Work Text:
ღ
Bazenleri kâbus görürdü.
Aslında, bazen değil. Güneşi Vurma Operasyonu'ndan beri, her gece aralıksız gördü o kâbusları. Küçük bir çocukken, anne babası öldükten sonra da kâbus görürdü, ama o kabuslar zamanla hafiflemişti, daimî bir yoldaştan ziyade ara sıra uğrar olmuştu. Yeni kâbusları ise gittikçe kötüleşti.
Qiongqi Yolu’nda olanlardan önce, hala her şeyin daha iyi olacağını düşündüğü zamanlarda, Jiang Yanli gün doğumunda gizlice mutfağa girer ve ona acılı pirinç lapası pişirirdi, Wei Wuxian sabahın geri kalanında uyumak için tökezleyerek odasına gidene kadar sessizce başını okşardı. Jiang Cheng da genellikle orada olurdu, solgun yüzü ve çukur gözleriyle, omuzlarını aşağı düşürmesine sebep olan gerginliğiyle birlikte. Hiçbiri gecenin bir yarısı onları neyin uyandırdığı hakkında konuşmazdı, ama zaten söylemelerine de gerek yoktu. O sessiz, samimi anlarda, loş gün ışığı pencereden içeri girmeye başlar ve pişen pirincin kokusu havaya karışırken, hep birlikte daha iyi olmaları kaçınılmaz bir gerçek gibiydi.
Daha sonrasında, yine Mezar Höyükleri’ndeyken, Wen Qing sorunu fark edip ona on dakika boyunca uykusuzluğun beyin üzerindeki negatif etkilerini bağırarak anlatana ve söylenmeleri arasında neden onun böyle olduğunu artık anladığını ve kaybetmeyi göze alabileceği bir beyin kapasitesine zaten sahip olmadığını ima edene kadar Wei Wuxian problemi göz ardı etmişti. Sonra da yirmi dört saat boyunca rüyasız bir uyku çekmesi için Wen Qing ona iğnelerini saplamıştı, çünkü o Wei Wuxian'ın karşılaştığı en kaba ve en nazik insanlardan biriydi. Ondan sonraki her üçüncü gecede, sormasına gerek kalmadan, Wen Qing gelip aynısını yaptı: sekiz saat, rüya yok.
“Her gece yapmak kötü olurdu,” demişti bir keresinde sessizce, endişelenecek kadar umursadığını kabul etmekten korkuyormuş gibi. “Eğer çok alışırsan, bir daha kendi başına uyuyamayabilirsin. Ama bu şekilde iyi, dikkatli olduğum sürece sıkıntı olmaz.”
Wei Wuxian ona gülümsemiş, alaycı bir surat ifadesi takınmış ve çok da önemli değilmiş gibi davranmıştı. “Doğru söyle,” demişti, “bana yeteri kadar iyilik yaparsan senden ve iğnelerinden korkmayı bırakırım diye endişelisin sadece.”
Wen Qing ona dik dik bakmış ve iğnesini daha sert saplamıştı o gece, Wei Wuxian da günler boyunca onunla her göz göze geldiğinde abartılı bir şekilde yüzünü buruşturmuştu. Kabuslarından bazılarının onun hakkında olduğunu bildiğini düşünüyordu: Wen Qing’in onun göğsünün içine uzandığı ve altın özünü dışarı çıkarırken kendisinin sürekli bağırdığı, haykırdığı ve vücudunda hiçbir ses kalmayana kadar çığlık attığı kabuslar. Bunun hakkında konuşmamışlardı. Tüm diğer borçları ve minnettarlıkları gibi aralarında konuşulmamış olarak kalmış, varlığı sadece birbirlerine duydukları o sessiz güven içinde tanınmıştı.
Wen Qing’in ona yardım edemediği gecelerde, eli ağzının üstünde, dişleri dudağının yumuşak etini parçalarken titreyerek uyandığı o gecelerde, Şeytanı Yatıştırma Sarayı'ndan sıvışıp Wen Ning ile birlikte otururdu; saçma oyunlar oynar ve bunun hakkında hiç konuşmazlardı, kalp atışları yavaşlayana ve korkusu kaybolana kadar sessizce birbirlerine eşlik ederlerdi. Shijie’nin yemekleri kadar hoş değildi belki, ama kötü de hissettirmemişti.
Ve sonra her şey korkunç bir şekilde ters gitti. Kabuslar düşüneceği son problemi bile değildi.
ღ
Yeniden dirilmek daha da kötüleştirmişti bu durumu. Belki hakkında rüya göreceği anıları daha fazla olduğu içindi. Belki de tüm günahları ona musallat olmak için geldiğinde, olayların nasıl göründüğünü artık gerçekten bildiği içindi. Belki de Gecesiz Şehir’den sonra, bunu hak ettiği içindi. Bunun bir önemi yoktu. İki hayatı boyunca ilk defa merak etmediği bir şey vardı. Önemli olan onun uyuyamamasıydı; tekrar, tekrar ve tekrar uyanıp durmadan uyuyamaması. Öyle ki, gözlerini kapattığında bir şeyler görmemesi neredeyse imkânsızdı.
Onu kovalayan köpekler. Harabeye dönen Lotus Koyu. Jiang Fengmian'ın cansız bedeni. Onun yanındaki Yu Ziyuan'ın cansız bedeni. Altın özünün çıkarılması. Mezar Höyükleri, ilk seferi. İnsan öldürmek. Çok fazla insanı öldürmek. Wen Ning’in cesedi. Daha fazla insan öldürmek. Ölen Jin Zixuan. Son sözlerini fısıldayan Wen Qing. Ağlayan Jiang Yanli. Wenlerin ölümü. Gecesiz Şehir’deki katliam. Ölen Jiang Yanli. Jiang Cheng’ın yüzü.
Garip bir şekilde, gördüğü onca şey arasında kendi ölümü yoktu. Belki de o kadar garip değildi: ölmek o anıların en huzurlu kısmıydı.
Mo Köyü'nden Dafan Dağı'na giderken dinlenmeye çalışmaktan bile vazgeçmişti. Her denemesi onu çığlıklarını ya da hıçkırıklarının sesini bastırmaya çalışarak bırakırken daha fazla denemenin bir anlamı yoktu. Wen Qing’in ona verdiği rüyasız uykuların hayalini kuruyordu, ama çoğunlukla gecelerini oturarak geçiriyor ve uyuklamaya başlayınca yerinden sıçrayarak uyanıyordu.
Jiang Cheng, Jin Ling ve Wen Ning’i Dafan Dağı’nda gördükten sonraki gecede, gözlerini bir saniye daha açık tutamayacak kadar bitkinken ve yüreği sıkışırken, sonunda yorgunlukla uykuya dalmıştı, ama bu uzun sürmemişti. Şafaktan hemen önce uyanmıştı titreyerek. Doğrulduğunda, ölümü, kanı, pişmanlıkları ve ailesinin nefretini hatırlamıştı. Mezar Höyükleri’ndeki mağaradan çok farklı olan Jingshi'nin cilalı ahşap zemininin serinliğinde dayanak bulmuştu kendine. Loş ışıkta gözlerini kısarak odanın karşı tarafına bakmış ve Lan Wangji'yi görmüştü. Ve Jin Zixuan öldüğünden beri ilk kez düşünmüştü ki, her şeyi mahvetmedim.
Sonuçta, Bulut Kovuğu’nda uyuyordu ve Lan Wangji buradaydı, ona yardım ediyordu. En azından dünyada hala ona yardım etmek isteyen bir kişi vardı. Hayatında bozmayı başaramadığı bir şey vardı.
ღ
Tam bir aptal gibi, kâbusları ile baş etmenin kolaylaşmasının kendisiyle değil de yolculuk arkadaşıyla alakalı olabileceği yolları ayrılana kadar aklına gelmemişti. O gece beşinci kez titreyerek ve çığlığını bastırmak için dişlerini sıkarak uyandıktan sonra, kendi nefeslerini bir başkasınınkine eşitlemek için çabalamaktan pes etti ve hüsranını dirseğinin bükümüne haykırdı. İçgüdüsel olarak, Lotus Koyu’ndan ve kardeşlerinden ayrıldıktan sonra ilk defa uyumaya çalıştığı o zamanı, Wen Ning ile oturup Mezar Höyükleri’nin toprağına kötü bir şekilde çizilmiş oyunları oynayamayacağını fark ettiği o ilk anı acı içinde hatırladı.
Altın özüne uzanıp hiçbir şey bulamamak gibi hissettiriyordu, sağlam zeminde yürürken boşluğa basmak gibi. Düşmek gibi.
Kendi kendine böylesinin daha iyi olduğunu söyledi. Hayatının geri kalanını Lan Wangji ile aynı odada geçiremezdi, her ne kadar sadece düşüncesi bile onu şiddetli bir özlemle sarsa da. O bir yetişkindi, o ölmüştü, yeryüzündeki tüm suçlar ona itham edilmişti, birçoğunu da işlemişti— elbette Hanguang-Jun'un ona yardım edecek güven verici varlığı olmadan bir gece uyuyabilmeliydi.
Elbette.
ღ
Aylar sonra Lan Jingyi, Lan Sizhui, Jin Ling ve Ouyang Zizhen ile karşılaştığında, onu normalde tek elle ve gözleri kapalı bir şekilde yenebileceği vahşi cesetlerden kurtarmak zorunda kaldılar. Titreyen parmakları Chenqing’i zar zor tutabiliyordu. Gözleri çift görüyor, tüm uzuvları normalde olduğundan on kat daha ağır gibi geliyor ve dört bağıran ergen –aslında, üç bağıran ergen ve Sizhui– gelip durumu hallettiğinde Wei Wuxian en salakça, en utanç duyulası yöntem ile kendini öldürtüyordu. Eğer Jin Ling tekrar tekrar "Noluyor lan!" ve "Salak mısın sen?!" ve "Ölmek eğlenceli mi sanıyorsun!!" diye çığırmasaydı, ya da en azından biraz daha kısık sesle bağırsaydı, onları gördüğüne daha mutlu olabilirdi.
"Sen gerçekten de tam Jiang Cheng gibisin," sesi engel olamayacağı kadar sevgi dolu çıktı ve Jin Ling tıkanıp tükürükler saçarken kıpkırmızı oldu.
"Kıdemli Wei," nazikçe araya girdi Sizhui.
Wei Wuxian suratını buruşturdu – ya da en azından suratını buruşturduğuna oldukça emindi. Etrafı hala çift görüyordu. "Bu kadar saygılı olmaya gerek yok. Kim olduğumu sanıyorsun, Lan Qiren mi?"
"İnan bana, kimse öyle sanmıyor," diye mırıldandı Jingyi.
"Kıdemli Wei," diye tekrarladı Sizhui, "iyi misiniz?"
"Ne?" Biraz başı dönüyordu. Bir elini umursamazca sallaması dengesini kaybedip bir ağaç gövdesine çarpmasına neden olunca bundan anında pişman oldu. Ağaca yaslanarak öylece durdu. "Tabii ki! İyiyim. Harikayım. Ben— iyiyim." Bunu zaten demiş miydi? "Siz nasılsınız? Wen Ning nerede?"
"Wen Ning iyi! Onunla buluş— Kıdemli Wei, iyi olduğunuza emin misiniz?"
"Sarhoş musun sen?" diye tısladı Jin Ling, bizzat gücenmiş gibi.
"Hayır," dedi Wei Wuxian dürüstçe. "Birkaç gece önce halüsinasyon görmeye başlayıp onlardan kurtulmam gerektiğinden beri içmedim." Uzun zaman önce öğrendiği bir şeydi, bayılacak kadar sarhoş olmak tüm gece uyumasını sağlıyor ama rüyaları daha kötü yapıyordu. Bu git gide yapmayı daha az istediği bir değiş tokuştu, çünkü çok daha kötü şeyler hakkında çok daha kötü rüyalar görmeye başlamıştı. Gecesiz Şehir ilk seferinde de kötüydü. Sarhoş hülyaların onu bir şekilde daha da korkunç yapmasına ihtiyacı yoktu.
"Sen— sen— ne?!"
"Ne?" diye tekrarladı Wei Wuxian. Bacakları güçten düştü ve kendini yere çökmüş halde buldu. Wen Qing’in uykusuzluğun onu nasıl mahvedeceği hakkındaki azarlamalarını düşündü ve fark etti ki tek bir kelimesini bile hatırlayamıyordu. Yine de azarlarında bahsettiği olaylar büyük ihtimalle yine böyle gerçekleşecekti.
"Halüsinasyon mu görüyordun?"
Konuşanın Jingyi olduğuna oldukça emindi, ama gözleri beyninden gelen bilinçli bir komut olmadığı için kayarak kapandı. Sadece, çok, o kadar çok yorgundu ki. Parmaklarıyla gözlerini açtı ve sordu, "Çayınız var mı?"
"Çay mı?" dedi Ouyang Zizhen hevesle. "İlaç gibi bir şey mi yine? İçine acı biber eklememiz gerekecek mi?"
"Geçen sefer de acı biber eklemek zorunda değildik," diye tersledi Jin Ling. "O sadece bir salak."
"Halüsinasyonlara geri dönelim," dedi Sizhui, Wei Wuxian'ın önünde diz çökerek ve bir elini onun koluna koyarak. "Kıdemli Wei, sorun ne? Hasta mısınız? Neden halüsinasyon görüyordunuz?"
"Çünkü Wen Qing'in dediğine göre beynimi bozuyorum falan," diye mırıldandı Wei Wuxian. "Çay?" Günlerdir, haftalardır, belki de aylardır kafeine bağımlıydı. Titremeyi daha kötü hale getiriyordu, ama yanlışlıkla uyuya kalmayı zorlaştırıyordu ve eğer kendini bir kez daha sevdiği herkesin cansız bedenlerine bakarken bulursa—
Onlara uykulu bir halde bakarken çocuklardan kimse bir şey demedi. Sizhui, çok dikkatli bir şekilde konuştu, "Wen Qing?"
"Evet," diyerek onayladı Wei Wuxian. Ve sonra hepsi ona yüzlerinde farklı seviyelerde dehşet ile baktığında, son konuşmalarını yavaşça zihninde geri sardı. "Ah. Hayır. Şu an halüsinasyon görmüyorum, korkmayın. Onun öldüğünü biliyorum." Bunu söylemek batmış bir kıymığı oynatmak gibi acıtıyordu, her zaman böyle acıtacağına da oldukça emindi, ama sesi yeterince sabit çıktı. "Sadece uzun zaman önce söylediği bir şey. Benim salak olmam hakkında."
"Bence hastasınız," dedi Sizhui dikkatlice. "Siz, ıı—"
"Hasta görünüyorsun," dedi Jingyi doğrudan. "Aslında, tüm gün bir atın peşinden sürüklenmişsin gibi görünüyorsun. Eşeğinle tartışmaya mı girdin?"
"Küçük Elma öyle bir şeyi asla yapmaz," dedi Wei Wuxian. Dediği doğruydu, çünkü Küçük Elma onu herhangi bir yere herhangi bir süre boyunca sürüklemek için fazlasıyla tembeldi. "Ben iyiyim. Ben, ıı—" İstediği kelimeyi hatırlamaya çalışırken bir dakikalığına daldı. Sonunda "Hiç daha iyi olmamıştım," demekte karar kıldı.
"Sen hastasın," dedi birkaç ses aynı anda ve Jin Ling ekledi, "Sanırım bu en azından neden benim altı yaşındayken bile üstesinden gelebileceğim cesetler tarafından öldürülüyor olduğunu açıklıyor."
"Bence bizimle Bulut Kovuğu'na geri gelmelisiniz," dedi Sizhui. "Hanguang-Jun ne yapılması gerektiğini bilir."
“Hanguang-Jun,” diye tekrarladı Wei Wuxian. Kalbi sıkışıyordu. Onunla buluşmayı istiyordu— ama tekrar karşılaşmadan önce bu kâbus zırvalığını gerçekten çözmek istiyordu, böylece kendini Lan Wangji’nin yakınlığına bel bağlamış halde bulmazdı. Bu yüzden henüz geri dönmemeliydi. Ama o kadar yorgundu ki, iradesi parçalandı. “Tamam” dedi. “Peki. Sizinle gelirim. Gusu’ya geri gidelim.”
ღ
Kılıçlarında uçarken, Sizhui, Jin Ling ve Jingyi'nin onu sırayla desteklemeleriyle Bulut Kovuğu'na ulaşmaları iki gün sürdü.
Biraz tartışmadan sonra, Ouyang Zizhen Küçük Elma ile yaya olarak gelmeyi kabul etmişti, çünkü Wei Wuxian eşeği bir yerlerde bırakmayı tamamen reddetmişti. Birinin kılıcında uçmak Lan Wangji ile olduğu kadar rahat bir yolculuk değildi, ama yine de yürüyerek gitmekten çok daha hızlıydı. Ve yolcu olmak çok da kolaydı – yapması gereken tek şey öylece durmakken, havada uyuya kalmamak için çabalamak dakikalar geçtikçe zorlaşıyordu. İlk gün, Jingyi'nin kılıcından sendeleyip altı metre yukarıdan düşerek yere çakıldı. Daha yüksekte olmadıkları için şanslıydılar.
O gece kamp yaptıklarında Wei Wuxian daha uyumaya çalışmadan önce yumruğunu ağzına bastırdı, kabuslarında durmadan Wen Chao tarafından Mezar Höyükleri'ne itildiğini gördü. Yüksekten düştüğünü. Kini. Denemekten pes etmeden önce altı kez uyandı o gece – çığlıklarını bastırarak ve bedenini acımazsızca hareketsiz tutarak. Kendi kendine oradan kurtulduğunu, kendine bir yer bulduğunu, şu an onunla birlikte bu olay yaşandığında henüz doğmamış olan kişiler olduğunu durmadan tekrarladı. Artık onunla birlikte insanlar olduğunu.
Bunun bir miktar faydası oldu, ama huzurla uyumasına yetecek kadar değildi. Saat beş olunca Lanların uyanmasına ilk defa minnettar hissetti kendini.
Ona kahvaltı yedirmeye çalıştıklarında kustu. Yorgunluğu yüzünden öyle titriyordu ki, Sizhui'nin kılıcında zar zor dengesini koruyabiliyordu. Jin Ling ve Jingyi o kadar yakın uçuyorlardı ki bu muhtemelen tehlikeliydi, ama aynı zamanda Wei Wuxian her sallandığında uzanıp onu dengelemek için sahip oldukları tek yöntemdi.
O kadar yorgundu ki.
O gece Bulut Kovuğu'na vardılar. Sokağa çıkma yasağından sonra ama uyuma saatinden önceydi, o yüzden Jingyi ve Sizhui girişte durmak yerine devam etmek için ısrar ettiler. Üçünün de kafasının üstünden birbirlerine attıkları endişeli bakışları kaçırmamıştı, ama onlara sağlığı konusunda –tekrar– güven vermeye çalıştığında, Jin Ling'ten beş dakika boyunca azar yemiş, Jingyi'nin cesetlerle onu pek de övücü olmayan bir dizi karşılaştırmasını dinlemiş ve Sizhui'den içgüdüsel olarak hem Wen Qing hem Lan Wangji'yi anımsatan aşırı derecede kınayıcı bir bakış yemişti.
İki küçük Lan, yeşim andaçlarıyla hepsinin içeri girmesini sağladı. Jingyi yardım istemek için merdivenleri koşarak çıktı. O sırada Sizhui ve Jin Ling ona destek olarak yürümesine yardım ediyorlardı. Tek bir adım atmak olması gerekenden çok daha yorucuydu. Wei Wuxian kendine Wen Qing'in o zamanlar haklı olduğunu, çocukların şimdi haklı olduğunu, belki de iyi olmadığını düşünmeye izin verdi.
"Lan Jingyi!" ileriden bir ses yükseldi ve Wei Wuxian irkildi. Lan Qiren çıkıştı, "Gecenin bu saatinde ne diye kargaşa çıkarıyorsun?" Saat daha dokuz bile değildi. Gusu Lan Sekti gerçekten, sahiden, muhtemelen çıldırmıştı. Wei Wuxian'ın böyle bir saçmalığı hem cezbedici hem de çok komik bulmaya başlaması sinir bozucuydu.
"Hanguang-Jun'a ihtiyacımız var," diye hayıflandı Jingyi. "Sanırım Kıdemli Wei ölüyor!"
Wei Wuxian gözlerini kırpıştırdı. Görünen o ki, herkesi tahmin ettiğinden daha çok endişelendirmeyi becermişti. "Bunu Lan Qiren'e söylememelisin," diye seslendi hafifçe, sesini duyulacak kadar yüksek çıkarmak aptalca bir çaba gerektirse de. "Bunu duyduğuna çok mutlu olacak."
"Wei Wuxian!" Lan Qiren aniden olduğundan çok daha yakınına geldi ve Wei Wuxian refleksle geri çekildi. "Ne yapıyorsun sen?"
"Az önce ışınlanma tılsımı mı harcadınız siz?" dedi Wei Wuxian, Lan Qiren'in yürüyüp yanına geleceği hafızasındaki o boşluğu doldurmasına yardımcı olacakmış gibi gözlerini sımsıkı yumarak, "ben yine halüsinasyon mu görüyorum, yoksa kısa süreliğine bayıldım mı?"
Lan Qiren ona dik dik baktı. "Lan Sizhui," dedi sonunda, "neyi var bunun?"
"O hasta," dedi Sizhui ve sonra ekledi, "Kıdemli Wei, halüsinasyon gördüğünüzü sanmıyorum, ama o ışınlanmadı."
"Muhtemelen bayıldım o zaman," dedi Wei Wuxian, garip bir şekilde iyimser hissederek. "Sanırım oturmam gerek."
Oturmaktan ziyade kontrollü bir şekilde düştü ve yere serildi. Yattığı için gözlerini açık tutmak daha zor geliyordu, o yüzden dirseğinin içini cimcikledi ve o keskin acı ile uyanık kalmaya çalıştı. Çocuklar etrafını çevreleyince Wei Wuxian kendini sırıtmaya zorladı. "Endişelenmeyin. Ben iyiyim."
"Biriniz revire gidin," dedi Lan Qiren. "Doktor çağı—"
"Ben hasta değilim," yüzüncü kez tekrarladı Wei Wuxian. Utanmaz biri olabilirdi, ama yine de yabancı birine korktuğundan dolayı uyuyamadığını açıklamak istemiyordu. "Doktora ihtiyacım yok benim. Benim ihtiyacım, ıı—" Jiang Yanli ve Jiang Cheng. Wen Qing ve Wen Ning. "Lan Zhan," derken buldu kendini, doğruluğu ile kalbi sızladı. "Lan Zhan'a ihtiyacım var sadece."
"Ben onu getiririm," dedi Sizhui anında. "Onu getiririm. Endişelenmeyin Kıdemli Wei. Az sonra burada olur."
Wei Wuxian elinde olmadan oracıkta uyudu ve rüya gördü, Jin Zixuan ölüyordu ama bu sefer Jiang Yanli ve Jin Ling de oradaydı, ağlıyor ve ona bağırıyorlardı, ama sonra Wen Ning onları da öldürüyordu ve çok fazla kan vardı, insanlar çığlık atıyordu ve Gecesiz Şehir’deydiler ve o herkesi öldürüyordu ve hepsi çığlık atıyordu ve hepsi ölüyordu, Jingyi ve Sizhui ve Ouyang Zizhen ve Jin Ling ve salak eşeği Küçük Elma, ve her şey onun suçuydu—
Sıçrayarak uyandı.
Uzun yılların alışkanlığı dik oturarak ve çığlık atarak uyanmasını engelledi, ama – ah, bunu yapmayı ne kadar da istiyordu. Onun yerine, ağzı metalik kan tadıyla dolana kadar dilini ısırarak kımıldamadan durdu. Hareketlerinin titremeye dönüşmeyeceğine emin olduğunda ellerinin ve dizlerinin üzerine yuvarlandı ve ağzındaki kanı yere tükürdü. Isırdığı yer sızlıyordu, sıcaktı ve acıyordu, ama bu küçük bir yaraydı. İyileşecekti.
"Wei Ying," dehşete düşmüş bir ses duyuldu ve dünya yine ışık saçmaya başladı.
Wei Wuxian o kadar hızlı döndü ki kendi başını döndürdü. Titreşen kıvılcımlar görüşünü engellemeye çalışıyordu, ama otuz santim ötede dizleri üzerine çökmüş ve gözlerinde bariz bir endişe ile ona bakan Lan Wangji'yi tamamen saklayamıyordu. "Lan Zhan," dedi Wei Wuxian. Duyduğu mutluluk, mide bulantısı ve acıya rağmen baş döndürücü bir anilik ile tüm varlığını doldurdu. "Buradasın."
"Mn," diye cevapladı Lan Wangji anında. "Buradayım." Sözlerinin kesinliğine rağmen, gözleri Wei Wuxian'ın yüzü ile arkasındaki bir nokta arasında gidip geliyordu.
Wei Wuxian kafasını geri çevirdi ve fark etti ki Lan Wangji’nin baktığı şey kandı. "Ah," dedi. "Ah, hayır, Lan Zhan— ben sadece dilimi ısırdım. Bak!" Kanıtlamak için ağzını kocaman açıp dilini çıkardı. Bu hareketi ile Lan Qiren'den alaycı bir homurtu kazandı, ama Lan Wangji'nin omuzları yarasını incelerken gevşedi. "Gerçekten, ben iyiyim. Biliyorum herkes sana benim hasta olduğumu söyledi, ama değilim, gerçekten."
"Hayır, o hasta," dedi Jingyi anında. "O kesinlikle hasta. Dediği tek bir kelimeye inanmayın, Hanguang-Jun. Bir doktora görünmesini sağlayın. O sizi dinler."
"Ben kimseyi dinlemem," dedi Wei Wuxian. "Ve doktora ihtiyacım yok, çünkü hasta değilim."
"Kapa çeneni!" diye patladı Jin Ling. "Hanguang-Jun, o kesinlikle hasta. Halüsinasyon gördüğünü söyledi, siz gelmeden önce biz Lan Qiren ile konuşurken bayıldığını söyledi, buraya gelirken yolda en az iki kere bayıldı—"
"Bayılmadım," diye itiraz etti Wei Wuxian gıcık olmuş bir şekilde. "Bayılmak için fazla havalıyım. İnsanlara bayıldığımı söyleme."
Dediğine karşılık olarak Lan Wangji kaşını hafif bir şekilde kaldırdı ve "Lotus Koyu. Jiang Wanyin ile.” dedi. Bekar bir kız gibi kollarıma atıldın, diyemeyecek kadar ağırbaşlı ve zarif biriydi, ama ima ortadaydı.
Wei Wuxian kaşlarını çattı. Ya da en azından kaşlarını çatmayı denedi. Lan Wangji'yi tekrar görünce inanılmaz derecede mutlu olmak dışında başka bir şey hissediyormuş gibi davranmak zordu. “Hafifletici sebepler,” dedi kararlı bir şekilde. “O sayılmaz”.
“Mn,” dedi Lan Wangji. “Wei Ying. Buraya gelirken yolda bayılmışsın. Hafifletici sebep neydi?”
Wei Wuxian sis altındaki beyniyle muzip bir cevap vermeyi denedi, ama kendini yavaş ve aptal hissediyordu. “Hmm. Hafifletici sebep. Şey vardı— ıı, günün erken saatlerinde Mezar Höyükleri'nde o korkunç kavga vardı, hatırladın mı? Ondan sonra— ”
“Hayır.” Lan Wangji'nin sesi inanılmaz derecede sabırlıydı. Nazikti. “Şimdi. Buraya gelirken bayıldığında. Hafifletici sebep neydi?”
Ah. Bu daha mantıklı. Baş ağrısını yok etmesine ve düşüncelerinin tekrar düzgün bir şekilde hareket etmesine yardımcı olacakmış gibi alnını ovuşturdu. "Hasta değilim," diye tekrarladı boşu boşuna – bir yararı olacağından değil de, en emin olduğu şey bu olduğu için. “Ben sadece—” Kafasını salladı. “Bilmiyorum, Lan Zhan. Ama, hasta değilim, yemin ederim.”
“O ölüyor,” dedi Jingyi.
Wei Wuxian güldü. “Ne, yine mi?” dedi. “Bu geçen seferkine kıyasla hiç ilginç değil. Yine de kontrolü kaybedip hepinizi karanlık enerji ile öldürmediğim sürece çok daha iyi iş çıkarıyorum, değil mi?" Yine güldü, biraz çılgınca, ve sonra gülüşünü durduramıyormuş gibi görünüyordu.
“Wei Ying,” dedi Lan Wangji kısık bir sesle. Wei Wuxian biraz çaba sarf ederek kendini toparladı.
“Jingyi,” dedi. “Ben ölmüyorum. Ölmüyorum. Aslında, Wen Qing bunun delirip ölmek için iyi bir yöntem olduğunu söylemişti, ama— boş ver. Sanırım o sadece— o bunu benim yaptığım birçok şey için söylerdi. Ben ölmüyorum.”
“Zaten deliydin,” diye mırıldandı Jin Ling. “Yine Wen Qing’in halüsinasyonunu mu görüyorsun?”
“Ben hiç Wen Qing’in halüsinasyonunu görmedim,” diye itiraz etti. “Siz sadece onun hakkında ne zaman konuşsam halüsinasyon gördüğümü sanıyorsunuz.”
“Şey, sen hastalanmadan çok önce ölmüştü, o yüzden—”
“Ben hasta değilim—”
Sözü alnına dokunan serin bir el tarafından kesildi. Lan Wangji’nin elini uzattığını fark etmemişti bile, ki bu mekânsal farkındalığı için kötü bir işaretti, ama alnındaki el sağlam ve hareketsizdi. Wei Wuxian anlaşılmayacağını umduğu mutluluk dolu bir iç çekişle alnındaki ele yaslandı.
“Ateşin yok.”
Esnedi. “Demiştim.”
“Mn.” El uzaklaştı ve Wei Wuxian beyaz kumaşla kaplı sert bir göğse doğru yüzüstü devrildi. Neredeyse hemen, Lan Wangji’nin kolları onu daha rahat bir pozisyona getirmek için harekete geçti ve tüm ağırlığını Lan Wangji'ye vermesini sağladı. Başı nazikçe geniş bir omuza konulunca teşekkür olarak mırıldandı. Kollar etrafında sarılı kaldı, onu nazikçe tutuyordu.
“Her zaman güzel kokuyorsun,” Lan Wangji'nin boynunun kıvrımına doğru mırıldandı.
Bunu özlemişti aptalca, sandal ağacının tatlı, rahatlatıcı kokusunu. Wei Wuxian, Lan Wangji'nin yakasının hemen üzerindeki sıcak cilde burnunu sürttü, nefes aldı ve ciğerlerini o kokuyla doldurdu. “Bu çok hoş.”
Bundan sonra etrafta sessizlik hüküm sürdü, ama kafası nedenini anlayamayacağı kadar bulanıktı. Sonunda Lan Qiren, "Sarhoş mu?" diye sordu.
“Hayır,” dedi Sizhui hemen. “İki gündür onunlayız. O sadece hasta. Ya da değil. Sürekli hasta olmadığını söylüyor ve Hanguang-Jun haklı, ateşi yok, ama o çok güçsüz. Denge sorunu yaşıyor, elleri titriyor ve konuşmaları pek iyi takip edemiyor. Bu… İyi değil.”
“Evet,” dedi Jingyi. “Ve şey… Şu.”
Bu sefer Sizhui gülmeye benzer bir ses çıkardı, Wei Wuxian gülümsedi. “Hayır, o konuda endişeli değilim. Hanguang-Jun ile utanmaz olması için sarhoş ya da hasta olması gerekmiyor.”
“Hey,” diye mırıldandı Wei Wuxian. “Lan Zhan, onu daha iyi yetiştirmemiş miydin? Büyüklerine karşı daha saygılı olmalı.”
“Mn,” dedi Lan Wangji, her ne yaptıysa, Lan Sizhui'yi kesinlikle Wei Wuxian'ın yapabileceğinden daha tatlı ve daha uysal bir çocuk olarak yetiştirdiğini belirtmeyi nazikçe ihmal ederek. “Wei Ying, Wen Qing sana ne dedi?”
“Halüsinasyon görmedim dedim,” uykulu bir şekilde itiraz etti. Olduğu yerde çok rahattı. “Yani, bugün değil. Ve halüsinasyon gördüğümde bile, elimin ağacın içinden geçmesi gibi şeylerdi, Wen Qing değil.”
Ağacın içinden geçen bir el, uzakta görünen garip şekiller, görüşünün kenarlarında gölgeler ve parlak ışıklar. En kötüsü, bir keresinde Chenqing’i çalarken, arkasından hafifçe duyulan rüzgâr sesi Lan Wangji'nin sesine dönüşmüş ve kendi adına benzer bir şeyler söylediğini hayal etmişti. Sonra umutla ardına dönmüştü ve Gusu’dan haftalar kadar uzakta olduğunu ve Lan Wangji’nin yakınlarda olmadığını ve yalnız olduğunu fark etmişti, ağlamamak için gülmek zorunda kalmıştı. Ama bu gerçek bir halüsinasyon olmayabilirdi, sadece pençelerini yaralı kalbinin etine saplayan kendi şiddetli özlemiydi muhtemelen.
Etrafındaki kollar sıkılaştı. “Bugün değil,” dedi Lan Wangji, gergin bir sesle. “Daha önce. O yaşarken.”
“Ah. Iı… Sanırım aptal olduğumu ve kendimi daha da aptallaştıracağımı, delireceğimi ve sonra da öleceğimi söyledi. Ya da o tarz bir şeyler. Bütün detayları hatırlamak zor. Çoğunlukla gerçekten kızgındı ve ben dikkatimi vermekte zorlanıyordum, bu onu daha da kızdırırdı.”
“Bu sorunu yaşadın mı? O zamanlar?”
“Hayır, şu an daha kötü,” dürüstçe cevap verdi Wei Wuxian. Başını burada dinlendirmek ve vücudunu Lan Wangji’ninkine yaslamak, bir kez olsun her şey yoluna girecekmiş gibi hissetmek o kadar kolaydı ki. Esnedi. “Endişelenme, Lan Zhan. Wen Qing her zaman kendimi öldürteceğimi söylerdi. Ben iyiyim.”
“Şu an daha kötü,” düz bir şekilde tekrarladı Lan Wangji. “Wei Ying. Bana problemin ne olduğunu söyle.”
“Ben—” uyuyamıyorum. Ama birdenbire, etrafta dolaşıp insanlara bunu söylemediğini hatırladı, çünkü bu küçük düşürücüydü. Ölmeden önce, günde bir ya da iki kâbus görmek bir şeydi, ama bu, 'savaş travmasını' aşarak devasa, her şeyi kapsayan ve zayıflatıcı bir şeye dönüşmüştü. Onu gerçekten öldürebilecekmiş gibi hissettiren bir şeye. Bunu Lan Jingyi’ye söyleyeceğinden değildi. Bunu kimseye söyleyeceğinden değildi, çünkü çok korktuğu için uyuyamamak sadece— hayır. “Hiç,” dedi. “Hiçbir şey.”
“Hiçbir şey değil. Söyle bana.”
Wei Wuxian inatla başını iki yana salladı, yüzünü Lan Wangji’nin tenine bastırdı. “Ben iyiyim.”
“Onu revire götürün,” dedi Lan Qiren. “Oradaki doktorlar ne yapılacağını bili—“
“Hayır.”
“Wei Ying?”
“Hayır,” diye tekrarladı, sesinin en azından biraz çılgınca çıktığının ve muhtemelen bundan incelikle kurtulmaya yetecek kadar net düşünmediğinin tamamen farkındaydı. Oradaki doktorlar sorununun ne olduğunu kesinlikle anlayacaklardı ve o zaman, ayakta duracak kadar sarhoş olmadan birkaç saatten fazla uyuyabilmesinin üzerinden neden haftalar geçtiğini açıklamak zorunda kalacaktı. Yakınlığını hemen özlese de Lan Wangji’nin gözüne bakabilmek için kendini biraz geri çekti. “Hayır. Lan Zhan, ben iyiyim. Doktora ihtiyacım yok. Yemin ederim.”
Lan Wangji uzun bir süre ona baktı ve sonra dedi, “Neye ihtiyacın var?”
Sen, diye düşündü Wei Wuxian çılgınca, ama bu kesinlikle uygun bir cevap değildi. Ne yazık ki, söyleyebileceği başka bir şey hatırlayamadı. Lan Wangji'nin endişeli ifadesi, Wei Wuxian orada oturup ona baktıkça kötüleşiyordu, ama Wei Wuxian düşünemiyordu. “Lan Zhan,” dedi sonunda, yalvarma tonunun sesine karıştığını duyarak. “Ne ihtiyacı?”
Lan Wangji’nin eli yine alnına gitti, ki— Wei Wuxian bunun daha önce yaşandığına neredeyse emindi, ama yanılmış olma ihtimaline karşı bundan bahsetmedi. Ve her halükârda, bu iyi hissettiriyordu, bu yüzden sorun değildi. Sonunda, Lan Wangji elini indirdi. “Doktora ihtiyacın yok,” dedi, sesinde bir miktar şüphe bulunsa da. “Neye ihtiyacın var?”
“Ah,” dedi Wei Wuxian ve elinde olmadan güldü. “Ah, bu mantıklı.” Cevap hala Lan Wangji'ydi tabii ki, ama bunu öylece söyleyemezdi. “Biraz – biraz burada kalabilir miyim? Biliyorum meşgulsün ve amcan benden nefret ediyor ve çocukları kötü etkiliyorum, ama—”
“Wei Ying.”
“Hm?”
“Kal. Elbette kal. Her zaman burada kalabilirsin.”
“Ah.” Rahatlama ile eğildi ve Lan Wangji'nin göğsüne yaslandı. Bir kol hemen ona sarılıp onu daha da yakına çekince mutlu bir şekilde iç geçirdi. "Teşekkür ederim, Lan Zhan."
“Teşekküre gerek yok. Kimseyi kötü etkilemiyorsun.”
Wei Wuxian homurdandı. “Evet, etkiliyorum,” dedi. Aynı anda Lan Qiren, “Evet, etkiliyor,” ve Jin Ling, “Kesinlikle etkiliyor. Ouyang Zizhen, onun için çaya acı biber koymamız gerekebileceğini düşündü.” dedi.
Lan Wangji bile Lan Qiren'in ondan nefret ettiğini tartışmaya tenezzül etmedi, ama öyle olsa bile, yaşlı adam dedi, “Lan Sizhui, Lan Jingyi. Misafir odalarından birinin hazırlanmasını sağlayın.”
Wei Wuxian irkildi, sonra hemen bunu bir esneme olarak gizlemeye çalıştı, ama işe yaramadı. Lan Wangji’ye çok yakındı, ani ve keskin endişesini hissedebiliyordu, bu yüzden her zaman yaptığı şeyi yaptı: kendini olabildiğince gülünç hale getirdi. “Lan Zhan,” diye sızlandı, başını, gözlerinin buluşabileceği kadar geriye yatırarak. “En son buradayken, seninle kalmıştım.” Çünkü aranan bir suçlu olarak burada olduğunu kimseye belli etmemeye çalışıyordu. “Tüm bu yolu sırf seni görmek için geldim—” Aslında doğru, ama böyle söylerse kimse bunun hakkında bir şey düşünmezdi. “—ve benimle hiç vakit geçirmeyecek misin? Hanguang-Jun o kadar önemli ki eminim ki gece birbirimizi görmezsek, gün içinde hiç göremeyeceğiz ve ben çok yalnız olacağım. Yalnız olmamı istemezsin, değil mi Lan Zhan?”
“Utanmaz!” Lan Qiren bağırdı.
Doğru, bu yüzden Wei Wuxian tartışmak yerine kaşlarını çatmış ona bakan Lan Wangji'ye odaklandı. "Wei Ying," dedi Lan Wangji sessizce. "Sorun nedir?"
Wei Wuxian, kurdun karşısındaki tavşan gibi dona kaldı. Lan Wangji'nin de bunu hissedeceğini çok geç fark etti, tabii ki Lan Wangji’nin çattığı kaşları daha da derinleşmişti. Hemen bir kahkaha, bir gülümseme, yaratabileceği en gülünç ifadeyi zorladı, ama sonra bir parmak yumuşak ve şefkatli bir şekilde dudaklarının üstüne konuldu ve Lan Wangji gözlerini ondan alıp çocuklara baktı.
“Yürüyebilir mi?”
Bu içerlemiş bir öflemeyi hak ediyordu, ama Lan Wangji, o nefesini alır almaz onu nazikçe susturdu ve Wei Wuxian sakinleşerek kollarının sağlam, rahatlatıcı sıcaklığına geri döndü. Gözlerini kapatıp bir kez olsun onunla ilgilenecek birinin olduğunu varsaymak o kadar kolaydı ki.
Sizhui konuştu, “Biraz, yavaşça. Kolayca yoruluyor ve dengesi bozuk. Biri destek olduğunda daha iyi yürüyor.”
“Oldukça yavaşça,” dedi Jingyi. “Bu ürkütücü. Genelde her yerde koşuşturur.”
“Mn.”
Wei Wuxian, yine gerçekten iyi olduğunu ve Sizhui ile Jin Ling’ten destek alıp sırf eğlencesine kendi ayaklarına takılıp düştüğünü söylemek istiyordu. Ama o sırada sırtını saran kol yerini değiştirdi, diğeri dizlerinin altından geçti ve kendini havaya kaldırılırken buldu. Lan Wangji'nin göğsüne sıkıca sarılmış bir haldeydi, ki— bu aslında çok hoştu, ama yüzünün de kırmızı bir domatese döndüğüne oldukça emindi. Başı dönüyordu ve bunun sebebini hiç ağırlığı yokmuş gibi taşınması yerine uykusuzluğuna yükledi.
“Lan Zhan!”
Lan Wangji onu umursamadı. “Amca, Wei Ying benimle kalacak.” Lan Qiren’in buna dair söyleyecek iyi bir şeyi olduğuna şüpheliydi, ama Lan Wangi ona tartışma şansı vermedi. Çocuklara başıyla kibarca selam verdi ve arkasını dönüp Jingshi’ye giden uzun yola doğru yürüdü. Yaklaşık beş adım için gereken süre boyunca Wei Wuxian taşınmaya itiraz ediyormuş gibi yaptı ve sonra gülümseyip gözlerini kapattı, kolunu Lan Wangji’nin omuzlarına sardı ve ona daha da sokuldu.
“Teşekkürler, Lan Zhan," diye mırıldandı ve esneyip burnunu Lan Wangji'nin köprücük kemiğine yasladı.
“Teşekküre gerek yok.” Bir süre sessizlik içinde yürüdüler ve Wei Wuxian içinin geçtiğini hissetti. Aylardır ilk kez, bunu durdurmaya çalışmadı. Rüyaları yine berbat olacaktı, ama en azından uyandığında, tek başına olmayabilirdi. Lan Wangji'nin kollarından daha güvenli, daha rahat bir yer düşünemiyordu.
ღ
Dikkatlice yatağa yatırılırken kıpırdandı. Uyanmak zorunda olmanın dayanılmaz ızdırabına acınası bir şekilde sızlanacağı kadar kısa bir yürüyüştü, çünkü bir kez olsun, uyuklaması rüya görmeye başlayacak kadar uzun sürmemişti bile.
“Şşt,” biri fısıldadı, bir el sırtını nazikçe okşuyordu. “Uyu.”
Wei Wuxian gözlerini açmakta zorlandı. “Lan Zhan?”
“Mn. Buradayım.”
“Güzel,” dedi Wei Wuxian, hala yarı-uyurken. “Gitme.”
Kısa bir süreliğine sessizlik oldu. Sonra Lan Wangji yatağa, onun yanına, bacağı yastığın kenarına değecek kadar yakın oturunca çarşafların hışırtısı duyuldu, Wei Wuxian onun vücudunun sıcaklığını hissedebiliyordu. "Gitmeyeceğim," dedi, eli yavaş, sabit baskısını sürdürürken.
Wei Wuxian elinde olmadan gülümsedi, sonra aniden ne dediğini hatırladı. “Ah!” diye bağırdı gözleri faltaşı gibi açılırken. Lan Wangji’nin eli hareket etmeyi bıraktı. “Lan Zhan, o dediğim— ben onu kastetmedim— yani kalmak zorunda değilsin. Uyuyordum, saçma sapan konuşuyordum. Sırf dedim diye kalmak zorunda değilsin.”
“Wei Ying bunu istedi.”
“Lan Zhan.” Wei Wuxian yüzünü Lan Wangji'nin bacağına gömdü, kızardığını hissedebiliyordu. “Yeşimden bir dağ isteseydim, onu da verir miydin?”
“Evet.” Düşünceyle durakladı. “Er geç. Nerede bulabileceğimi bilmiyorum.”
Wei Wuxian, büyük Hanguang-Jun'un kasaba pazarlarında dolaşıp yeşim bir dağ aradığını hayal ederken buna gülmeden edemedi. "Dikkatli ol," diye alay etti. "Bana bu kadar iyi davranmaya devam edersen, senden bir daha asla yanımdan ayrılmamanı isteyeceğim."
“O zaman ben de ayrılmayacağım.”
Ama ayrıldın, diye düşündü Wei Wuxian, kalbi aniden göğsündeki yeri için çok küçük ve ağır geliyordu. Bundan sonra nereye gideceğimizi sordum ve sen gitmediğimizi söyledin. Tekrar güldü, çünkü bu, Lan Wangji'nin onu bir daha asla bırakmamasını ne kadar çok istediğine ağlamaktan daha iyiydi. "Bunca yıl sürdü ama sonunda alay etmeyi öğrendin, hm?"
Lan Wangji bir süre hiçbir şey söylemedi, sadece sırtını nazikçe okşamaya devam etti. Sonunda, “Wei Ying” dedi.
“Hmm?”
Bir başparmak Wei Wuxian’ın çenesini okşadı. Esnerken gözlerini kıpıştırarak açtı. Sırt üstü döndü ve şefkatle yüzünü tutmadan önce bir anlık duraksayan Lan Wangji’ye baktı. “Wei Ying," diye tekrarladı. "Bana sorunun ne olduğunu söyle."
“Hiç,” dedi Wei Wuxian anında, yapabildiği en büyük gülümsemeyi yüzüne yapıştırırken. “Hiçbir şey. Neden bir sorun olsun ki?”
Lan Wangji ona düz, etkilenmemiş bir bakış attı. Wei Wuxian'ın bileklerinden birini kaldırdı ve ona anlamlı bir şekilde baktı.
“Ha? Ah.” Eli havada o kadar titriyordu ki içlerinden biri bilerek yapıyormuş gibi görünüyordu, ama Lan Wangji'nin tutuşu el değmemiş bir göletin yüzeyi kadar hareketsizdi.
“Bayılmışsın,” Lan Wangji ona hatırlattı. “Halüsinasyon görmüşsün.”
“Çok sık değil?” diye denedi Wei Wuxian, pek bir umudu olmadan. Beklenildiği gibi, oldukça kızgın bir bakış yiyince içini çekti. “Bu gerçekten senin endişelenmen gereken bir şey değil."
Lan Wangji o kadar hareketsiz kaldı ki bir heykel bile olabilirdi. “Senin hakkında endişelenmemeli miyim? Nasıl endişelenmem?”
“Onu kastetmedim,” dedi Wei Wuxian hemen. “Öyle değil. Ben sadece—” Gözlerini kapattı ve somurtmaya çalıştı. “Lan-er-gege, bu konuşma için çok yorgunum. Ruh eşine merhamet et. Hadi uyuyalım, tamam mı? Sabah bunun hakkında konuşabiliriz.” Sabah bunun hakkında konuşabilirlerdi, çünkü çaresizce, o zamana kadar mucizevi bir şekilde birazcık da olsa iyileşmeyi umut ediyordu.
Lan Wangji tereddüt etti, ama sonra omuzları düştü ve gerginliği gitti. Bir kez başını salladı. “Sabah konuşalım.”
Wei Wuxian rahatlayarak iç çekti, gözlerinin tekrar kapanmasına izin verdi. O kadar yorgundu ki, Lan Wangji kıyafetini çıkarmak için kısa bir süreliğine ayağa kalktığında, normalde neredeyse acıyla farkında olacağı bu hareketi zar zor fark etti. Lan Wangji çabucak döndü, Wei Wuxian oturur pozisyona getirilip Lan Wangji’nin nazik elleriyle onun dış cübbesini çıkardığını ancak algıladı. İzin verildiği an ise yatağa geri yığıldı ve Lan Wangji’nin enini parmaklarıyla yakalamaya zar zor yetecek kadar uyandı. “Gitmeyeceğini söylemiştin,” diye mırıldandı.
“Gitmiyorum.” Yatak, üstüne başka bir beden daha yerleşirken hareketlendi. Wei Wuxian yarı yarıya doğrulacak kadar kendini toparladı ve sonra Lan Wangji'nin göğsüne uzanarak yorganı ikisinin üzerine çekti. Mümkün olduğunca yakın olmalarını istemek dışında bir şey düşünemeyecek kadar yorgundu.
“Kalp atışlarını duyabiliyorum,” diye fısıldadı ve uykuya daldı.
ღ
Qiongqi yolunda ve Wen Ning ölü. Qiongqi yolunda ve Wen Ning ölü, bu yüzden diğer herkes de ölecek, hem de her biri. Chenqing'i çalıyor ve Wen Ning'in boş kabuğu müziğe itaat ediyor, kaçan bir muhafıza vuruyor ve bir diğerine ve bir diğerine, dört bir tarafındaki insanlar ölüyor ve o öfkeden soğuk alevler içinde, her birinin düşüşünü izlemek ona karanlık bir şekilde, acımasızca zevk veriyor. Hepsi bunun için ölmeyi hak ediyor. Güneş doğmadan önce burada cesetten bir dağ oluşturacak.
Islak bir nefes sesi duyuyor ve dönüyor, yumruğunu Wen Qing'in vücudundan geri çıkaran Wen Ning’i görüyor. Wen Qing sendeliyor ve yere düşüyor, kanlar içinde, gözlerini dikmiş sürekli ona bakıyor. Etrafındaki çamur canlı bir kırmızı ve Wen Qing fısıldıyor, gözlerinde yaşlar ve dudaklarının kenarında kan var, "Özür dilerim. Ve teşekkür ederim."
Ve Wen Qing'e doğru koşuyor, ama tökezliyor, kırmızı çamurda dizler üstüne düşüyor ve yukarı baktığında, duvara asılmış sallanan bedenler var: Büyükanne. Dördüncü Amca.
A-Yuan.
"Bunların hepsi ne işe yaradı ki," Wen Qing'in tıslayan sesi rüzgârı bastırıyor, "en sonunda bizi bile kurtaramadıysan?"
Ve o –
“Wei Ying. Wei Ying, sorun yok. Şşt, sorun yok. Buradayım. Ben buradayım."
Wei Wuxian, Lan Wangji'nin kollarıyla sarmalanmış bir halde, boğazında dizilmiş olan hıçkırıkları yüzünden tıkanarak uyandı. O hiç, hiçbir kez, bir kabustan uyandığında başka birine bu kadar yakın olmamıştı. Lan Wangji'nin kıyafetini kavradı ve titreyen ellerle ona yapıştı. Kendinin "Lan Zhan," dediğini duydu, sesi çatladı. "Lan Zhan."
"Buradayım."
"Buradasın," diye tekrarladı Wei Wuxian. Bundan daha güzel bir söz hiç duymamıştı. "Beni yalnız bırakma. Tekrar yalnız kalmak istemiyorum, lütfen. Lütfen, lütfen, Lan Zhan."
Keskin bir nefes alış sesi duydu ve sonra daha da yakına çekildi, daha sıkı tutuluyordu. "Yalnız değilsin. Buradayım. Gitmeyeceğim. Ben buradayım."
Wei Wuxian acıtan bir rahatlamayla hıçkırdı, yüzünü Lan Wangji'nin boynuna gömdü, sanki yeterince yaklaşırsa, ayrılamayacak kadar sıkı bir şekilde birbirlerine yapışacaklarmış gibi. "Ve A-Yuan. Onu kurtardın, değil mi? Yaşıyor. O kurtuldu."
"Evet." O kadar anında verilen ve kesin bir cevaptı ki rüyalar bile onunla tartışamazdı. "Onu görmek ister misin?"
"Hayır. Hayır, gecenin bir yarısı, değil mi? Uyuyordur. Sadece emin olmak istedim." Titreyerek iç çekti. Lan Wangji'nin göğsünün her inip kalkmasıyla, başarısızlığın ve yalnızlığın zehirli hissi yavaş yavaş yok oldu. Nefes aldı, sandal ağacı ve temiz kumaş kokusu alıyordu, kâbusundaki görüntülerin soluklaşmasına ve tüm vücudunu saran titremenin azalmasına izin verdi. Sonra nerede olduğunu hatırladı ve neler olup bittiğinin farkına vardı. Az önce ne yaşandığını algılamanın garipliği üstüne çöktü. "Ah— üzgünüm, Lan Zhan, ses çıkarıp uyandırdım mı seni? Bunu yapmak istememiştim. Genelde oldukça sessizimdir."
"Genelde?"
"Evet. Sessiz değil miydim?"
Anlık bir sessizlik oldu. "Sessizdin," dedi Lan Wangji en sonunda.
"Gerçekten mi? O zaman neden uyandın?"
Lan Wangji tereddüt etti, sonra Wei Wuxian'ın elini alıp dikkatlice göğsüne götürdü, Wei Wuxian'ın kafasını yasladığı yerin hemen altına. Oradaki kumaş gözyaşları ile ıslanmıştı. "Hissettim," diye açıkladı.
"Ah," dedi Wei Wuxian hafifçe. "Özür dilerim— kahretsin, özür dilerim, Lan Zhan, düşünmedim. Bak, bu bir daha olmasın ve uyuyabilesin diye seni rahat bırakacağım—”
Ama Lan Wangji’nin kolları sıkılaştı, hareket etmesine izin vermedi. “Özür dileme. Burada kal.”
“Ama seni uyandırdım—”
“Eğer ağlıyorsan,” dedi Lan Wangji kararlı bir şekilde, “Uyanık olmak istiyorum. Tek başına üzgün olma.”
Bu saçmaydı tabii ki. Tatlı –neredeyse dayanılmaz derecede– ama saçma. Eğer her kâbus gördüğünde Lan Wangji’yi uyandırsaydı, sektin Baş Efsuncusu sektin öcüsü kadar az uyuyor olurdu. Tamamen kendi hatası olan şeyleri rüyasında gören birini teselli etmektense, Lan Wangji'nin elindeki zamanla yapacak çok daha iyi işleri vardı. Gerçi Wei Wuxian bunu ona açıklamaya çalışsa muhtemelen dinlemezdi.
“Pekâlâ,” dedi Wei Wuxian onu yatıştırmak adına. "Ama şimdi uyuyalım tamam mı? Yatma saatini oldukça geçti. Yorgun olmalısın."
Lan Wangji, elini Wei Wuxian'ın saçlarından nazikçe geçirip şefkatle yanağını okşadı. Bu Wei Wuxian'ı titretti, içindeki hoş sıcaklık ile ürperdi ve bunu gerinerek örtmeye çalıştı. "Mn," dedi Lan Wangji sonunda. "Uyu şimdi. Ben buradayım."
Wei Wuxian, Jingshi’nin gece karanlığı yüzünün kızarıklığını muhtemelen gizlediği için derin bir minnettarlık duyuyordu. Lan Wangji’nin nezaketi okyanus gibiydi, idrak edilebilenden daha geniş ve daha derin. Bazı zamanlar dayanabileceğinden daha fazla. "Önce üstünden kalkayım," dedi hızlı bir şekilde, sanki kısık sesle söylenen bu kelimeleri günlerce duymayacak ve o nazik dokunuşları günlerce hissetmeyecekmiş gibi göz ardı etmeye çalışarak. “Böyle uyumama izin verdiğine inanamıyorum. Ağır değil miyim?”
Lan Wangji'nin kolları onu bırakmak için hareket etmek yerine daha da sıkılaşarak onu sabit tuttu. "Ağır değilsin."
“Lan Zhan—”
“Wei Ying. Salak değilim. Burada kal.”
Wei Wuxian taktik değiştirerek, "Belki ıslak kumaş üstünde uyumak istemiyorum" dedi. "Pek rahat değil Lan Zhan. Soğuk ve rahatsız edici ve üzerinde yatmaktan hoşlanmıyorum. Lan-er-gege'm benimle daha iyi ilgilenmeyecek mı?"
Lan Wangji onun altında hareketsiz kaldı, sonra aniden doğrulup Wei Wuxian’ın kenara yuvarlanmasına sebep oldu. Wei Wuxian zekasının tadını çıkarmak için neredeyse hiç zaman bulamadı, çünkü hemen sonra başka bir hareketlilik daha oldu ve yatakta yalnız kaldı, ki amacı gerçekten de bu değildi. "Lan Zhan?" dedi yatakta doğrulurken ve sonunda kendini katlanamayacak kadar sinir bozucu hale getirdiğinin ani korkusunu ele vermemeye çalıştı.
“Orada bekle,” dedi Lan Wangji, bu da muhtemelen geri geleceği anlamına geliyordu. Wei Wuxian pencerelerden süzülen loş ay ışığında gözlerini zorladı ve gördüğüyle neredeyse kalp krizi geçiriyordu.
Lan Wangji gömleğini çıkardı, tüm gövdesi aniden bakmak isteyebilecek herkesin görebileceği şekilde açıkta kaldı. Gerçekten, Wei Wuxian'ın utanmaz biri olması gerekiyordu, ama kendini aniden bir Lan kadar iffetli hissetti, neredeyse bir şey görebileceği düşüncesiyle kalbi davul gibi çarpıyordu. Yataktan kalkıp odanın diğer ucuna gitmek ve kollarını Lan Wangji'ye dolamak, ay ışığının soluk gümüş parıltısında tam olarak seçemediği her şeyde ellerini gezdirmek istiyordu. Aslında, o tür bir şeyi yapmamaya o kadar odaklanmıştı ki, Lan Wangji’nin farklı bir gömlek giyip bağladığını ve geri dönüp tekrar yatağa girdiğini zar zor fark etti.
“Artık ıslak değil,” dedi Lan Wangji kendinden memnun bir şekilde. Sonra geriye doğru yattı ve Wei Wuxian’ı tümüyle kaldırıp kendi istediği uyku pozisyonuna getirdi. Bu oldukça fazla kol gücü ile müdahale gerektiriyordu ve Wei Wuxian'ın bitkin vücudu aniden haftalardır, muhtemelen aylardır olduğundan daha uyanık hissetmeye başladı.
“Lan Zhan,” dedi alçak, boğuk bir sesle. Lan Wangji, sıcak teni ve rahatlatıcı varlığıyla, altında yanan bir ateş gibiydi. "Belki böyle uyumak istemiyorum, bunu düşündün mü?"
“Bir şey olduğunda beni uyandıracak mısın?”
“…Evet?”
Tamamen birbirlerine yapışık oldukları için Lan Wangji'nin hafif iç çekişini hissetti. “Yalancı.”
“Lan Zhan.”
“Wei Ying. Uyu hadi.”
Wei Wuxian daha fazla tartışmak istiyordu, ama o kadar sıcacık ve rahattı ki, aldığı nefesle bir sonraki arasında uyuya kaldı.
ღ
O gece kaç kez uyandığından emin değildi. Lanların uyumak için planladıkları sekiz saatlik süreye sığması gerekenden daha fazla gibi geliyordu, ama ne zaman titreyerek ve hıçkırıklarını tutarak uyansa, Lan Wangji ona sarılmak, üzerine titremek ve yatıştırıcı şeyler fısıldamak için oradaydı. O kadar çok gömleğin üzerinde ağladı ki, bir noktadan sonra Lan Wangji o katmanı tamamen çıkardı ve Wei Wuxian'ı çıplak göğsüne yatırdı. Bunun dikkat dağıtıcı olması gerekirdi, ama görünüşe göre Wei Wuxian’ın şehveti yorgunluğunun kazanmasına izin vermişti, çünkü ne zaman kendi kendine Lan Wangji'nin yalnızca öpülmeyi ya da ısırılmayı bekleyen meme ucu tam orada dururken hiçbir şekilde uyuyamayacağını düşünse de gözleri kapanıyor ve tekrar uyuyakalıyordu.
Sonunda bastırılmış bir çığlıkla değil de esneyerek normal bir şekilde uyandığında, her nasılsa hava hala karanlıktı. Biraz daha aydınlıktı ama, belki de gün doğumuydu? Lan Wangji hala ona sarılmış bir şekilde yatıyordu, saçlarını okşuyor ve ikisinin şarkısını sessizce mırıldanıyordu. Wei Wuxian bir an onun üstünde yattığı için utanması gerektiğini düşündü, ama tüm gece bu şekilde oldukları için şimdi utanması biraz anlamsız olurdu. Bunun yerine tekrar esnedi ve kendini birazcık yukarı itti, kollarını Lan Wangji'nin göğsü üzerinde birleştirdi ve çenesini ellerine yasladı. "Günaydın."
Lan Wangji elini aşağıya kaydırdı ve Wei Wuxian'ın ensesine hafifçe dokundu. "Mn."
"Saat kaç?" diye sordu Wei Wuxian. "Yemek kokusu alıyorum. Kahvaltı vakti mi? Birazdan kalkman mı gerekecek?"
Lan Wangji duraksadı. "Yemek vakti bir saat önceydi. Buraya getirttim."
"Kahvaltı sonrası o zaman?" İçten içe, biri uyandırmadan ya da kötü rüyalar sebep olmadan kendi kendine bu kadar erken uyanmayı başardığı için hayrete düştü. Alışık olduğu öğle vakti uyanmaktı. "Lan Zhan, şimdiden seni kötü yola sürükleyip tembelleştirdim mi? Amcan beni öldürecek!"
"Ona izin vermem," dedi Lan Wangji anında, sanki Wei Wuxian'ın ona daha da âşık olmasına ihtiyacı varmış gibi. "Ayrıca ağabeyimin amcamla konuşması için Sizhui'yi çoktan gönderdim."
“Zewu-Jun?” Wei Wuxian kaşlarını çattı. "Hâlâ inzivada değil mi?"
“Mn. Ama Sizhui'nin amcamla konuşması işe yaramazdı. Ağabeyim konuşur, onun için sıkıntı olmaz.”
“Ah. Bu durumda ona teşekkür etmem gerek. Hem, kalkmana izin vermem gerekmiyor mu? Böylece sabahın büyük bir kısmını kaçırmazsın ve Lan Qiren bana çok fazla sinirlenmez."
Lan Wangji uzun bir süre ona baktı. İç çekerek, "Wei Ying. Saat akşam yemeği vaktini biraz geçti, kahvaltıyı değil." dedi.
Wei Wuxian ona bön bön baktı. "Saat kaç dedin? Ama sen— sen— az önce mi geri döndün?" kelimeleri söylerken bile dediklerinin doğru olamayacağının farkındaydı. Yatağa girdiklerinden beri uyandığı her anda Lan Wangji yanındaydı. Tüm gün kâbuslar yüzünden en az birkaç kez dehşetle uyanmamış olmasına imkân yoktu, ki bu— ki bu demek oluyordu ki Lan Wangji bütün bu zaman boyunca burada, yanındaydı.
"Gitmedim," diyerek düşüncelerini onayladı Lan Wangji.
"Lan Zhan." Wei Wuxian korkunç bir şekilde ağlıyor olabileceğini düşündü. Lan Wangji'nin üstünden yana doğru yuvarlandı ve doğrulup oturdu, yüzünü gizlemek için arkasını döndü. "Böyle şeyler yapmamalısın. Ben—" Ben buna değer değilim. Kafasını salladı. "Tüm gün benimle oturmaktan daha önemli işlerin olduğunu biliyorum."
“Hayır."
“Zıtlaşmayı bırak. Sen Baş Efsuncu’sun, yapman gereken önemli şeyler var. Şüphesiz ki var, Lan Zhan.”
“Mn.” Lan Wangji’nin yatakta doğrulup oturduğunu duydu. Muhtemelen üzerine bir gömlek giydiği anlamına gelen kumaşın hışırtı sesi duyuldu, sonra Wei Wuxian’a yaklaştı. Yüz yüze gelmelerini sağlamaya çalışmadan yakınına yerleşti ve Wei Wuxian’ın saçındaki düğümleri dikkatlice çözmeye başladı, her birine o kadar özen gösteriyordu ki hiç acıtmıyordu. Wei Wuxian, kulağının ucunda kısa, çok kısa bir öpücük hissettiğini düşündü ama o kadar hafifti ki bunu hayal etmiş de olabilirdi. Hüsnükuruntu. “Önemli şeyler. Senden daha önemli değiller.”
“Bahse girerim bunu düşünen tek sensin,” dedi Wei Wuxian boğuk bir sesle. Gerçekten ağlıyor olabilirdi, ki bu çok gülünçtü— üzülmekten ağlamayı ve mutlu olmaktan ağlamayı duymuştu, ama âşık olduğu için ağlamak?..
“O zaman diğer herkes yanılıyor,” dedi Lan Wangji sakince. “Wei Ying. Hasta değilsin. Yeterince uyuyor musun?”
Wei Wuxian donakaldı ve sonra sanki bu noktada hala işe yarayacakmış gibi kendini gülmeye zorladı. “Ne yani, bugün çok geç uyandım diye mi? Cidden, benim böyle olduğumu biliyorsun—"
Lan Wangji iç çekti. İç çekişi yüksek sesle değildi, ama Wei Wuxian o kadar gergindi ki, bu onun sözünü kesmeye yetmişti. “Wei Ying, burada sadece ben varım. Yapma böyle.” Wei Wuxian hareket etmedi, bir an sonra, Lan Wangji parmaklarıyla taramakta olduğu saçı kenara itti ve –bu sefer gerçekten, kuşkusuz– ensesine hafif bir öpücük kondurdu. “Sadece benim”.
Lan Wangji hiçbir zaman için sadece olmamıştı, tek bir kez bile. Ama Wei Wuxian’ı kendisinin onu sevdiği gibi sevse de sevmese de, Lan Wangji’nin onu sevdiği yadsınamazdı. Bunu defalarca kanıtlamıştı. Wei Wuxian daha önce hiç kimseye kabuslarından bahsetmemişti, insanlar bunu sadece kazara öğrenmişti, ama— bu Lan Wangji’ydi. “Uyuyamıyorum,” dedi, aceleyle. “Çok yorgunum, ama uyumaya çalıştığımda, rüya görüyorum— hepsini. Yaşanan her şeyi. Daha da kötüsünü, çünkü her şey kafamda karmakarışık hale geliyor. Bir süredir kâbus görüyorum— ıım. Uzun bir süredir. Ama hayata geri döndüğümden beri daha da kötüleşti. Neredeyse hiç uyuyamıyorum. O yüzden öyleydim— dün yani, halüsinasyonlar ve diğer her şey. Sadece çok yorgundum.”
“Wei Ying,” dedi Lan Wangji yumuşak bir sesle. “Öncesinde? Birlikte seyahat ederken?”
“Şey— ıım.” Güldü, garip hissediyordu. “Başkasıyla birlikteyken daha kolay? Uykuya geri dönmeyi kastediyorum. Ve biz, ıı, çok yakın uyumadığımızdan, hiç fark etmedin.”
“O zaman gitmeyeceğim,” dedi Lan Wangji hemen, o kadar hızlı ve kesin bir şekilde söyledi ki Wei Wuxian’ın göğsünde bir şeyler yumuşadı. “Ve uzakta da uyumayacağım.”
“Ama öyle seni uyandırırım.”
“İyi.” Öyle bir vurguyla söylemişti ki Wei Wuxian dönüp ona bakmak zorunda kaldı. Lan Wangji dimdik oturuyordu, yüzü fırtına bulutu gibiydi. Saçlarını tarayan ve ona çok şefkatle sarılan Lan Zhan'dan çok, her zaman sıkıntının olduğu yere giden Hanguang-Jun'a benziyordu. “Wei Ying, beni dinle. Sen ağlarken asla uyumak istemiyorum. Bir daha asla. Senin yanında olacağımı söylememiş miydim?”
“Evet, ama o herkesin beni ikinci kere öldürmeye çalışmasını engellemek içindi,” diye itiraz etti Wei Wuxian. “Bunun için değil.”
“O her şey içindi,” diye ısrar etti Lan Wangji. Çok mutsuz görünüyordu. “Canının yandığını neden bilmek istemeyeceğimi düşündün? Sana yardım edememeye dayanamıyorum. İzin ver yardımcı olayım.”
Wei Wuxian, bu endişe dışında her şeye karşı çıkabilirdi. “Peki,” dedi, sadece minik bir yalanmış gibi hissettirdi. “Peki. Nasıl istersen.” Gülümsedi, Lan Wangji’ye daha da yaklaştı, aptalca bir şey yapmamak için işi şakaya vurmaya çalıştı. “Bütün gece Hanguang-Jun tarafından tutulmak benim için çok zormuş gibi! Diğer tüm efsuncular çok kıskanacak.”
Lan Wangji burnundan bıraktığı bir nefesle kalktı ve odanın diğer tarafına yürüdü. “Saçmalık,” dedi. Kulakları çok sevimli bir şekilde kızarmıştı. Wei Wuxian onları öpmek istiyordu.
Geriye doğru yığıldı ve en iyi sızlanmasıyla, “Nereye gidiyorsun? Gitmeyeceğini söylememiş miydin?” dedi.
“Yemek. Tüm gün bir şey yemedin ve Sizhui dün kustuğunu söyledi.” Masaya geçti ve birkaç kâsenin üzerindeki örtüleri kaldırdı. “Akşam yemeğinden. Hala biraz sıcak olmalı.”
Wei Wuxian’ın yüzü elinde olmadan sevgi dolu bir gülümsemeyle kaplandı. “Teşekkürler, Lan Zhan. Her zaman çok düşüncelisin.” Sesi ona takılıyormuş gibi çıkmıştı, ama sözlerinde ciddiydi. “Tavşan eti mi ki o?”
Lan Wangji yüksek sesle iç geçirdi. Dolaplardan birine uzandı ve büyük bir kavanoz acı biber yağı çıkardı. Yüzünde ‘kullanman çok lazımsa’ ifadesi vardı, ama Wei Wuxian Bulut Kovuğu’nda geçirdiği tüm bu zaman boyunca hafif baharatlı olan tek bir yemek bile görmemişti. Lan Wangji’nin bunu onun için aldığı barizdi. Ve ne zaman birbirlerini tekrar göreceklerini bilemezdi, o yüzden kavanoz öylece, her ihtimale karşı duruyor olmalıydı…
“Biliyorsun değil mi,” dedi Wei Wuxian, “bu yüzden tüm dünyadaki en sevdiğim kişi sensin.”
“Yemek yerken konuşulmaz,” dedi Lan Wangji göz teması kurmadan ve Wei Wuxian güldü.
“Daha yemeye başlamadık ki!”
“Şu an yiyoruz,” dedi Lan Wangji kararlı bir şekilde ve Wei Wuxian’ı neredeyse sürükleyerek yataktan kaldırıp masaya oturttu. Yemeye başlayana kadar ısrarla yemeği önüne itti ve konuşmak (Bulut Kovuğu’nun tamamen saçmalık olan kurallarına göre) artık yasaktı. Wei Wuxian genelde bu kuralı da bütün diğer kurallarda yaptığı gibi görmezden gelirdi, ama bu seferlik Lan Wangji'ye her zaman harika olduğu için teşekkür etmek adına buna bir ara verdi. Üstelik, bir şekilde yemeğin yarısında tekrar uykusu gelmişti, yemek bittiğinde her iki dakikada bir kocaman esniyordu.
“Yatak,” dedi Lan Wangji masayı toplarken.
“Ama daha yeni kalktım,” dedi Wei Wuxian, gerçek bir itirazdan ziyade öylesine söylediği bir şeydi. Dürüst olmak gerekirse, şu anda tekrar Lan Wangji'nin kolları arasına girmekten daha çok istediği bir şey hayal edemiyordu. “Nasıl yatma vakti olabilir? Saat daha dokuz bile değil— sen uyumayacaksın, değil mi?"
Lan Wangji, muhtemelen çok önemli ama aynı zamanda çok sıkıcı görünen bir kâğıt yığınını aldı ve yatağa oturup yazı yüzeyi olarak kucağında bir tahtayı dengeledi. Kağıtların hepsi muhtemelen gün içinde Wei Wuxian'a bakmak zorundayken yapamadığı şeylerdi. "Sen uyu," dedi sakince. "Ben burada olacağım. Dokuz olunca ben de uyuyacağım.”
Böyle çalışmak pek rahat görünmüyordu. Wei Wuxian ne kadar etkilendiğini gizlemek için somurttu. "Ya yine seninle uyumak istersem? Bu gece bana sarılmayacak mısın Lan-er-gege?"
Lan Wangji hemen kucağındakileri kaldırdı ve bir kenara koydu. Yüzünde ne bir tereddüt ne de rahatsızlık belirtisi vardı. "Wei Ying'in istediği buysa."
Öylece. Duyması gereken tek şey buymuş gibi. Wei Wuxian tüm nefesinin bir anda onu terk ettiğini hissetti, ciğerlerini dolduracak hava yok gibiydi. Kırmızıya döndüğünü biliyordu. Karaya vurmuş bir balık gibi ağzı açık, Lan Wangji'ye bakakaldığını biliyordu. Konuşamıyordu. Düşünemiyordu. Bu kadar iyi ve mükemmel birinin ona bu kadar nazik olmaya devam edebilmesi hayrete düşürücüydü, inanılmazdı, akıl almazdı. Rüya gördüğünü sanmak üzereydi, ama rüyaları onu asla mutlu etmezdi. Boğazı düğümlenmiş bir şekilde konuştu. "Lan Zhan," sesi hırıltılıydı, elleri titriyordu. "Bana bu kadar iyi davranmayı bırak."
Lan Wangji bir süre ona baktı, sonra kollarını açtı. “Yatağa gel Wei Ying.”
ღ
Uykusuz bir geceydi, ama Wei Wuxian'ın yalnız geçirdiği gecelere hiç benzemiyordu. Ne zaman biçimsiz bir korkuyla sıçrayarak uyansa, Lan Wangji'nin sakin sesi onu tekrar uykuya daldırmak için yeterli oluyordu. Bu— bu harikaydı. Bundan vazgeçme düşüncesi bile ızdırap vericiydi. Karanlık gecenin ortasında tek başına ve titreyerek, karanlık enerji etrafını sarmış bir halde uyanmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamak çok kolaydı. Artık o şekilde uyanmamanın nasıl bir şey olduğunu bildiğine göre, yalnız uyandığı her oda daha soğuk, daha boş olacaktı. Bir şeyi özlemek, ona basitçe sahip olmamaktan çok daha kötüydü. Hep böyle olmuştu, bir zamanlar sahip olduğu ve vazgeçtiği her şeyde: temiz çarşaflı yumuşak bir yatak, içini ısıtan altın bir ateş, onu seven biri.
Wei Wuxian, Lan Wangji uyandığında uyanmamıştı. Ancak biraz sonra, uzaktan alçak bir ses “Hanguang-Jun?” diye seslenince uyandı.
Wei Wuxian kıpırdandı, sıcak bir elin sırtını yatıştırıcı bir şekilde okşadığını hissetti. Lan Wangji, "Uyu Wei Ying," diye mırıldandı. "Ben buradayım."
"Hanguang-Jun?" dedi diğer ses tekrar.
Wei Wuxian, sesi takip ederek kendini rüyasız uykunun yumuşak tutuşundan çekti isteksizce. Huzursuzca kıpırdandı, yapışkan örümcek ağları gibi olan yorgunluğunu uzaklaştırabilecekmiş gibi bir eliyle yüzünü ovuşturdu. "Hanguang-Jun mu?" diye tekrarlayınca Lan Wangji'nin iç çektiğini duydu. Cesetler kadar katı gibi olsalar da gözlerini zorlukla açarak genişçe esnedi. "Sizhui mi o?" diye uykulu bir şekilde sordu. Lan Wangji bir şey söylemeyince, Wei Wuxian daha yüksek sesle "Sizhui?" diye seslendi.
“Kıdemli Wei?” Sizhui’nin sesi şaşırmış gibiydi, Wei Wuxian sesin Jingshi’nin kapısından geldiğini fark etti. Sizhui kapının hemen dışında duruyor olmalıydı. “Siz misiniz? Nasıl hissediyorsunuz?”
“Hala hasta değilim,” diye mırıldandı Wei Wuxian ve Lan Wangji yatıştırıcı bir şekilde sırtını sıvazladı, ancak hafifçe çattığı kaşları o mükemmel yüzünü gölgeliyordu. Wei Wuxian ona gülümsedi ve hala kalkmaya tenezzül etmeden "İçeri gel!" diye seslendi.
Sizhui hemen kapıyı açtı, içeriye girdi ve küçük evde beş adım atıp birdenbire durdu. Geniş bir gülümsemeyle dudağını ısırdı, ama aynı zamanda yüzünde hızla yayılan bir allık vardı. "H-Hanguang-Jun," dedi ayaklarına bakarak. "Kıdemli Wei. Bölmek istemedim."
Bu noktada Wei Wuxian uykularının bölünmesine oldukça alışıktı ve uyanmasının sebebi genellikle Lan Sizhui kadar hoş şeyler değildi. Bunu söylemek üzereyken yeni yeni uyanan beyni, kendisinin yatakta Lan Wangji'nin çıplak göğsüne yayıldığı bir yatak odasına giren birinin muhtemelen ne düşüneceğini anladı. Ağzından bir kıkırtı kaçtı ve kendine engel olamadan gülmeye başlayıp elini ağzına bastırmak zorunda kaldı. Sizhui'nin kızarmış yüzüne attığı her bakışta, gözlerini sürekli ikisinin yatakta birbirine dolanmış oldukları yerden kaçırması Wei Wuxian'ı tekrar ve tekrar güldürüyordu. Yeğenini aramaya gelenin Lan Qiren olmadığına şükretmelilerdi. Bulut Kovuğu’nda insanlara kalp krizi geçirtmek muhtemelen yasaktı.
Sonunda Lan Wangji sabırla "Wei Ying," dedi ve Wei Wuxian kahkahasını bastırarak ona sırıttı.
"Ne?" dedi. Dışarı kaçmaya çalışan kıkırdamalarına engel olamıyor ve omuzları hâlâ bastırdığı kahkahalarla titriyordu.
Lan Wangji ciddi bir şekilde ona baktı, uzanıp Wei Wuxian'ın yanağını hafifçe okşadı, parmağı dudaklarının köşesinde durdu. "Seni mutlu görmek güzel," dedi sessizce, Wei Wuxian'ın kahkahası duruldu ve yerini gözlerini kocaman açmasına sebep olan bir şok aldı.
"Ah," dedi hafifçe. "Iıı-" İçi kıpır kıpırdı, kendini başka yere bakmak zorunda hissetti. Lan Wangji'nin yanında oturur pozisyona geçti ve nevresimin üstünden sıyrılıp etrafına yığılmasına izin verdi. Tekrar güldü, ama bu garip ve zorlanmış bir gülüştü. "Endişelenme Sizhui," dedi. "Hanguang-Jun'unuzu yatağa atmadım. Bak, ben giyiniğim, hm? Sadece o uyurken kıyafet giymeyecek kadar utanmaz."
“Endişelenmemiştim,” dedi Lan Sizhui. Hala gülümsüyordu. “Sadece şaşırdım. Şey için çok hasta olacağınızı düşünmüştüm—" Yüzü daha da kızarınca susuyor. "Neyse. Daha iyi hissetmenize sevindim, Kıdemli Wei. Sadece Hanguang-Jun’un bugün tekrar izinli sayılmak isteyip istemediğini sormak için gelmiştim."
Ah, doğru. Wei Wuxian, Lan Wangji'nin kaşlarını çattığını ve ağzını açtığını görünce bir şey söylemesine izin vermeden atladı "Hayır! Bugün işe dönebilir! Zewu-Jun ya da Lan Qiren'i rahatsız etmeye gerek yok."
Lan Wangji'nin kaşları daha da çatıldı. "Wei Ying," dedi sessizce.
"Lan Zhan, ben iyiyim. Dün o kadar çok uyudum ki—" bir an tereddüt etti, Sizhui'ye baktı ve sonra başını yana eğerek en aptal gülümsemesini yüzüne yapıştırdı. "A-Yuan, babalarına baş başa konuşmaları için izin verir misin?"
Beklediği gibi, Sizhui tıkandı, yere baktı. “Ah, a—, tabii, Xian— yani, Kıdemli Wei. Ben— ben dışarıda olacağım.”
“Bana gerçekten de yine Xian-gege diyebilirsin!” diye bağırdı Sizhui aceleyle çıkarken. Sizhui’nin neredeyse ağzından kaçırdığı şey onu gülümsemekten başka bir şey yapamayacak kadar çok mutlu etmişti. Lan Wangji’ye dönüp baktığında surat asmaya çalıştı. "Onu fazla iyi yetiştirdin. Aşırı kibar."
"Mn," dedi Lan Wangji. "Belki de sen onu fazla iyi yetiştirdin."
Wei Wuxian güldü. "Ne yani, onu turpların arasına gömerek ve açlıktan ölmemesini sağlamaya çalışarak geçirdiğim birkaç yıl boyunca mı? Hiç sanmıyorum." Sırtındaki kasların ağrısını gidermeye çalışarak kollarını yukarı kaldırıp gerindi. Dönüp baktığında, Lan Wangji ona bakıyordu, ne düşündüğü anlaşılmıyordu. "N’oldu?"
Lan Wangji birkaç kez gözlerini kırpıştırdı ve başka tarafa baktı. "İyi bir iş çıkardın."
"Başarılar listeme 'iyi ebeveyn’i sadece sen eklerdin," dedi Wei Wuxian sevgiyle, “ölüleri uyandırmanın ve toplu katliamın tam yanına.”
"Wei Ying—"
"Neyse, konu bu değil. Lan Zhan, bugün bana bebek bakıcılığı yapmana gerek yok."
"Bebek bakıcılığı değil," dedi Lan Wangji hemen. Dudakları inatçılığıyla düz bir çizgiye dönüştü. Wei Wuxian onun dikkatinin dağılmasına, inatçılığına ve diğer her şeyine bayılıyordu.
“Evet, evet” dedi. "Bebek bakıcılığı değil. Tek başına bir yatakta yatmasına güvenilemeyecek olan ruh eşinle çok nazik bir şekilde ilgilenmek. Belki de bunu yapması için başka birini bulmalısın. Eminim amcan beni bir iki kabustan kurtarmaktan mutlu olacaktır. Bu ona ileride bana daha iyi eziyet etmesi için korktuğum şeyler hakkında hoş fikirler verebilir." Lan Wangji ona dik dik baktı ve Wei Wuxian kıs kıs güldü. "Dürüst olmak gerekirse Lan Zhan," dedi yüzüne ciddi bir ifade yerleştirmeye çalışarak. "Ben iyiyim. Dün bütün gün ve bütün bu gece uyudum. Ben bile daha uzun süre yatakta kalamam. Canım sıkılacak, sonra seni rahatsız etmeye başlayacağım ve sen de fırsatın varken işlerini halletmek için gitmiş olmayı dileyeceksin."
"Hayır, öyle bir şey dilemeyeceğim," dedi Lan Wangji, sanki Wei Wuxian gençliğinden beri onu rahatsız etmiyormuş gibi. Gülünç, harika adam.
"Lan Zhan," dedi Wei Wuxian, sırf Lan Wangji tek başına uyuyamayan aptallarla ilgilenmekle sorumlu olduğunu düşünüyor diye efsunculuk dünyasının patlamasına izin vermemeye kararlıydı. "Amcanın bana şu an muhtemelen olduğundan daha kızgın olmasını gerçekten istemiyorum. Seni yine görevlerinden alıkoyarsam, abin ona ne derse desin, sektinizin kurallarını kopyalamamı istemek için muhtemelen kapıyı delip geçecek. Lan Zhan, artık dört bin tane kural var. Onları kopyalamayacağım."
"Öyle bir şey yapmaz," dedi Lan Wangji ciddi bir şekilde. "Ve yapsa bile, senin için kopyalarım."
Wei Wuxian elleriyle yüzünü kapattı. "Lan Zhan. Biz küçükken neden bana hiç bu kadar iyi davranmadın? Birlikte kütüphanede mahsur kaldığımızda bana sekt kurallarını kopyalamayı teklif ettiğini hayal et. Muhtemelen ben—" Bu düşünceyi kafasından attı. Ne yapardı? Âşık mı olurdu? Bunu zaten yapmıştı ki.
Lan Wangji sessizce durdu, sonra neredeyse tereddütle kolunu Wei Wuxian'ın omuzlarına sardı. "Sana daha iyi davranmalıydım," dedi garipçe, "en başından beri."
Wei Wuxian sızlandı, özleminin umutsuzluğuyla, Lan Wangji'ye yaslanmak ve onun sıcak tenini koklamak için yana doğru yıkıldı. Birkaç acı verici derecede mükemmel an boyunca kendisinin öylece tutulmasına izin verdi, sonra iç çekerek başını yana çevirip Lan Wangji'nin çıplak omzunu öptü ve kendini geri çekip oturuşunu düzeltti. "Uyanığım," dedi kararlı bir şekilde, "ve dünyayı şu anda içinde bulunduğumuz kaostan yararlanmaya çalışan herkesten kurtarman gerekiyor. Dürüst ol, kaç kişi yanlış giden her küçük şeyi başkasının sorunu haline getirebilmek için Jin Guangyao'yu suçlamaya çalışıyor?" Lan Wangji'nin dudaklarının gerilmesi onun için yeterli bir cevaptı. "Git onlara Bulut Kovuğu’nda yalan söylemenin yasak olduğunu hatırlat, olur mu? Ben yorgun değilim, yeterince uyudum. Sen bu gece geri gelene kadar bekleyebilirim."
Lan Wangji başparmağını Wei Wuxian'ın gözünün altındaki çukura bastırdı. Orada mosmor bir göz altı torbası olmalıydı. Wei Wuxian, sanki bir kâbusu saklamaya çalışıyormuş gibi kıpırdamadan oturmak için elinden geleni yaptı, böylece titremek veya o dokunuşa yaslanmak gibi aptalca bir şey yapmazdı. Lan Wangji yüzünde bir şeyler arayarak ona baktı. "Döndüğümde burada olacak mısın?"
Wei Wuxian, sanki tüm ruhu Lan Wangji'nin daha sonra onun burada olmasını istemesi fikriyle genişlemiyormuş gibi, rahat ve endişesizmiş gibi davranarak omuz silkti. "Elbette," dedi kolayca. "Nereye gideceğim ki? Ouyang Zizhen daha eşeğimi getirmedi bile."
"Elbette," diye tekrarladı Lan Wangji, bakışlarını kaçırdı. İkisi de bir şey söylemedi ve aralarındaki sessizlik bir düetteki kaçırılmış işaret gibi havada yanlış bir şekilde asılı kaldı. "Ben gideyim," dedi Lan Wangji en sonunda, Wei Wuxian sadece başını salladı.
Lan Wangji sessizce giyindi ve Wei Wuxian onu izlemedi. Battaniyeden sökülen bir iplikle dalgın dalgın uğraşıyordu ve birlikte kaldıkları yatak odasında günün geri kalanı için üstünü değiştirmenin şaşırtıcı yakınlığı hakkında düşünmüyordu. Bazı açılardan, buraya taşınarak getirilmenin gösterdiği yakınlık daha az gelmişti. Utanmış olmasını gerektiren durumlarda yüzünü nasıl kalınlaştıracağını iyi biliyordu. Ama Lan Wangji'nin hemen göze çarpmayan, sessiz yöntemleriyle sevgisini göstermesiyle, yorum yapmadan hayatında ve evinde ona yer açmasıyla nasıl başa çıkacağından o kadar da emin değildi. Bu çok nazik ve tatlı ve harikaydı, Wei Wuxian’ın onun yorum yapmasını delice istemesi ona haksızlıktı, ama bir kez olsun yorum yapmasını istiyordu— böylece Lan Wangji’nin hareketlerinin kabusların sebep olduğu bir endişeden mi, yoksa daha derin, daha hoş bir duygudan mı kaynaklı olduğu daha bariz olurdu.
Lan Wangji, işi bitince kapının yanında tereddüt ederek "Wei Ying" dedi.
Wei Wuxian ona baktı ve gülümsedi. "Hm? Efendim?"
Lan Wangji yutkundu. Wei Wuxian boğazının hareketlenen yerini yalamak istiyordu, zorlukla bakışlarını kaçırdı. “Sonra görüşürüz.”
“Evet, elbette,” dedi Wei Wuxian olabildiğince rahat bir şekilde. “Görüşürüz.”
Lan Wangji gitti ve Wei Wuxian yüz üstü yatağa yıkıldı, hüsranını yastığa haykırdı. Bunun çok bir faydası dokunmadı, ama en azından bu kadar mükemmel ve dünyanın geri kalanı için bu kadar önemli birini sevmenin katıksız ızdırabı, bunun –Jingshi'nin, yatağın, Lan Wangji'nin güçlü kollarının– gerçekten ona ait olmadığını hatırlatıyordu. O bunları geçici olarak ödünç alıyordu. Bunları daha çok hak eden evrenin geri kalanına geri vermek zorundaydı.
ღ
Üç saat boyunca tek başına, Lan Wangji olmadan tekrar uyumaya çalıştıktan sonra –üç saat boyunca titreyip, terleyip, orada olmayan birini aramak için elini yatağın boş ve soğuk tarafına uzattıktan sonra– bunun işe yaramayacağını, her zaman olduğu gibi çaresizce muhtaç olduğunu kabul etti. Artık Lan Wangji odanın diğer tarafındayken bile yatıp uyuyabileceğine emin değildi, çünkü Wei Wuxian onu burada, hemen yanında istiyordu, sıcacık ve güvende. Sorununu çözmek isterken aksine onu daha da kötüleştirmişti. Tekrar gitmesi gerektiğinde, Lan Wangji'nin sakin sesiyle dertlerini yatıştırmasına izin veremediğinde ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktu.
Fakat bunu gelecekteki halinin bir problemi olarak bırakmayı tercih etti— Lan Wangji’nin kendisine baktığını her gördüğünde hissettiği o huzurdan, dudaklarının kenarlarının azıcık hareket edip ona attığı o gülümsemesinden, ya da koyu ahşap zeminde oturan, parlak bir deniz feneri gibi ışıldayan Lan Wangji’den kendini koparıp ayırmak zorunda olan kendisinin gelecekteki hali... Kendisinin şimdiki hali ise Bulut Kovuğu’ndayken başına çok bela açmadan eğlenmenin bir yolunu bulmalıydı. Rahatsız edebileceği biri olmadığı için bu yeterince zor bir işti. Diğer herkes çok önemli işleriyle uğraşıyordu, ama onun bir işi yoktu, çünkü o aslında buraya ait değildi, sadece misafirdi. Misafir olmaktan nefret ediyordu.
Kütüphaneyi denedi, ama kapının önüne gelince içeride minik Lan çocuklarının dersi olduğunu fark etti. Bir dakika kadar orada oyalandı; küçük alın bantlarına, tombul yanaklarına ve ciddi ifadelerine sessizce güldü, ama sonra öğretmen onu gördü ve şaşkınlıkla geriye doğru sıçradı. Kimse ona gelecek nesli şeytani efsunculukla mı, ya da kötü sonuçlanan yaşam tercihleriyle mi, yoksa çocukları genel olarak kuralları çiğnemeye yönelterek mi yozlaştırmaya çalıştığını soramadan oradan sıvıştı.
Yine de kimse onu tavşanları yozlaştırmakla suçlayamazdı. Lan Qiren bile çimenlerde oturup tavşanların yumuşak suratlarını öpmesinde alçakça bir şey bulmakta zorlanırdı. Daha da iyisi, tavşanlar Bulut Kovuğu'nun sadece sınırlarında yaşıyordu, o yüzden burada kendisine o mide bulandırıcı şok ve temkinli gerginlik karışımı ifadesiyle bakan biriyle karşılaşma olasılığı çok daha düşüktü. Tavşanlar da ondan pek hoşlanmıyorlardı –kesinlikle Lan Wangji'den hoşlandıkları kadar değildi ve bu tamamen mantıklıydı, çünkü Lan Wangji herkesin kalbinde ilk sırada olmalıydı– ama küçücük ve çaresiz olduklarından bu konuda pek bir şey yapamıyorlardı.
Fazla hareket etmeyi bırakınca tavşanlar da sakinleşti. Wei Wuxian sessizce bir ağaca yaslandı, derin bir nefes aldı ve tavşanların etrafta zıplamalarını izledi. Lan Wangji'nin Wei Wuxian'ın ölü olduğu o uzun yıllar boyunca tavşanları beslemek için buraya geldiğini, onlarla ilgilendiğini, onları sevdiğini ve nazikçe okşadığını hayal etti. Onların küçük tavşan problemlerine dikkat ettiğini; yüzünde Baş Efsuncu görevlerini yerine getirirken, ya da ahlaki sorunları çözerken, ya da Wei Wuxian’ın geceleri nasıl uyuyabileceğini düşünürkenki ciddi ifadesiyle onlara baktığını hayal etti.
Wei Wuxian, etrafını saran küçük tüylü bedenlere gülümsedi, kıpırdaşan burunlarını parmağıyla dürtmek için uzandı. "Hanguang-Jun'unuz çok iyi," dedi onlara, "ama bunu zaten biliyordunuz, değil mi?"
Küçük tiz seslerle onu onayladıklarını hayal etti, yumuşacık kulaklarını çekiştirerek mutlu bir şekilde güldü. Karşı çıkmak için ondan atlayarak uzaklaştılar, ama fazla uzağa gidemeyecek kadar tembeldiler. Wei Wuxian bacaklarını uzattı ve tasarladığı bazı tılsımları çıkardı. Bir süre onlar üzerinde çalıştı, oraya buraya attığı fırça darbeleriyle ince ayarlar yaptı, bilinçsizce güneş ışığını takip ederek açıklığın etrafında hareket etti. Bulut Kovuğu onun için neredeyse hep biraz fazla soğuktu, ama güneş parlak ve sıcacıktı, hem de etrafta karanlık enerjiden oluşan bir sis yoktu.
Sabahın loş ışığı yavaş yavaş yerini öğleden sonra güneşine bıraktığında kalkması ve gerinmesi gerekti, gövdesini sağa sola döndürdü ve omurgasının yaşlı bir adamınki gibi kütlediğini duydu. "Pekâlâ," dedi, saatler içinde kendisine yaklaşan tavşanlara. Görünüşe göre onları o kadar rahatsız etmeyi bırakınca onu kabul edilebilir bulmuşlardı. Bu durumdan muhtemelen çıkarması gereken bir ders vardı, ama o bunu göz ardı etmekte kararlıydı. "Şimdi ne yapıyoruz?"
Tavşanların ona verecek bir cevabı yoktu elbette, yine de onlara gülümsedi ve Chenqing'i kemerinden çıkardı. “Lan Zhan sizin için çaldı mı hiç?” diye sordu. "Kesin çalmıştır. Şanslı tavşanlar! Saygın Hanguang-Jun’un çaldıklarını dinlemek hafife alınacak bir deneyim değil, bildiğinizden eminim! Ah, naçizane sunularımın böyle zarif genç efendilerin alışık olduğu gibi olmayacağından eminim—" Eğilmek için duraksadı. "Ama umarım yine de bu değersiz olana ilginizi lütfedersiniz."
Yunmeng'de çocukluğundan ve Lan Wangji'nin daha önce çaldığını duyduğu şarkılardan rastgele, yarı hatırladığı parçaları çaldı, düşünmeden birinden diğerine geçti. Tavşanlar elbette onu tamamen görmezden geldiler, ayaklarının üzerinden atlayıp etraftaki yeşillikleri kemirmeye devam ettiler, ki zaten dikkatli dinleyici olmalarını da beklemiyordu. En azından, kulağa hoş gelen sesler duymaktan rahatsız olmuş gibi Wei Wuxian'ın müziğine her zaman anırarak ve toynaklarını yere vurarak tepki veren Küçük Elma'dan daha iyiydiler.
Tavşanlar, açık gökyüzü ve tamamen Lan Wangji'ye ait olan bu yerde olmanın saf sevinci ile çalmaya devam etti. Düşüncelerinin ve özleminin izi onu neredeyse hiç düşünmeden başka bir şarkıya yönlendirdi, müziğin tonunun değiştiğini fark etti. Parmakları şarkıyı o kadar iyi biliyordu ki sıradaki notayı düşünmeden, yönlendirme olmadan çalabiliyordu. Melodiyi tutturmak için net guqin notaları hayal etti –sadece kafasının içinde oluşan bir düetti– ve sonra kapattığını fark etmediği gözlerini açtı, gülümsedi ve—
—doğrudan Lan efsuncularından birinin gözlerinin içine baktı. Yüzü tebeşir gibi beyaz kesilmiş ve ona olan bakışları saf, iliklerine kadar derin bir korkudan başka bir şey içermeyen bir Lan efsuncusu.
Wei Wuxian'ın parmakları Chenqing'i sıkı sıkı sardı, dönerek arkasına bakıp düşündü— ama bir şey yoktu. Tavşanlar. Ağaçlar. Kayalar. Bulut Kovuğu’nun saf, güzel beyazı, yeşili ve mavisi; huzur kaçıracak hiçbir şey yoktu. Arkasını dönerken anladı— kendisi dışında huzur kaçıracak bir şey yoktu. Adama dikkatlice gülümsedi, umutsuzca adını hatırlamaya çalıştı, ama bu sadece beyaz cüppeli ve alın bandı olan bir başka Lan efsuncusuydu. "Üzgünüm," dedi Wei Wuxian dikkatle. "Sizi ürküttüm mü?"
Adam birkaç adım geri tökezledi. Tavşanları beslemeye gelmiş gibiydi, bir sepet sebzeyi elinde tutuyordu. Birkaç koyu yeşil, ıslak görünümlü yaprak kenarlardan düştü ve çimenlerin üzerinde terk edilmiş halde kaldı. “B-bunu burada yapamazsın” dedi. Gözleri kocaman, korku doluydu. "Sen— sen bunu burada yapamazsın."
Wei Wuxian gözlerini kırpıştırarak ona baktı, sonra kendine baktı, gençliğinde defalarca kopyaladığı üç bin Lan kuralını aklından geçirdi. Şimdi daha fazla kural vardı, bunu biliyordu, ama— koşmuyor, bağırmıyor, herhangi bir yaygara koparmıyor, tartışmıyor, kaba davranmıyor, karşılık vermiyor ya da Lan Qiren'e kan kusturmuyordu. O kadar çok ses çıkarmıyordu bile. "Ben— flüt mü çalamam?" dedi kafası karışmış bir şekilde, çünkü Lanların müziğe karşı bir kuralı asla olamazdı. Adam irkildi ve Wei Wuxian geri adım atıp ellerini açarak zararsız görünmeye çalıştı. "Ben—" Duraksadı. "Flüt çalamam," diye yavaşça tekrarladı ve efsuncu Chenqing'e korku dolu bir bakış fırlattı. Wei Wuxian ona doğru dürüst baktı; beyaz cüppe, alın bandı, titreyen eller ve Lan Wangji'den belki beş belki on yaş büyük bir yüz. Gecesiz Şehir'de olabilecek biri.
Wei Wuxian, hızlıca üç adım daha geriledi, ayağı neredeyse zamanında yoldan çekilemeyen bir tavşana takılıyordu, anladığı şeyin ona keskin bir kılıç gibi sağlandığını hissetti. "Ben onu yapmıyordum—" Chenqing'e baktı, elinin koyu renkli ahşabı sıkmasını izledi. Eklemleri bembeyaz olmuştu. "Yapmıyordum" dedi tekrar. "Ben sadece— sadece müzik çalıyordum."
“Yapamazsın”, dedi adam, sesi neredeyse bir feryat gibiydi. Nefesleri çok hızlıydı ve tek bir kelimeyi bile duymamış gibi görünüyordu. Wei Wuxian, adını bilmediği için aniden, tuhaf bir şekilde suçluluk duydu; bir zamanlar birini bu kadar korkutmuş ve hiç tanımamış olmanın suçluluğu. "Burada değil!"
"Peki," dedi Wei Wuxian hafifçe, olabildiğince nazik ve dikkatli bir şekilde. "Peki. Yapmıyorum, bakın. Durdum. Tamam mı? Durdum."
Diğer adam da geriye doğru sendeledi ve Wei Wuxian neredeyse gülmek istedi— işte oradaydılar, tavşanlarla dolu bir açıklığın ortasında duruyor, bir flüt ve biraz sebze tutuyor, ikisi de bir kavgayı kaybediyormuşçasına geri çekiliyorlardı. Ne kadar da gülünçtü. Ama oradaki panikte, çok hızlı nefeslerde, titreyen parmaklarda komik bir şey yoktu. Wei Wuxian bu paniği biliyordu. Eski bir dost gibi hatırlıyordu, düşme hissi gibi. Bir adım öne çıktı ve adam irkilince durdu. Geriledi.
"Gideceğim," dedi onun yerine. "Ben sadece— gideceğim. Siz— tavşanlar. Tavşanlara bakın. Ben gideceğim." Adamın duyduğundan pek emin değildi ama öğrenmek için beklemedi. Döndü. Uzaklaştı. Bulut Kovuğu’ndan ayrıldığını, ayaklarının uzun dağ yolunu bulup yokuş aşağı gittiğini zar zor fark etti. Kendini yolun ortasında, Caiyi'de bulana kadar nerede olduğunu veya nereye gittiğini bilmiyordu. Etrafında yanından geçen insanlar vardı. Varacakları yere doğru giderken kibarca ona değip geçen, ayakları düz kaldırım taşlarına köklenmiş halde duran yabancıyı nazikçe görmezden gelen insanlar.
Wei Wuxian başını geriye atıp göğe baktı ve nefesini verdi, rahatlama hissinin soğuk yağmur gibi üstüne döküldüğünü hissetti, çünkü kimsenin onun kim olduğuna dair bir fikri yoktu.
ღ
Güzel, iki katlı ve büyük bir şarap dükkânına girdi. İkinci kattaki açık bir pencereye kıvrılıp yavaşça içkisini yudumladı, yoldan geçen insanları seyretti. İmparatorun Gülümsemesi’ni istemek ve bitince bir içki daha almak için eliyle işaret etmek dışında hizmetlilerle pek konuşmuyordu. Dördüncü saat ve altıncı içki sırasında bir ara, kendisine baktıklarını görebiliyordu. Ödemeyi yapıp yapamayacağını ve neden hiç yemek sipariş etmediğini merak ediyorlardı ve gerçekten de ödemeyi yapamayabilirdi. Bulut Kovuğu’nda hiç paraya ihtiyacı olmadığı için Jingshi'den çıkarken yanına para alıp almadığını bile hatırlamıyordu. Bunu pek de umursayamadı.
Belki de hayatında ilk kez, tek istediği kimseyle konuşmamak ve kimsenin de onunla konuşmamasıydı, ama yine de, aptalca, kendi başına olmamayı diledi. Diğer insanların sesini istiyordu, hayatlarını huzurlu ya da mutlu ya da öfkeli bir şekilde yaşarken etrafta dolaşmalarını, insancıl şeyler yapmalarını. Onların tartışmalarını, şakalaşmalarını ve oyunlarını dinlemek, batan güneşin altında birbirlerini evlerinde ağırlamalarını görmek istiyordu. Hafifçe titredi, giderek azalan gün ışığının peşinden dışarı doğru eğildi, sonra gün ışığı tamamen kayboldu. Açık pencerenin yanında, üşümüş ve çok yalnız bir halde oturmaya devam etti.
Bir içki daha aldı ve gökyüzündeki yıldızları saydı.
Cüppesinin kenarlarından sökülen iplikleri ovuşturup parmak uçlarını dokumaya bastırırken sekizinci içkisine geçti, nihayet farkındalığının sınırlarının zayıfladığını hissetmeye başlamıştı. Kısık, tanıdık, çok sevdiği bir ses ona seslendi, "Wei Ying."
Wei Wuxian durdu, gökyüzüne bakarken nefesi kesildi. Yavaşça, tereddütle, çok geç olduğu için çoğunlukla boş olan sokaklara baktı. Aşağısındaki sokakta, karanlığa karşı bir başka parlak yıldız gibi duran Lan Wangji vardı. Ay ışığının ve dükkânın kâğıt fenerlerinin altında, beyaz ipekleri, kusursuz yüzü ve parlak gözleri parlıyor ve Wei Wuxian ona bakarken acı çekiyordu. Kendisinin "Lan Zhan," dediğini duydu ve her şeyin Lan Wangji için de kulağa geldiği kadar açık olup olmadığını merak etti: Sesinin Lan Wangji'nin adının hecelerinde kıvrılma şekli, o heceleri ağzında tutma ve bırakma şekli, yavaşça, geniş ünlülerin yükselişi ve düşüşü üzerinde oyalanma şekli.
Aralarındaki hava durgundu, Wei Wuxian'ın başka bir kalp atışı için duyduğu özlemle doluydu. Lan Wangji'nin kaşları hafifçe çatıldı ve düzgünce havaya sıçradı. Wei Wuxian pencereden uzaklaşmak zorunda kaldı, öncesinde yok saydığı masaya doğru geriledi ve Lan Wangji hafifçe pervaza konup içeri girdi.
"Wei Ying," dedi kaşlarını çatarak. "Buradasın."
"Buradayım," diye onayladı Wei Wuxian, sesi kısıktı, şaşkınca ona bakıyordu. Rüya görüyormuş gibi hissetti. Ya da her şey rüyaydı da sonunda uyanmış gibi. "Sen de buradasın. Bu-burada ne yapıyorsun?"
Lan Wangji’nin kaşları daha da çatıldı. “Geri döndüğümde,” dedi, “orada değildin.”
Wei Wuxian bakakaldı, zihnini kendine acıma girdabından çıkarmaya ve yeniden çalışmasını sağlamaya çalıştı. "Ne?"
"Döndüğümde orada olacağını söylemiştin," dedi Lan Wangji, "ama yoktun. Neden gittin? Neden geri dönmedin?"
Sabahki diyalogları. Wei Wuxian hepsini bir anda hatırladı ve zayıf bir gülümseme için kendini zorladı. "Lan Zhan, ah," dedi alay etmeye çalışarak, "beni özledin mi?"
"Evet," dedi Lan Wangji anında ve Wei Wuxian’ın parmaklarının tutuşu gevşedi, İmparatorun Gülümsemesi’ni neredeyse yere düşürüyordu. "Wei Ying. Neden eve dönmedin?"
Wei Wuxian soluk aldı, nefesi daralıyordu, hava boğazını tırmalıyormuş gibi hissetti. Ev. Ev. Elindeki şişeyi bir yere koymalıydı ki kollarını dizlerine dayasın, alnını ellerine yaslasın. Nefes alamıyordu. Lotus Koyu'nun sarı tahtalarını ve ılık sularını istiyordu; Mezar Höyükleri’ndeki turpları ve Dördüncü Amca'nın berbat şarabını istiyordu. İnsanların onu karşıladığı ve geç kalıp kalmadığını fark ettiği bir evi olsun istiyordu— ve aslında buna çok yakındı— ama Lan Wangji'nin ona "burada kal" demediğini hatırlamak acı veriyordu. Bunu tam anlamıyla istiyordu, kendisine ait, gerçekten kendisine ait olan bir yer, ve bu yeterli olmalıydı— Lan Wangji'nin desteği ve sessizce gösterdiği ilgisi her zaman yeterli olmalıydı— ama değildi. Değildi, değil. Lan Wangji tam oradaydı ve Wei Wuxian hala çok yalnızdı.
"Wei Ying," dedi Lan Wangji, eli Wei Wuxian'ın sırtındaydı. Wei Wuxian onun bu kadar yaklaştığını fark etmemişti, sırtındaki sıcacık elin ağırlığı onu şaşırttı. "Wei Ying. Sorun nedir? Bir şey mi oldu?"
Wei Wuxian kendini gülmeye zorladı ve biraz doğruldu, elleriyle yüzünü ovuşturdu, "Hayır" dedi. "Hayır, hiçbir şey olmadı. Ben sadece— ben de seni özledim, biliyorsun Lan Zhan. Hadi—" Eve dönelim. Başını iki yana salladı. "Geri dönelim. Hadi geri dönelim. Seni endişelendirmek istemedim. Üzgünüm. Geri dönelim."
Lan Wangji, uzandı ve zarif parmaklarını Wei Wuxian'ın çenesine koyarak başını yukarı kaldırdı. Altın gözleri bir şeyler arıyordu, bakışları dikkatliydi. Wei Wuxian onun ne aradığını merak etti, çünkü diğer herkesin onda bulduğu şeyi arıyor olamazdı. Lan Wangji bir şey söylemedi, sadece onaylayarak mırıldandı. "Mn," dedi Wei Wuxian'ı ayağa kaldırırken. "Hadi gidelim."
Wei Wuxian faturayı tek kelime etmeden ödemesini izledi, onu binanın dışına kadar takip etti, Bichen'in üzerinde durup dağa birlikte uçabilmeleri için Lan Wangji onu yakınına çekti. Bunların hepsini yapmasına izni vardı. Soyunup Lan Wangji ile yatağa girdi ve uyanık halde yattı, bunun hiç bitmemesine izin vermenin ne kadar kolay, ne kadar da rahat olacağını düşündü. Eğer Lan Wangji'nin endişesini ve nezaketini kötüye kullansa ve gitmeyi unutsa, eğer Lan Wangji ona gitmesini söyleyecek kadar kaba olmayı asla başaramasa, eğer Wei Wuxian kalabilse ve hep kalabilse, eğer— eğer—
ღ
Wei Wuxian, gecenin bir vakti, eli ağzında çığlıklar atarak uyandı. Bugünlerde bunu neredeyse hiç yapmıyordu –boğazından kaçmaya çalışan sesleri engellemekte çok ama çok iyiydi– ama ara sıra, özellikle kötü bir tanesi savunmasını aşıyordu. Lan Wangji onu sarsarak uyandırdı ve adını tekrar tekrar söyledi, telaştan sesi neredeyse çılgınca çıkıyordu; Wei Wuxian pes etti, ona yaslanıp hıçkırarak ağlamaya başladı, bitkin, hüsrana uğramış ve geçmeyen ızdıraptan bıkmış durumdaydı. Lan Wangji tüm bu süre boyunca hoş, güven verici sözler mırıldandı, ona o kadar sıkı sarılıyordu ki neredeyse acı verici olmalıydı. Aksine, Lotus Koyu Wen Sekti tarafından yok edildiğinden beri, Wei Wuxian'ın en güvende hissettiği yer burasıydı.
Sonunda sakinleştiğinde, Lan Wangji'nin dudakları başının üstüne bastırılmıştı ve kelimelerinin düzenli akışı zaman zaman saçlarına konulan nazik bir öpücükle kesintiye uğruyordu. Wei Wuxian, başını kaldırıp o öpücüklerden birini dudakları için çalmayı delicesine istiyordu. Kendini durdurmak için Lan Wangji'nin kollarının rahatlatıcı sıcaklığından ayrılmak anlamına gelse de doğrularak oturdu.
"Wei Ying," dedi Lan Wangji, o da doğrulup oturdu, kibarca aralarındaki yeni mesafeyi kapatmadı. Wei Wuxian o mesafeyi kapatmasını diliyordu. "Anlatmak ister misin?"
Wei Wuxian hemen kafasını sağa sola salladı. "Hayır," dedi. "Hayır. Bunu düşünmek bile istemiyorum Lan Zhan." İçini çekti, alnını ovuşturdu ve dizlerini kendine çekip kafasını dizlerine yasladı. "Hiç kâbus görür müsün?"
“Evet.”
Tekrar doğruldu, loş ay ışığında Lan Wangji'nin yüzünü incelemeye çalıştı. "Gerçekten mi? Ne hakkında?"
Lan Wangji uzun bir süre sessiz kaldı ve Wei Wuxian konuyu değiştirmek üzereydi— sonuçta, o bunun hakkında konuşmak istemiyorsa, başkası neden konuşsundu ki? Ama sonra Lan Wangji, Jingshi'nin sessizliğinde duyulabilen derin bir nefes aldı ve cevap verdi. "Sen."
Wei Wuxian donup kaldı. Tabii ki de, diye düşündü uyuşmuş bir halde. Kim onun hakkında kâbus görmezdi ki? Muhtemelen Gecesiz Şehir’de olup da kâbuslarında onu görmeyen tek bir kişi bile yoktu. "Ah," diyebildi sadece, boğazı aniden tıkanmış gibiydi. Orada bir dakika daha duramayacak gibi hissetti, yataktan kalktı. Kendini gülmeye zorladı. Canı yanıyordu. "Bu mantıklı, Lan Zhan. Oldukça korkutucu şeyler yaptım, ha?”
"Sen— hayır." Lan Wangji dehşete düşmüş gibi duruyordu, bir an sonra o da yataktan kalktı. Kolları Wei Wuxian'ın bedenini arkadan sardı, onu yakınında tuttu ve uzaklaşmasını engelledi. "Wei Ying, hayır. Öyle değil. Seni kaybetmek. Kurtaramamak. Sana bir daha asla kavuşamamak. Hepsi bu— bununla ilgili. Yalnızca bu."
Rahatlama hissi sıcacıktı ve bir anda onu sarmaladı, ama Wei Wuxian’ın ölü olduğu tüm o yıllar boyunca Lan Wangji'nin onsuz yaşamak zorunda kaldığını hatırlamanın ezici üzüntüsü de aynı hızda gelmişti. Alınlarını birbirine yaslayabilmek için arkasına döndü. "Geri döndüm," dedi kollarını Lan Wangji'nin boynuna dolarken. "Bu sefer beni kurtardın. Beni birçok kez kurtardın. Beni bir daha asla kaybetmeyeceksin."
"Mn." Sesi neredeyse bir hıçkırık gibi çıkmıştı, Wei Wuxian'ın kalbi ıslanan bir kâğıt gibi buruştu.
"Geri döndüm," diye tekrarladı. "Buradayım."
"Benim için daha kolay," dedi Lan Wangji. "Dediğin gibi. Sen buradayken. Ben o kadar da— yalnız olmadığımda.”
Wei Wuxian’ın içi yumuşacık bir şeyle doldu, o kadar nazik ve şefkatli bir şeydi ki, dünyada onun böyle hissedebileceğine inanacak beşten fazla insan olduğuna bile şüpheliydi. Lan Wangji'nin başını sanki o tavşanlardan biriymiş gibi okşadı. "Bu iyi. Birbirimize göz kulak olabiliriz, Lan Zhan. Hadi yatağa dönelim, olur mu? Ben burada olacağım."
"Mn," diye onayladı Lan Wangji, sesi rahatlamış gibi geliyordu. Birbirlerine sarılmayı bırakmadan yatağa geri dönmek biraz zordu ama sonunda başardılar.
Wei Wuxian bu sefer sırtüstü yattı ve kendi göğsünü patpatladı. "Kafanı buraya koy Lan Zhan. Bu şekilde kalp atışlarımı duyabilirsin. Geri döndüğümü ve gerçekten yeniden yaşadığımı anlayacaksın."
Lan Wangji yatağın kenarında oturdu ve yatağa uzanmadı. "Peki sen? Bana ihtiyacın olup olmadığını nasıl anlayacağım?”
Sana hep ihtiyacım var, diye düşündü Wei Wuxian çaresizce. "Seni uyandıracağım. Söz veriyorum," dedi onun yerine.
Lan Wangji tereddüt etti, ona inanmadığı belliydi. "Wei Ying" dedi. "Ben— kâbuslar. Benim kâbuslarım. Seni koruyamamakla ilgili. Beni—"
"Biliyorum," dedi Wei Wuxian elinden geldiğince nazikçe. "Anladım. Benimle ilgilenmene izin vereceğim. Gerçekten." Uzanıp Lan Wangji'nin bileğini çekiştirdi. "Ayrıca, üstüme uzanırsan, benimle dünyanın geri kalanı arasında sen duruyor olursun. Bu şekilde kendimi çok güvende hissederim."
Lan Wangji ona inanmış olmalıydı ki, Wei Wuxian'ın üzerine sıcak, ağır bir battaniye gibi yayıldı. Wei Wuxian'ı yatağa bastıran ağırlığı, son derece rahatlatıcı, fiziksel varlığının sürekli bir hatırlatıcısıydı. Wei Wuxian yüzünde bir gülümsemeyle tekrar uykuya daldı.
ღ
Bu tabii ki kâbuslarını düzeltmedi. Yatıştırılmak ve yumuşak dokunuşlarını hissetmek için Lan Wangji'yi iki kez sarsarak uyandırması gerekmişti, bir kez de kalbinin çarpıntısı onun yerine uyandırmıştı. Sabahın erken saatlerinde bir ara, boynundaki şah damarına bastırılan dudaklarla yavaşça uyandı. Lan Wangji'nin sesi sadece bir fısıltıydı. "Buradasın. Buradasın. Buradasın."
Wei Wuxian uykulu uykulu, "Buradayım," dedi. "Sorun yok Lan Zhan. Ben buradayım. Uyumaya devam et."
Ve uyudular.
ღ
Wei Wuxian, ayların uykusuzluğunun getirdiği yorgunluğu üzerinden atmak için dinlenerek ve aşırı bariz olmadığını düşündüğü sıklıkta Lan Wangji'ye dokunarak Bulut Kovuğu’nda bir hafta geçirdi. Çocuklarla da oynuyordu, Sizhui ve Jingyi ve Jin Ling ile, hatta Küçük Elma’yı getirdiğinde Ouyang Zizhen ile. Lan Wangji'nin genellikle gün içinde ona ayıracak vakti olmuyordu, ama akşamları birlikte yemek yiyorlardı. Geceleri onun yanında olması yetiyordu; uykulu, sarsılmaz ve rahatlatıcı varlığını hissedebilmesi Wei Wuxian’a yetiyordu. Ya da en azından yetmeliydi. Aklı olan herkes böyle düşünürdü.
Lan Wangji, her sabah beşte, kendini birbirine dolaşmış kol ve bacaklardan kurtarırken Wei Wuxian uyanıyordu, onu kendine geri çekmeyi ve ona gülümseyen, çok nazikçe Wei Ying diyen o yumuşak dudaklarını öpmeyi hayal ediyordu. Ama bunu yapmıyordu. Başını yorganın altına sokuyor ve uyandığı için sızlanıyor, rahatsız olmuş gibi davranıyordu; ama istemek çok kolaydı ve durması çok zordu.
Kütüphanedeki haritalara bakmaya ve hava durumunu takip etmeye başladı, ne zaman yola çıkacağını hesaplamaya çalışıyordu. Tüm Lan büyüklerinin bunu dilediğini, ziyaretine gösterdikleri hoşgörünün hızla azaldığını hissedebiliyordu. Ve öyle olmasa bile, Lan Wangji'yi ne kadar severse sevsin, bu sevgi hayatta en eğlenceli olan bütün her şeyi yasaklayan dört bin kurala uymasını asla kolaylaştırmayacaktı. Kurallara uymayı gerçekten deniyordu. Bir kuralı çiğnediğinde Lan Wangji bunu umursamıyordu, ama diğerlerinin onu kınadığını hissedebiliyordu. Ve elbette, Lan Qiren ondan nefret ediyordu. Wei Wuxian, insanların ondan nefret etmesine oldukça alışıktı aslında, ama bu durum normalden daha da kötüydü, çünkü Lan Wangji Lan Qiren'in ondan nefret etmesini umursuyordu. Berbattı bu durum. O yüzden gitmeliydi, gerçekten gitmeliydi. Ve gidecekti de. Gelecek hafta belki, ya da bir sonraki hafta. Sadece— şimdi değil. Lan Wangji'ye hâlâ bu kadar çok ihtiyacı varken değil. Henüz kendi çözümünü bulamamışken değil. Lan Wangji'nin ona ihtiyacı varken değil.
Haftanın sonunda, Lan Wangji bir günlüğüne ortadan kayboldu. Wei Wuxian bunun hakkında hiçbir şey düşünmedi. Lan Sizhui'ye bazı yeni kılıç formlarını mutlu bir şekilde öğretti, ta ki farklı müritler tarafından Hanguang-Jun'u görüp görmediği altıncı defa sorulana kadar. Sırf yüzlerindeki şok ve dehşet dolu ifadeyi görmek için neşeyle, "Bu sabah beni yatakta tek başıma bıraktığından beri görmedim," dedi. Muhtemelen birlikte yattıklarına dair imada bulunmamalıydı –örtmeceli bir şekilde de olsa– ama onların kekeleyip karşılık vermeye çalışmalarını izlemek çok komikti. Ayrıca Lan Wangji'nin ona utanmaz olduğunu söylemek dışında bir şey yapacağını hiç sanmıyordu, sonuç olarak da herhangi bir kimsenin durumu yanlış anlaması düzeltilmemiş olarak kalacaktı.
Lan Wangji o gece döndüğünde, Wei Wuxian onu mutlu bir kucaklamayla sarmaladı, çünkü tek bir gün bile ayrı kalmak için çok uzun bir süreydi. Ki bu durum berbattı, çünkü o mutlaka buradan gidecekti. Muhtemelen yakın bir zamanda hem de. Neredeyse kesinlikle gidecekti. "Nerelerdeydin? Herkes benim bildiğimi sanıyor ama bana söylemedin. Sonunda beni burada terk mi ediyorsun Lan Zhan?"
“Asla.”
Bu tarz şeylerin böyle bir kesinlikle söylendiğini duymak gerçekten… Bu gidişle, eğer Lan Wangji ona acırsa Wei Wuxian sonsuza kadar burada kalmaya çalışabilirdi, çünkü bundan ikinci bir kez nasıl vazgeçebileceğini bilmiyordu. "Pekâlâ, beni burada sensiz çürümem ve delicesine özlemem için terk etmediysen, nereye gittin? Beni niye yanına almadın?"
Lan Wangji, bakışlarını kaçırdı, Wei Wuxian'ın yüzünün yanından biraz ileriye baktı. "Sana bir şey aldım," dedi biraz garip bir şekilde.
Wei Wuxian'ın kaşları havalandı. "Hediye mi? Benim için mi? Ah, Lan Zhan, dikkatli olmalısın. Şımarırım yoksa."
"İyi," dedi Lan Wangji hemen.
“İyi mi?” Wei Wuxian güldü. Öyle coşkun bir mutluluk hissediyordu ki, tatlı bir şekilde, neşeyle sarhoş olmaya benziyordu. "Lan Zhan, beni şımartmak mı istiyorsun? Çok fena olurum, biliyorsun. Benim için her şeyi yapmanı sağlarım. Çok açgözlü olurum. Zaten mızmızım. Beni çok sık şımartırsan ne kadar fena olacağımı bir düşün."
“Mn,” dedi Lan Wangji. “Açgözlü ol.”
Gerçekten açgözlü bir Wei Wuxian'ın isteyeceği şeylerin listesi, Lan Wangji'nin muhtemelen hayal edebileceğinden daha uzun ve daha edepsizdi. "Öyleyse, önce hediyemi istiyorum. Lan-er-gege benim için aldı, değil mi?” Kollarını Lan Wangji'nin boynuna doladı. "Senden gelen bir hediye ise, şimdiden çok beğendim."
"Saçmalık," diye mırıldandı Lan Wangji. Yüzü ifadesizdi, ama kulakları kıpkırmızıydı. Buna rağmen bir kolunu Wei Wuxian'ın beline sarıp onu iyice kendine çekti. Diğer eli kuşağından ipek bir kese çıkarıp yüzlerinin arasında tuttu. Yine bakışlarını kaçırıyordu.
Wei Wuxian abartılı bir şekilde şaşırmış gibi ses çıkardı, ama gerçekten, oldukça etkilenmişti— bu şey her ne ise, Lan Wangji'nin ona almak için dışarı çıktığı bir şeydi. Bir hediyeydi. Gerçek bir hediye. Yumuşak keseyi hevesle Lan Wangji’nin elinden kaptı, içinde sert ve düz bir şey olduğunu hissetti ve keseyi ters çevirip hediyeyi avucunun içine çıkarttı. Kesenin içinden, kalitesinin yüksek olduğunu belirten berrak ve soluk renkli, büyük ve güzel bir şekilde yarı saydam olan yeşim bir madalyon çıktı. Üzerine özenle işlenmiş detaylarıyla bir dağ oyulmuştu. Wei Wuxian hediyeye bir göz attı ve gülmekten yarıldı, nefes alabilmek için Lan Wangji'nin omzuna doğru yıkıldı. Tekrar konuşabildiğinde haykırıyordu, “Lan Zhan! Bana gerçekten de yeşimden bir dağ aldın!”
"Mn." Lan Wangji bir an tereddüt etti –kararsızlığını belli eden tek şey Wei Wuxian'ın kalçasındaki elinin bir kere kasılmasıydı– sonra uzanıp madalyonu ters çevirdi. Madalyonun arkasında duruluk ile dinginlik vermesi ve karanlık enerjiyi uzaklaştırması için oyulmuş semboller vardı. Wei Wuxian dikkatle inceledi. Madalyonu sıkıca tuttu ve fark etti ki madalyon yavaş ve zahmetli bir şekilde serin ve saf bir ruhsal enerjiyle yüklenmişti. Eşsiz Hanguang-Jun'un ruhsal enerjisiyle.
"Lan Zhan," dedi yavaşça, "ne..."
"Kabuslar için," dedi Lan Wangji hızlıca. Ayaklarına bakıyordu, Wei Wuxian'a değil. "Geceleri takabilirsin. Yardımı dokunabilir."
"Ah. Ah. Lan Zhan, Lan Zhan, sen cidden— gerçekten benim için mi? Teşekkür ederim."
"Yardım etmek istiyorum." Sesi çok kısıktı, ama Wei Wuxian'ın beline sarılı duran kolu iyice sıkılaştı.
"Hep yardım ediyorsun," dedi Wei Wuxian dürüstçe. "Ve bunun da kesinlikle yardımı dokunacak. Neden hiç düşünemedim bilmiyorum— yani, biliyorum, çünkü altın özüm yoktu ve olamazdı da. Ben gerçekten, beni her zaman böyle düşündüğün için çok minnettarım.”
"Her zaman seni düşünüyorum," diye onayladı Lan Wangji. Sesi hala çok alçaktı.
Wei Wuxian titredi ve bir adım uzaklaşmak zorunda kaldı, gülümsemesi hala suratındaydı. Benim hakkımda ne düşünüyorsun, diye sormak istiyordu. Sence biz ne tür ruh eşleriyiz? Ama kendine izin vermedi. Bunun yerine başını yana eğdi ve kendini neşeyle gülümsemeye zorladı. Onca zaman bir çözüm aramıştı ve Lan Wangji bir haftada çözümü bulmuştu. Bu… O mutluydu. Tabii ki de mutluydu. "Artık bu olduğuna göre, sanırım gidebilirim, ha?"
Lan Wangji aniden başını kaldırıp ona baktı. Hemen sonra, uzandı ve yeşim madalyonu elinden çekip aldı.
Wei Wuxian donakaldı. Eli havada asılı, ağzı açık kalmıştı. Lan Wangji'nin kulakları yavaş yavaş kızardı ve tekrar göz teması kurmayı reddetti. Garip bir şekilde yeşim madalyonu geri Wei Wuxian'ın eline bıraktı ve geri çekildi. Adımları düzgün ve yüzü ifadesizdi, ama yine de Wei Wuxian onun oldukça utanmış göründüğünü düşündü.
Wei Wuxian ağzını kapattı, konuşmak için geri açtı ve sonra tekrar kapattı. Dudaklarını yaladı. "Lan Zhan," dedi ve sonra durdu. Bunu yanış anlıyor olmalıydı, bundan başka hiçbir anlam çıkaramasa da, yanlış anlıyor olmalıydı. "Lan Zhan, sen… Sen gitmemi istemiyor musun?" Lan Wangji’nin yüzünde bir kas seğirdi. Evet demedi ama hayır da dememişti. Wei Wuxian cesaretle öne adım attı. "Kalmamı istiyor musun? Seninle? Jingshi'de?" Öne adım attı yine, Lan Wangji'nin kişisel alanına girdi. Ellerini Lan Wangji'nin omuzlarına koydu. Aynı hafif tonla konuşabilmek için gerçek bir çaba gösteriyordu — “Yatağında?"
Lan Wangji ani bir nefes aldı. "Wei Ying" dedi. Sesi pürüzlü ve alçaktı. "Alay etme.”
“Alay eden kim?” dedi Wei Wuxian. Çok yakınlardı. Bu delirtiyordu. Cildinin her tarafı karıncalanıyor, her yerine küçük iğneler batıyordu. “Lan Zhan, alay eden kim? Kalmamı istiyorsan— burada olmamı istiyorsan— Lan Zhan, beni yatağına bağlayabilirsin ve ben sadece bana eşlik etmek için kalmazsan mutsuz olurum.”
Lan Wangji'nin gözleri parladı ve Wei Wuxian'ı kalçasından tutup kendine çekti, vücutları tamamen birbirine değiyordu. "Wei Ying."
"Efendim?" Wei Wuxian mırıldandı. Dudaklarının arasında çok az bir mesafe vardı. Onu öpmek çok kolay olurdu— ve Lan Wangji'nin ona gerçekten izin verebileceğini, bunu gerçekten de isteyebileceğini düşünmek... Sersemlemiş hissetti, ateşler içindeydi. "Bu fikri beğendin mi Lan-er-gege? Ben, yatağına bağlı, çaresiz? Her isteğine tabi? İstediğin her şeyi yapabilirsin ve ben seni durduramam—"
Bir anda öpülüyordu.
'Öpülmek' demek aşırı cömert olabilirdi aslında: yarı yarıya ısırıktı, beceriksiz ve şiddetliydi, ama Wei Wuxian yine de çaresizce inledi. Lan Wangji'nin keskin dişlerini yalayıp ağzına girdi, o geniş omuzları örten kumaşa sıkıca tutundu, yeşim madalyonu neredeyse düşürüyordu. Bu hayal edebileceğinden bile daha iyiydi. Lan Wangji bir yanardağ gibiydi: bir anda yıkıcı, dünyayı sarsan bir etki ile canlanıyordu. Onun tutkusunun odağı olmak her zaman olduğu gibi, çocukken olduğu gibi baş döndürücüydü. Wei Wuxian’ın bir tepki– herhangi bir tepki alabilmek için her şeyi denediği zamanlardaki gibi baş döndürücüydü. Şimdi sanki bir fırtınanın ortasında duruyormuş gibi hissediyordu, her an bunun etkisine kapılıp bununla dolup taşmaya meyilliydi.
Lan Wangji'nin elleri Wei Wuxian'ın kıyafetlerinin arkasında yumruk haline geldi, pençeliyor, kavrıyor, onu daha yakınına çekiyordu. Wei Wuxian'a nefes alması için zar zor zaman tanıyordu, onu o kadar güçlü öpüyordu ki çaresiz, aç, neredeyse ızdırap içinde hissettiriyordu— sanki ilk değil de son öpücük gibiydi. Harikaydı. Korkunçtu. Wei Wuxian öpüşmenin içinde kendinden geçmek istiyordu. Çılgınca; bu histen, şu andan, buradan başka hislerin, insanların ve yerlerin olduğunu unutmak istiyordu. Kendini Lan Wangji'ye bastırdı, parmaklarını tüm o düzgünce şekillendirilmiş saça geçirdi, parmağının kurdelenin yumuşak ipeğine değdiğini hissetti. Lan Wangji bir ses çıkardı, hıçkırığa benzer bir ses.
"Lan Zhan," dedi Wei Wuxian uzaklaşarak, kelimeler için yeterince nefes almaya çalışıyordu. "Lan Zhan, Lan Zhan." Söylemeyi yetiştirdiği tek şey bu oldu, çünkü Lan Wangji onu tekrar öptü, ağzından çıkan kelimeleri yaladı ve herhangi bir başka konuşma girişimini tamamen yok etti. Wei Wuxian'ın pek karşı çıktığı söylenemezdi, böyle öpüşmek bağımlılık yapıyordu. Konuşmak istiyordu, ama kendini bu tufanda kaybetmeyi daha çok istiyordu.
"Lan Zhan," diyebildi birkaç dakika sonra. Sesi boğuk, öpüşmekten dolayı pürüzlü çıkıyordu. "Lan Zhan, gerçekten gitmek istediğimi düşünmüyorsun, değil mi? Eğer sen gitmemi istemezsen ben asla gitmem. İstediğinde yapmayacağım şey yok. Her zaman seninle olmak istiyorum, bunu bilmiyor musun?"
Lan Wangji bakakaldı. Wei Wuxian'ın ısırdığı dudakları kırmızı ve şişmişti, kulakları kıpkırmızı ve saçları darmadağınıktı. İfadesiz maskesi çatlamış ve bir insanı ortaya çıkarmıştı, şehvetli, öpülebilir bir insan. Aldığı nefesler sık ve kesik kesikti, gözleri kocamandı. "Her zaman benimle olmak," diye tekrarladı zayıfça, kelimelerin ağzından çıktığına inanamıyormuş gibi.
"Evet!" Wei Wuxian haykırdı. Muhtemelen çok yüksek sesliydi, ama cidden. Bu bariz olmalıydı. Mümkün olduğu kadar yüksek sesle söylenmeliydi. Herkes bilmeliydi. "Tabii ki! Eğer beni istiyorsan, başka nerede olmak isterim ki? Yani, beni burada istemekten bahsediyorum. Şey, diğeri de—”
“Seni istiyorum.”
"Bana sahipsin," dedi Wei Wuxian anında. "Seninim."
"Benimsin," dedi Lan Wangji, sesinde güçlü ve ızdırap verici bir mutluluk vardı. "Benim."
“Evet, senin, senin—”
Bir başka şiddetli öpücükle sözü kesildi. Bunu kelimelerle bölmeye gerek yoktu, o yüzden konuşmadı, tamamen teslim oldu ve ellerini darmadağın ettiği Lan Wangji'nin saçlarında dolaştırdı. Bir noktada, tüm vücudu yukarı kaldırıldı, buna karşılık bacaklarını Lan Wangji'nin beline doladı ve hevesle inledi. Her yerlerinin birbirine dokunmasını istiyordu. Bunu sonsuza kadar yapmak istiyordu. Belki yeni bir meslek yapabilirlerdi: Baş Efsuncu’yu Öpen Kişi. Ya da yeni bir kural yazabilirlerdi, öpüşmeden on dakika– belki beş dakika– belki de bir dakikadan fazla geçiremeyeceklerini söyleyen bir kural. Lan Qiren'e bunu söylediğini hayal etti ve elinde olmadan Lan Wangji'nin ağzına doğru gülmeye başladı.
"Wei Ying," dedi Lan Wangji sertçe, başını geri çekip.
"Mutluyum sadece," dedi Wei Wuxian, burnunu, elmacık kemiğini ve cüretkarca alnındaki kurdeleyi öperken. Lan Wangji titredi, birbirine bastırılmış bedenlerinden bunu hissedebiliyordu. "Lan Zhan, çok mutluyum. Beni öpmeyi bırakma. Gel buraya. Eğer bana göstermezsen senin olduğumu nasıl bileceğim?"
Lan Wangji'nin onu tutan kolları sıkılaştı. “Göstereceğim” dedi. Bu sefer tekrar birbirlerinin dudaklarına yapıştıklarında Lan Wangji onu körlemesine bir şekilde taşıdı ve yatağın üzerine attı. "Göstereceğim," diye tekrarladı ve sonra Wei Wuxian'ın üzerine çıkıp onu tekrar öpmek için eğildi.
Wei Wuxian ağırlıksızmış gibi yatağa savrulduğundan hâlâ sarhoş gibi hissediyordu, ama bu kolları ve bacaklarıyla Lan Wangji'yi sarmasına, onu daha da yakına çekip orada tutmasına engel olmadı. Öpüştüler, öpüştüler ve öpüştüler, birbirlerinin tadına baktılar, ellerini birbirlerinin vücudunun her yerinde gezdirdiler. Wei Wuxian, Lan Wangji'nin güçlü, sarsılmaz bedenine doğru yükselmenin ve onu üzerinden atmaya tamamen aciz olma hissinin zevkini çıkarıyordu. Önce kimin kıyafetleri çekiştirmeye başladığından emin değildi ama düğümleri koparıp her bir katman kıyafeti birbirlerinden çıkarmaya başlamaları çok uzun sürmemişti.
Ve sonra çıplak tenin zevki vardı. Dokunmanın coşkusu. Lan Wangji'nin kusursuz vücudunun her bir noktası onunkinin üzerindeydi. Hiç bu kadar açgözlü hissettiğini hatırlamıyordu. Lan Wangji cübbelerini yere atmak için bir anlığına uzaklaştığında Wei Wuxian tiz ve muhtaç bir sesle sızlandı, istekli ellerle onu tutmaya çalışıyordu. Lan Wangji tekrar yaklaştı, artık aralarında hiçbir şey yoktu. Wei Wuxian ellerini eski yara izlerinde gezdirirken Lan Wangji'nin boynunu yaladı, tuzlu terin ve sandal ağacının kokusunun ve şimdiye kadar bulunduğu en güvenli yerin tadına baktı.
Lan Wangji yumruk yemiş gibi inledi ve kalçalarını Wei Wuxian'ın kalçalarına doğru bastırdı. Tekleyen bir kayma hareketi ile sertlikleri birbirine değdi, ikisi de şok olmuş zevk sesleri çıkardılar. "Ah," dedi Wei Wuxian hafifçe ve sonra tekrar tekrar aynısını yapmak için kalçasını kaldırdı. Her seferinde inanılmaz derecede iyi hissettiriyordu, hayal edebileceğinden çok daha iyiydi, ikisi de doruğa ulaşana kadar sadece bunu yapmaya neredeyse kararlıydı. Lan Wangji'nin ağzı boynuna gitti, özellikle güçlü bir itişe karşılık olarak ısırdı, Wei Wuxian çığlık atıp kolları arasında kıvranırken ısırdığı yeri emdi.
"Lan Zhan," dedi nefes nefese. "İz mi bırakıyorsun? Bana neler yaptığını herkesin anladığından emin olmak için mi? Sana ait olduğumu herkes bilsin diye mi?"
Lan Wangji cevap vermedi, sadece dişlerini daha yukarıya, Wei Wuxian'ın çenesinin altına doğru hareket ettirdi ve bu sefer daha sert ısırdı. Wei Wuxian kıvranarak yüksek sesle inledi. Teni yanıyordu, bedeni hissettiği tüm bu duygular için çok küçükmüş gibi geliyordu.
"Lan Zhan, tam bir zorbasın," dedi eli aralarına uzanırken. "Beni böyle ısırmak... Çok kabasın." Sonra elini her ikisinin etrafına sardı, sertlikleri sıkı tutuşunda bir araya geldi ve Lan Wangji tısladı. "Oh," diye fısıldadı Wei Wuxian, elini yavaşça hareket ettiriyordu, kalçası istemsizce ileri doğru hareketlendi. "Lan-er-gege. Bu iyi hissettiriyor mu? Sana dokunmamdan hoşlanıyor musun? Bunu geceleri düşündün mü hiç, ben senin yatağında uyurken ve çaresizken? Bana istediğin her şeyi yapabilirdin."
"Kapa çeneni," dedi Lan Wangji sesi çatlayarak. Wei Wuxian neşeyle güldü.
"Sustur o zaman" dedi. "Ağzımla yapabileceğim başka ne düşünebilirsin ki, hmm?"
Lan Wangji hiçbir şey söylemeden iki parmağını Wei Wuxian'ın ağzına soktu, Wei Wuxian zevk ve şaşkınlıkla neredeyse boğuluyordu. Ağzındaki parmakları emdi, sertçe yaladı ve yanaklarını olabildiğince içine çekti, abartılı bir şekilde inledi. Lan Wangji'nin şaşkınlıkla açılmış gözlerinin karardığını ve istekle dolduğunu görmeye değmişti. Wei Wuxian titredi. Bunun onu tahrik etmesi için mantıklı bir sebebi yoktu, ama birdenbire oldu: Dilinin üzerindeki parmakların yerine Lan Wangji'nin sıcak ve ağır sertliği olduğunu hayal etti. Sonra Lan Wangji'nin parmaklarını başka bir yerde kullanabilmesi için ıslattığını hayal etti. Bu sefer boğazından kopan inilti tamamen gerçekti.
Lan Wangji yanmış gibi parmaklarını Wei Wuxian'ın ağzından çekti. Birbirlerine bakıyor ve hızlı hızlı nefes alıyorlardı. Sonra Lan Wangji biraz uzaklaştı, yataktan aşağı kaydı, Wei Wuxian'ın göğsünü öptü ve yaladı. Wei Wuxian izleyebilmek için dirseklerinin üzerinde doğruldu. Kendisini uzaktan duyuyormuş gibi, kendisinin hala konuştuğunu fark etti. "Lan Zhan, ah, gerçekten ağzını benim üzerimde mi kullanacaksın? Bir de benim utanmaz olduğumu söylersin. Baş Efsuncu’nun benim için böyle dizlerinin üstünde olduğunu görseler geri kalan sektler ne derdi?"
Tamamen görmezden gelinmişti, ki bu iyiydi çünkü artık ne söylediği hakkında hiçbir fikri yoktu. Lan Wangji her şeyde olduğu gibi bunda da doğrudan, daha fazla ön sevişme ile uğraşmadan Wei Wuxian’ın sertliğini ağzına aldı ve Wei Wuxian yatağa sırtüstü düştü, kelimeleri aniden aldığı nefesle boğazında takılı kaldı. Neyden daha çok etkilendiğinden emin değildi: ıslak ve yumuşak bir dilin üstünden geçtiği hissi mi, yoksa bunu ona yapanın Hanguang-Jun olması mı. Biraz dağınık ve yöntemsizdi, belli ki Lan Wangji ilk kez böyle bir şey yapıyordu. Bu muhteşemdi.
Wei Wuxian, kesik kesik aldığı nefesleri Lan Wangji'nin edepsizce emen ağzının ritmine göre ayarlamaya çalıştı. Kontrolü kaybetmeme girişimi, Lan Wangji’nin ellerinden biri kalçasındaki mengene gibi tutuşunu bırakıp hala tükürük ile ıslak parmağı ile onun altına meraklı bir şekilde dokununca tamamen yok oldu. Wei Wuxian donakalmıştı, tavana bakan gözleri kocamandı, sersemleten ve her şeyi tüketen şehvetle midesine bir yumruk yemiş gibi hissetti. Kahretsin, sadece düşüncesi bile—
Lan Wangji başını kaldırdı, Wei Wuxian'ın sertliği ıslak bir sesle ağzından çıktı. Konuşmadan önce boğazını temizledi. "Hayır mı?"
Hayır kesinlikle söylemek istediği şey değildi, ama boğazı evet diyemeden tıkandı. Lan Wangji'ye boş boş baktı; sadece anlaşılmaz yalvarmadan oluşan, bütün bu haftaki davranışları gibi utanç verici derecede bariz olan, sonu gelmeyen sıralı kelimeler dışında bir şeyler söylemek için düşünmeye çalıştı; sanki bunu ne kadar çok istediğini bilmemek gerçekten mümkün olabilirmiş gibi, ne kadar çok ihtiyaç duyduğunu, ne kadar sık bunu düşündüğünü— Siktir. Lan Wangji'nin ona cevap verme fırsatı vermemiş olmasını, şu anda sırtüstü yatması ve nefes nefese kalmasındaki bariz ipucunu anlamış olmasını boş yere diledi.
"Wei Ying," dedi Lan Wangji sessizce. Alçak ve sabit sesi, bir şekilde odaklanmasını sağladı ve Wei Wuxian derin bir nefes aldı.
"Çok güçlüsün Lan Zhan," diye mırıldandı, utangaç ve tatlı ve kalbinin atışına hiç de uygun olmayan bir şekilde. "Lan-er-gege bana karşı çok güçlü ve sert. Tamamen senin merhametindeyim. İstediğin bir şeyi yapmana nasıl engel olabilirim ki?”
Uzun bir sessizlik ardından Lan Wangji yavaşça "Mn" dedi. Wei Wuxian, tuttuğunu fark etmediği nefesini verdi, rahatlama hissinden başı dönüyordu.
Lan Wangji yerinden kalktı. Wei Wuxian yattığı yerden o kadar hızlı doğruldu ki başı döndü. "Nereye gidiyorsun?" dedi kesinlikle histerik olmayan bir ses tonuyla.
Ama Lan Wangji yataktan çıkmamıştı bile. Güven verici elini Wei Wuxian'ın beline koydu ve diğeriyle yakında bir şeyleri kolaçan etti. Bir şeyi aldı ve sonra çarşafın üstüne bıraktı. Bir çeşit yağ veya merhem kavanozuydu, ya da—
Wei Wuxian önce küçük şişeye sonra ona baktı. "Bunu daha önce yaptın mı?"
"Hayır," dedi Lan Wangji hemen. "Başka kim olabilirdi ki?"
"Yani, on yıldan fazla bir süredir ölüydüm, bu yüzden sanırım aslında—" Kıskanç olmamalıydı. Ama kıskanıyordu. Hatta kıskançlık hissiyle yanıyordu.
"Hayır," diye tekrarladı Lan Wangji. "Başka kimse olmadı. Asla olamazdı da."
Wei Wuxian biraz rahatladı. "O zaman neden sende bundan var?"
Lan Wangji onunla göz göze geldi -kulakları kıpkırmızıydı- ve düz bir ifadeyle, "Bunun hakkında düşünmüştüm" dedi.
Wei Wuxian, "Nngh," diye bir ses çıkardı. "Bunun hakkında düşündün demek. Bunu benimle yapmayı mı düşündün?"
“Evet.”
"Yani beni sabit tutmayı ve parmaklarını içime sokup beni açmayı ve o büyük—"
Lan Wangji neredeyse üstüne atladı, onu geri doğru yatağa itti ve sert bir öpücükle sözünü kesti. "Konuşmayı bırak," dedi ayrıldıklarında, sesi acı çeker gibi geliyordu.
"Ne?" dedi Wei Wuxian sahte bir masumlukla. "Bana yapacağın şey bu değil mi? Yapabiliyorsun ama söyleyemiyor musun?"
Lan Wangji ona dik dik baktı, sonra bir elini Wei Wuxian'ın göğsüne koyup onu olduğu yere sabitledi ve tekrar öptü, bu da Wei Wuxian'ın haklı olduğunu ve insanların sinirini bozarak istediğini kesinlikle elde edebileceğini gösteriyordu. Mutlu bir şekilde tüm bu hislerin içinde kendinden geçti: Lan Wangji'nin yumuşak dudakları, keskin dişleri, omuzlarından dökülüp her ikisini de örten saçları, elinin ağırlığı. Wei Wuxian'ın vücudu ılık bir sıvı gibiydi, sanki Lan Wangji onu bıraksa memnuniyetle çarşaflara sızabilirdi. Odağı tamamıyla dokundukları her bir noktaya daralmıştı, başka hiçbir şeye odaklanamıyordu. Bu yüzden kaygan bir parmak onu bulup doğrudan içine girince şaşkınlıkla neredeyse çığlık attı, boğuk bir nefesle başını yana çevirdi.
"Ne?" dedi Lan Wangji düz bir şekilde. "Söyleyebiliyorsun ama yapamıyor musun?"
Wei Wuxian ağzı açık kalakaldı. Orada— içindeydi. Onun içinde. "Kabasın!" diye bağırdı. “Bu kadar kaba olabileceğini kim bilebilirdi!”
Lan Wangji kayıtsız bir şekilde mırıldandı ve sanki deneme yapıyormuş gibi parmağını biraz ileri geri hareket ettirdi. Wei Wuxian ciyakladı, bu tuhaftı. Lan Wangji'nin nasırlı parmağını hissetmek, yüzündeki kararlı bakış, tüm dikkatini doğrudan Wei Wuxian'a odaklaması— hiç kendi teninin bu kadar farkında olmamıştı. Bu Lan Wangji'nin parmağının ucuydu. Bu da parmağın boğumu. Bu ikinci bir parmaktı, gerçekten fazla hızlı ilerlemiyor muydu? Aslında, siktir, garip yerine iyi hissetmeye başladığı zaman tam da doğru olan şey buydu. Kalçasını kaldırırken kendisinin iç çektiğini duydu, "Lan Zhan, yavaşlaman gerekmez mi? Şu an bekaretimi alıyorsun, biliyorsun."
Lan Wangji tısladı ve üçüncü bir parmak ekledi. Bu sefer zevkin yanında yakan bir acı da vardı ve Wei Wuxian ciyakladı, dediklerine rağmen parmaklara doğru hareket etti. "Çok fazla! Lan Zhan, tam bir zalimsin! Daha kibar ol!”
"Pekâlâ," dedi Lan Wangji, düşünceli kısa bir duraklamanın ardından. Lan Wangji tekrar yatakta aşağı kayarken Wei Wuxian'ın bekle, ne, hayır, diye düşünmek için zar zor yeterli zamanı oldu, Lan Wangji'nin üç parmağı içine gömülüydü ve ağzı Wei Wuxian'ın hala sert olan aletine kapandı. Bu sefer, başının her yukarı aşağı hareketinde parmaklarını daha derine bastırıyordu. Muhteşem hissettiriyordu ve bu daha o belli bir hareketi yapmadan önceki haliydi— Wei Wuxian'ın tüm omurgasını yakan, sırtının yaylanmasını ve gerçek bir hıçkırık gibi bir ses çıkarmasını sağlayan hareket.
Wei Wuxian'ın eni-kesik pornografisi hakkında bilgisi oldukça sınırlıydı, ki bu kesinlikle lanet olası bir hataydı, çünkü Lan Wangji az önceki noktanın yerini öğrenip onu kesinlikle çıldırtmak için kullanmaya başlamıştı ve Wei Wuxian'ın onun bunu nasıl yaptığına dair hiçbir fikri yoktu. Parmaklarının her baskısında haykırıyordu, kaba bir şekilde Lan Wangji'nin saçlarını çekiyor ama Lan Wangji onu tamamen görmezden geliyordu, sanki Wei Wuxian'ın olup bitenler hakkında hiçbir sözü yokmuş gibi onu yatağa sabitliyordu ve lanet olsun ki bu çok seksiydi. Eğer seks böyle bir şeyse, bir daha asla yataktan çıkmayacaklardı.
Sonunda, Lan Wangji herhangi bir durma belirtisi göstermediğinde, Lan Wangji'nin saçlarını kavrayıp kafasını geri çekmek ve zayıf bir şekilde nefes almak zorunda kaldı. Wei Wuxian başını sert yastığa dayadı ve vücudunun kontrolünü geri kazanmaya çalıştı.
"Wei Ying?" Parmaklar da hareketsizleşti, ki bu muhtemelen iyi bir şeydi, ama aynı zamanda Wei Wuxian'ın sızlanıp tekrar o parmaklara doğru hareketlenmek ve kendini becermek istemesine neden oluyordu.
"Böyle devam edersen," diyebilmeyi başardı, "geleceğim."
"Ah," dedi Lan Wangji, sesinde rahatlamanın hafif tınısı vardı. "İyi."
Wei Wuxian düzgün bir şekilde bakabilmek için kendini tekrar yukarı itti. "Hayır!" diye çıkıştı. "İyi falan değil!"
Lan Wangji'nin yüzünden kısa, şaşkın bir ifade geçti. Kırmızı dudaklarının her tarafında tükürük vardı. İnanılmaz derecede dikkat dağıtıcıydı. “Wei Ying istemiyor mu…”
"Elbette istiyorum! Ama sadece parmaklarını kullanırsan sen tatmin olacak mısın? Hmm?" Lan Wangji'nin poposuna spekülatif bir bakış attığını gördü ve somurtarak ekledi, "Nasıl olur da bunu daha sonra yapmayı düşünürsün? Ya o zaman farklı olursa ve ben bundan hoşlanmazsam? Gerçekten hoşlanmazsam, yani." Sırıttı. "Bunu bir dahaki sefere deneyebiliriz ve eğer çok kötüyse, onun yerine benim ağzımı kullanabilirsin. Ama şimdi beni düzgünce sikeceksen—"
"Seni düzgün bir şekilde sikmemi mi istiyorsun?"
Lan Wangji'ye küfür ettirmişti. Sertliği daha dokunmadan biraz sarsıldı. "Lan Zhan, sana böyle konuşmayı kim öğretti? Ne kadar da kabasın."
Lan Wangji, çok komik ve sevimli bir şekilde gözlerini devirdi. Sonra edepsiz ıslak bir sesle parmaklarını Wei Wuxian'dan çıkardı ve Wei Wuxian kıvrandı. "Ah, ah," dedi zayıf bir şekilde, tam bir itiraz değildi. Lan Wangji'nin yatakta emekleyip bacaklarını kaba bir şekilde açmasına ve araya yerleşmesine izin verdi.
Böylece yüzleri yine dip dibe gelmişti, Wei Wuxian nefesinin kesildiğini duydu. Lan Wangji'nin bakışlarındaki yoğunluğun onu bu kadar savunmasız hissettirmesi çok saçmaydı. Aptalcaydı da— Lan Wangji'yi öptüğünü, parmaklarını emdiğini, o parmakların içinde olduğu düşünülürse. Eğer ikisinin daha gerçekleştirmediği bir yakınlık türü varsa, Lan Wangji'nin ona bir karış uzaktan bakması bu listede olmamalıydı. Bunu zaten daha önce yapmışlardı. Ama bir şekilde kendini açıkta kalmış, net bir şekilde görünür hissetti ve bu dehşet vericiydi. Sanki bu son bakış, Lan Wangji'nin onu olduğu yere sabitleyen ciddi altın gözleri, derisinin altında bir hastalık gibi gizlenen nahoşluğu sonunda farkına varacakmış gibiydi.
Ama Lan Wangji yumuşak ve sevecen bir sesle sadece "Wei Ying çok güzel," dedi.
Wei Wuxian keskin bir nefes aldı ve bir anda gülmeye başladı. Hissettiği şey rahatlama duygusundan ziyade saf, kolay, katıksız mutluluktu. "Yıllar boyunca en seçkin bekârlar listesinde ikinci kimdi, ha? Ben değildim! Bunu benim sana söylemem gerekmez mi?"
"Artık bekâr değilim," dedi Lan Wangji sakince. Ah, ah—
Wei Wuxian'ın bunu algılamak için gerçekten zamanı yoktu, gerçekten bunu mu demek istiyorsun, lütfen bunu kastetmiş ol demek için zamanı da yoktu, çünkü Lan Wangji sertliğini yavaş, sabit bir kayma hareketi ile ileri doğru itti. Wei Wuxian Lan Wangji’nin parmağıyla yaptıklarından dolayı kaygan ve yeterince açılmıştı, ama yine de bu his ondan çok farklıydı, çünkü her şeyde olduğu gibi bunda da Lan Wangji gerçekten çok başarılıydı.
"Kocamansın Lan-er-gege," dedi ve sözleri bir sızlanmaya dönüştü. "Senin burada da bu kadar etkileyici olman gerektiğini kim söyledi? Çok büyük değil mi? Öleceğim, kesinlikle dayanamıyorum, ben-ah, kahretsin– parçalanacağım, biraz merhamet et." Lan Wangji elbette merhamet göstermedi, ki bu iyi bir şeydi çünkü eğer merhamet etseydi Wei Wuxian muhtemelen onu öldürmek zorunda kalırdı. Lan Wangji onun içinde çok sıcak ve sert ve kalındı. Bu gerçekten sahiplenilmek gibi hissettiriyordu, ait olmak gibi, Lan Wangji benim dediğinde ciddiymiş gibi. Wei Wuxian dediğinde ciddi olmasını istiyordu. Bir yere ait olmak istiyordu.
Hareket etmeye başladıklarında, çıldırtıcı, cezalandırıcı gibi hissettiriyordu, Lan Wangji onun içinde başka bir sahiplik izi bırakmaya çalışıyormuş gibiydi. Wei Wuxian bunun işe yarayacağını umdu. Lan Wangji, istediği herhangi bir yerinde iz bırakmalıydı. İstediği her bir yerde iz bırakmalıydı. O zaman herkes birbirleri için ne olduklarını bilecekti. Wei Wuxian'ın buradaki varlığından hiç kimse şüphe etmeyecekti.
"Wei Ying," dedi Lan Wangji sesi çatlayarak. "Wei Ying, kendine dokun."
Nedenini bilmesine, ritmin teklemeye başladığını hissetmesine rağmen, "Neden, izlemeyi seviyor musun? Bu çok edepsizce Lan Zhan,” demeyi başardı Wei Wuxian. Beceriksizce elini sertliğine koydu, başparmağını uç kısmın altına bastırdı ve sertçe okşadı. Lan Wangji'nin onu doldurma hissiyle birlikte bu neredeyse çok fazlaydı. Bunun dışında hiçbir şey hissetmek istemiyordu.
Lan Wangji'nin kalçaları tekrar ileri, daha sert bir şekilde itildi ve ardından içinin derinliklerinde nabız gibi atan bir sıcaklık hissetti, Lan Wangji Wei Wuxian'ın üzerine yığıldı. Wei Wuxian inledi, yüksek sesle ve ahlaksızca ve tamamen çaresizce kendi zirvesine ulaşmak için yumruğunu becerdi. Çok fazla zamanını almadı çünkü içinde hissedebiliyordu –ya da hissedebildiğini düşünüyordu– Lan Wangji'nin onda gerçekten iz bıraktığını hissedebiliyordu ve bir haykırışla doruğa ulaştı.
Lan Wangji kendini biraz kaldırıp yatağa uzanana kadar birkaç dakika nefes nefese öylece yattılar. Wei Wuxian mümkün olan en iyi şekilde sersemlemiş hissediyordu. Her yeri sızlıyordu, her yerinde Lan Wangji'nin vahşi dişlerinden izler olacaktı ve kalçasından bir şey damlıyordu – belki yağ idi, belki değil. Kendini hiç bu kadar mutlu hissetmemişti. "Lan Zhan," dedi memnun bir şekilde, "bak beni ne hale getirdin."
"Bakıyorum," dedi Lan Wangji, sesi karanlık ve son derece tatmin olmuş geliyordu.
Wei Wuxian güldü, Lan Wangji'nin yüzüstü yatışını ve bitkin halini görmek için başını çevirdi. Onun da başını çevirmiş olduğunu ve yüzünde en iyi şekilde kendini beğenmiş olarak tanımlanabilecek bir ifadeyle ona baktığını gördü. Wei Wuxian, yüzündeki koca sırıtmayı yumuşatmaya çalıştı, ama gülüşü bir şekilde kenarlardan dışarı taştı ve sırıtmaya devam etti. "Evet," dedi ciddi bir şekilde, "tüm bunları bana sen yaptın. Hem de bu konuda çok serttin. Asla iyileşemeyebilirim. Bu konuda ne yapacaksın?”
"Hmm." Lan Wangji kendini biraz yukarı itti ve eliyle uzandı, yüzünde spekülatif bir ifadeyle Wei Wuxian'ın teninden süzülen kendi menisiyle öylesine oynadı. Parmakları giderek yukarı çıktı ve sonra ikisini sığ ama ısrarlı bir şekilde Wei Wuxian'ın deliğine geri bastırdı.
"Ah-ah-ah." Wei Wuxian'ın kalçaları yataktan kalktı ve sırtı yaylandı. Bu kesinlikle çok fazlaydı. Aşırı duyarlı ve aşırı uyarılmış durumdaydı, ikinci tura başlayabileceklerini düşünmesine bile inanamıyordu. “Lan Zhan!”
"Kötü mü?" Lan Wangji sakince soruyor. "Gerçekten hoşuna gitmiyor mu?"
Sözcükler Wei Wuxian'ın hafızasında bir şeyleri uyandırdı ve kaşları çatıldı, ağzı açık kaldı. "Lan Zhan! Bir dahaki sefere dedim, ilk seferden iki dakika sonra değil! Bu kadar utanmaz olabileceğini kim bilebilirdi? Yıpranmış bedenim iyileşirken biraz sabret." Kırgın ifadesini bir süre daha tuttu, sonra bunun bir sırıtışa dönüşmesine izin verdi. "En az yarım saat beklemen gerekecek."
"Mn." Lan Wangji parmaklarını geri çekti ve Wei Wuxian biraz kıvranarak istemsizce bir inilti çıkardı. Kıvranışı, üstünde yattığı sert ve soğuk bir şeyi hareket ettirmişti. Kaşlarını çattı, uzandı ve Lan Wangji'nin ona verdiği yeşimden dağı eline aldı. Ona uzun süre baktı, ardından başparmağını oymaların üzerinde gezdirerek gülmeye başladı.
“Dikkatimi dağıttığın zaman düşürmüş olmalıyım,” dedi neşeyle. "Tekrar teşekkür ederim Lan Zhan. Gerçekten beğendim."
Lan Wangji, yanağını öpmek için eğildi ve sonra doğruldu, bacaklarını yataktan indirip ayağa kalktı. Wei Wuxian, Lan Wangji'nin odanın karşı tarafına yürümesini izledi, sakin ve durgun hissediyordu. Lan Wangji'nin sırtındaki yara izlerini kısa bir süre inceledi, sonra gözlerinin aşağı doğru kaymasına izin verdi. Bu harika bir manzaraydı, Lan Wangji bir şeyler ararken o manzaranın keyfini çıkarıyordu. Lan Wangji arkasını dönünce gözlerini yukarı çıkarma zahmetine girmedi, sadece gülmeye benzer bir ses duyunca yukarı doğru bakıp onunla göz göze geldi.
"Lan-er-gege çok etkileyici," dedi sırıtarak.
"Utanmaz," dedi Lan Wangji sertçe, ama o küçücük, memnun gülümsemesini engelleyememişti.
“Hem de çok utanmaz,” Wei Wuxian kolayca kabul etti. “Sen böyle görünürken kendime nasıl engel olabilirim ki?”
Lan Wangji elinde yumuşak bir bezle yatağa geri döndü, Wei Wuxian'ın karnını sildi. Wei Wuxian onunla alay etmeden işini yapmasına izin verdi, kendini şımartılmış ve önemsenmiş hissediyordu. Lan Wangji başka bir şey yapmadan bezi bırakınca kaşlarını kaldırdı.
"Temizleyeceğin tek yer orası mı Lan Zhan? Sanırım başka yerlerimi de kirlettin.”
Lan Wangji omuz silkti. “Temizlemenin bir anlamı yok.” Wei Wuxian, hissettiği kadar kafası karışmış görünüyor olmalıydı ki ekledi, "Yarım saat dedin."
"Doyumsuz!" Wei Wuxian hemen bağırdı, ancak sözleri kontrol edemediği kahkahasıyla kesildi. “Ruh eşimin çok fazla enerjisi var!”
"Mn," dedi Lan Wangji kaygısız bir sesle ve sonra Wei Wuxian'ın dudaklarını tekrar kendi dudaklarıyla birleştirmek için öne doğru eğildi.
Bir süre öylece öpüştüler, tembel ve rahatlamış bir şekilde. Kolayca, ilk öpücüklerinin o yakıcı, çaresiz tutkusu olmadan. Tatlı ve nazikçe. Wei Wuxian rahatlıkla hissettiği mutluluk ile nefessiz kalmıştı. Sonunda ayrıldıklarında, duyduğu zevki etrafa yaydığını biliyordu. Lan Wangji, onun gözüne giren birkaç saçı çekip ona anlayışla gülümsedi ve Wei Wuxian bir tane daha öpücük için uzandı. Kaç tane öpücük alırsa alsın, her zaman daha fazlasını istiyordu.
"Lan Zhan," dedi başını yastığa geri bırakarak. "Lan Zhan..."
"Mn." Lan Wangji kolunu onun üzerine atıp kendine doğru çekti, terli yerleri biraz birbirine yapışıyordu. Rahatsız edici olmalıydı, ama hiç rahatsız olmamıştı. "Buradayım."
Wei Wuxian, "Daha önce," demeye başladı ve sonra kafasını salladı, daha da yakınlaştı ve bu anı bozmamaya karar verdi. "Boş ver. Beni yine öpsene?"
Lan Wangji dediğini hemen yaptı, çünkü o harika biriydi, ama sonra geri çekilip bir eliyle Wei Wuxian'ın yüzünü kavradı. "Wei Ying" dedi, "Daha önce, ne?"
Wei Wuxian ona surat astı, tek kelime etmeden homurdandı ve cevap vermek yerine Lan Wangji'nin kafasını bir başka öpücük için aşağı doğru çekmeye çalıştı. Lan Wangji öpücüğe izin verdi ama bu yine ayrıldıklarında "Daha önce, ne?" diye tekrar sormasına engel olmamıştı.
"Agh," dedi Wei Wuxian. "Lan Zhan, beni dinlemiyor musun? 'Boş ver' dedim."
"Mn." Lan Wangji daha da yaklaştı, vücudunu koruyucu bir şekilde yarı yarıya Wei Wuxian'ın üzerine bıraktı ve elmacık kemiğini öptü. "Wei Ying'i biliyorsam," dedi, "bu, daha fazla ilgilenmem gerektiği anlamına geliyor, daha az değil."
“Lan Zhan.”
"Buradayım," diye tekrarladı Lan Wangji ve Wei Wuxian açıkça zevkten erimemeye çalıştı.
"Neden böyle olmak zorundasın, ha?" Homurdandı, gıcık olmuş gibi yaptı, böylece sevgi dolu yapışkan küçük bir sıvı birikintisi yerine bir insanmış gibi hissedebilirdi. "Neden her zaman bu kadar mükemmel olmak zorundasın ki? Sen her zaman mükemmel olurken ben sana nasıl ayak uydurabilirim?"
Lan Wangji spekülatif bir şekilde mırıldandı, başparmağını Wei Wuxian'ın gözünün köşesine koydu, ardından yanağının kenarını takip ederek yavaşça aşağı doğru kaydırdı. "Zor olmaz. Sen zaten mükemmelsin."
Wei Wuxian kızardığını hissetti, yüzü sıcacıktı. Olduğu yerde kıvrandı. "Lan Zhan. Herhangi bir uyarı olmadan böyle şeyler söyleyemezsin. Adil değil!” Lan Wangji, görünüşe göre pişmanlık duymadan omuz silkince, sızlanmaya devam etti.
"Sadece— buraya gel, buraya gel. Beni tekrar öp. Beni tekrar öpmek zorundasın, gerçekten çok ihtiyacım var—"
Ona her zaman iyi davranan Lan Wangji, kendisine söylendiği gibi ayak parmaklarını kıvırtacak bir başka öpücük verdi. O kadar odaklı— yoğun, kapsamlı ve o kadar becerikliydi ki Wei Wuxian neredeyse Lan Wangji'nin kılıç formları, tılsımlar ve hat sanatının yanı sıra bu konuda da ders alıp almadığını merak etti. Bu muhteşemdi. Lan Wangji ne isterse onu yaparken Wei Wuxian'ın tek yapması gereken orada bir tür zevk düşkünü gibi öylece yatmaktı.
Yeniden aralarında nefes alacak kadar bir boşluk olunca "Lan Zhan," diye mırıldandı Lan Wangji'nin dudaklarına doğru. Ellerini Lan Wangji'nin ensesinde sıkıca tutuyordu, onu yakınında tutuyor ve fazla geri gitmesini engelliyordu. Daha fazla düşünmeden sordu, "Daha önce, gerçekten bunu mu demek istedin? Yani sen— haklı mıydım? Kalmamı mı istiyorsun? Sen— yani— hiç söylemedin.” Lan Wangji ona boş gözlerle bakıyordu, Wei Wuxian yana doğru bakıp azıcık güldü. "Bana öyle baktığında ne düşündüğünü anlayamıyorum, biliyorsun. Her neyse, senin olduğumu söylediğini biliyorum ama bu— yani. Sadece... emin olayım diye düşündüm."
Uzun, çok uzun bir sessizlik oldu, ardından Lan Wangji çok yavaş bir şekilde, "Kalmanı isteyip istemediğimi mi bilmek istiyorsun?" dedi.
Wei Wuxian aslında, biraz umutsuzca, hiç sormamış olmayı dilemeye başlamıştı. Lan Wangji'nin vücudunun altından çıkmaya çalıştı ama Lan Wangji onu hemen kollarıyla hapsetti ve yerinde tuttu. "Yani, evet!" Lan Wangji'nin yüzü dışında herhangi bir yere bakarak söyledi. "Sordum ama sen hiç söylemedin."
"Ben—" Lan Wangji durdu. Wei Wuxian daha önce onun bir cümleyi tamamlayamadığını hiç duymamıştı, Lan Wangji'nin önceden tamamen düşünmediği bir şeyi söylemeye çalışabileceği hiç aklına gelmemişti. Ona bakma cesaretini topladığında Lan Wangji'nin gözleri fal taşı gibi açıktı, şaşkın ve inanamamış duruyordu. "Kalmanı istediğimi bilmiyor muydun?"
“Hiç demedin!” Wei Wuxian pat diye söyledi, kelimeler bilinçli bir karar vermeden ağzından dökülüyordu. “Benden kalmamı istemeni bekledim ve bekledim ve sen hiç sormadın, ben de gittim! Sen söylemezsen ben nereden bilecektim ki! Nasıl bilebilirdim, sonuçta—" Sonuçta Lotus Koyu ve kardeşi hâlâ oradaydı, ama evi yoktu. "Bana söylemediysen," dedi sessizce, "hala hoş karşılandığımı nereden bilebilirdim ki?"
Lan Wangji'nin geniş avuçlarından biri Wei Wuxian'ın yanağını kavradı ve başını yukarı doğru kaldırdı, böylece Wei Wuxian'ın göz göze gelmekten başka seçeneği kalmamıştı. "Wei Ying," dedi ve ardından güçlükle yutkundu. “On altı yıl boyunca her gün seni özledim. Ondan önce de seni özledim." Tutuşu sıkılaştı, neredeyse fazla sıkı tutuyordu, sonra tekrar gevşeyip okşamaya dönüştü. "Seni tekrar özlemek zorunda kalmayı nasıl isteyebilirim?"
"Ama sen—" söylemedin, neredeyse bitiriyordu cümlesini. Fakat Lan Wangji asla söylemezdi, çok fazla kelime kullanmazdı. Odasında yer açar, gitmez, tertipli evine şarap ve acı biber yağı getirir, Wei Wuxian geceleri eve gelmeyince endişelenir, ve söylerdi— her zaman söylüyordu. Lan Wangji’nin her gülümsemesi burada olmanı istiyorum anlamına geldiğinde, onu doğru dürüst dinlemeyen Wei Wuxian'dı. "Ah. Ah, Lan Zhan.”
Lan Wangji öne eğildi ve Wei Wuxian'ın yüzünün kenarında kendine bir yol çizip sırayla öptü, Wei Wuxian bununla titredi. "Ben düşünmüştüm ki," ağzı çenenin boyunla birleştiği köşedeydi, dudakları dikkatli bir baskı yapıyordu, "kalmak isteseydin, kalırdın."
"Pekâlâ, biraz saçma davranmışsın." Wei Wuxian ağlamamak için sataşmaya çalıştı ve onun uzun saçlarını çekiştirdi. "Kur yapılmasından hoşlandığımı bilmiyor musun?"
"Hmm," dedi Lan Wangji, onu tekrar öptü. "O zaman sana kur yaparım."
"Ah, hayır," dedi Wei Wuxian, parçalanmış kalbinin kenarlarını ısıtan bir zevk hissederek, "bu konuda berbat olacaksın. Her zaman çok ciddi olacaksın ve beni ne kadar sevdiğin ve özlediğinle ilgili tüm o utanmazca şeyleri söylemeni dinlememi sağlayacaksın. Bunu bana nasıl yapabilirsin!"
Lan Wangji sessizce kıkırdadı ve Wei Wuxian bunu boğazının hassas cildinde hissetti. Bir an için, samimi sessizlikle örtülü bir şekilde orada yattılar ve ardından Lan Wangji mırıldandı. "Wei Ying?"
“Hmm?”
Bir duraklama daha ve ardından Lan Wangji birbirlerini görebilmeleri için kendini yukarı kaldırdı. Saçma bir nedenden dolayı sıkıntılı görünüyordu. "Bulut Kovuğu'nu sevmediğini biliyorum," dedi. "Çok fazla kural var. Ve sıkılıyorsun. Eğer sen... Mutsuz olmanı istemiyorum."
O çok, çok nazikti. Wei Wuxian onu delicesine seviyordu. “Dürüst olmak gerekirse, kuralları kafama takmıyorum” dedi. "Özellikle, sen onlara uymamamı cidden umursamadığın için. Tabi amcana bir qi sapması yaşatmadığım sürece."
Her nasılsa, bu Lan Wangji'nin kaşlarını daha da çatmasına sebep olmuştu. "Ama burayı sevmiyorsun," diye tekrarladı. "Burayı sevmediğini biliyorum."
Wei Wuxian inkâr etmek için ağzını açtı ama Lan Wangji'nin ona nasıl baktığını görünce duraksadı. Bakışları yumuşak ve endişeliydi. "Ben…" İç çekti. "Kurallar değil. Yani. Sadece kurallar değil. Daha çok—" Durdu ve sonra zayıfça gülümsedi. "Acaba akıllı, zeki, anlayışlı Lan-er-gege'm beni burada isteyen tek kişinin kendisi olduğunu gerçekten fark etmemiş olabilir mi?" Lan Wangji'nin vücudu, korumacı bir şekilde Wei Wuxian'ın üzerine yattığı yerde kaskatı kesildi, Wei Wuxian onu rahatlatıcı bir şekilde okşadı ve gülmeye çalıştı. "Yani, Jingyi ve Sizhui de öyle, sanırım, ama aslında artık burada çok fazla zaman geçirmiyorlar, çünkü her zaman Wen Ning ve diğer çocuklarla oynamaya gidiyorlar. Yine de sorun değil! Çok dert etmiyorum."
Lan Wangji gözlerini kısarak baktı. “Kim.”
“Ne?”
"Kim seni istenmemiş hissettirdi," dedi Lan Wangji şiddetle, Bichen'i alıp hemen gidip onlara bir ders vermeye hazırmış gibi.
Wei Wuxian elinde olmadan ortaya çıkan gülümsemesini dudağını ısırarak durdurdu, "Lan Zhan, hayır" dedi.
“Wei Ying—”
"Hayır," diye tekrarladı Wei Wuxian, elini kaldırıp Lan Wangji'nin çenesini okşadı. “Lan Zhan, hayatımda insanları incittim, korkuttum ve öldürdüm. Birilerinin kâbusu oldum. Ve yaptıklarıma rağmen beni affettiğin için, çocuklar ve Jin Ling affettiği için her gün mutluyum, ama kimse bana bunu borçlu değil. Ve öyle ya da böyle, yeterince cezalandırıldım, yani umarım, ama insanların benden nefret etmemesini sağlayamazsın."
"Evet, sağlayabilirim," dedi Lan Wangji inatla ve Wei Wuxian pek istemeden güldü.
"Evet, evet," dedi, sesindeki küçümsemeyi Lan Wangji'nin duymasına izin vererek. "Hanguang-Jun her şeyi yapabilir. Böylesine aptalca bir şey söylediği için bu naçiz kişiyi bağışlayın.”
Lan Wangji burnundan bir nefes verdi. Kaşları biraz daha çatıldı. Aniden, "Seni asla affetmedim" dedi.
Wei Wuxian donakaldı, çünkü bunun duyulduğu gibi bir anlama gelmediğini biliyordu, ama— "Ne?"
"Seni affettiğimi söyledin," dedi Lan Wangji ciddi bir şekilde. "Seni hiç affetmedim. Buna hiç gerek olmadı. Seni affetmemi gerektirecek bir şey yoktu." Wei Wuxian'ın bir sonraki nefesi tekledi, sertçe boğazına takıldı ve Lan Wangji bunu duymuş olmalıydı ki, çok, çok nazikçe, "Benim Wei Ying'im iyi biri," dedi.
Wei Wuxian onun altında biraz titredi. Lan Wangji'nin de hissedebildiğini biliyordu. "Lan Zhan, ben—"
"Benim Wei Ying'im," diye tekrarladı Lan Wangji o ciddi gözleriyle ona bakarak, "iyi biri."
Wei Wuxian bu ikinci yaşamının geri kalanını erdemli olarak, kusursuz davranarak, Lanların taşa oyduğu dört bin kuralın tümüne uyarak geçirse bile, yine de bunu hak etmezdi. Kimsenin bunu hak edebileceğini düşünmüyordu. "Benim Lan Zhan'ım," dedi, sadece heceleri ağzında hissetmek için. "Görüyor musun? Diğer herkes kimin umrunda? Benden hoşlanmaları kimin umrunda? Burada seninle olabilecekken başka bir yerde ve yalnız olmayı nasıl isteyebilirim?”
"Yalnız olma," dedi Lan Wangji hemen, koruyucu bir tavırla, harika bir şekilde. "Benimle ol.”
Wei Wuxian, sıkı ve uzun süren bir öpücük için onu aşağı doğru çekti. “İkimiz de yalnız olmayacağız,” dedi. "Seninle kalacağım. Seninle olduğum sürece nerede yaşadığımı umursamayacak kadar mutlu ediyorsun beni.”
Lan Wangji, "Umursamamanı istemiyorum," dedi. "Mutlu olmanı istiyorum. Seni nasıl mutlu edebilirim?"
Wei Wuxian gülümseyerek kollarını Lan Wangji'nin omuzlarına doladı. Sesini alaycı bir şekilde ciddileştirdi, kaşlarını dikkatle çattı. "Hmm, bu çok zor olacak. Çok çalışman gerekecek. Şey yapmak zorundasın— beni öpmek zorundasın. Beni öpmek ve adımı söylemek ve sımsıkı sarılmak ve benimle yatmak ve beni beslemek ve benim için şarkı söylemek ve bana çok fazla ilgi göstermek zorundasın."
"Evet," dedi Lan Wangji tereddüt etmeden. "Her birini. Her bir gün."
Wei Wuxian şok olmuş gibi bir ses çıkardı. "Her gün mü? Lan Zhan'ım bu kadar zahmetli bir programla gerçekten başa çıkabilecek mi?”
"Her gün," dedi Lan Wangji, Wei Wuxian'ın onun yapmayacağını düşüneceğinden gerçekten endişeleniyormuş gibi. Bir öpücük daha almak için eğildi ve geri çekildiğinde kararlı görünüyordu. "Sen iyisin. Sen…" Tereddüt etti, yıllardır var olan doğal suskunluğuna karşı kelimeleri arayan ağzını gören Wei Wuxian gülümsedi. "Parlaksın," diye cümlesini bitirdi. "Sen, her yere— ışık saçıyorsun."
Wei Wuxian, Lan Wangji'nin böyle şeyler söylemesini duymanın tatlı zevkinden saklanmaya çalışarak kıvrandı. "Hanguang-Jun olan sensin."
"Wei Ying olan sensin," diye yanıtladı Lan Wangji, sanki dediği mantıklıymış gibi. Wei Wuxian yine de sızlandı, Lan Wangji'nin ona olan düşkünlüğünün baş döndürücü, sarhoş edici etkisine karşı gözlerini kapatırken yanaklarının korkunç bir şekilde kızardığını hissetti. Lan Wangji yanağını öptü, dudakları nazikti. Tüy kadar yumuşak bir sesle, "Ne kadar iyi olduğunu biliyorum. Sizhui ve arkadaşları bunu biliyor. Diğer herkes de bilecek. Seninle vakit geçirip bunu bilmemek— imkânsız. Ya da imkânsız olmalı."
"Eh, bu benim," dedi Wei Wuxian, ağzını açar açmaz bunun yanlış olduğunu bilerek. "Ben hep imkânsızı başarırım."
“Wei Ying.”
"Lan Zhan." Wei Wuxian neredeyse onu itmeye çalışacaktı, ama onu aşağı çekmesi daha kolay ve daha iyiydi, böylece kendi yüzünü Lan Wangji'nin boynunun kıvrımına yaslayabilirdi. "Lan Zhan," diye fısıldedi tenine, "sorun değil. Gerçekten. Ben insanları incittim. Bunun için benden nefret etmeye hakları var."
Lan Wangji bir şey söylemedi ama Wei Wuxian kollarının sıkılaşmasından, onu daha da yakınına çekmeye çalışmasından aynı fikirde olmadığını anlamıştı. Geri adım atmak istemeyen biriyle tartışmak can sıkıcı olmalıydı, ama bunun yerine onu küçük, güvende ve çok sevilmiş hissettiriyordu. Lan Wangji her zaman diğerlerinin gördüğünden daha iyi bir versiyonunu görecekti, Wei Wuxian da bunu yapmasını isteyecek kadar bencildi.
Lan Wangji nihayet konuştuğunda, alçak sesi Wei Wuxian'ın kulağının hemen yanındaydı. "Eğer ben haklıysam, işler düzelirse, o zaman kalırız. Eğer mutlu olursan. Burada rahat edersen." Derin bir nefes aldı. O çok sıcacık, çok ağır ve mükemmeldi. "Eğer sen haklıysan ve senden isteyerek nefret etmeye devam ederlerse, o zaman işler yoluna girdiğinde ve artık Baş Efsuncu olmam gerekmediğinde, gideceğiz. Nereye istersen gideriz. İstenmediğini asla hissetmeyeceğin bir yer bulacağız."
"Lan Zhan." Wei Wuxian'ın kalbi kaburgalarının kırılgan kafesi içinde o kadar hızlı çarpıyordu ki onu içeriden parçalayabilirdi. "Burası senin evin. Burayı seviyorsun.”
"Ben seni seviyorum," dedi Lan Wangji sakince, sanki hayatının tüm gidişatını başka birisi için yeniden yazmıyormuş gibi. "Wei Ying. Ben de seninle olmayı tercih ederim."
Wei Wuxian gülümsediğini fark etti, dudakları o kadar gerilmişti ki yanakları acıyordu. Gözlerinin kenarında biriken yaşlar vardı ama bir kez olsun, sadece ezici bir şekilde mutlu olduğu, mutlulukla dolup taştığı içindi. "Tamam," dedi. "O zaman birlikte olalım Lan Zhan. Nerede olduğu önemli değil. Onu hallederiz. Yeter ki hep birlikte olalım."
ღ
O gece, boynunda asılı duran yeşim dağı ve üzerinde Lan Wangji ile uyurken iki kez rüya gördü. İlk seferinde, Wen Chao tarafından aşağı atıldıktan sonra, tüm o zaman boyunca ölümün eşiğinde geçirdiği karanlık enerjiyle çevrili Mezar Höyükleri'ndeki o üç ayı görmüştü. Acı veren yalnızlığı, tüm seçeneklerinin felakete yol açacağından emin oluşunu. Ona bulaşan öfke ve kana susamışlığı, iyimserliğinin sürekli aşınmasını. O rüyadan uyanınca, Lan Wangji'ye bir mum yaktırdı ve ikisi de devam edemeyecek kadar yorgun olup birbirlerinin ağızlarına esnemeye başlayana kadar öpüştüler.
İkincisinde ise bahçeli küçük bir ev gördü. Sağlıklı toprakta diz çökmüştü, çevresinde yeşil bitkiler büyüyordu. Evin pencerelerinden dışarı süzülen, guqinde çalınan tanıdık bir melodi vardı.
Gülümseyerek uyandı.
