Actions

Work Header

Cernunnos'un Diyarı

Chapter Text

 

 


   Tanrımın bembeyaz pürüzsüz bir teni vardı. Saçları ise sonbahardaki yaprakların rengini almıştı. Saçlarının arasından çıkan boynuzlar ay ışığında parlıyordu. Gözleri ise yeşilin çok güzel ve daha önce görmediğim bir tonuydu.

   Üzerinde yeşil bir pelerin vardı ve pelerin kırmızı ve sarı taşlarla süslenmişti. İçinde beyaz bir gömlek, altında da kahverengi bir pantolon vardı. Elinde de kırmızı, sarı ve yeşil taşlarla süslenmiş bir şarap kadehi tutuyordu. Tatmin olmuş bir şekilde gülümsüyordu. Evet kabul ediyorum, oldukça etkilenmiştim.

   Aspen kenarda saygılı bir şekilde durdu. Cernunnos boştaki eliyle masayı işaret etti.

  "Otursanıza." Sesi gürdü ama çok kalın değildi ve oldukça melodikti. Hala gülümsüyordu. İkiletmeden masanın sağ tarafındaki sandalyelere yerleştik. "Tamam, Aspen. Sen gidebilirsin." Aspen onu ve sonra bizleri selamladıktan sonra ağaçların içinde gözden kayboldu. Yanımda oturan Violet'in meraklı gözlerle masayı süzdüğünü fark ettim. Masada çeşit çeşit zeytinler, peynirler, meyveler, sebzeler, ekmekler kısacası aklınıza gelebilecek her türden yiyecek vardı. Acıkmış olduğumu ancak o anda fark ettim. Meg de dudağını ısırmıştı.

"Eğer  herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa Aspen'e seslenmeniz yeterli. Sizinle o ilgilenecektir." Sadece başımı sallayarak onaylayabildim. "Dario!" Sol tarafına dönüp seslendiğinde ağaçların arasından elinde işlemeli güzel bir sürahi olan bir Satir çıktı ve bardaklarımıza kırmızı şarap doldurdu. Sessiz bir teşekkür biçimi olarak ona bakıp gülümsedim. O da başka bir isteğimiz olup olmadığını sorup geldiği yönde kaybolmadan önce silik bir gülümsemeyle başını eğerek karşılık verdi.

  Cernunnos'un gülümsemesi bir an bile silinmiyordu. Bana bakarak şarabından bir yudum aldı ve "Bir şeyler yemelisin. Siz de öyle." dedi. Biraz tereddütle de olsa bana en yakında bulunan ekmeklere uzandım. Gerçekten güzel dilimlenmişti ve oldukça lezzetliydi. Kızlarda meyve ve peynir çeşitlerinden tabaklarına aldılar. Şarabın tadı inanılmazdı.

   Biz yemek yerken O yine gülümseyerek şarabını yudumluyordu. Gülümsemesi gerçekten göz alıcıydı. Çıkık elmacık kemiklerinin üzerine dalgalar halinde dökülen kızıl-kahve saçları omuzlarının üzerinde sonlanıyordu. Dolgun dudakları yukarı doğru kıvrıldığında güçlü ve erkeksi çenesi ortaya çıkıyordu. Yemeyi bitirdiğimizde belki de işi daha fazla uzatmanın bir anlamı olmayacağını düşündüm. Buradan nasıl çıkacağımı bile bilmiyordum, onun beni bırakıp bırakmayacağını da. Bir an için gözlerinin içinin güldüğünü gördüm.

 “Şu an senin dünyanda nasıl tanındığımı bilmiyorum, aslına bakarsan ne kadar az kişinin bugün benim adıma ayinler düzenleyip dualar okuduğunu bilsen benim için sen de endişelenirdin, ama ben o kadar da kötü biri değilim. Sizi burada zorla tutmak gibi bir niyetim yok. Buraya kendi özgür iradenle geldin. Şimdi gelmeni ben bile beklemiyordum.”  Aklıma gayri ihtiyari olarak Yaban Avı gelmişti. Kadehini masaya indirdi ve yüzü ciddileşti.
 “O tamamen farklı bir konu.” dedi. Pekala, gittikçe daha korkunç bir hal alıyordu. Ben bunu düşündüğümde irkildi ve geri yaslandı. “Üzgünüm.” diye mırıldandığını sandım.

“Aspen’e size bu konuyla ilgili kitaplar vermesini söyleyeceğim. Sizin dünyanızdaki fanilerin yazmamış olduğu, doğruyu anlatan kitaplar.” Masada geceyi ağırlaştıran bir sessizlik olmuştu.

   Cernunnos ayağa kalktı. Boynuzlarının üzerine düşen ay ışığı kırılıp binlerce parça halinde etrafa düşüyordu. “Sizde yorulmuş olmalısınız. Gidip biraz dinlenin.” O ana kadar sadece bir moron gibi oturduğumu ve tepkisizce sadece onu seyrettiğimi fark ettim. Kafamdaki soru işaretlerinin azalmış olması gerekiyordu, bu kadar artması değil.

   Dudakları yine bir gülümsemeyle kıvrılmıştı. Yeşil gözleri alev alevdi. “Sabaha kadar burada olursanız sorularınızın cevaplarını bulacaksınız. Ayrıca, ‘kabuklarınızı’ ve ‘fani dünyanızı’ merak etmeyin.” Sonra kadeh kaldırırmış gibi bir hareket yaptı ve ‘resmen’ olduğu yerde kayboldu.
“Tamam, bu gerçekten garipti.” dedi Meg, Tanrı’nın kaybolduğu noktayı işaret ederek. Violet gözlerini çevirdi.
“Buraya kadar her şey normaldi çünkü değil mi?” Meg sadece omuz silkmekle yetindi.
“Kim ne derse desin bu, bugüne kadar yediğim en güzel yemekti.” diyerek konuşmaya katıldı Fiona.
“Buradan gitmek istiyor musunuz?” diye ani bir soru yönelttim.
“Şimdi mi?” “Hayır.” “Kesinlikle hayır.” cevaplarını duyduğumda biraz şaşırdım açıkcası. Fiona ben yine ağzımı açıp bir moron gibi saçmalamadan önce davrandı ve “Senin şu yakışıklıyı çağırmayı denesene.” dedi.
“Benim yakışıklı?” Üçü de başlarını salladılar. Bu konuyla ilgili bitmek bilmeyen bir tartışmamız vardı. Yani benim nasıl olup da lise sona kadar hiç sevgilimin, yada en azından hoşlandığım birinin, olmadığı konusunda. Ve ben bu konuyu yeniden tartışmaya açmak istemiyordum. Bu yüzden sadece gözlerimi devirdim ve sesimin bıkkın çıkmamasını umarak Aspen’e seslendim.

  Violet’in ee? bakışına maruz kaldıktan tam olarak bir saniye sonra karşımdaki sandalyede oturuyordu. Onun da yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

  Kendimi tam bir gerizekalı gibi hissediyordum ve buna çare olarak yapabilecek hiçbir şeyim yokmuş gibi görünüyordu. Sanırım zihnimi çok yormuştum ve gerçekten uykuya ihtiyacım vardı.
“Sizi odalarınıza götüreyim.” dedi sevecen bir tavırla. Gülümsemesinin nedenini bulmuştum sanırım: Kızların üçü de ona gülümseyerek bakıyorlardı. Umuyordum ki bütün bu liseli kız tavırlarını bu sene ile birlikte geride bırakacaklardı.

  Homurdanarak ayağa kalktım. Kızlar buna ve benim spora olan ilgime dayanarak bazen gereğinden fazla bir erkek gibi davrandığımı söylerlerdi. Ben bütün bu lafları genellikle kulak arkası ederim. Çünkü bunların getirisi olarak neredeyse hiçbir kızın anlayamadığı erkek dilini, homurdanmaları, çözmüştüm,yani neredeyse, ve anlamadıklarını bildiğim için rahatlıkla günlük hayatta kullanabiliyordum.

Aspen çevik bir hareketle ayağa kalktı ve avluya çıkmadan önce geçtiğimiz kapıyı işaret ederek yanımda yürümeye başladı. Merdivenleri çıktıktan sonra sol tarafa yöneldi. Saray gittikçe genişliyor gibiydi ama ben çok dikkatli bakamıyordum. Çünkü yürüdüğümüz koridorun iki yanında da daha önce hiç görmediğim kadar parlak yanan meşaleler vardı. Olsun o kadar, diye düşündüm ve bir kez daha sola döndük.

  Bu sefer daha dar ve kısa bir koridora girmiştik. Sonundaki geniş kapıyı bulunduğum yerden seçebiliyordum. Bu büyük ihtimalle koridorda aydınlatma için meşale değil de gösterişli ve güzel bir avizenin kullanılıyor olmasındandı.

 Aspen durdu ve birbirlerine bakan dört kapıyı göstererek odalarımızın bunlar olduğunu söyledi. Tabii ki bana en yakın olan ve sağ taraftaki duvarda kalan kapıyı açtım. Kızlarda odalara dağılmışlardı. Hep bir ağızdan Aspen'e iyi geceler dediler ve kapılar kapanmıştı. Ben ise "İyi geceler," gibi bir şey mırıldanarak (doğrudan?)  kapıyı Aspen'in gülümseyen yüzüne kapattım.

   Kapattığım gibi de geri açtım. Atladığım bir şey vardı.
"Ben bunlarla uyuyamam." Güldü ve içeri girdi. Benimkinin yarışamayacağı kadar büyüklükteki elbise dolabına gidip kapısını açmasını izledim. Bana döndü. "Bu işini görür mü?"  Parmaklarının ucuna beyaz bir gecelik takmıştı. Pekala, bunun benim aklıma da gelmesi gerekirdi. Birinin karşısında aptal gibi görünmekten nefret ediyorum. Özellikle de karşı cinsten birinin karşısında.

   “Görür, sağol.” dedim ve geceliği elinden aldım. Sırıtıyordu.
“Başka bir konuda yardıma ihtiyacın var mı?” Kaşlarımı çattım.
“Yok.” Kapıyı işaret ettim. Bana doğru yürüdü. Aramızda sadece bir adım kadar mesafe kalmıştı. “İyi geceler, Rahibe.” dedi. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
“İyi geceler.” dedim sadece ve tekrar kapıyı gösterdim. Gülerek dışarı çıkmasını izledim. Kapı arkasından kapanınca üzerimdekileri çıkardım ve ipek geceliği giydim.

   Üzerime tam olması beni hiç şaşırtmamıştı. Ne de olsa bir Tanrının ‘konuğu’yduk. Bizim içimizi bizden iyi bildiği göz önünde bulundurulursa, kıyafet bedenlerimi ve zevkimi bilmesi benim için şaşırtıcı değildi. Belki de bütün bunlar benim bilinç altımın eseriydi.
 
Üzerimi değiştirdikten sonra hayatımda yattığım en rahat yatağa girdim. Çocukluğumdan beri hep bulutların üzerinde uyumanın nasıl bir şey olacağını merak ederdim. Ta ki 6. sınıf fen dersinde onların sadece gaz kümesi olduğunu öğreninceye kadar. Yine de yatak hayalimdeki bulutlara benziyordu. Yumuşacık. Hiç hızla uykuya dalabilen biri değilimdir ama birkaç dakika içinde bu kez gerçekten zihnimin kendini bıraktığını hissettim. Yavaşça her şey yerini kocaman bir boşluğa bıraktı.