Actions

Work Header

Rating:
Archive Warning:
Category:
Fandom:
Relationship:
Characters:
Additional Tags:
Language:
Türkçe
Stats:
Published:
2026-01-02
Words:
8,721
Chapters:
1/1
Comments:
9
Kudos:
50
Bookmarks:
2
Hits:
2,583

Tabula Rasa

Summary:

Boran'ın gölgesi sonunda dağılmış, Alya ile Cihan ikinci kez - bu kez kendi iradeleriyle - "evet" demiştir. Ancak özgürlüğün rahatlatıcı sessizliği yerini beklenmedik bir fırtınaya bırakır. Kavuşmanın ateşi dinse de Alya'nın içindeki açlık, daha derin ve daha talepkâr bir hâl alır. Cihan'ın o sakin, hükmeden bakışlarının karşısında Alya, bir gerçeği fark eder:
Cihan'ın ona yalnızca dokunuşu yetmiyor - nefesini, sesini, aklını, tüm varlığını istiyor.

Notes:

(See the end of the work for notes.)

Work Text:

Odanın içindeki atmosfer henüz dağılmamıştı; fırtına şimdilik dinse de etkisi, dört duvar arasında sıkışıp kalmıştı. Alya, lacivert saten çarşafların arasına gömülmüş halde tavandaki loş ışığın titreyen huzmelerini izliyordu. Tenindeki karıncalanma, zayıf titreşimlerle varlığını hâlâ sürdürüyordu.

Bakışları odanın içinde gezindi; her nesne, az önceki o vahşi kavuşmanın dilsiz bir şahidi gibiydi. Bluzu yatağın kenarına tutunmuş, ince askısı aşağı sarkıyordu. Cihan’ın gömleği, kapı eşiğinde hoyratça buruşturulmuş bir halde dururken; ayakkabılarından biri yatağın karanlığına sığınmış, diğeri ise sehpanın yanına öylece devrilmişti. Komodinin üzerindeki su bardağı, aldığı darbeyle yana yatmış, içindeki son damlalar da ahşabın damarları boyunca ince, ıslak bir iz bırakmıştı.

Yorganın yarısı, yatağın kenarından aşağı kayıp yere kadar sürünmüş; diğer yarısı ise Alya’nın bedenine gelişigüzel dolanmıştı. Yorganın altındaki o boğucu sıcaklık ile odanın geceye has serinliği arasında keskin, tuhaf bir sınır vardı. Sanki az önce yaşanan o yüksek tansiyonlu anlar hâlâ kumaşın liflerine sıkıca tutunuyor, havada asılı kalmaya devam ediyordu.

Banyodan gelen suyun sesi, Alya’nın zihnindeki karmaşayı düzene sokan tek melodiydi. İçeride Cihan’ın olduğunu, o suyun onun omuzlarından süzüldüğünü bilmek kadar mutluluk veren bir şey yoktu şu an Alya için. Derin bir nefes aldı; göğüs kafesi, içinde hapsolan bir kuşun kanat çırpışlarını andıran hafif bir titremeyle dolup boşaldı. Sonunda Cihan’la yeniden kavuşmuşlardı.

Vücudu yorgundu, kasıklarında dolaşan o tatlı sızı, haz vericiydi. Başını yavaşça yastıktan kaldırdı ve bakışları yatağın çaprazındaki boy aynasına takıldı. Aynadaki yansıma, ona hem çok tanıdık hem de ürkütücü derecede yabancıydı. Yarı dağılmış bir yatak, yere saçılmış kıyafetler ve yorganın kenarından zarafetiyle süzülen kendi çıplaklığı.

Omzunun kavisli çizgisi, boynunun o kıvrımı, saçlarının arkasına dökülmüş hali… Sanki gördüğü kadın, uzun süredir beklediği savaşın sonunda eve dönen biri gibiydi. Boran’ın o zehirli varlığı, aylarca hayatlarının her köşesine sızan, her nefeslerinde onları boğan bir sis tabakası gibiydi. Attıkları her adımda, kurdukları her hayalde gölgesinin buz gibi soğukluğunu hissetmişlerdi.

Ama şimdi o karanlık dağılmış, o gölge ait olduğu yere, hiçliğe hapsolmuştu. İkinci defa ve bu kez tamamen kendi rızalarıyla, kendi hür iradeleriyle "evet" dedikleri o nikah, sadece bir hukuki prosedür değil, Boran’ın üzerlerinde bıraktığı tüm izlerin silinişiydi adeta. Alya gülümsedi. Gözlerindeki o ani parıltı, ruhunun en derin köşesine kadar ulaşan bir zafer çığlığıydı. Cihan’ın her dokunuşunda, her sert hamlesinde Alya’nın hissettiği tek şey; eksilen parçalarının yerine geri konmasıydı.

Ancak bu huzur dolu düşünce, Alya’nın zihninde beklediği gibi içinde kök salamadı. Gülümsemesi yavaşça sönmeye başladı. Aynadaki yansımasını izlerken, göğsünde aniden beliren, bu kez daha ağır olan o boşluğu hissetti. İnatçı ve neredeyse somut bir ağırlık... Yorganı omuzlarına kadar çekti; sanki odadaki serinlik değil de, içindeki o ani kuraklık onu donduracakmış gibi. Ne yaparsa yapsın, içi dolmuyordu. Az önce bedenini kasıp kavuran o yoğun haz, ruhunun kıyısına çarpmış ama içeri sızamadan geri çekilmişti.

Alya aynaya bakmayı bırakamıyordu. Bedeninin bu kadar sükûnet içinde görünmesi ona neredeyse hakaret gibi geliyordu; çünkü içindeki o volkan sönmek bir yana, daha da hiddetlenmişti. Cihan’a yeniden kavuşmayı beklediği o sonsuz boşluk, uykusuz geceler, her telefonda bir umut aranan sabahlar... Hepsi şimdi daha canlı, daha talepkârdı.

Cihan’la bir olmak, onunla bu yatakta eriyip gitmek yetmemişti. Onu beklediği bunca zaman boyunca biriken o devasa özlem, kavuşunca dağılacağına; aksine daha keskin ve daha acımasız bir hâl almıştı. Çölde susuzlukla sınanan birinin, suyun tadını aldığı o ilk anın dehşetiyle, susuzluğunu daha derinden fark etmesi gibi Alya da Cihan’ın içinde kayboldukça, onun varlığına daha çok acıkmıştı. Bu açlık bedeninden değil, ruhunun en karanlık dehlizlerinden yükseliyordu. Cihan’ın varlığına, sesine, nefesine; onun kurduğu o ağır, sakin hâkimiyete…

Daha fazlasına susamıştı.

Derken banyonun kapısı gıcırdayarak açıldı. Cihan, merdivenleri usulca çıkarken beraberinde sadece banyonun buğusunu değil, o keskin ve erkeksi kokusunu da odaya taşıdı. Üzerindeki bornozun kuşağını gevşekçe bağlamış, kendi tarafından Alya’nın tarafına doğru ilerliyordu. Hareketlerinde insanı çileden çıkaran bir sükûnet vardı; sanki az önce yaşanan her şey, olması gereken bir şeydi sadece. Alya, Cihan’ın yatağın soğuyan tarafına geri döneceğini, kendisini o güçlü kollarıyla sarıp sarmalayacağını ve dışarıdaki dünyayı tamamen unutturacağını ummuştu.

Ancak Cihan, Alya’nın beklentilerini tek bir hamlesiyle boşa çıkardı. Yatağın tam karşısında duran, Cihan’ın çok sevdiği, bir süre Alya’nın tüm yalnızlığıyla sığındığı tek şey olan yeşil koltuğa oturdu. Cihan, sırtını koltuğun arkasına sertçe yaslayıp bacaklarını hafifçe araladı. Saçlarından süzülen tek bir su damlası, çıplak göğsünün üzerinden kıvrılarak aşağı, vücudunun karanlık derinliklerine doğru yol alırken, gözlerini Alya’dan bir saniye bile kaçırmadı. Bakışları Alya’nın çıplak omuzlarında, çarşafın dışına taşan kıvrımlarında geziniyordu.

Alya ise yatakta, tüm çıplaklığı ve savunmasızlığıyla onun karşısındaydı. Az önce yaşadıkları o duygusal yoğunluktan sonra Cihan’ın bu kadar çabuk normal bir hale geçmesi, Alya’nın içinde haftalardır biriken o hırçın özlemi tetikledi. "Neden orada oturuyorsun?" diye sordu Alya. Sesi, odanın serinliğinde titredi. Kendi sesinin ne kadar kırılgan çıktığını duyunca şaşırdı. "Neden yanıma gelmiyorsun?"

Cihan’ın dudaklarında, kibirle karışık ama bir o kadar da davetkar, belirsiz bir kıvrılma belirdi. "Seni izlemekten daha güzel bir meşgalem yok şu an," dedi, sesi o tanıdık, tok tonundaydı.

Alya, dirseklerinin üzerinde doğrulurken üzerindeki yorganın ağır ağır teninden kaymasına izin verdi. Artık saklanacak bir gurur, örtülecek bir utancı kalmamıştı. "Yetmiyor," diye fısıldadı, sesi bu kez muhtaçtı. "Cihan, haftaların acısını, sensizliğin acısını tek bir saatte çıkarabileceğini mi sanıyorsun? Ben... Ben hâlâ buradayım ve hâlâ canım yanacak kadar seni istiyorum."

Cihan, koltuğun arkasına doğru attığı kolunu hızla önüne doğru indirip duruşunu dikleştirdi, daha da heybetli bir hale getirdi. Alya’nın bu kontrolsüz dürüstlüğü, aralarındaki o hayali duvarın son tuğlalarını da yıkıyordu. Cihan’ın gözlerindeki o dingin bakış, yerini Alya’nın çok iyi bildiği o karanlık ve hükmedici parıltıya bıraktı.

"Gel o zaman," dedi Cihan. Sesi bu kez bir kibar bir davetten ziyade bir emirdi. "Madem doymuyorsun, madem daha fazlasını istiyorsun... Yanıma gel de ne kadar aç olduğunu kanıtla."

Alya hızla yataktan çıktı. Çıplak ayakları soğuk zemine değdiğinde irkilmedi bile. Gözlerini Cihan’ın gözlerinden ayırmadan yavaş ve kendinden emin adımlarla ona doğru yürüdü. Her adımında gurur duvarlarını birer birer geride bırakıyordu. Cihan’ın dizlerinin dibine geldiğinde hiç tereddüt etmedi, yavaşça dizlerinin üzerine çöktü.

Cihan yukarıdan ona bakıyordu. Bakışlarındaki o mutlak hakimiyet şimdi tüm odayı, havayı ve Alya’nın zihnini kaplamıştı. Alya, titreyen avuçlarını Cihan’ın bornozunun açıkta bıraktığı dizlerine koydu. Cihan’ın kasları dokunuşuyla birlikte kaskatı kesildi. "Diz çökmeni beklemiyordum," dedi Cihan, sesi artık çok daha derinden, tehlikeli geliyordu.

Alya başını kaldırıp ona baktı. Gözlerinde sadece yanan bir arzu değil, bir tür teslimiyet ilanı vardı. "Sana ulaşmak için ne yapmam gerekiyorsa yaparım," diye fısıldadı Alya, bakışları Cihan’ın kararlı çehresinde gezindi. "Yeter ki beni tekrar kendinin kıl. Yeter ki bu açlığı seninle bitirmeme izin ver."

Cihan, dirseklerini bacaklarına bastırıp üst gövdesiyle Alya’ya doğru iyice eğildi. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Alya onun teninden yayılan o sıcak buharı kendi yüzünde hissetti. Cihan’ın bakışları yavaşça Alya’nın titreyen dudaklarından gözbebeklerine doğru tırmandı. Bir süre hiçbir şey söylemeden sadece o yıkıcı sessizlikle Alya’yı tarttı; sanki onun bu muhtaçlığını, bu diz çökmüş halini hafızasına kazıyordu.

"Hâlâ doyamadın?" diye fısıldadı Cihan. Elinin tersini Alya’nın yanağında, bir tüy kadar hafif ama bir o kadar da sahiplenici bir tavırla gezdirdi. "Seni bu kadar hırpalamışken, bu kadar yormuşken hâlâ daha fazlası için yalvarıyorsun..." Cihan’ın gözlerinde karanlık bir parıltı çaktı.

Bu sözler, Alya’nın zihninde bir kıvılcım çaktırdı; kalbi göğüs kafesini delmek istercesine çarpmaya başladı.

Cihan, aniden parmaklarını Alya’nın saçlarının arasına, köklerine kadar geçirdi. Kibarlığı, vücudunu tek bir hamlede terk etmişti. Avucunu topladığı saçları sıkarak Alya’nın başını sertçe geriye çekti ve onu kendi yüzüne hapsetti. “Seni öyle bir noktaya getireceğim ki, doymayı dileyeceksin ama ben sana durman için asla izin vermeyeceğim."

Alya’nın ağzından istemsiz, kısık bir inilti döküldüğünde Cihan beklemedi, çevikliğiyle ilk hamlesini yaptı ve Alya’yı acı veren bir öpücüğe mahkûm etti. Cihan onu böylesine sahiplenirken, Alya dudaklarından dökülen o muhtaç iniltilere engel olamayıp sızlandı. Canı yanıyordu, canı feci yanıyordu ancak karşılığında aldığı Cihan’ın tenindeki o büyüleyici, o şeytani his paha biçilemezdi. Alya daha fazlasını arzulayarak öpücüğünü derinleştirdi, Cihan’ın dudaklarını tümüyle teslim aldı. Cihan’ın sevgisi vahşi bir şefkat gibiydi; Alya ise ona sunacağı her bir kırıntıya razıydı.

Cihan, Alya’yı adeta kendi nefesiyle boğmak ister gibi sert ve tavizsizdi. Dişleri Alya’nın alt dudağına değiyor, dili onun ağzının içindeki her noktayı talan ediyordu. Alya, ellerini Cihan’ın güçlü bacaklarına dayayıp bu vahşi tempoya ayak uydurmaya çalışırken, Cihan saçlarını daha da sıkı kavrayarak onu kendine mahkûm etti. Ona sarılmak için yanıp tutuşsa da elinden gelen tek şey ona itaat etmek, öpebildiği her zerresini içine çekmekti; yine de bunun susuzluğunu dindirmeye yetmeyeceğinden korkuyordu Alya. Cihan da sanki aynı illetin pençesindeydi; her nefes alışında karısını daha büyük bir hırsla, tutkuyla öpüyordu.

Cihan geri çekildiğinde ikisi de nefes nefeseydi ama bakışlarındaki o açlık sönmek yerine daha da körüklenmişti. Cihan, Alya’nın şişmiş ve ıslaklıkla parlayan dudaklarına bakarken sağ eliyle onun çenesini hafifçe yukarı itti, başparmağı, Alya’nın sızlayan dudaklarının üzerinde sertçe gezindi. Bakışları, Alya’nın darmadağın olmuş halinden bir saniye bile ayrılmıyordu. Alya’nın gözlerindeki o ıslak, muhtaç parıltı, yerini anlık bir cüretkarlığa bıraktı. Kontrolü kaybettiği her saniye, Cihan’a daha çok tutunma ihtiyacı yaratıyordu.

"Beni yeniden öp," diye fısıldadı Alya. Sesi, arzunun ağırlığıyla çatallanmış, güçlükle zapt ettiği bir isyan gibi çıkmıştı. Bu bir ricadan ziyade ruhundaki o dinmek bilmeyen sızıyı susturması için Cihan’a verilmiş bir emirdi.

Cihan, tek kaşını hafifçe kaldırarak Alya’nın bu beklenmedik çıkışını süzdü. Yüzünde, Alya’nın her zerresini yakından tanıyan, onun neye ne kadar acıktığını bilen o arsız ve geniş sırıtış yayıldı. Cihan, koltukta hafifçe geriye kayıp bakışlarını Alya’nın üzerinde gezdirdi.

"Nereden?" diye sordu Cihan, sesi alaycı ama bir o kadar da yakıcı bir tondaydı. Dudaklarının kenarındaki o meydan okuyan ifade, Alya’yı daha da köşeye sıkıştırmak ister gibiydi. "Hangi parçanı susturmamı istersin, Alya?"

Alya, bu oyunun nereye varacağını biliyordu. Cihan’ın bakışlarındaki o ‘hüküm’ altındayken kaçacak bir yeri yoktu, zaten kaçmak da istemiyordu. Bakışlarını Cihan’ın gözlerinden bir an bile ayırmadan, parmaklarını onun bornozunun açıkta bıraktığı sert ve sıcak göğüs kaslarının üzerinde gezdirdi. Cihan’ın gözlerindeki o alaycı parıltı, yerini saniyeler içinde zifiri bir karanlığa bıraktı. Alya’nın parmaklarının kendi tenindeki kararlı ilerleyişi, Cihan’ın tüm otokontrolünü bir anda yerle bir etmişti. Alya elini daha da aşağıya, her şeyin başladığı ve biteceği o noktaya doğru kaydırdı. "Buradan," dedi Alya, sesi bu kez daha kararlıydı.

Cihan, daha Alya cümlesini tamamlayamadan öne atıldı. Elleri tekrar Alya’nın yüzünü, yanaklarını sıkıca kavradı ve onu yeniden kendine, o yakıcı dudaklarına mahkûm etti. Bu kez öpücüğü daha sabırsız, daha talepkârdı. Alya’nın dudaklarını adeta ezercesine bir istilaya girişti. Alya, Cihan’ın dudakları arasında nefessiz kalırken, bu boğucu ilginin içinde eridiğini, kemiklerine kadar Cihan’ın varlığıyla dolduğunu hissetti.

Cihan, dudaklarını Alya’nınkilerden bir an bile ayırmadan, avuçlarını onun ensesine ve saç diplerine kaydırdı. Alya’nın başını otoriter bir tavırla yukarı doğru kaldırdı. Bu hamleyle Alya’nın boynu, loş ışığın altında savunmasızca açığa çıktı.

Cihan, Alya’nın çenesinin altından başlayarak hassas tenine dudaklarını bastırdı. İştahı, hiçbir şeyle dindirilemez bir noktaya ulaşmıştı. Dudakları Alya’nın şah damarının tam üzerinde, kalbinin her atışını dudaklarında hissettiği o noktada takılı kaldı. Orayı öyle bir hırsla, öyle bir özlemle öpmeye başladı ki; Alya başını Cihan’ın avcuna yaslayıp kendini tamamen ona teslim etmekten başka bir şey yapamadı. Cihan’ın sıcak nefesi boynuna çarptıkça Alya’nın vücudu kontrolsüzce sarsılıyor, parmakları Cihan’ın dizlerini daha sert sıkıyordu.

Cihan, Alya’nın avcundaki başını sızlanarak geri çekene dek onun boyun çukurunda ne kadar uzun süre oyalandığının farkına bile varmamıştı. Alya’nın kalbi bir davul gibi güm güm atıyor, öpücüklerin etkisiyle teni alev alev yanıyor ve kızarıyordu. Alya’nın boynu boyunca, kendi sahiplenişinin bir nişanesi olan o koyu lekeleri görmek, Cihan’ın gururunu okşamış, yüzünde küstah bir memnuniyet uyandırmıştı. "Başka nereni öpmemi istersin?" diye sordu Cihan; dudakları hâlâ Alya’nın tenine belli belirsiz temas ediyordu.

Alya’nın cevap vermesine izin vermeden dudaklarını usulca köprücük kemiğinin üzerinde dolandırmayı seçti Cihan; sıcak nefesi Alya’nın tenini gıdıklıyordu. Dudaklarını aynı hat boyunca ağır ağır sürüklerken Alya’nın bedeni titredi. Alya, o an Cihan’ın yanağındaki elini kavrayıp kendi göğsünün üzerine yerleştirdi; elini bastırarak Cihan’ı tenini yoğurması için kışkırttı. Cihan’ın boğazından hırıltılı bir ses yükselince Alya’nın soluğu kesildi; onun bu nefes nefese kalmış arzusu, Cihan’ın kulakları için bir musiki gibiydi. Alya, Cihan’ın yüzünde duran diğer elini de göğsüne yönlendirdi; Cihan onları iyice kavrayıp sıktı, başparmaklarını meme uçlarında gezdirdi ve iyice sertleşmelerine neden oldu.

Alya, vücudu Cihan’ın avuçları içinde bir hamur gibi şekillenirken, zihnindeki tüm düşünceler yerini sadece Cihan’ın dokunuşlarının yarattığı o yakıcı sızıya bırakmıştı. Ancak tam o anda, Alya’nın en savunmasız, en çok temas aradığı o muhtaç anında; Cihan ellerini aniden çekti.

Alya, bir boşluğa düşmüş gibi öne doğru hafifçe sendeledi. Gözlerini araladığında, Cihan’ın az önce içindeki o vahşi arzuyu sanki bir şalteri kapatır gibi susturduğunu ve koltuğuna geri yaslandığını gördü. Bir kolunu koltuğun kenarından rahatça bırakmış; bornozu hafifçe omuzlarından aşağı süzülmüş bir halde tüm heybetiyle Alya’nın üzerinde karanlık bir gölge gibi yükselmişti.

Alya dizlerinin üzerinde, göğsü aldığı düzensiz nefeslerle inip kalkarken, Cihan’ın bu ani uzaklaşmasıyla neye uğradığını şaşırdı. Bakışlarında saf bir şaşkınlık ve giderilememiş bir açlık vardı.

"Ne yapayım ben seninle, Alya?" diye sordu Cihan. Sesi az önceki boğukluğunu koruyordu ama tonunda insanı küçülten, sarsılmaz bir üstünlük vardı. "Sana ne yapsam da o bitmek bilmeyen cüretini bir kenara bıraksan? Seni nasıl doyursam da bir daha benden başkasını görmeyecek, duymayacak hale gelsen?"

Alya cevap vermek için ağzını açtı ama Cihan işaret parmağını dudağına götürerek onu susturdu. Bakışları, Alya’nın boynundaki kendi eseri olan o koyu lekelerde geziniyordu. "Seni her öptüğümde daha fazlasını istiyorsun. Seni her sahiplendiğimde biraz daha kayboluyorsun. Acaba…” Cihan kendi kendine konuşur gibi başını hafifçe yana eğdi, bakışlarını tavana dikti ama Alya’nın dizlerinin dibindeki o perişan halini her zerresiyle hissediyordu. “Seni tamamen kontrol altına almanın yolu, sana istediğini hemen vermemek olabilir mi?"

"Belki de..." diye mırıldandı, sesi bir düşünceyi tartıyor gibiydi. "Belki de seni öyle bir şekilde kullanmalıyım ki, bir daha benden izinsiz nefes almaya bile korkmalısın. Mesela... Şurada, tam önümde diz çökmüşken; sadece dudaklarınla bana itaat etsen? Gururunu, özlemini ve o doymak bilmeyen açlığını sadece bana hizmet ederek dindirmeye çalışsan? Bakalım o zaman da bu kadar cüretkâr olabilecek misin..."

Cihan’ın bakışları tekrar Alya’nın gözlerine indi. Alya, Cihan’ın neyi kastettiğini çok iyi biliyordu. ‘Lütfen,’ diye düşündü, ama bu kez düşüncesi dudaklarından dökülmek için can atan bir hıçkırığa dönüştü. Cihan’ın bu kışkırtıcı, yer yer aşağılayan ama sonsuz bir güven veren tavrı, Alya’nın içindeki o son direnç kırıntılarını da yakıp kül etti. "Cihan, ne istersen..." diye fısıldadı, sesi titriyordu ama dolan gözlerinde en ufak bir geri adım yoktu.

"Beni nasıl istersen öyle kullan. Beni dağıt, beni yeniden kur, beni sadece sana muhtaç bırak ama sakın bırakma. Durma... Lütfen durma. Sana doymama izin verme, gerekirse beni bu açlıkla öldür ama ellerini üzerimden çekme.” Alya hızla dizlerinin üzerinde duruşunu düzeltti; bornozun altında kendisini neyin beklediğini görebilmek için biraz yan tarafına kaydı. Cihan şimdiden tamamen sertleşmişti; bornozu, dimdik duran erkekliğinin üzerinde kusursuz bir kabarıklık oluşturuyordu. Derin bir yutkunma ihtiyacı hissetti Alya. “Bak, buradayım. Sadece seninim. Ne söylememi istiyorsan söyleyeyim, ne yapmamı istiyorsan yapayım. Sadece... beni bu boşlukta sensiz bırakma."

Alya, bu teslimiyetin içinde boğulurken aslında en büyük zaferini kazandığının farkındaydı. Yalvarmak onu küçültmüyordu; aksine, Cihan’ın dünyasındaki sarsılmaz yerini, onun merhametine ve hiddetine sığınarak perçinliyordu. Artık utanmıyordu. Aksine, Cihan’ın önünde bu kadar şeffaf, bu kadar arzulu ve bu kadar yenik olmanın verdiği o tuhaf güçle besleniyordu.

Alya’nın bu saf, her türlü gururdan arınmış teslimiyeti, Cihan’ın o katı, hükmedici zırhında derin bir çatlak açtı. Çok değil, bir saat önce odayı dolduran o kışkırtıcı ve sert hava, yerini aniden hüzünle karışık, çok daha derin bir şefkate bıraktı. Cihan, karşısında diz çökmüş, sadece bedeniyle değil ruhuyla da ona tutunmaya çalışan karısına bakarken kalbinin sıkıştığını hissetti.

Cihan, koltukta hafifçe öne eğildi. Bu kez hamlesi Alya’yı küçük düşürmek için değil, onu korumak içindi. Ellerini Alya’nın yüzüne yerleştirdi; başparmakları Alya’nın elmacık kemiklerinde, gözyaşlarının ıslattığı o sıcak teninde usulca gezindi. Bakışlarındaki o karanlık bulutlar dağılmış, yerini Alya’yı her şeyden çok seven o adamın yumuşak ama yine de kararlı ışığına bırakmıştı.

"Alya..." dedi Cihan, sesi bu kez pürüzsüz ve kadifemsiydi. Eğilip Alya’nın alnına uzun, huzur dolu bir öpücük kondurdu. "Seni bütünüyle dağıtmak ya da seni mahvetmek istemiyorum. Benim tek derdim, seni bir daha asla kaybetmemek."

Cihan, Alya’nın titreyen alt dudağını parmağıyla severken, bakışlarını onun gözlerine kenetledi. Bir sınır çizmesi gerektiğini biliyordu; çünkü kendi arzusu da Alya’nınki kadar vahşiydi ve kontrolü kaybederse ona zarar vermekten korkuyordu.

"Dinle beni," dedi, sesinde sarsılmaz bir sevgi vardı. "Aramızda hiçbir engel kalmadı, doğru. Ama bu açlığın seni yakıp kül etmesine izin veremem. Eğer canın yanarsa, eğer durmamı istersen ya da sen devam edemeyecek gibi olursan... Gözlerimin içine bakman yeterli. Seni zorlamama asla izin verme, anladın? Olur da ben kendimi kaybedersem, beni sen durduracaksın.”

Alya, bu sözlerin altındaki o devasa sevgiyi hissettiğinde kalbinin yerinden çıkacağını sandı. Cihan’ın bu hali ne kadar tahrik ediciyse, bu kollayıcı tavrı da o kadar huzur vericiydi. Alya sadece başını sallayabildi; kelimeler artık boğazında düğümlenmişti. Cihan’ın elleri saçlarının arasından kayıp ensesine indi ve onu kendine çekip sakince dudaklarından öptü. Bu sessiz anlaşma, aralarındaki tutkuyu köreltmek yerine, onu daha güvenli bir hale getirmişti ve bu yüzden daha da yoğun hissettiriyordu.

Cihan, koltukta iyice arkasına yaslandı, kalçasını hafifçe öne doğru kaydırarak Alya’ya ihtiyacı olan alanı açtı. Bornozunun kuşağını parmaklarının ucuyla gevşetti ama tamamen açmadı. Gözlerindeki o iştahlı bakışlarıyla Alya’ya baktı; bu, aralarındaki son sınırı da ihlal etmesi için verilmiş sessiz bir izindi.

Alya, titreyen elleriyle bornozun kuşağına uzandı; Cihan’ın sabırsız parmak uçlarında gevşemiş olsa da düğüm henüz çözülmemişti. Şefkatle asıldı o kumaş parçasına Alya. Düğümün usulca çözülmesiyle birlikte, Cihan’ın bacağının o gergin hattı gün yüzüne çıktı. Yavaşça uzanıp kuşağın diğer ucunu da kenara itti ve Cihan’ın sertliğini tamamen gün yüzüne çıkardı. Cihan’ın bakışları, Alya’nın üzerinde iştahla, adeta onun ruhunu soyarcasına geziniyordu.

Cihan’ı bütünüyle, tüm o vahşi ve mağrur gerçekliğiyle yeniden gördüğünde, Alya’nın göğüs kafesi daraldı; nefesi boğazında düğümlendi. Cihan’ın sertliği, maruz kaldığı o yoğun şehvetin etkisiyle kızarmış, ucundaki yarıktan süzülen tek bir zevk damlası günahkâr bir inci gibi parlıyordu. Kalın, belirgin damarlar kasıklarından tırmanıyor, o yakıcı tepede son buluyordu.

Alya, sanki bir sanat eserini inceliyormuş gibi parmak uçlarını Cihan’ın uyluklarında gezdirdi. Teninin sıcaklığı ellerini yakarken, dudaklarını bu sert dokuya değdirip kutsal bir ayini başlatırcasına öpmeye başladı. Başını Cihan’ın bacağına yasladığında, içindeki o bitmek bilmeyen fırtına dindi. Eğer o an orada, Cihan’ın dizlerinin dibinde nefesi kesilse, bunun bir insanın tadabileceği en görkemli ve mutlu son olacağını düşündü.

"Seni çok seviyorum," diye fısıldadı Cihan. Sesi, arzunun ve teslimiyetin o boğuk, puslu tonuna bürünmüştü. Alya bakışlarını yukarı kaldırıp Cihan’ın gözlerinin derinliklerine baktığında, dudaklarında bir o kadar da parıltılı bir gülümseme çiçek açtı. "E benimle ikinciye evlendin ya..." Bu cümle, odadaki tüm o gergin havayı bir anlığına dağıttı. Alya ve Cihan için aşk, hiçbir zaman pürüzsüz bir yol olmamıştı; evlilikleri ise çoğu zaman savaşların, kayıpların ve Boran gibi gölgelerin arasında bir denge oyunu gibi süregelmişti.

Cihan, karşısındaki bu manzara karşısında bir anlığına nefessiz kaldı. Hayatı boyunca pek çok şeyi kontrol etmiş, pek çok savaştan galip çıkmıştı ama bir kadının kendisine bu denli taparcasına, her zerresiyle ait olduğunu görmek; onun bile savunma mekanizmalarını yerle bir etmişti. Kendini bu denli el üstünde tutan, bu denli hesapsız seven birini bulmuş olmanın verdiği o sarsıcı şans hissi, Cihan’ın ruhunda daha önce hiç tatmadığı bir huzura yol açtı. Alya hareketlendikçe, Cihan’ın vücuduna yayılan o yakıcı heyecan, içindeki o kadim şehvetle amansız bir savaşa tutuştu.

Cihan, bornozunu tamamen çıkartmadan, sadece Alya’nın ona ulaşabileceği o güvenli alanı koruyarak oturdu. Bakışları, Alya’nın yüzündeki o en ufak ifadeyi bile kaçırmamak istercesine onun üzerine kilitlenmişti. Alya’nın sol avcu, Cihan’ın sertliğini usulca kavradığında, odadaki sessizlik yerini sadece tenlerin birbirine sürtünürken çıkardığı o davetkar sese bıraktı. Alya, parmaklarını bu yakıcı dokunun üzerinde yavaş ve ritmik bir tempoyla gezdirirken, her bir hareketinde Cihan’ın uyluklarındaki kasların bir yay gibi gerildiğini hissediyordu. "Sana bakınca ne görüyorum biliyor musun Alya?" diye fısıldadı Cihan, sesi odanın loşluğunda kadifemsi bir hırıltı gibi yayıldı. Alya’nın kendi dizine sığınmış olan başını okşadı ve parmaklarını saçlarının arasından geçirerek onu yavaşça yukarı kaldırdı. “Sana bakınca, bütün o zaman boyunca içinde büyüyen açlığı görüyorum. Benden uzak kaldığın her gecenin, boynuna dolanmış bir gölge gibi senden ayrılmadığını…”

Alya’nın puslu ve arzu dolu bakışlarıyla kendi karanlık gözleri çakıştığında, Cihan’ın yüzünde yıkıcı ama bir o kadar da baştan çıkarıcı o gülümseme yeniden belirdi. “Senin en sevdiğim hâlin bu. Dışarıda dimdik, sert, güçlü… ama bana gelince çözülüp dağılan karım.” Boşta kalan eliyle Alya’nın yanağını okşayıp saçlarını kulağının arkasına itti. “Benim için böyle titriyorsun, çünkü nerede doyacağını çok iyi biliyorsun. Kendini bana vermek istiyorsun çünkü bunun güvenli olduğunu biliyorsun.”

Cihan, Alya’nın yüzündeki o perişan ama bir o kadar da huzurlu ifadeyi izlerken, gövdesini biraz daha öne, Alya’nın nefesinin tam merkezine doğru eğdi. Alya’nın dudakları, az önceki o vahşi öpücüklere rağmen hâlâ aralık, hâlâ aç bir haldeydi. Cihan, sağ elini Alya’nın çenesine yerleştirip başparmağını Alya’nın alt dudağına değdirdi; o hassas teni sanki kıymetli bir kumaşı tanır gibi ağır ağır, sızlatırcasına sevdi.

Alya’nın sol eli ise bu sırada boş durmuyordu; Cihan’ın zonklayan sertliğini avucunun içinde hapsetmiş, dur durak bilmeyen ağır bir tempoyla onu kendi arzusuna mahkûm ediyordu. Cihan’ın bakışları bir anlığına aşağıya, Alya’nın beyaz parmaklarının kendi esmer tenindeki hareketine kaydı; göğsünden hırıltılı bir nefes koptu.

Cihan, bakışlarını tekrar Alya’nın gözlerine kenetledi ve başparmağını Alya’nın aralık dudaklarının arasına, dilinin sıcaklığına doğru sertçe bastırdı. Alya, hiçbir tereddüt göstermeden bu istilayı zevkle kabul etti; Cihan’ın parmağını dudaklarının arasına alıp, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan emmeye başladı.

Cihan’ın parmağı ağzını doldurduğunda, Alya’nın boğazından neredeyse hayvansı, boğuk bir mırıltı koptu. Gözlerini Cihan’ın karanlık bakışlarından ayırmadan parmağı büyük bir iştahla emerken, dizlerinin üzerinde durmakta zorlanıyormuş gibi kalçalarını yavaşça iki yana sallamaya, oturduğu yerde kıvranmaya başladı. Sol eli Cihan’ın sertliğini aynı ritimle kavramaya devam ederken, vücudu Cihan’ın ona dayattığı bu baskın hazla kaskatı kesiliyordu. Dizlerini sert zemine öyle bir hırsla bastırıyordu ki, kaslarındaki gerilme tüm gövdesini titretiyordu.

Cihan, parmağını Alya’nın ağzının içinde hafifçe ileri geri hareket ettirirken başını ona doğru yaklaştırdı. Sesi, arzusunun o zifiri karanlığından geliyordu. "Yetmedi, biliyorum," dedi Cihan, nefesi Alya’nın yüzüne çarpan sıcak bir esinti gibiydi. "Sana dokunduğum her saniye, o içindeki boşluğu daha da büyütüyor.” Cihan’ın parmağı ağzının içinde hareket ettikçe, Alya’nın nefesi burnundan düzensiz, sıcak dalgalar halinde çıkıyor; sağ elinin parmakları Cihan’ın baldırını sanki canı yanıyormuşçasına sıkıp bırakıyordu.

“Her nefeste, her yutkunuşunda biraz daha bana bağlandığını, bende eridiğini görmek bütün yorgunluğumu söküp atıyor.” Alya’nın boğazından dökülen boğuk, zevk dolu mırıltılar, Cihan’ın parmağında yarattığı o emme kuvvetiyle birleşince, oda bir anda elektriklenmiş bir sessizliğe büründü.

Cihan, parmağını Alya’nın dudaklarının arasından, geride tükürüğüyle ıslak bir parıltı bırakarak yavaşça çıkardı. Alya, parmağın ağzında bıraktığı boşlukla sarsılırken, Cihan bekletmeden onun dudaklarına kapandı. Alya, Cihan’ın bu sözlerinin ve dokunuşunun ağırlığıyla iyice kendinden geçti; eli Cihan’ın sertliği üzerinde daha da hızlanırken, dudaklarını onun dudaklarına daha büyük bir iştahla bastırdı.

Cihan geri çekildiğinde, Alya’nın yüzünde tek bir soru işareti bile kalmamıştı. Bu sözlerin yarattığı tahrikle Cihan’ın sertliğine doğru yeniden eğildi. Dudaklarını önce o sıcak ve şişmiş baş kısmına, ardından damarların kabardığı o gövdeye küçük, tüy gibi hafif ama yakıcı öpücüklerle kondurdu. Cihan, bu minik dokunuşların yarattığı elektriklenmeyle başını geriye doğru atıp yeşil koltuğun sırtına bıraktı kendini. Bacaklarını, Alya’nın aralarındaki o son mesafeyi de yok etmesi için iyice araladı.

Alya, dilinin ucunu o sıcak dokunun üzerinde ağır ağır gezdirdikten sonra, dudaklarını bu arzunun merkezine mühürledi. Cihan’ın sertliğinin baş kısmını ağzının içine aldığı o ilk an, Cihan’ın zihnindeki tüm mantık, aklını terk etti. Cihan’ın boğazından, derin, hırıltılı bir inilti koptu, "Ah, Alya... İşte böyle," diye haykırdı. Gözlerini sımsıkı kapatmış, dişlerini birbirine kenetlemişti.

Cihan tuttuğu nefesini dışarı verecekti ama Alya yeniden üzerine kapanıp sertliğinin uç kısmını nazikçe emmeye başladığında, o nefes göğsünden çıkamadan ciğerlerinde sıkıştı. Alya’nın, sertliğinin tamamını ağzına almaya çalışmamasına sevindi; zira buna dayanması mümkün değildi. Alya’nın dili, sertliğinin kenarlarında geziniyordu; bu da Cihan’ın tenini, Alya’nın ağzında sanki ateşle dağlanıyormuşçasına yakıyordu.

Alya bu konuda çok da tecrübeli değildi ama Cihan bunu zerre umursamıyordu; hatta eğer tecrübeli olsaydı, onu sadece bu halde görmenin bile boşalmasına yeteceğini düşündü. Alya için tecrübesizliğinin getirdiği o çekingenlik, Cihan’ın tadını dilinin üzerinde ilk kez bu kadar net hissettiği an dağılıp gitti. Dilinde hissettiği o muazzam ağırlık, sadece fiziksel bir dolgunluk değildi; Cihan’ın tüm varlığının, gücünün ve arzusunun kendi avuçları arasında, kendi dudaklarının insafına kalmış olmasıydı.

Ağzının içini dolduran o sıcaklık ve Cihan’a özgü, erkeksi, hafif tuzlu o keskin tat; Alya’nın zihninde kalan son rasyonel düşünceleri de yakıp kül etti. Emme hareketini her tekrarladığında, Cihan’ın boğazından yükselen o boğuk iniltileri duymak Alya’ya tarifsiz, neredeyse sarhoş edici bir güç bahşediyordu. Dışarıdaki dünyada her şeyi yöneten, Albora’nın o sarsılmaz dağı olan Cihan’ı, sadece küçük bir dil hareketiyle paramparça edebilecek, onu kontrolünü yitirip adını sayıklatacak noktaya getirecek güce sahip olmak; Alya’nın ruhundaki o psikolojik açlığı onurla doyuruyordu.

Alya yavaşça alçalıp sertliğinin daha büyük bir kısmını o tatlı ağzının içine buyur ettiğinde, Cihan’ın testislerinde en yakıcı cinsten bir yıldırım parıltısı geçti. Sıcağın etkisiyle inledi, Alya’ya durmasını söyleyecek kelimeleri toparlamaya çalıştı ama başaramadı; o an doruk noktasının tüm benliğinde dalgalandığını hissetti. Daha yüksek sesle inlemeye başlamıştı, bedeni bir iki kez şiddetle sarsıldı.

Cihan’ın kalçası, içgüdüsel bir refleksle Alya’nın dudaklarına doğru hafifçe yükseldi. Alya bu yükselişten ve Cihan’ın o kontrolünü yitiren sesinden aldığı cesaretle, kafasını daha da aşağıya, bu hazzın en derinlerine doğru gömmeye başladı. Cihan’ın boğazından yükselen o kontrolsüz inilti, odanın duvarlarında yankılanırken; elleri aniden bir refleksle Alya’nın saçlarını kavradı. Bir an onu daha çok kendine çekmek, bir an ise bu yoğun hazzı yavaşlatmak ister gibi kararsızdı.

Dayanamayacağını anlayınca Alya’yı saçlarından sertçe çekerek kendi bedeninden ayırdı. Alya, bu ani ayrılmanın şokuyla geriye doğru çekildiğinde, ciğerlerine hücum eden soğuk hava dudaklarından derin, sarsıcı bir iç çekişle döküldü. Bakışları buğulu, dudakları şişmiş ve aralık bir halde Cihan’a bakarken; aralarında, Alya’nın dudaklarından Cihan’ın sertliğinin ucuna dek uzanan, loş ışıkta parlayan ince bir tükürük dalgası takılı kaldı.

Bu ıslak ve mahrem bağ, Cihan’ın zihnindeki son rasyonel düşünceyi de yakıp kül etti. Kendi eseri olan o manzarayı, Alya’nın dudaklarında bıraktığı o parlak izi görünce aklını yitirecek gibi oldu. Karşı koyamadı; öne atılarak Alya’yı nefessiz bırakacak, hırçın ve iştahlı bir öpücüğe mahkûm etti.

Alya, bu öpücüğün şiddetiyle Cihan’ın bacakları arasında iyice küçülürken, kendi bedeni artık ona ihanet etmeye başlamıştı. Henüz ona dokunulmamış olmasına rağmen, kasıklarındaki o zonklayan sancı ve yoğun ıslaklık, onu dizlerinin üzerinde kıvranmaya zorluyordu. Kasıklarını birbirine bastırarak o amansız sızıyı dindirmeye çalışıyor, Cihan’ın baldırlarını sıkan elleri titriyordu.

Cihan, Alya’nın bu çaresiz çırpınışını, o bastırmaya çalıştığı şehvet sarsıntılarını fark ettiğinde öpücüğü aniden kesti. Dudaklarında o küstah, o sarsılmaz zafer gülümsemesiyle geri çekilip koltuğuna yaslandı. Gözlerini, Alya’nın dizlerinin üzerinde kontrolsüzce kıvranan bedenine dikti. "Şu haline bak," dedi Cihan, sesi boğuk bir hırıltıdan ibaretti. "Daha sana elimi bile sürmedim Alya…”

Alya, bir cevap vermek yerine sadece kesik kesik inleyebildi. Cihan’ın bakışları, Alya’nın kasıklarına, o titreyen bacaklarına odaklanmıştı. "Benim için sırılsıklamsın, bunu buradan bile hissedebiliyorum," diye devam etti Cihan, her kelimesini Alya’nın zihnine bir mühür gibi basarak. "Sana izin vermezsem, ben seni özgür bırakmazsam nasıl boşalacaksın? Bu sancıyla sabaha kadar nasıl yaşayacaksın?"

Alya, bu kışkırtıcı sözlerin ağırlığı altında ezilirken, sağ elini Cihan’ın baldırından çekip kendi kasıklarına, o yanan arzusuna götürmeye yeltendi. Kendi dokunuşuyla bu azabı az da olsa dindirmek istiyordu. Ancak Cihan, hızlı bir hareketle Alya’nın bileğini havada yakaladı. Onu durdurmakla kalmadı, bileğini sıkıca kavrayarak Alya’yı kendine daha çok muhtaç bıraktı.

“Cık, cık, cık,” Yüzüne yerleşen kibir duygusuyla başını hafifçe sağa sola salladı. “O, o kadar kolay değil. Sadece ben izin verirsem...” Elini yavaşça Alya’nın boynuna doğru götürüp okşamaya başladı, parmak uçlarını ara ara bastırmaktan da çekinmedi. “Sadece ben istersem o sızıdan kurtulabilirsin. Şu an tamamen bana muhtaçsın Alya. Gururun, arzun ve o dinmek bilmeyen açlığın... Hepsi avuçlarımın içinde."

Alya, bileği Cihan’ın elindeyken başını onun dizine gömdü ve hıçkırığa benzer bir iniltiyle sarsıldı. Cihan haklıydı; kaçacak bir yeri, sığınacak bir gururu kalmamıştı. "Uslu duracaksın," dedi Cihan, sesi odadaki loşluğu yırtan keskin bir emir gibiydi. Alya’nın titreyen bileğini ağır ağır bıraktı; ancak bu bir özgürlük tanıma değil, sadakatini test eden daha ağır bir pranganın başlangıcıydı. "Ben izin verene kadar ellerini sadece yerde tutacaksın. Kendine dokunmak yok, bana tutunmak yok. Tamam mı bir tanem?” Eğilip Alya’nın alnına bir öpücük kondurmayı unutmadı.

Alya’nın bu şartı kabul etmekten başka çaresi yoktu o anda, hızla başını salladı. Cihan, keyifle koltuğun sırtına tamamen yaslanırken, omuzlarını geriye attı ve bornozun kollarını omuzlarından aşağı sarsarak gövdesini tüm heybetiyle çıplak bıraktı. Sağ eli, kasıklarındaki o kontrolsüz zonklamaya, Alya’nın tükürükleriyle iyice nemlenmiş kendi sertliğine gitti. Parmaklarını o sıcak ve gergin dokunun etrafına dolayıp yavaşça, Alya’nın gözlerinin içine bakarak okşamaya başladı.

Alya’nın bakışları, Cihan’ın emriyle hipnotize olmuş gibiydi; buğulu gözleri istemsizce Cihan’ın elinin altındaki harekete kaydı. Elleri, Cihan’ın dizlerine veya kendi yanan kasıklarına gitmek için delice bir dürtüyle kasıldı; parmak uçları zemindeki halıyı adeta pençelercesine kavradı. Verdiği söz, o an dünyanın en ağır yüküydü. Bacaklarını birbirine sürtmekten teni tahriş oluyor, kasıklarındaki o yoğun baskı her saniye biraz daha katlanılmaz bir hal alıyordu. Alya, dizlerinin üzerinde bir sağa bir sola hafifçe sallanırken, dudaklarından dökülen iniltiler artık birer yakarışa dönüşmüştü.

Alya’yı bu denli perişan, bu denli muhtaç ve kendi iradesinin altında ezilirken görmek; Cihan’ın içindeki o karanlık tutkuyu ziyafet sofrasındaymış gibi besliyordu. Gözlerindeki o iştahlı parıltı bir yangına dönüştü. "Çok istiyorsun, değil mi?" diye sordu Cihan, sesi azaba susamış gibi hırıltılıydı. "Şu an dünyada her şeyden çok, bu sızının bitmesini istiyorsun."

Cihan, kalçasını koltuğun ucuna kadar getirerek gövdesini Alya’ya doğru iyice yaklaştırdı. Avucunda hapsettiği, damarlarıyla şahlanan o sertliği, Alya’nın şişmiş, parlayan dudaklarına sadece birkaç santim kalana kadar yaklaştırdı. Alya, o yakıcı sıcaklığı yüzünde hissederken, Cihan’ın teninden yayılan o baskın koku zihnini tamamen uyuşturdu.
"Bak bana," dedi Cihan, sertliğini Alya’nın çenesine hafifçe sürterek. "Eğer sana bir şans daha verirsem, bu kez o doymak bilmeyen açlığını benim ellerime, benim insafıma bırakacak mısın?"

Alya, bu son sınavın eşiğinde, Cihan’ın sunduğu o yakıcı vaatle birlikte başını hafifçe kaldırdı. Gözlerinde artık ne gurur ne de korku vardı; sadece Cihan’ın içinde boğulmak isteyen o saf, ham arzu kalmıştı. Gözlerindeki o yaşlı ve teslimiyet dolu pırıltıyla Cihan’ın sertliğine baktı. Cihan’ın teninin sıcaklığı dudaklarına değdiğinde, Alya’nın tüm vücudu şiddetli bir sarsıntıyla gerildi. "Evet," dedi Alya içinden, ama dudaklarından sadece boğuk, çaresiz bir inilti döküldü.

Cihan, Alya’nın bu son savunma hattının da yıkıldığını gördüğünde, elini Alya’nın saçlarına bu kez hiç bırakmamak üzere geçirdi. Avucunu saçlarının köküne kadar daldırıp başını sıkıca kavradı.

Cihan’ın bu son onayıyla birlikte Alya, aralarındaki o son santimleri de yok ederek dudaklarını Cihan’ın zonklayan sertliğine mühürledi. Bu kez tecrübesizliğin yerini, kaybetme korkusundan doğan vahşi bir iştah almıştı. Dilini her bir kıvrımın üzerinde, Cihan’ın her kalp atışını hissedecek kadar derin bir baskıyla gezdirdi. Cihan, Alya’nın bu hırslı ve sadık teslimiyeti karşısında dişlerini alt dudağına geçirerek inlemek dışında hiçbir şey yapamadı; başını geriye attığında boyun kasları birer çelik halat gibi gerilmişti.

Alya’nın boğazı, bu gönüllü işgalin altında yanıyor, ciğerlerine giden her soluk bir direnişle bir teslimiyet arasında asılı kalıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar, Cihan’ın teninde bıraktığı sıcak izlerle buluşuyor ama Alya, bir an olsun geri adım atmıyordu. “Şimdi hissedebiliyor musun beni?” diye sordu Cihan. Sesi, arzusunun o karanlığından gelen boğuk bir fısıltı gibiydi ama içinde Alya’nın ruhunu kamçılayan o tanıdık, o yıkıcı alay gizliydi. “Az önce ‘Cihan Albora’yı istiyordun ya… Al, tadını çıkar.”

Alya, ağzı Cihan’ın varlığıyla doluyken başını hafifçe kaldırdı. Yaşlarla buğulanmış gözlerinde sadece Cihan vardı; onun o tanrısal kibri, o sarsılmaz hakimiyeti... Cihan’ın dudağının kenarı, bu mutlak itaat karşısında küstahça kıvrıldı. “Ne oldu? Konuşamıyor musun artık?” dedi, yüzünü Alya’nın nefesinin dibine kadar indirerek. “Kabul et, yakışıyor sana bu sessizlik.”

Cihan, Alya’nın dudaklarını serbest bıraktığı o kısa aralıkta, onun ıslak ve şişmiş dudaklarına alaycı bir ödül gibi hafif, neredeyse aşağılayıcı bir öpücük bıraktı. “Bak seni ne hale getirdim…”

Bu sözlerin hemen ardından, saçlarını geriye çekerek Alya’yı yeniden kendi derinliğine hapsetti. Alya’nın gırtlağı bu ani istila ile kasıldı, doğal bir savunma refleksiyle Cihan’ı geri itmek istedi ama Alya durmadı; o refleksi arzunun gücüyle ezdi. Cihan, Alya’nın bu çaresiz ama sadık çırpınışı karşısında başını geriye attı; göğsünün en derininden kopan, hayvansı bir haz hırıltısı odaya yayıldı. Alya’nın ıslak, özenli, daracık sıcaklığında biraz daha beklerse delirecekti. Nefes nefese başını kaldırdı, alaycı bir hayranlıkla konuştu. “Hâlâ bırakmıyorsun, değil?” dedi, sesi hayranlıkla karışık bir dehşet taşıyordu. “Aferin güzelim… Aferin sana.”

Alya'nın burnundan boğuk bir ses çıktı, bir şeyler mırıldanmak istedi ama ağzı hâlâ Cihan’la doluydu. Ellerini kendi diz kapaklarına götürüp sıktı sertçe; vücudunun her bir kası birer keman teli gibi gerilmişti. Cihan, karşısındaki bu perişan güzelliğin yüzündeki gözyaşlarının kururken bıraktığı izleri ve darmadağın olmuş saçlarını izlerken damarlarında dolaşan gücün zehirli bir şarap gibi onu sarhoş ettiğini hissetti.

Cihan’ın damarlarındaki o şiddetli atışı dudaklarında hissettikçe, Alya’nın içindeki o tecrübesiz genç kadın, yerini ne istediğini bilen, kocasını kendi içinde eritmek için can atan bir kadına bırakıyordu. Dudaklarının etrafındaki o gerilme, boğazındaki o hafif baskı ona acı değil, aksine Cihan’a bu denli yakın olmanın verdiği kutsal bir haz veriyordu. Cihan’ın saçlarını kavrayan elleri ne kadar sertleşirse, Alya o kadar hırslanıyor; bu devasa adamın zayıf noktasını bulmuş olmanın getirdiği o gizli gururla, başını daha da iştahla, daha da derin bir bağın ateşiyle hareket ettiriyordu. Cihan’ın tadı, nefesi ve iniltileri artık Alya’nın tek gerçeğiydi.

Cihan, Alya’yı yavaşça geri çekti, nefes alabilsin diye birkaç saniyeliğine serbest bıraktı. Alya boğuk bir nefesle havayı içine çekti, taze gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Bacakları titredi, az önce kocasıyla dopdolu olan ağzı soğuk havayı içine çekince üşüyordu sanki… Bakışları Cihan’ı buldu, kaşlarında, gözlerinde, kirli sakalında, gergin çenesinde, onu tanımlayan bütün karanlık detaylarda kayboluyordu.

Cihan, parmaklarını Alya’nın dağılmış saçlarının arasında önce bir teselli gibi gezdirdi. Alya, aldığı her derin nefeste ciğerlerine dolan Cihan kokusuyla ayakta kalmaya çalışıyor, titreyen elleriyle dizlerine tutunarak kendi bedenini dik tutmaya zorluyordu. Cihan, avucunun içine topladığı saçları bir at kuyruğu gibi biriktirdiğinde, bileğini sertçe bükerek Alya’nın başını aniden geriye çekti. Alya’nın savunmasız boynu loş ışıkta gerilirken, Cihan bütün karanlığıyla karısının gözlerinin içine baktı.

“Boşalmak umurunda bile değil,” diye mırıldandı Cihan; sesi bir sırrı deşifre etmenin verdiği o küstah memnuniyetle doluydu. “İstediğin tek şey bu…” Boştaki eli, Alya’nın bacaklarının arasındaki o sırılsıklam merkeze indi. “Seni böyle kullanmam… Seni bir nesne gibi, tamamen kendi arzuma göre şekillendirmem.”

Alya, kasıklarında dolaşan o yakıcı parmaklarla irkildi. Baldırları istemsizce kasılırken, dudaklarından dökülen o hıçkırıklı inilti, Cihan’ın bu acımasız teşhisine verilmiş en çıplak cevaptı. Cihan, tek kaşını kaldırarak daha net bir itiraf ister gibi Alya’nın yüzünü kendi yüzüne hapsetti. Alya’nın zihninde artık ne gurur ne de mantık kalmıştı; sadece Cihan’a duyduğu, her hücresinde deprem etkisi yaratan o ilkel ihtiyaç… Başını hafifçe sallayarak bu mutlak teslimiyeti mühürledi.

Cihan’ın gözleri bir anlığına büyüdü, çenesi kararlılıkla kasıldı. “Aç,” dedi emreden bir tonda. Az önce Alya'nın kasıklarında dolaşmış, onun arzusuyla ıslanmış parmaklarını Alya’nın yüzünde, dudaklarının kenarında gezdirdi. Cihan’ın dokunuşunun yumuşaklığı, sesindeki o keskin netlikle birleşince ortaya çıkan tezat, Alya için dünyadaki en tehlikeli hazza dönüştü. “Aç ağzını, Alya.”

Alya başını hafifçe eğip dudaklarını yeniden, iştahla araladı. Cihan’ın dudaklarında beliren o zafer dolu gülümseme eşliğinde, Alya kocasının heybetini en derininde hissetti. Yutkunmakta zorlandığı o anlarda bile gözlerini bir an olsun Cihan’dan ayırmadı.

Alya, başını ileri-geri hareket ettirirken Cihan, eliyle Alya'nın yanağını okşar gibi yaptı, sonra başparmağını sertliğini saran dudaklarının kenarına hafifçe sürdü. Alya'nın tükürüğüyle karışan gözyaşını sildi, sonra parmağını kendi dudağına götürüp yaladı. “Tatlısın güzel karım,” dedi. “Ağlarken bile çok güzelsin.”

Alya’nın görüşü buğulanmış, bedeni kontrolsüz bir titremenin esiri olmuştu. Artık aldığı her soluk, Cihan’ın iradesiyle yazılmış gibiydi. Dizlerinin üzerinde, bacaklarının arasındaki o zonklayan sancıyla kıvranırken, dudakları bir daha hiç kapanmayacakmış gibi açık, nefesi sıcak, gözleri onu yukarıdan izleyen kocasındaydı. Cihan’ın ona vereceği her bir kırıntıya, her bir sert hamleye ya da her alaycı övgüye razıydı.

Alya, Cihan’ın ritmine sadık kalarak hareketlerine devam ederken Cihan duyduğu zevkle başını koltuğun sırtına yaslamış, gözlerini hafifçe kısmıştı. Tam o sırada, bakışları karşı duvarda duran boy aynasına takıldı. Gördüğü manzara, zihnindeki tüm o karanlık fantezilerin somut bir kanıtı gibi karşısında duruyordu. Bir zamanlar bıraksalar nefretle onu çiğ çiğ yiyecek olan karısı, şimdi onun dizlerinin dibinde, saçları darmadağın bir halde, ruhu dudaklarından dökülürcesine ona itaat ediyordu. Cihan, bu manzarayı üçüncü bir gözden izlemenin verdiği o karanlık keyifle doldu. Bu zevk, sadece ona ait olamayacak kadar görkemliydi; Alya da kendi yıkımının ve yeniden doğuşunun ne kadar muhteşem göründüğünü bizzat tatmalıydı.

Cihan, Alya’nın saçlarını kavrayan elini usulca gevşetti ve onu bir kez daha serbest bıraktı. Alya, aniden gelen bu nefes aralığında boğuk bir hıçkırıkla havayı ciğerlerine çekti. Zihni artık tamamen puslu bir vadide kaybolmuştu; geride ne mantık kalmıştı ne de çekince. İçinde sadece Cihan’a, onun yakıcı varlığına duyduğu o dehşet verici, o dipsiz açlık zonkluyordu.

Cihan, Alya’nın nefesleri eşliğinde koltukta biraz daha yayılarak sağ eliyle kendi sertliğini kavramaya başladı. Parmakları ıslak gövde üzerinde yavaş ve eziyetli bir tempoyla gezerken, arzunun zirvesinden süzülen şeffaf zevk sıvısı sertliğinin ucunda bir kez daha birikti. Cihan, Alya’ya doğru eğilip o sıcak ıslaklığı bu sefer Alya’nın aralıklı duran, şişmiş dudaklarının üzerinde gezdirdi.

Şeffaf ve yoğun kıvamlı sıvının onun tenine dağılışı, Alya'nın pembe dudaklarının üzerinde bıraktığı iz Cihan’ı neredeyse delirtecekti. Kaşları çatılmış, çenesi kenetlenmişti. Alya’nın tamamen teslim olmuş, gevşemiş ve sarhoş gibi bakan ifadesinin tam aksine, Cihan kendini bitirmekten ödü koparak, kendini bir kez daha sıvazladı. Şeffaf sıvı Alya'nın dudaklarının kenarına, burnunun altına, alt dudağından çenesinin altına kadar sürülüp bulaştı.

“Siktir,” diye fısıldadı Cihan, Alya mükemmel görünüyordu.

Alya, içgüdüsel bir açlıkla dilini dışarı çıkartıp bu tadı yakalamaya, kocasının heybetini yeniden dudaklarının arasına almaya yeltendi. Ancak Cihan, bu kez daha stratejik bir oyunun peşindeydi. Tam Alya ona ulaşacakken geri çekildi. “Acele etme bir tanem,” diye fısıldadı Cihan, sesi arzuyla bilenmiş bir çelik kadar keskindi. Elini onun ıslak çenesine yerleştirdi. Parmaklarının sarsılmaz gücüyle Alya’nın başını usulca arkasındaki boy aynasına doğru yönlendirdi. "Bak," dedi Cihan, sesi Alya’nın kulağına çarpan sıcak, zehirli bir fırtına gibiydi. "Neye dönüştüğünü kendi gözlerinle gör."

Alya, aynadaki yansımasıyla göz göze geldiği an, kalbinin atışının boğazında düğümlendiğini hissetti. Omzunun üzerinden baktığında çıplak sırtında buklesi bozulmuş saçlarını, yuvarlak kalçasının altına yerleşmiş ayaklarını gördü. Kocası ve çıplak heybeti ise önünde karanlık, hükmedici bir gölge gibi yükselmişti. Cihan'ın dizlerinin dibinde öyle muhtaç, öyle küçük duruyordu ki… Ama bir o kadar da ona ait olduğunu anlamak, Alya’nın içindeki doymak bilmeyen açlığı sonunda dolduruyordu.

Yüzüne baktığında ise daha çarpıcı bir gerçekle yüzleşti. Pembeleşmiş yanaklarında kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarının bıraktığı o izler, dudaklarının kenarındaki Cihan’a ait o ıslak parıltı… Titriyordu Alya, kasıkları bu görsel gerçeğin ağırlığıyla kontrolsüzce zonkluyordu, bedeni her zerresine kadar bir teslimiyetin pençesindeydi.

Alya bu ne yapacağını bilmez halde aynada kendini incelemeye devam ederken Cihan sakince onu omuzlarından tutup dizlerinin üzerinde kendi etrafında döndürdü. Alya’nın sırtını kendi göğsüne yaslayıp kollarını etrafına doladı ve onu aynayla göz göze getirdi.

Cihan’ın gözleri aynada Alya'yla buluşunca, Alya’nın bu uyanışını, gözlerinin nasıl daha da karardığını hayranlıkla izledi. Dudaklarını Alya’nın kulağına iyice yasladı, nefesi tenini yakıyordu. "Şu haline bak Alya..." diye fısıldadı, sesi içten bir dua kadar derinden geliyordu. "Kendi yıkımını ne kadar çok sevdiğini görüyorsun? Gözlerindeki o açlık, dudaklarındaki o ıslaklık...” Yüzüne düşen perçemini, sanki dünyadaki en kıymetli şeye dokunuyormuş gibi usulca kulağının arkasına sıkıştırdı Cihan, elinin arkasıyla Alya’nın yanağını okşamaya başladı. “Hepsi benim eserim. Benim güzel, itaatkâr, doymak bilmeyen karım..."

Alya aynadaki yansımasıyla göz göze geldi. Dudaklarından süzülen sıvının, göğüslerine doğru ağır ağır aktığını gördü. Cihan, bakışlarını Alya'nın yansımasından bir an bile çekmeyerek yavaşça elini uzattı ve parmaklarıyla Alya'nın göğsünün üzerinden süzülen ıslak izleri takip etti. Gözleri, Alya'nın kendi tenindeki bu izleri nasıl izlediğini takip ediyordu.

Cihan’ın parmak uçları Alya’nın çıplak tenine her dokunduğunda, Alya’nın vücudu sanki harlanmış bir kor ateşle dağlanıyor gibi irkiliyordu. Dakikalardır süren o buz gibi ihtiyaç, kocasının elinin değmediği her santimetrekarede biriken o korkunç ten hasreti; şimdi bu temasla birlikte infilak ediyordu. Alya, Cihan'ın değdiği her bir noktada daha da titredi. Cihan'ın büyük ve sıcak elleri, onun yuvarlak göğüslerini avuçladı; önce hafifçe sıktı, ardından nazikçe okşadı. Alya, bu anın büyüsüyle gözlerini kapadı.

"Aç gözlerini," dedi Cihan fısıldayarak. Alya gözlerini açtığında, Cihan’ın parmaklarının hala kendi göğüslerinin üzerinde olduğunu gördü. Cihan, avuçlarını Alya'nın göğüslerinden yavaşça çekerek, başparmağını Alya'nın ıslak dudaklarının üzerinde gezdirdi. Alya'nın alt dudağı hafifçe titredi.

"Çok mu istiyorsun beni?" diye fısıldadı Cihan, sesi boğuklaşmıştı.

Alya'nın dudakları hafifçe aralandı. Gözleri kapandı. Cihan, başparmağını Alya'nın dudaklarına daha da bastırdı ve yavaşça içeri soktu. Alya'nın dudakları, sanki bir su birikintisi gibi parmağını sardı ve dili emmek için hareketlendi.

"Cık, cık, cık," diye bir ses çıkardı Cihan, parmağını geri çekerek Alya'nın dudaklarından kurtardı ve başını hafifçe iki yana salladı. "Aç o dudaklarını, Alya," diye emretti.

Alya, bu emre itaat etti, titreyen bir arzuyla dudaklarını sonuna kadar araladı. Cihan, başparmağını Alya'nın aralanan dudaklarının arasına, diline doğru bastırdı, boğazına doğru itti. Alya bir inilti salıverdi. Cihan ve Alya, tüm bu yaşananların aynadaki yansımasını izliyorlardı. Alya'nın gözleri kapanmış, transa geçmiş bir haldeydi.

Cihan daha fazla dayanamadı, diğer eliyle Alya'nın dikleşmiş meme ucunu çekiştirdi. Ardından Alya'nın ağzındaki parmağını çıkarttı. Alya'nın yanağına doğru eğildi ve yanaklarından boynuna doğru inen art arda öpücükler bıraktı. O sırada Cihan’ın bir eli Alya’nın göğüslerinde hırçın bir sahiplenişle gezinirken, diğer eli bir gölge gibi aşağı süzüldü; karın boşluğundaki o titreyen çukuru geçip usulca Alya’nın kasıklarına indi. Parmak uçları, onu aşkla bekleyen o kor sıcaklığa ulaştığında, Alya’nın beli istemsizce bir yay gibi büküldü. Cihan, karısının sırılsıklam olmuş o yakıcı arzusunu avucunun içine hapsederken, Alya’nın boynuna dökülen nefesleri de artık onu sakinleştiremiyordu.

Alya gelecek orgazmın heyecanı ve şehvetle titremeye başladı. Cihan, karısının bu titreyen halini izlerken kulağına doğru iyice sokularak boğuk bir sesle fısıldadı, "Aç bacaklarını." Alya, büyük bir istekle bacaklarını açtı. Cihan'ın eli, Alya'nın açılan bacaklarının arasına usulca süzüldü.

Cihan’ın parmakları, Alya’nın nemli ve harlanmış tenin üzerinde bir sakince gezinirken; diğer eli, Alya’nın arzudan kaskatı kesilmiş meme uçlarını sahiplenici bir hırsla çekiştiriyordu. Alya, her dokunuşla yanan bedeninin daha da acıdığını hissetti. Bu, bedeninin arzuyla dolup taştığı, ama henüz tam olarak tatmin olamadığı, tatlı bir acıydı. Kendini bu hisse keyifle bırakarak gözlerini kapatıp başını arkaya, Cihan'ın aralık duran bacaklarına doğru attı; bu yoğun hislere karşı koyamayan bedeninin son çaresi.

Cihan, Alya'nın bu teslimiyetini gördüğünde alaycı bir tebessüm etti. Göğsündeki elini hızla Alya'nın çenesine götürdü. Üç kez usulca "Cık, cık, cık," diye ses çıkardı. Yine kulağına doğru eğilip "Aynada kendini izleyeceksin," diye emretti.

Alya, bu sert otoritenin altında gözlerini açıp aynadaki o perişan yansımasına odaklandı. Cihan da aynadaki yansımasından Alya'nın gözlerine bakıyordu. Göz göze geldikleri o anda, Cihan'ın orta ve yüzük parmağı Alya'nın içine doğru kaydı. Parmakları Alya'nın iç duvarlarında gezinmeye başladı.

Alya'nın tüm dünyası adeta sessizliğe büründü. Yanan, titreyen bedeni bu dokunuşla nihayet aradığı huzura kavuşmuştu. Cihan’ın parmakların her hareketi, Alya'nın içinde yankılanıyor, uzun süredir bastırmak zorunda kaldığı arzusunun zincirleri Cihan’ın her bir hareketiyle çatırdıyordu.

Alya’nın iç duvarları, Cihan'ın parmaklarını adeta bir düğüm gibi sıkıca sarıyor, parmakların çevresinde ritmik bir şekilde kasılıyordu. Her sürtüş Alya'yı hazzın o tehlikeli eşiğine taşırken aynı zamanda inanılmaz bir rahatlama hissi veriyordu.

Bakışları yavaşça kocasının gözlerinden bacaklarının arasına kaydı, sadece Cihan'ın dokunuşuna odaklanmıştı. Bu bir teslimiyetti, bedeninin aradığı ve bulduğu bir teslimiyet. Aralıklı dudaklarının arasından kaçan inlemeler, odanın duvarlarında yankılanıyor, derin nefesler eşliğinde Cihan’ın kulaklarına doluyordu. Her dokunuşla daha da derinleşen bu his, Alya'yı tamamen ele geçirmişti.

Tam bu anda, Cihan'ın tüm dokunuşları birden kesildi, içinde hissettiği eli artık yoktu. Alya, hazzın zirvesine bir dokunuş kalmışken, boşlukta asılı kaldı. Alya'nın dünyası bir anda karardı. Doruk noktasına ulaşmak üzere olan o tatlı rahatlama hissi, yerini aniden yoğun bir kafa karışıklığına ve fiziksel bir sancıya bırakmıştı. Bedeninin her zerresi, Cihan'ın dokunuşunu aramaya devam ediyor, tam da varmak üzere olduğu o yere yeniden dönmek için çırpınıyordu.

Gözlerini tekrar aynada Cihan’la buluşturdu. Arzuyla titreyen vücudu, nemli dudakları ve gözlerindeki hayal kırıklığıyla ne yapacağını bilemez haldeydi. Cihan'a doğru arkaya döndü. Dudaklarından, boğuk bir yalvarma sesi döküldü. "Lütfen… Lütfen durma." Bedeninin tüm arzusunu ve çektiği acıyı bu iki kelimeye sığdırmıştı. Cihan'ın önünde diz çökmüş, ona tüm benliğiyle yalvarıyordu.

"Ne olur," diye fısıldadı yeniden. Sesi titriyordu. "Beni böyle bırakma." Cihan'ın gözlerinin içine bakıyordu, o her şeyi bilen, her şeyi kontrol eden adama, çaresizce yalvarıyordu. Orgazmın eşiğinde bırakılmanın verdiği fiziksel ve ruhsal acı, Alya'yı tamamen teslimiyete zorlamıştı. Biliyordu ki, bu acı ancak Cihan'ın dokunuşuyla son bulacaktı.

Cihan, Alya'nın yalvarışlarını duyduğunda, yüzünde tüm kontrolü eline almış olmanın yarattığı, zafer dolu bir ifade belirdi. Alya'nın karşısında bu denli ufalanmış olması, Cihan'ı daha da kışkırtıyordu. Eğilip karısının yaşlarla parlayan gözlerinin ta içine, ruhunun en derin kuyusuna baktı. "Benden iste, güzel karım," diye fısıldadı; sesi vaatkârdı. "Neyi, ne kadar istediğini kendi dudaklarınla söyle."

Alya, acı ve arzuyla dolmuş bir sesle, boğuk bir şekilde Cihan'dan onu tamamlamasını istedi; ondan gelecek en ufak temasa bile muhtaçtı. Gözleri yaşlarla doluydu, sanki tüm ihtiyacı ve eksikliği bu damlalarda birikmişti. Cihan, Alya'nın yalvarışını onayladıktan sonra, elleriyle Alya'nın yüzünü kavradı ve onu kendine doğru çekti.

İki elinin baş parmağını elmacık kemiklerinin üzerinde gezdirerek başını yukarı kaldırdı ve dudaklarını Alya'nınkilerin üzerine bastırdı. Alya, o kadar derin bir istekle bu anı beklemişti ki, dudakları bir mıknatıs gibi Cihan'ınkine kenetlendi. Cihan, onu severmiş gibi elini Alya'nın saçlarından geçirdi; Alya, karşılık olarak onun diz kapaklarına sarıldı.

Dilleri birbirini sardığında, Alya'nın tüm bedeni bir anda sarsıldı. Cihan'ın öpüşü, bir fırtına gibiydi; hem sert, hem de tutkulu. Her dokunuş, Alya'nın içindeki ateşi daha da alevlendiriyor, ama aynı zamanda tüm arzularını tek bir noktada topluyordu. Alya, bu yoğun hisse tüm varlığıyla karşılık veriyor, tüm benliğiyle kendini kocasının öpüşüne bırakıyordu.

Cihan, Alya'nın alt dudağını hafifçe dişlerinin arasına alarak ısırdı, sonra dilini tekrar onun ağzına daldırdı. Alya, bu ani ve yoğun dokunuşla bir kez daha sarsıldı. Tüm vücudu yine heyecanla titremeye başladı. Alya, o anlık tatminini o derin öpücükte bulmuştu. Vücudu kaskatı kesilmiş, sadece dudakları hareketleriyle Cihan'ınkine kenetlenmişti.

Bedeninin bu anlık tatmini bulmasıyla birlikte, Alya’nın bacakları hareketlenmeye başladı ve bir inilti dudaklarından döküldü. Cihan, Alya'nın verdiği bu tepkiyle birlikte onun bu durumundan keyif almış gibi sırıttı. Ancak Alya için bu anlık mutluluk kısa sürdü. Cihan onun hareketlenen halini görünce, Alya'yı dudaklarından ayırarak kafasını geri çekti, ona yavaşça bakmaya başladı.

"Bak bir tanem," diye fısıldadı Cihan, sesi yumuşaktı ama otoritesini koruyordu. "Şimdi beni hissediyorsun. Tam olarak beni hissediyorsun." Alya, bu sözlerle titredi. O kadar uzun süre Cihan'ın sevgisini, dokunuşunu aramıştı ki, şimdi bulduğu bu his, onu hem rahatlatıyor hem de tamamen bitkin düşürüyordu.

Cihan, dirseklerini dizlerine dayayarak öne doğru eğildi yine. Alya'nın yüzünü elleriyle okşadı, yüzündeki kurumuş tükürük lekelerini sildi. Alya, bu şefkatli dokunuşlara karşılık, tüm gücünü kaybetmiş bir şekilde başını Cihan'ın baldırına doğru yatırdı. Cihan, bir eliyle Alya'nın saçlarını okşarken, diğer eli hala onun yüzündeydi, ciltlerinin temasına asla ara vermedi.

"Sana ihtiyacım var," diye hıçkırdı Alya. "Beni böyle bırakma ne olursun.” Sesi titrek ve kırıktı, sanki bir enkazın altından geliyordu. "Her şey seninle başlasın, seninle bitsin... Sadece seninle."

Duyduklarıyla tatmin olmamışçasına "Hep böyle olmasını istedin, değil mi?" diye mırıldandı Cihan. "Sadece beni hissetmeyi... Sadece bana ait olmayı."

Alya'nın dolu gözlerinden bir yaş süzüldü Cihan'ın bacağına doğru. Bu, acıdan değil, aradığı huzuru bulmuş olmanın verdiği bir rahatlamanın tasviriydi. Cihan'ın saçlarını okşaması, Alya'nın kalbindeki tüm yaraları sarıyor; ona kocasıyla bir olmuş, tamamlanmış hissettiriyordu. Cihan'ın dizinde, onun şefkatiyle huzur buluyordu.

"Ne olur Cihan," dedi. "Artık dayanamıyorum. Bu acı... Bu boşluk... Sensizlik çok ağır geliyor bana." Sözleri, Cihan'ın onu nasıl kendi kontrolüne aldığını, onu nasıl bir arzu ve çaresizlik döngüsüne soktuğunu açıkça gösteriyordu. Alya, Cihan'ın dizine daha da sokuldu. Sanki tüm benliğiyle ondan bir şeyler koparmaya çalışıyordu.

"Beni kendinin yap," diye mırıldandı Alya, son bir umutla. "Sadece senin olayım. Sadece seni hissedeyim. Yalvarırım." Her kelimesi, Cihan'a olan sınırsız teslimiyetinin bir kanıtı gibiydi.

Alya'nın muhtaç yakarışları; onun o çaresiz, paramparça olmuş hali, Cihan'ın içindeki tüm kontrol mekanizmalarını darmadağın etmişti. Güzeller güzeli karısının bu yakarışlarına daha fazla dayanamadı. Bir hışımla onu yerden kaldırıp kucağına aldı.

Alya'nın bacakları, Cihan'ın kalçalarının yanında aralanıp koltuğa yaslandı, kolları ise onun boynuna sarıldı. Cihan, Alya'yı sırtından sarıp kendisine bastırırken, yüzünü onun boynuna gömdü ve deli gibi arka arkaya öpmeye başladı. Alya'nın tenine değen her sıcak, nemli öpücük, kasıklarının daha da alev almasına neden oluyordu.

Alya, kollarını Cihan'ın başının etrafına doladı, kafasını kendine, içine sokmak istercesine bastırıyordu. Bedeninin her zerresi, Cihan'ın dokunuşuna, sıcaklığına karşılık veriyor, onu bu boşluk duygusundan çekip alması için yalvarıyordu.

Cihan, Alya'nın bu teslimiyetine ve ateşli sarılışına daha fazla dayanamadı. Başını Alya’nın göğüslerinden kaldırıp, gözleri alev alev yanarak Alya'nın dudaklarına yapıştı. Alya, Cihan’ın kucağında erirken yitirdiği benlik duygusunu kocasının kollarında yeniden buldu. İki beden artık tek bir bütün, tek bir iradeydi.

Cihan, bir eliyle Alya'nın sırtını okşarken, diğer eli Alya'nın kalçasına inmiş, onu sıkıca tutuyordu. Alya, Cihan'ın dokunuşlarıyla daha da azgınlaşıyor, durduramadığı bağırışlar dudaklarından dökülüyordu.

Cihan, Alya'nın her bağırışıyla fazlası mümkünmüş gibi daha da sertleşiyordu. Cihan'ın dudakları Alya'nın boynunda, omuzlarında ve göğüslerinde gezinirken, Alya'nın teninde kızarıklıklar bırakıyordu. Bu lekeler, Cihan’ın da Alya’ya olan karşılıklı teslimiyetinin ve arzusunun vücut bulmuş haliydi.

Dudakları yeniden buluştuğunda “Bak bana, Alya," diye fısıldadı Cihan, Alya’nın dudaklarının arasından. “Bak, beni ne hale getirdiğine bak.” Alya, anın vahametiyle Cihan’ın saçlarında gezinen ellerini sıktı, çekilen saçlarıyla kafası geriye gitti Cihan’ın. Kendi de onun dudaklarından ayrılamıyordu, Cihan’la beraber koltuğun sırtına doğru yattılar. “Artık dayanamıyorum, ne olursun!” diye iniltilerinin arasına karışan bir yakarış çıktı Alya’dan. Kasıklarını istemsizce Cihan’ın sertliğine sürtüyordu.

Cihan, Alya’nın bacaklarını biraz daha aralayıp onun o sıcak, davetkâr derinliğine ulaştığında; her iki beden de yaklaşan fırtınanın ağırlığıyla bir anlığına duraksadı. Gözleri birbirine kenetliydi; birinin bakışlarında mutlak hakimiyetin kor ateşi, diğerininkinde ise tam teslimiyetin o buğulu parıltısı vardı. Cihan, tek bir hamlede, tüm heybetiyle Alya’nın içine süzüldü.

Alya’nın gırtlağından yükselen, hazla karışık bir hıçkırıkla dudaklarından kopan o keskin nida, odanın tüm sessizliğini yırtıp attı. Cihan’ın kalçasında duran ellerinden destek alarak başını geriye attı, gözleri tavandaki loş ışıkta kaybolurken Cihan’ın omuzlarına tırnaklarını geçirdi. Cihan’ın terleyen göğsü kendi göğsüne her çarptığında, o muazzam ağırlığın altında biraz daha yok olduğunu hissediyordu.

Alya’nın dizlerindeki derman artık tamamen çekilmiş, bacakları kocasının beline dolanacak gücü bile kendinde bulamaz hale gelmişti. Ancak Cihan, onun bu tatlı tükenişini büyük bir sahiplenmeyle kucakladı. Kollarını Alya’nın beline iyice kenetleyip tüm kontrolü ve ağırlığı üzerine aldı. Cihan içine her süzüldüğünde Alya; sadece bedeninin değil, kalbinin de yerinden çıkacakmış gibi çarptığını hissediyordu.

Cihan, her darbesinde karısının gözlerindeki o parçalanmış ışığı, o kontrolsüz çözülmeyi büyük bir iştahla izliyordu. Kendi zevki artık geride kalmış, tüm odağı Alya’yı o kör edici zirveye, o muazzam patlamaya taşımak olmuştu. Alya’nın bacaklarını dirsekleriyle daha sıkı kavrayıp tempoyu hazzın sınırlarını zorlayacak bir hıza çıkardığında, Alya’nın bedeni artık ona itaat etmeyi bıraktı; parmak uçlarından saç diplerine kadar yayılan o şiddetli titreme, yaklaşan fırtınanın ilk habercisiydi. Alya, kocasının ritmine kendini tamamen bırakmışken, vücudu o tatlı ve yakıcı elektrikle sarsılmaya başladı.

Alya, hazzın o en dik yamacına hızla tırmanırken nefesi boğazında düğümlendi, gözleri Cihan’ın ter damlayan yüzünde asılı kaldı. Tam o anda, içinde biriken o karanlık ve dilsiz sızı, yerini sarsıcı bir aydınlığa bıraktı. Alya, kocasının adını dudaklarından dökerek, hazzın o kör edici zirvesinden aşağı, sonsuz bir huzura doğru döküldü. Tüm kasları, Cihan’ın varlığını bir daha hiç bırakmamak istercesine ritmik ve şiddetli kasılmalarla sarmalanırken; Alya hayatında ilk kez bu kadar tam ve bu kadar onun hissediyordu. Ruhundaki tüm eksik parçalar, bu sarsıcı orgazmın etkisiyle yerli yerine oturmuştu.

Cihan, karısının bu kontrolsüz çözülüşünü, gözlerindeki o huzurun patlamasını ve vücudunun üzerinde bir yay gibi gerilişini hissettiği an, dakikalardır ördüğü o çelikten iradesi tuzla buz oldu. Alya’nın içindeki o muazzam, sıcak kasılmalar Cihan’ın kendi sonunu bir çığ gibi üzerine çekiyordu. Karısının o tiz ve bir o kadar muhtaç iniltisi, Cihan’ın kulağında duyduğu en güzel senfoniye dönüştü. Daha fazla direnmesi imkansızdı.

Cihan, Alya’yı kalçalarından sıkıca kavrayıp sanki onu kendi gövdesine mühürlemek istiyormuş gibi sarsıcı bir şiddetle içine gömüldü. Dudaklarını Alya’nın dudaklarıyla yeniden kavuşturduğunda, göğsünün derinlerinden gelen vahşi ve zafer dolu bir hırıltıyla tüm varlığını Alya’nın o yakıcı derinliğine bıraktı. Cihan’ın tüm kasları bu sarsıcı sonla birlikte kaskatı kesildi ve ikisi de aynı fırtınanın içinde, birbirlerine tutunarak yok oldular. Oda, sadece birbirine karışan soluklarla ve birbirine kenetlenmiş bedenlerinin gürültüsüyle doluydu.

Cihan, bir süre Alya’nın ağırlığını üzerinde hissederek, onun saçlarının arasında derin nefesler aldı. Karısının kalp atışları yavaş yavaş düzene girerken, Cihan’ın içindeki o hırçın kor da yerini dingin bir şefkate bırakmıştı.

Cihan usulca Alya’nın içinden çekildi ve Alya’nın terden alnına yapışmış saçlarını nazikçe kenara itti. Alya’nın gözleri yarı baygın, dudakları ise hala o sarsıcı hazzın şokuyla aralıktı. Cihan, karısını incitmekten korkar gibi, sanki dünyanın en nadide mücevherini tutuyormuşçasına kollarını onun altından geçirdi ve tek bir hamlede kucağına aldı. Eğilip kendi bornozunu yeşil koltuğun üzerinden almayı da unutmamıştı. Alya, dermanı kesilmiş kollarını kocasının boynuna dolarken, başını onun göğsüne yaslayıp huzurla kokusunu içine çekti.

Banyoya girdiklerinde, Cihan sıcak suyu hazırlarken Alya’yı mermer tezgâhın üzerine nazikçe oturttu. Su hazır olduğunda, onu duşun altına soktu; kendi de yanına geçerek ılık suyun ikisinin üzerinden süzülüşünü izledi. Cihan, lifi köpürtüp Alya’nın teninde az önce kendi elleriyle, dişleriyle bıraktığı o tutkulu izleri nazikçe yıkamaya başladı. Alya, suyun ve Cihan’ın ellerinin rahatlatıcı etkisiyle gözlerini kapatmış, adeta bulutların üzerinde süzülüyor gibiydi. Cihan, şampuan kokusuyla harmanlanan bu anın tadını çıkarırken, karısının pembeleşmiş yanaklarına küçük öpücükler bıraktı.

Hızlı bir duşun ardından Cihan, Alya’yı yumuşak bornozuna sardı ve tekrar kucağına alıp yatak odasına taşıdı. Alya hasta olmasın düşüncesiyle onu giydirmek istese de Alya’yı yatağın içine, o serin çarşafların arasına bıraktığında, Alya’nın gözleri yorgunluktan kapanmak üzereydi. Cihan da hızla yanına uzandı ve gecenin en başında karısının isteğini unutmayarak Alya’yı kollarının arasına, tam kalbinin üzerine çekti. Alya, sığınacak en güvenli limanı bulmuş gibi kocasının göğsüne iyice sokuldu.

Cihan yorganı tekrar üstlerine çekti, karısının ipek gibi saçlarını okşarken alaycı bir fısıltıyla kulağına eğildi. "Ne o Alya Hanım? Az önceki o hırçın kadından eser kalmamış bakıyorum... İki dakikada teslim mi oldun uykuna?"

Alya, uykulu bir sesle "Cihan... sus," diye mırıldandı ama yüzünde huzur dolu bir gülümseme vardı.

Cihan kıkırdayarak devam etti, parmakları Alya'nın yanağında geziniyordu. "Yalvarmaların hala kulağımda... 'Lütfen durma! Sadece senin olayım!' diye haykıran kimdi acaba? Yarın sabah bunları tek tek hatırlatacağım sana, kaçışın yok."

Alya, kocasının bu tatlı sataşmalarına cevap verecek gücü kendinde bulamasa da kolunu Cihan’ın beline daha sıkı doladı. Cihan, karısının derinleşen nefeslerinden onun uykuya daldığını anladı. O otoriter, o sert adamdan eser kalmamış; yerini karısının huzurunu bekleyen bir gardiyana bırakmıştı. Alya’nın şakağına uzun, derin bir öpücük bıraktı ve kokusunu içine çekti. "Uyu güzelim," diye mırıldandı karanlığa karşı. "Bundan sonra her uyuduğunda, her uyandığında... Sadece burada, benim kollarımda olacaksın."

Alya, rüyalar alemine çoktan dalmışken, Cihan onu göğsüne daha da bastırdı ve ikisi de aylardır ilk kez, hiçbir kâbusun bölemeyeceği o derin ve huzurlu uykunun kollarına kendilerini bıraktılar.

Notes:

Herkese yeniden merhaba, umarım iyisinizdir.
@psychewisteria ile ağustos ayından beri hayallerini kurduğumuz o fic'i sonunda, tüm psikolojik zorluklarına rağmen tamamlayabilmiş olmanın tatlı gururuyla sizleri burada karşılıyorum. O kadar uzun zamandan beri, o kadar çok istiyodum ki bu kurguyu yazmayı, sanırım bitirme düşüncesi beni korkutuyodu. Her şeye rağmen aşırı içime sinen bir kurgu oldu, buraya kadar geldiyseniz çok teşekkür ederim 🌸
Katkılarından dolayı psyche'me bir sürü teşekkür, desteğinden ötürü de derinkoma hediye ediyorum bu fic'i, here's to many more!