, Cihan.”
Birbirine meydan okuyan sesleri, aralarındaki gerilimi geri dönülmez bir hızla tırmandırdı. Cihan, kapılıp gitmekten korktuğu bu tehlikeli çekimi bir an önce terk etmek istiyordu. Kapısını zorlayan, alanına sızmaya çalışan Alya’ya aldırış etmemeye çalıştı, ayağı debriyaj pedalının sınırlarını zorlarken eli vites kolunu kavradı. Geri vitese yerleşen kolla, inen el freni arasındaki süre tek nefeslikti.
Cihan, gitmeye hazırdı; Alya, durdurmaya.
Adamın debriyajdaki ayağının hafiflediğini fark etti aracın bir anlık geriye meyletmesiyle. Kapının kolunu kavramış elini hiç düşünmeden çekti ve soluğu gitmeye hazırlanan arabanın arkasında aldı. Sağ elini, sanki gücü yetermiş gibi bagaj kapağına dayarken cesareti asi bir deliliğe bürünmüştü.
Bir anda yanı başından kaybolan Alya’yla Cihan’ın öfkesi perçinlendi. Peşinden koşacak hali yoktu, aylar önce yaptığı gibi çekip gitmiş olacaktı nihayetinde. Sağ ayağını bu düşüncelerle gaz pedalına değdiriyordu ki dikiz aynasında onun kararlı aksını gördü. Ayağı fren pedalını bulurken eli çoktan el frenini kavramıştı. Bir hışım indi arabadan.
“Ne yapıyorsun sen Alya.”
Öfke korkuya yenik düştü önce. Gözleri bedenini hızla tararken avuçları Alya’nın yüzünü kavradı. İyi olduğunu görünce korku, yerini aldığı öfkeyi serbest bıraktı.
“Görmeseydim ne olacaktı Alya! Aklın yerinde mi senin?”
“Yerinde Cihan! Kaçmana izin vermeyecek kadar, aklım yerinde.” Alya’nın sesi, Cihan’ınkiyle yarışırcasına yükseldi. “Gidemezsin.”
“O senin çözümün çünkü değil mi? Gel.” tekrar arabanın sürücü kapısına geldi. Kapıyı açıp kenara çekildi. Hareketleri yatağından taşan asi bir nehri andırıyordu. Fevri ve taşkın.
“Gel, buyur Alya. Sen git!”
Giderek tırmanan gerilim Alya’nın da dizginlerini kaybetmesine sebep oldu. Cihan’ın yanına gelip hırsla çarptı kapıyı. Kolu, kapanan kapıda asılı kaldı.
“Ben gitmeyi istedim mi sanıyorsun? Ben senden gitmek istedim mi Cihan! Sana evet demeyi her şeyden çok istediğim bir günde hem de! Gerçekten karın olacağım bir günde! Senin kollarında, yatağında, yatağımızda bitirmek istediğim bir gü-”
Senin yatağında, yatağımızda
Kapının önünde duran adamların silüeti vurdu gözüne Alya’nın dudaklarından dökülen bu mahrem sözlerin hemen ardından. Damarlarında bir kıskançlık zehri dolandı. Zihninin karanlık kuytularında peşi sıra çakan şimşekler, gözlerinden görülüyordu. Alya’nın kolunu kavradığı gibi narin bedenini önüne kattı. Parmakları kadının tenine gömüldü şalın kaşmir dokusunun üzerinden.
Adımları birbirine dolanarak müştemilatın önüne geldiler. Alya, bir an olsun tereddüt etmeden açtı kapıyı. Karanlığı umursamadı Cihan, tek bir hamlede kapattı Alya’nın onlara araladığı kapıyı. Sonunu üstlenir gibi.
Elini Alya’nın kolundan çekti. Bir anahtar arar gibi duvarda dolanan parmakları Alya’nınkilerle karşılaştı.
Dudaklarından dökülmedi belki ama “Açma.” diyordu parmakları. “Bırak, karanlıkta kalalım.” Aydınlığı arayan elini geri çekti Cihan. Az önce damarlarında dolaşan kıskançlık zehri; Alya’nın yakın bedeninden kendine vuran sıcaklıkla şehvete boyandı. Ama bu kez ipler gururunun elindeydi.
“Ne diyorsun adamların yanında. Yatağımda bitirmek istediğinmiş! Dikkatli konuşsana sen.”
Alya, onun gözündeki şimşeklerin gölgesini gördü. Kamçılamak ister gibi daha da yaklaştırdı bedenini. Kapının hemen yanındaki pencereden içeri süzülen bahçe aydınlatmalarının sıcak ışıkları, tenlerinin kavrulduğu alevleri andırırcasına düşüyordu bedenlerine. Cihan, Alya’nın yavaşça kırptığı kirpiklerinin yanaklarında bıraktığı gölgeyi seyretti bir süre.
“Gerçek bu, Cihan.”
Bedenlerinin arasında dolaşan gerilim, etrafı kuşatan karanlık, yüzlerini aydınlatan loş ışık.. tek bir anıyı düşürdü Cihan’ın zihnine. Aynı oku Alya’ya da sıçratmak istedi.
“Buranın gerçeklerini çok çabuk unutmuşsun Alya. Burası Kanada değil, burası Mardin!”
Alya’nın gözleri, bu hatıranın küllenmiş ateşiyle parıldadı. Üzerindeki şalı söküp atarcasına düşürdü omuzlarından.
“Burası, Cihan Albora… Olmak istediğim yer.”
Cık. Yüzünü Alya’nın yüzüne doğru eğdi.
“Burası…” hafifçe uzaklaşıp ellerini iki yana ayırdı. “Kaçıp gittiğin yer. Ben senin düğün günü terk ettiğin adamım Alya. O meydana gömdüğün.”
“Yapma.” Cihan’ın uzaklaşan bedenine uzandı elleri. Parmakları gömleğinin yakasını kavradı. “Ben seni terk etmedim Cihan. Böyle olsun istemedim.”
“Ne olsun istedin Alya?” yakasına sarılan elleri kavradı. “Seni durdurmamı istedin mi mesela?”
Avucunun içindeki elleri kendine çekti hızlıca. Alya’nın bedeni, Cihan’ın bedenine çarptı.
“Yine böyle, kucağıma hapsetmemi?” Yüzünü yine onunkine yaklaştırdı. Dudaklarının arasındaki tek nefeslik boşluk, hem birbirinin tadını soluklarında duyacak kadar yakındı hem hiç kavuşamayacak kadar uzak. “Gelip seni öpmemi bekledin mi?”
“Bekledim.” Alya’nın dudakları o tek nefeslik mesafeyi kapatmaya karar vermişti ki Cihan’ın başı geriye düştü. Mesafe büyürken, arzu tırmanıyordu.
“Ben de bekledim Alya. O nikah masasında bekledim. ‘Her şey geçti, geldim’ demeni bekledim. Evimde olmanı… odamda, yatağımda… Haftalarca, aylarca bekledim.”
Bu kez kaçmak ister gibi bir yanı yoktu Alya’nın. Cihan’ın kucağı, olmak istediği tek yerdi. Sıcaklığı, her şeyi unutturabilecek tek avuntu.
Gerçekliğine inandırmak ister gibi sıkıca kavradı elleriyle Cihan’ın yüzünü. Bedenini, onun dağ gibi yükselen bedenine mühürledi. “Geldim.” Elleriyle kavradığı yüzünü, kendi yüzüne yaklaştırdı. Dudakları her titreşimde birbirine sürtecek kadar yakındı. “Kollarındayım Cihan. Yarattığım bu yokluğu dindirmeme izin ver. Sana ulaşmama izin ver Cihan. Yeniden senin olmama izin ver.”
Birbirine sürtünen dudaklarından kopan son sözler, aç bir öpücüğe evrildi. Cihan, hırsla saldırdığı dudakları öpmüyordu da varlığını kazıyordu sanki. Kadının ağzının içine süzülen dili, gerçekliğini kontrol ediyordu. Oradaydı. ‘Tadı aynı’ diye düşündü Cihan. Diline değen o tadı nasıl özlediğini fark etti.
Kolları Alya’nın bedenini hırsla kavradı. Bir eli sırtında dolandı, canına katmak ister gibi. Diğeri ensesine kondu, sanki dahası mümkünmüş gibi mühürledi dudaklarını birbirine. Kadının saçları bile özlemişti sakallarını. Her bir teli, ısrarla tutundu uzamış sakallarının teline.
İlk çıplaklık arzusu Alya’dan geldi bu kez. Önce kendi üzerindeki atleti sıyırdı üzerinden. Cihan’ın bakışları, kadının göğsünü gölgelendiren sütyenin dantelinde dolaştı. Ardından ellerini Cihan’ın gömleğinin yakasına uzattı Alya. İlk düğmeyi güçlükle çözdü yeniden buluşan dudaklarının hararetinden. Sonra sabırsızlıkla gömleğin eteğine indi aceleci parmakları. Sabrı yoktu. Hızla sıyırdı lacivert gömleği adamın gövdesinden. Elleri, onun teninde dolaştı.
Göğsünün sol altındaki minik hatıranın üzerine geldiğinde dudaklarını güçlükle Cihan’ın dudaklarından ayırdı. Bakışları o küçük yarada gezindi.
“Tek vurulan ben değilim ha? Alya.” Alya hızlı solukları ve şaşkın gözleriyle Cihan’ın gözlerine çevirdi bakışlarını. “Bana böyle susadığına göre?”
Alya’nın dudakları davetkar bir gülümsemeyle kıvrıldı. Ellerini Cihan’ın ensesinde kavuşturdu. Adamın yüzüne biraz daha sokulurken gözlerinde teslim olduğu arzunun kızıllığı parlıyordu. “Konuşma.” Cihan’ın kurumaya meyletmiş dudaklarında ilişti bakışları. “Anlama.” Dudakları birbirini örtecekken dili, lezzetli bir ıslaklık yaydı adamın dudaklarına. “Sev beni.”
Cihan’ın son dizginlerini koparan kelimeler, bunlardı. Sonu olmayan bir özlemle sardı Alya’nın bedenini. Onun taytını bacaklarından indirirken kendi pantolonu çoktan bilmediği bir köşeye savrulmuştu. Hiçbir mesafeye tahammülü yoktu, hiçbir kumaşa. Bedenleri nihayet özgür kaldığında bir eli Alya’nın elini kavradı. Hükmeder gibi yönlendirdi arzusunun kaynağına. Çoktan sertleşmiş erkekliğini saran ince parmakların varlığıyla dudaklarından bir inleme sızdı. Başı Alya’nın omzuna düştü. Teslim olur gibi.
“Avuçlarımdan yine sessizce kayıp gitmeyeceğine nasıl ikna olacağım Alya?” parmakları arsızca kadının sıcaklığına sızıp nemli dudaklarını yokladı. “Seni, benim için bir seçenek olmadığına nasıl ikna edeceğim?”
O andan sonra fısıltılar dolaşmadı aralarında. Yalnızca hazzın kıyılarında dolanan iniltileri doldurdu o kapının önünü. Bir adım öteye gidemediler. Aylardır tenlerinin yokluğuyla sınanmış bedenleri, acımasız sürtünmelerle alev alana kadar kopamadı birbirinden. Cihan, Alya’nın bedenini tek hamlede döndürüp kadının kalçasını, kendi kasıklarına yaslarken boşta kalan ellerinin duvara tutunmasına izin vermedi.
Alya’nın iki elini hayali bir kelepçeyle birbirine bağladı kuyruk sokumunun üzerine sabitlerken. Sağ eli, o hayali kelepçenin görevini üstlenip sardı Alya’nın ellerini. Alya, onun sessiz kelimelerini duydu. ‘Tutunacağın tek dal, benim’
Erkekliği, aylardır aralanmamış hassas dudaklarının kıyısında bir intikam ağırlığında dolandı. Öyle ki bir titreme geçti kadının bacaklarından, ama süzülmedi içine istediğini alana kadar. Bu kıvranmanın sonunda istediğini verdi Alya Cihan’a. “Lütfen.”
Alya’nın dudaklarından kopan yakarışlar, Cihan’ın ani bir hamleyle içini doldurmasıyla minik çığlıklara bıraktı yerini. Bedenindeki her kasın aniden kasıldığını hissetti. Onun yokluğunda daralmış dünyasının yeniden can buluşunu, hayat doluşunu…
Hareketleri giderek hoyratlaşsa da bir milim gevşetmedi Alya’nın ellerini saran parmaklarını. Sol elini Alya’nın kalçasının hemen üzerine koydu. Usulca izledi omurgasının çizdiği uzun yolu. Cihan’ın elinin değdiği her omur, hafifçe çöktü, kavislendi iri avucunun altında. Kalçası biraz daha dikleşti Cihan’ın kasıklarının vuruşu kuvvetlenirken. Eli nihayet ensesine ulaştığında okşamaya doyamadığı yumuşacık, ipek saçları avucuna dolayıverdi. Kadının tüm dengesi iki avucunun içindeydi.
“Benden gidemeyeceksin Alya.”
Bedenleri birbirinde sabahlayana dek sürdü o gece. Ne Alya kayıp gitti Cihan’ın avucundan, ne Cihan bir an olsun ayırdı onu hakimiyetinden. Hem bir son doğurdu o haz dolu gece, hem bir başlangıç.
Mesafenin sonu, birin başlangıcı….
