Work Text:
Sabah güneşi, malikanenin devasa pencerelerinden süzülerek Aphra'nın odasına yayılırken genç savaşçı gözlerini ağır ağır açtı. Uyandığı ilk birkaç saniye boyunca tavandaki altın işlemeleri, kristal avizenin ışıkla dans eden yansımalarını ve ipek perdeleri sessizce izledi. Her şey kusursuz görünüyordu. Fazlasıyla kusursuz. Fakat içinde tarif edemediği bir boşluk vardı. Sanki bu oda ona ait değildi. Sanki burada yaşamış olmasına rağmen ilk kez görüyordu. Başını yastıktan kaldırdığı anda keskin bir ağrı şakaklarına yayıldı. Gözlerini kapatıp nefesini tuttu. Bir şey hatırlamaya çalıştı. Bir isim. Bir yüz. Bir anı. Ama zihni sisle kaplıydı. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın hiçbir şey netleşmiyordu. Bildiği tek şey adının Aphra the hot one olduğuydu. Geri kalan her şey karanlıktı. Yatağın kenarına oturup odanın etrafına baktı. Karşı duvarda asılı duran büyük aynaya gözleri takıldı. Ayağa kalkıp yavaşça aynanın önüne yürüdü. Aynadaki yetişkin adam güçlü görünüyordu. Uzun boylu, geniş omuzlu ve savaşçı olduğu belli olan biriydi. Ancak kendi yüzüne bakarken bile yabancı birini inceliyormuş gibi hissediyordu.
Kapı hafifçe tıklatıldı.
Aphra daha cevap veremeden kapı açıldı ve içeri iki yetişkin girdi. İlki koyu renk saçları arasında beyazlarla süslenmiş ve kendinden emin duruşuyla dikkat çekiyordu. İkincisi ise daha sakin, güçlü ama zarif görünüyordu.
—Günaydın, Aphra. dedi ilk adam gülümseyerek.
Aphra kaşlarını çattı.
Elemanalrın yüzlerine baktı ama onları tanımıyordu.
—Affedersiniz... Dedi tereddütle. Siz kimsiniz?
İki eleman aynı anda durdu.
Odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı.
Beyaz saçlı adam yavaşça nefes verdi.
—Ben Shegard.
Diğeri de hafifçe başını eğdi.
—Ben Georgiana.
Aphra'nın yüzündeki boş ifadeyi görünce ikisinin de yüzü değişti. Özellikle Georgiana'nın gözlerinde belirgin bir endişe belirmişti.
—Yine olmuş... diye fısıldadı.
Aphra onları anlamıyordu.
—Ney olmuş?
Shegard birkaç saniye sessiz kaldı.
—Hafızan.
Bu tek kelime Aphra'nın içinde yankılandı.
Hafızası.
Demek gerçekten bir şeyler kaybetmişti.
Tam o sırada koridordan ağır adım sesleri duyuldu. Birkaç saniye sonra iki adam kapıda belirdi. Üzerlerinde koyu renk koruma üniformaları vardı. İkisinin de bakışları dikkatli ve ciddiydi.
Rinus ve Kain.
Malikanedeki herkes onları tanıyordu. Özellikle Aphra'nın güvenliğinden sorumlu olmaları nedeniyle neredeyse gölgesi gibi onun yanında bulunuyorlardı.
Rinus durumu anlamaya çalışarak Shegard'a baktı.
—Ne oldu?
Shegard cevap vermeden önce kısa bir süre sustu.
—Aphra bizi hatırlamıyor.
Rinus'un yüzü sertleşti. Kain ise sessizce Aphra'ya baktı.
Aphra onların bakışlarından rahatsız olmuştu. Herkes sanki zaten bilmesi gereken bir şeyi biliyormuş gibi davranıyordu.
—Birisi bana neler olduğunu anlatabilir mi? diye sordu.
Bu kez Georgiana konuştu.
—Birkaç ay önce ağır şekilde yaralanmıştın. Uyandığında bazı anılarını kaybetmiştin. Zamanla düzelmeye başlamıştı ama bazen...- Sesi yavaşladı. Bazen yeniden unutuyorsun.
Aphra pencereye doğru yürüdü.
Dışarıdaki manzara nefes kesiciydi. Sonsuz gibi görünen bahçeler, mermer heykeller, çeşmeler ve uzakta görünen gümüş renkli gölet... Bir prensesin yaşayacağı türden bir yerdi.
Ama nedense içine ait hissettirmiyordu. Ellerini pencere pervazına koydu. Rüzgâr yüzüne çarparken zihninin derinliklerinde kırık görüntüler belirdi. Çelik sesleri. Bağırışlar. Koşan insanlar.
Bir savaş alanı.
Sonra her şey yine kayboldu. Aphra gözlerini kapattı. Bir zamanlar savaşçı olduğunu hissedebiliyordu. Vücudu bunu biliyordu. Kasları bunu biliyordu. Fakat zihni unutmuştu. Arkasında duran Shegard, Georgiana, Rinus ve Kain sessizce onu izliyordu. Hepsi onun güvenliği için oradaydı. Hepsi ona yardım etmek istiyordu. Fakat hiçbiri Aphra'nın içindeki huzursuzluğu göremiyordu. Çünkü Aphra'nın kaybettiği şey sadece anıları değildi. İçgüdüleri ona, geçmişinde saklı çok daha büyük bir şey olduğunu söylüyordu.
Ve o sır, ne kadar unutmaya çalışırsa çalışsın, er ya da geç onu bulacaktı.
—
Aphra odasının kapısından çıktığında koridorun sessizliği ilk dikkatini çeken şey oldu. Sessizlik aslında doğru kelime değildi; malikane yaşayan bir yapıydı ve yaşayan hiçbir yer tamamen sessiz olmazdı.
Uzaklardan gelen ayak sesleri, alt katlardan yükselen belli belirsiz konuşmalar, bir yerde açılıp kapanan ağır kapılar ve rüzgârın eski pencerelerin kenarlarında çıkardığı hafif uğultu hâlâ vardı. Fakat bütün bu sesler taş duvarların ve yüksek tavanların arasında öylesine dağılıyordu ki geriye yalnızca insanın farkında olmadan dinlediği bir arka plan kalıyordu. Aphra birkaç saniye boyunca olduğu yerde durdu. Önünde uzanan koridoru izledi. Güneş ışığı uzun pencerelerden içeri süzülüyor, mermer zeminin üzerinde altın renkli şeritler oluşturuyordu. Bu manzara güzel olmalıydı. Etkileyici olmalıydı. Belki de daha önce olsa öyle hissederdi. Fakat şimdi tek hissedebildiği şey yabancılıktı. Sanki başka birinin hayatının ortasına bırakılmıştı. Sanki bu koridorlardan daha önce yüzlerce kez geçmiş olmasına rağmen onları ilk kez görüyordu.
Hafızasını kaybettiğinden beri en çok nefret ettiği duygu buydu.
Bilmemek.
İnsan bir düşmandan nefret edebilirdi. Bir savaştan korkabilirdi. Bir yaranın acısını hissedebilirdi. Ama hiçbir şey kendi geçmişini tanıyamamaya benzemiyordu. Çünkü geçmiş olmadan insanın kim olduğu da belirsizleşiyordu. Aphra son günlerde aynaya her baktığında bunu hissediyordu. Karşısındaki yüzün kendisine ait olduğunu biliyordu ama ona aitmiş gibi gelmiyordu. Ellerinin güçlü olduğunu görebiliyordu fakat bu gücü nerede kazandığını bilmiyordu. Omuzlarındaki eski yara izlerini fark ediyordu fakat onları kimin açtığını hatırlamıyordu.
Kendi bedeninde misafir gibi hissediyordu.
Koridor boyunca yürümeye başladığında Rinus ve Kain de sessizce hareket ettiler. İkisi de konuşmadı. Aphra bunu fark etmişti. Bu insanlar gereksiz konuşmayan türdendi. Özellikle Rinus. Bazen Aphra onun gerçekten konuşup konuşmadığını merak ediyordu. Adamın yüzü granitten oyulmuş gibiydi. Ne şaşırıyor ne gülümsüyor ne de öfkeleniyordu. Sürekli aynı sert ifadeyle etrafı izliyordu. Kain biraz farklıydı. Daha genç görünüyordu. Bakışlarında daha fazla hayat vardı. Fakat o da dikkatliydi. Hatta bazen Aphra onların kendisini korumaktan çok gözetlediklerini hissediyordu. Bu düşünce hoşuna gitmiyordu. Çünkü özgür olduğunu biliyordu. Kimse onu bir odaya kilitlemiyordu. Kimse ona emir vermiyordu. Fakat yine de yalnız yürümüyordu. Nereye gitse bu iki adam peşinden geliyordu.
Bunun nedeni hafıza kaybı mıydı? Yoksa ona anlatılmayan başka sebepler mi vardı? İşte bu sorunun cevabını bilmiyordu ve son günlerde en çok bundan rahatsız olmaya başlamıştı...
—
Aphra son basamağı inerken aniden durdu.
Giriş salonu devasa sütunlarla çevriliydi. Tavandan sarkan kristal avizeler güneş ışığını yüzlerce parçaya bölüyor, mermer zeminde dans eden yansımalar oluşturuyordu. Malikane görkemliydi. Belki de dünyanın en güvenli yerlerinden biri gibi görünüyordu.
Ama Aphra'nın içinde büyüyen huzursuzluk geçmiyordu. Tam tersine. Her geçen gün daha da güçleniyordu. Salonun ortasına geldiğinde bakışları duvardaki büyük bir tabloya takıldı. Eski bir savaş sahnesini gösteriyordu. Zırhlı askerler, yıkılmış surlar ve alevler...
Aphra'nın nefesi kesildi. Başının içinde ani bir uğultu yükseldi. Bir anlığına tabloyu değil, gerçek bir savaşı görüyordu. Kılıçların çarpışması. Kan kokusu. Çığlıklar. Ve siyah zırhlı bir figür. Yüzünü seçemiyordu. Ama o kişinin kendisine baktığını hissediyordu.
—Onu durdurun!
Bir ses yankılandı. Sonra başka bir ses.
—Geç kaldık!
Aphra sendeledi. Rinus anında yanına ulaştı.
— Aphra!
Genç savaşçı gözlerini sıkarak şakaklarını tuttu.
Görüntüler kaybolmuştu. Yine. Her seferinde olduğu gibi. Fakat bu kez farklı bir şey vardı. Bir isim. Sislerin arasından yükselen tek bir isim.
—Val...
Aphra farkında olmadan bu kelimeyi fısıldadı. Kain'in yüzü değişti. Çok kısa bir an için. Ama Aphra bunu gördü. Rinus da görmüştü. İki koruma sessizce birbirlerine baktılar. Bu bakış sadece bir saniye sürdü. Yine de yeterliydi. Aphra'nın içindeki şüphe büyüdü.
— Val kim?
Sessizlik. Kimse cevap vermedi.
— Val kim?! diye daha sert tekrarladı.
Kain başını çevirdi. Rinus'un çenesi gerildi. Ve sonunda Shegard'ın sesi duyuldu.
— O ismi nereden duydun, Prenses Aphra Hanım?
Aphra kaşlarını çattı.
— Demek gerçekten biri.
Kimse konuşmadı. Bu sessizlik her şeyden daha anlamlıydı. Ancak Shegard birkaç saniye düşündü. Ardından ağır bir nefes verdi.
— Sana anlatmamamızın bir nedeni vardı, yavşak.
— Ne nedeni?
— Çünkü Val geçmişindeki en tehlikeli kişiydi.
Aphra'nın kalbi hızlandı.
— Düşmanım mıydı?
Shegard'ın gözlerinde tuhaf bir ifade belirdi. Sanki cevabı vermek istemiyordu. Sanki gerçek çok daha karmaşıktı.
— Hayır, dedi sonunda.
— O zaman kimdi?
Bu kez cevap Georgiana'dan geldi. Kadının sesi neredeyse fısıltı kadar alçaktı.
— Bir zamanlar en çok güvendiğin kişiydi.
Salon yeniden sessizliğe gömüldü. Ve Aphra ilk kez gerçekten korktu. Çünkü kaybettiği anılar sadece geçmişini değil... Belki de hayatının en önemli insanını da saklıyordu.
Adamın boğazı kurudu....En çok güvendiği kişi. Bu söz zihninde yankılanıp duruyordu.Ama hiçbir şey hissetmiyordu.
Ne özlem.
Ne sevgi.
Ne de nefret.
Sadece boşluk.
Sanki o isim zihninden sökülüp alınmıştı.
— Eğer bana bu kadar yakınsa neden hatırlamıyorum? diye sordu.
Kimse hemen cevap vermedi. Shegard bakışlarını kaçırdı. Georgiana'nın yüzündeki endişe daha da belirginleşti. Bu durum Aphra'nın hoşuna gitmedi. Son günlerde fark ettiği bir şey vardı. Bu insanlar ona yalan söylemiyordu... Ama bütün gerçeği de anlatmıyorlardı. Ve bundan yorulmaya başlamıştı.
— Yine saklıyorsunuz, dedi sertçe.
— Aphracım...
— Hayır. Herkes aynı şeyi yapıyor. Bana yaralandığımı söylediniz. Hafızamı kaybettiğimi söylediniz. Ama neden yaralandığımı söylemediniz.
Sessizlik.
— Kiminle savaştığımı söylemediniz.
Sessizlik.
— Şimdi de bu Val denen adamı saklıyorsunuz.
Rinus hafifçe kıpırdandı.
Aphra bunu fark etti.
Adamın yüzü her zamanki gibi taş gibiydi ama gözleri bir anlığına sertleşmişti. Aphra bir şey söyleyecekken malikane aniden sarsıldı.
GÜÜÜM! Badum tısss
Tüm bina hafifçe titredi. Avizedeki kristaller birbirine çarptı. Koridorlardan bağrışmalar yükseldi. Kain anında kılıcının kabzasına uzandı. Rinus pencereye döndü.
— Dışarıdan geldi.
Bir saniye sonra ikinci patlama duyuldu. Bu kez daha yakından.
GÜÜÜM!
Bahçenin bir tarafından siyah duman yükseliyordu. Aphra pencereye koştu. Dışarıda insanlar panik içinde hareket ediyordu. Muhafızlar koşuyordu. Kapılar kapanıyordu. Alarm çanları çalmaya başlamıştı.
— Ne oluyor?
Kain'in yüzü kararmıştı.
— Saldırı.
Aphra'nın kalbi hızlandı. Nedense korkmak yerine vücudunun içinden tanıdık bir his geçti. Kasları gerildi. Nefesi değişti. Damn. Sanki bedeni bu ana hazırlanmıştı. Sanki bunu yüzlerce kez yaşamıştı. Üçüncü patlama geldi. Sonra çığlıklar. Ve ardından dışarıdan yükselen bir ses. Güçlü. Derin. Bütün avluda yankılanan bir erkek sesi.
— APHRA-CWAAANN!
Güya genç olan savaşçının bedeni dondu. O sesi tanıyordu.
Ama nasıl?
Hafızasında hiçbir şey yoktu. Yine de tanıyordu.
— APHRA-CWAANNN!
Ses tekrar yankılandı. Bu kez zihninde şimşek gibi bir görüntü çaktı. Karanlık bir gece. Yağmur. Kan.Ve aynı ses.
"Kaç!"
Aphra sendeledi. Başının içinde ağrı patladı. Rinus omzunu tuttu.
— Buradan ayrılıyoruz. Hemen.
Ama Aphra pencereye kilitlenmişti. Avlunun giriş kapısında tek bir figür duruyordu. Uzun boylu. Siyah zırhlı.
Omzuna kadar uzanan koyu saçları rüzgârda savruluyordu. Yüzü uzaktı. Seçilemiyordu. Fakat adamın gözleri doğrudan Aphra'ya bakıyordu. Ve o anda Aphra'nın zihnindeki sis bir anlığına dağıldı. Bir isim. Tek bir isim.
VAL'ın oğlu Severin.
Ağzından istemsizce döküldü.
— Sen...
Aşağıdaki adam hafifçe başını kaldırdı.
Ve gülümsedi.
Sanki yıllardır beklediği kişiyi sonunda bulmuş gibi.
— Nihayet uyandın, Aphra.
Salonun içindeki herkesin yüzü bir anda soldu. Çünkü korktukları kişi gerçekten gelmişti.
—Günaydın, Aphra. dedi ilk adam gülümseyerek.
Aphra kaşlarını çattı.
