Actions

Work Header

It's Just Platonic

Chapter Text

 

Chapter 1 :  No, I just can’t.. 

Draco gözlerini kapattı. Babasının ona verdiği görevi gayet iyi biliyordu. Potter’ı takip etmesi gerektiğini biliyordu. Ama ondan, Bulanık arkadaşından ve etrafındaki tüm çilli Weasley’lerden nefret ediyordu, nefret. 
Voldemort ölse herşey biterdi, kurtulurdum, hiç sorunum kalmazdı . 
Başını salladı, saçmalamamalıydı.
Ölmesi gereken Potter, ölmesi gereken o, dedi içinden. Bir an babasının dediklerini tekrarladığını düşündü. Potter ona ne demişti? 
- O kadar zavallısın ki Malfoy, etrafındaki insanların seni yönlendirmesine izin veriyorsun. Sen sadece babanın küçük bir kopyasısın. Başka bir şey değilsin. 
Hayır, değilim dedi Draco istemsiz bir şekilde elini yumruk yapmıştı. Cübbesini çekiştirerek koridorda yürümeye devam etti. Kahrolası Potter nerdeydi ki?


- Hayır Ron, hayır. HAYIR DEDİM SANA ! diye bağırıyordu Hermonie. 
- Şunu kesebilir misiniz? Dedi Harry, başı zonkluyordu.  
Ron Hermonie’ye doğru koşarken okula gizlice soktuğu kaymak birasını yere döktü. 
- Hadi ama Herm, bana ne zaman aşık olduğunu söyle, bana ne kadar aşık olduğunu söyle. 
Hermonie’nin yeterince sinirlendiği açıktı ve Harry yeni bir kavganın içinde bulunmak istemiyordu. Ortak salonu terkederken Hermonie’nin:
- Merlin aşkına Ron kaç tane kaymak birası içtin sen? Diye bağırdığını duydu. 
Dışarı, koridora çıktığında ağır ağır yürümeye başladı. Arkasından gelen sesi duyabiliyordu. Tok topuk sesleri kendini belli etmemek için ağır ağır basıyordu yere. Ama Harry hissediyordu, aynen 3 gece öncesinde de hissettiği gibi. Koridorun en karanlık köşesine gitmeyi planlıyordu. Bir anda çıkacaktı ve o sümsük Malfoy Harry’nin ondan daha akıllı olduğunu anlayacaktı. İki adım daha attı ve koridorun en karanlık köşesine geldiğinden emin oldu. Cübbesine elini soktu ve asasına dokundu.
- Lumos, dedi içinden. Bir süre yürüdü ve o sessizce arkasından gelmeye çalışan çocuğu kıstırmak için bir anda arkasına döndü. Aynı çeviklikle cebinden asayı çıkarmıştı. Asadan çıkan hafif ışık yaklaşık 20 adım öteden gelen Draco Malfoy’un bezmiş suratını aydınlatıyordu.
- N’oldu Malfoy, artık beni takip mi ediyorsun? Dedi daha önceki takiplerini farketmemiş gibi. 
Malfoy elini sarı-siyah karışımı gibi gözüken saçlarına götürüp alaycı ifadesini takındı:
- Hayır, Potter, sadece koridorda yürüyorum, dedi ve bir iki adım daha atıp aralarındaki mesafeyi azalttı. 
Harry’nin asasının ışığı azaldı ve bir süre sonra koridor karanlıklaştı. Malfoy gülerek devam etti:
- Belkide küçük Harryciğimiz o kadar korkaktır ki karanlıkta arkasında yürüyenlerden korktuğu için sürekli Lumos yapıyordur. 
Harry sarışın çocuğun giderek daha da yaklaşmasına aldırmadan devam etti. Bir yandan da ağırlığını sol ayağından sağ ayağına veriyordu:
Malfoy, dedi, birbirlerinin soyadlarına baskı yapıyorlardı. Bir çeşit iğrenme ve soyunu iğnelemeydi. Devam etti: Aslına bakarsan birkaç gündür nedense senin soylu ayakların ve o soylu kıçın benim arkamdaydı. Bunu takip olarak gördüğüm için bağışla. Belki de birkaç kötü tesadüftüler, ha?
Malfoy gittikçe yaklaştı ve Harry’i duvara yapıştırıp elini saçına geçirip kafasını eğdi:

- Bir Slytherin’liye bunu söyleyen bir Gryffindorlu. Potter, seni takip falan etmiyorum, kendine gel, sinirimi bozuyorsun.
Harry Malfoy’un üzerine daha da çok geldiğini ve onun her kıvrımını, evet hepsini, üzerinde hissettiğini farketti. Elini Malfoy’un göğsüne koydu ve nedense bir süre ordan çekmedi. Malfoy’un gri gözlerini üzerinde hissetti, kendi yeşil gözleri onunkilerle buluşunca tüm gücüyle Malfoy’u geri itti:
BİR SLYTHERIN OLMAKTANSA GİDİP KENDİMİ ÖLDÜRMEYİ TERCİH EDERİM, dedi. 
İtilmenin hızıyla ve aniliğiyle yere düşen Malfoy’un ağzından tıslamaya benzeyen bir gülüş sesi geldi. Doğrulmadan önce her kelimesine tek tek baskı uygulayarak: 
Potter, iyi de sende bir Slytherin’sin, dedi ve alaycı gülümsemesini yüzüne yerleştirdi. Yavaşça ayağa kalktı ve Harry’e doğru yürüdü. 
Harry bir an ne diyeceğini bilemedi sonra gözlerini kısıp:
- SENİ--
- Kapatın çenenizi be şapşallar! Burada uyumaya çalışıyorum!  
Yeşil ve gri gözler aynı anda daha önce hiç görmedikleri bir tabloya çevrildi. Harry Gryffindor ortak salonundan çıktıktan sonra amaçsızca yürüyüp en karanlık köşeyi seçmeye çalışmıştı. Ama nerede olduğundan emin değildi. Tabloda huysuz ve yaşlı bir adam vardı büyük ihtimalle daha önce görmedikleri bir tabloydu. 
- Ne bakıyorsunuz? Odalarınıza dönsenize, beni de uykumla yalnız bırakın, dedi ve çocuklara söz hakkı bırakmadan yukardaki tabloya geçti. 
Harry gözlerini tablodan ayırınca Malfoy’un elinin tersiyle ağzını sildiğini gördü. Sessizce:
- Senin yapman gerekenden çok daha fazlasını yapıyorum ben Malfoy, senin gibi insanların kölesi değilim fakat herkesin gözü benim üzerimde değil mi? Bunun yarattığı baskıyı bilemezsin. Ayrıca sen sadece bir Slytherinsin, ben yarı Slytherinli olabilirim fakat her ne olursa olsun senin gibi bir zavallı olmaktansa Gryffindor’lu olmayı tercih ederim, dedi. 
Malfoy kafasını yana eğdi ve:
Sağ kalan çocuk konuştu, dedi ve topuklarının üzerinde dönerek uzaklaştı.

- Yapamam, dedi çaresizce. Karşısındaki adam dizleri üstünde çökmüş çocuğa vurdu. Delirmiş gibiydi. Asasını çıkarıp herhangi bir lanet atmadığına şükretmeliydiler. Adamın arkasındaki kadın adamın koluna sarıldı:
- Sakin ol, dedi adama. Adam kadını yere fırlattığında dizleri üzerine çökmüş genç adam olayların farkında değil gibiydi. Korkudan, acıdan ve üzüntüden çatallaşmış sesiyle fısıldadı:
- Yapamam, sadece yapamam. Sormayın. Sormayın lütfen. Yapamam. Yapamam.
Karşısındaki adam yere eğildi. Çocuğun çenesini sertçe tutup kafasını kaldırdı. Yılan gibi kıstığı gözlerini çocuğun korkudan kocaman olmuş gözlerine dikti:
- Sen yapmayabilirsin, dedi, sakince, ama sana yaptırtabiliriz. Kendine gelmiş gibiydi, devam etti:
- Bu yaptığın hainlik fakat daha sonra icabına bakılacak, dedi. Ayağa kalktı ve odada göz gezdirdi. Bir sürü iksirin olduğu dolaba doğru yürüdü. İçerlerinden birini eline aldı ve ‘ yapamam ‘ diye sayıklayan çocuğun yanına ilerledi. Asasını çıkarıp çocuğu hareket edemez hale getirdi. Büyünün her sözünü yılan gibi tıslıyordu adam. Çocuğum midesi korkuyla kasıldı.
- Şerefe, dedi adam ‘ yapamam ‘ diye fısıldayan çocuğun burnunu tıkayıp iksiri içirirken. 

Hogwarts’da öylesine bir sabahtı. Hayaletler etrafta dolaşıyordu, çocuklar yemeklerini yiyorlardı, her yerde tabak çanak sesi yankılanıyordu. Etrafta uçuşan mektuplar, baykuşlar vardı.. Ha bir de Draco Malfoy Harry Potter’ı gözetliyordu. E, ne de olsa işi buydu.

Salak Potter, diye düşündü Draco, yine kuş sütü aldı ve yine döktü. 
Salak Weasley, diye düşündü Draco, yine herkesin onu sevmesinden memnun. O aptal çilli suratıyla.
Salak Granger, diye düşündü Draco, Potter’ın ona ilgi gösterdiğini sanıyor. Fakat onun aklı bugüne yetişmesi gereken Karanlık Sanatlara Karşı Savunma ödevinde.
Salak Potter, diye düşündü tekrar. O kadar salak ki kaç gündür onu izlediğimi farketmiyor.
Çocuğun yeşil gözlerini yakalamak için öne eğildi. Harry’nin gözlüğüne okkalı bir küfür savurdu içinden. 
Sonra onunla göz göze gelsem ne iyi olurdu diye düşündü.
Tabi ki sadece küçümser bir bakış atmak için.

Chapter Text

 

Chapter 2: Lonely Boy, Malfoy

Draco okulun bahçesine doğru adımını attı. Etrafında çok fazla arkadaşı olmamasından rahatsız değildi. Normalde bir sürü çocuğun arkadaşı vardı, evet. Potter’ın, Weasley’nin, Granger’ın mesela. Öylesine arkadaşlar değillerdi, gerçek arkadaşlardı. Draco bunun iyi bir şey olduğunu düşünürdü, eskiden. Küçükken. Arkadaşları da vardı. Crabbe, Goyle, Pansy ve belki de Blaise. Crabbe ve Goyle her zaman olmuştu, yani birinin ağzını burnunu dağıtmak istediğinde, yaptığı bir espriye gülecek insanlar olması gerektiğinde yada sadece sanki arkadaşları varmış gibi gözükmesi için. Bunun dışında Draco okulda pek bir çevre yapmış sayılmazdı. Sürekli Ölüm Yiyen’lerle dolaşan, babasının gölgesi, Voldemort’un yandaşlarından biri, gözde çocuk Potter’ın en büyük düşmanı. Bir de Slytherin’lik damarlarına kadar işlemiş olan yılan. Ama etrafta onun için kendisini tehlikeye atacak birisine, saçma gürültülü arkadaşlara ihtiyacı yoktu ki. Sessizce, kafasını dinlese çok daha rahattı hayatı. Bahçede canının sıkıldığını farketti. Elini cübbesinin cebine koyup asasına değdirdi. Sonra koridora doğru yürümeye karar verdi. Sonuçta işi bahçede pineklemek değil, Potter’ı bulmak, takip etmek ve öldürülmesini sağlamaktı. Evet, böyle düşününce pisliğin tekiymiş gibi oluyordu ama yıllardır bunlar söylenmişti Draco’ya. Kim ne derse desin ona göre en doğrusu buydu, değişmeyecekti büyük ihtimalle. Belki de Potter bu kadar sevildiğinden arkadaşı yoktu Draco’nun. O ölürse herşey daha iyi olur diye düşünüyordu. Ama bir yandan da herkesin Sağ Kalan Çocuk’u kurtarıcı olarak görmesi kafasını karıştırıyordu. Evet, Voldemort eğer Potter’ı öldürüp yeni bir dünya yaratacaksa ki bu Büyücülük Dünyası’nın sonu olurdu, etrafın daha güvenli, daha tehlikesiz ve daha az korkunç olacağını düşünemezdi. Ailesinin her bir üyesi kötülükle büyümüş Ölüm Yiyenlerken bile korkudan tir tir titrerken tüm Büyücü Dünyası’nın onlarla dolmasından ve geriye hiçbirşey kalmamasından korkuyordu. Fakat sen planlarını öğrenirsen, o sümsüğü takip edersen bu Malfoy’ların zaferi olur, demişti babası. Ama Draco’ya bu Malfoy’ların zaferi gibi gelmiyordu. Hayır, bu hiçte zafere benzemiyordu aslında. Bu Voldemort’un zaferi olacaktı. Başka kimsenin değil, hemde hiç.  Burda durup bunları düşünmemeliydi ama.
-
Draco, Hogwarts’ta senin, bizim gibi düşünmeyen bir sürü insan olabilir. Kafanı karıştırabilirler belki de, bir an için yanlış düşünebilirsin, sonra kendine gel. Görevinin ne olduğun ve ne için savaş verdiğimizi hatırla Draco, yüce Efendimiz için, Lord Voldemort için, yapman için verilen görevi hatırla. Potter olan zavallı salağın en zayıf noktasını bul ve hepimizi kazandır. Sen olmadan pek bir şey yapamayız. Fakat sen planlarını öğrenirsen, o sümsüğü takip edersen bu Malfoy’ların zaferi olur. 

Babası , Lucius Malfoy, Ölüm Yiyenlerden sadece biri, bunları söylerken şeytani bir şekilde gülümsemiş, sonra da kahkalar atmaya başlamıştı. Kafasını arkaya atarak gülmüştü, Draco babasının akli dengesini düşündü. Belki de yerinde değildi.
Ha Draco? 
Çocuk sarışın kafasını yavaşça indirip kaldırdı. 
-
Draco kafasını iki yana sallayıp yürümeye başladı. Okulun koridoruna çıktığında Potter’ı aramak için etrafa bakınmıştı. Belki de sadece yemekte izlemesi yeterdi. Gerçi onun neredeyse her hareketini biliyorum, diye düşündü. Önüne bakmadan yürüyordu. Kafası bugün dopdoluydu. Büyük ihtimalle sümsük arkadaşlarıyla bir yerle--
- ÖNÜNE BAKSANA MALFOY! Dedi Weasley’nin sesi. 
Şansım yaver gitti, diye düşündü Draco. Yüzüne alaycı bir sırıtma yerleşip kafasını kaldırdı:

- Vay canına Weasley ve Granger, arkalara bakındı, sizin yanınızda bir de gözlüklü bir mongol  olması gerekmiyor muydu? Dedi sırıtarak.
Granger sinirlenmiş gibi gözüküyordu. Çalı süpürgesi gibi gözüken saçlarını savurarak:
- Harry bir mongol değil ve mongol ne gibilere denir biliyo--
- Boşver Hermonie, ne var Malfoy burdayım işte. Dün beni takip etmen yetmedi mi? Dedi Potter’ın sesi ve koridorun onlara en az beş adım uzak olan tarafından birkaç ayak sesi geldi, Harry bahçeyle okulu ayıran sütunların yanından çıkıp Hermonie’nin arkasında belirdi. 
Weasley’nin çilli suratı birden bir heyecan dalgasıyla titredi:
- Sarışın sansar seni mi takip ediyormuş? Dedi. Draco Weasley’nin dediklerini önemsemezdi bile, alaycı gülümsemesini genişletti ve:
- Bak Potter, seni takip etmiyordum. Sadece o kadar ödleksin ki arkandan gelen her insanı seni takip ediyor sanıyorsun. Yada belkide paranoyaksındır.
Ellerini göğsünde birleştirdi. Weasley hemen söze daldı, bu yüzden Draco gri-mavi gözlerini Potter’ın yeşil gözlerinden Weasley’nin kahverengi gibi gözüken gözlerine yöneltti. Weasley’nin gözleri kimin umrundaydı ki sanki.
- Bunu sana söyleyen ödleğin ta kendisi, babasının gölgesinde yaşayan, paranoyaklığı bütün ailesinde gördüğünden ödlekleşmiş  bir Malfoy sadece.
Draco gözlerini kırpıştırdı:
- Bu Bulanıkla takıla takıla safkan soyun ne olduğunu unutmuşsunuz heralde. Bunları bana sen söylüyorsun fakat sen bir Weasley’sin ve ne yazık ki baban konuşunca sadece ‘ habala hubala ‘ duyabiliyorum, dedi gülümseyerek.
Ron çok sinirlenmişti Draco’ya doğru bir iki adım attı. Hermonie:
- Ron boşver, dediyse de yaklaşmaya devam etti. Bir anda Potter’ın eli Ron’un kolunu kavradı ve onu geri çekti:
- Cidden boşver Ron, baksana Malfoy’un ne arkadaşı var ne başka bir şeyi. Bizimle uğraşmaya bayılıyor olmalı çünkü yanında ne Crabbe ne de Goyle var. Pansy, Blaise, Vincent, nerdeler ki onlar Malfoy? Yoksa bu okuldaki herkes gibi aslında senden nefret ettikleri için uzakta mı duruyorlar? Babanın ne halt olduğunu hepimiz biliyoruz, saf kan olman bir Malfoy olduğun gerçeğini değiştirmez. Hep yalnızsın ve öylede kalacaksın. Belki de sana ileride yalnız çocuk, Malfoy derler ve en azından insanların seni hatırlamaları için ellerinde bir isim olur, dedi Potter’ın bir süre sonra boğuk boğuk gelen sesi. Sonra Weasley’nin belli belirsiz sırıtıp arkasını döndüğünü Harry’nin sırtına vurduğunu gördü. Granger çalı gibi saçlarını sallayarak arkasına döndü ve üçü uzaklaştılar. Draco’ya cevap hakkı bile tanımamışlardı. Neyse, dedi Draco içinden. Hiçbiri doğru değil. Hem onların dediklerini önemsemiyorum ki, banane. Özellikle Potter’ın dedikleri umrumda bile değil. Hemde hiç.

Genç adam aynadaki yaralı suratına baktı. Başını sağa ve sola çevirip yaraların derinliğini ölçtü. Ne kadar çaresiz olduğunu düşündü . Hiçbir şey yapamadığını ve hiçbir şey yapamayacağını. Onu koruyamadığını farketti. Onu koruyamadım dedi içinden, tekrar tekrar. Dizlerinin üzerine çöktü, sonra oturdu yere. Elini pantolonuna götürdü başta, harap olmuş kotu sıkıca tuttu. Ağlamamaya çalışıyordu aslında. Acı çektiriyordu kendine ağlamamak için. Çıplak gövdesine dokundurdu ellerini. Göğsünde de yaralar vardı. Elleriyle kendi kendini sarıp başını öne eğdi.Gözyaşlarının akıp gitmesine izin verdi bir süre, sonra çığlık atıyormuşçasına hıçkırmaya başladı. Boğazından hıçkırıklar yükselirken, ‘ seni koruyamadım’ dedi sadece, ve sessizce ağlamaya devam etti. 

Akşam yemeğinde Büyük Salon’da yine gürültü hakimdi. Draco önünde duran  tavuk buduna uzandı ve tabağına koydu. Pansy yanında oturuyordu ve ona dönüp:
- .. ve sonra inanmayacaksın ama Longbottom, bunu sanki mide bulandırıcı bir şey koklamış gibi söylemişti, herkese anlatmış. Bence bu fare senden öç almaya falan çalışıyor yada her ne yapmaya çalışıyorsa. Potter’a ne demeli? O sana bunları söylerken sen ne yapıyordun Draco, öyle durup dinliyor muydun? Biliyor musun ilk duyduğumda ne düşündüm,  kesin Draco ona haddini bildirmiştir dedim tabi ilk, ama sonra Blaise öyle olmadığını söyledi. Tabi ben şaşırdım. Bütün Hogwarts biliyormuş bir de. Crabbe ve Goyle olmadan dolaşmamalısın bence, istersen bende senle dolaşırım yani.  Normalde hep Vincent ve Gragory’le dolaşırdın. Anlamıyorum neden Potter’a dersini vermedin? Şimdi bütün Hogwarts bunu konuşacak. Salak Longbottom, ama merak etme ben ona dersini veririm, Pansy sinirlice çatalını tabağına bıraktı.
Draco Pansy’nin konuşmaya başlayınca bir türlü susmak bilmediğini biliyordu fakat bu seferki konuşması nedense daha da sinir bozucu olmuştu. Belki de, diye düşündü Draco, belki de önüne aldığı muzlu puding yüzündendir, ben muzlu puding sevmem. 
- Ha Draco? Dedi Pansy sinirlice, eline kaşığını alıp pudinge batırdı. 
Draco kız arkadaşına döndü ve sinirlice:
Pansy, onların ne dedikleri umrumda değil bu yüzden bu konuyu kapat, dedi. Pansy sinirlice pudingini ağzına attı ve o pudingini ağır ağır ağzında çevirip dururken Draco’nun Gryffindor masasına bakacak kadar zamanı oldu. Potter orada, yine her cuma günü yaptığı gibi nadiren çıkan elmalı tuhaf tatlıyı alıp yemeğe çalışıyordu. Sonrada yüzüne gözüne bulaştırdığında nedense Weasley ve Granger bunu komik bir şeymiş gibi algılayarak gülüyorlardı. Sonra Potter’da onlara katılıyordu. 
Draco öne eğilip gözlerini kısarak bugün Potter’ın onun hakkında konuştuklarını ve bütün okulun duyduğunu düşündü. Hogwarts onu yalnız bir çocuk olarak tanıyacaktı ve bir de tabiki Sağ Kalan Çocuk tarafından aşağılanmış, o kadar aşağılanmış ki cevap bile verememiş zavallı, küçük, ödlek Malfoy olarak bilecekti. Orada gülen, tüm ailesini kaybetmiş, ailesinden belki de ailesinden kalan tek parça olan üvey babası gözlerinin önünde ölmüş, herkesin üzerine geldiği, sürekli bir sorumluluk altında bulunan, Dumbledore’un gözdesi, Sağ Kalan Çocuk olan Harry Potter’a baktı. 
Sonra gözlüklü çocuk yeşil gözlerini Vızır’dan önüne çevirdi. Gözlükleri parladı tam çevirirken, sonra çocuk Draco’ya baktı. Onun ona baktığını anlamışçasına. Göz rengi seçilemiyordu ama Draco onun yeşil gözlerini görmeyi isterdi, şey için, şey.. Daha sert bir bakış atmak için. Fakat yuvarlak gözlükler onları gizliyordu ve tabi bir de Slytherin ve Gryffindor masaları arasındaki mesafe vardı. Evet, bir de o vardı. Sonra Potter rahatsız olmuşçasına gözlerini kıstı, aslında donuk bakışlı, heykel gibi duran Malfoy’un ona mı baktığını anlamaya çalışıyordu. Sonra omzunu indirip kaldırarak Ginny Weasley’e döndü. Draco gözünü tavuk buduna çevirdi, hiç yiyesi kalmamıştı. Ziyan oldu, diye düşündü masadan kalkarken.

 - Üç süpürge mi? Dedi Vincent Crabbe gözlerini açarak. 
Grargory Goyle rahatlamış gözüküyordu:
- Boşver Crabbe, Domuz Kafası’ndan daha iyi, dedi bir an korkudan titrediğini kimse görmemişti. Pansy Parkinson Draco’nun koluna girdi ve:
- Draco, orada, ne bileyim, Potter, Weasley gibiler vardır, en azından bugün gitmesek? Hani olanlar falan? Dedi sinirlice. 
Draco kafasını iki yana sallayıp Pansy’e döndü:
- İstemiyorsan gelme Pansy, ben gidip kaymak birası içeceğim, siz gelmiyorsanız gelmeyin, dedi.
Goyle yerinde sallandı:
- Draco, ben geliyorum. 
Crabbe takımdan ayrı kalmamak için bir şey söylemeden Goyle’un yanına geldi. Pansy sinirle Draco’nun kolunu bıraktı ve ‘ öyle olsun ‘ diye kendi kendine söylendi. Draco Potter’ı takip etmenin en iyi yolunu biliyordu. Hogsmeade’e geldilerse Potter ve arkadaşları kaymak birası içmeden gitmezlerdi. Crabbe, Goyle ve Pansy’le içeriye girdiklerinde, onlara hala arkadaşlarım diyemiyordu arkadaşın tam olarak ne olduğundan şüpheliydi ama sadece ‘arkadaş’ sözcüğünü düşündüğünde etrafındakiler için doğru değilmiş gibi geliyordu o kadar, Potter ve ‘arkadaşlarını’ orada göremedi. En köşelere geçtiler ki bu Pansy’nin isteğiydi, sonra Pansy kibirlice garsonu çağırıp 4 kaymak birası istediğini söyledi. Sonra sanki ilk kez girmişler gibi Üç Süpürge’ye şöyle bir göz gezdirdiler. Draco masada oturduğu yeri özel olarak seçmişti, tam kapıyı görüyordu, fakat ya Potter’lar arkasına oturursa ne yapacaktı? Herhalde onlara çaktırmadan Goyle’la yerini değiştirirdi. Draco’nun yanında oturan Pansy duvara bakarak kıpırdandı. P+H yazıyordu duvarda ve bir kalp çizilmişti. Pansy Draco’ya döndü ve sesli bir şekilde:
- Baksana zavallı Harry Potter ‘ın bana aşık olduğunu kim bilebilirdi ki? Fakat senin benim erkek arkadaşım olduğunu bilmiyor olmalı ki bunu böyle ulu orta yere Üç Süpürge’nin duvarına yazmış. Tabi burası biraz köşede bir masa ama zaten Potter ve o tuhaf arkadaşlarının Üç Süpürge’ye geldiklerinde burada oturduklarını duymuştum. O yüzden burayı seçtim ya zaten. Sinirleri bozulsun diye tabi, Draco sence buraya ‘ Draco benim erkek arkadaşım ‘ yazmalı mıyım? Eğer sen evet dersen yanımda kalemim var ve bu zavallıya da iyi bir ders vermiş oluruz, ne dersin?
Draco başını ağrıtan kızın susmasını diledi. Sonra da bir anda bu kadar çok yalanı hem de bu kadar düşünmeden konuşurken nasıl söylediğini düşündü. Pansy hem yalancı hem kibirli hem de kötü biriydi. Birazcık da salaktı da, çabuk yönlendirilebilirdi, çok bağlanıyordu ve Malfoy’la çıktığına sürekli şükrettiğine dair saçma sapan şeyler söylüyordu, hemde herkese. 
-
Evet Draco yalan söyleyebilmelisin ve kibirli olmalısın evet. Çünkü biz saf kanız. Biz Malfoy’larız Draco, çoğu kişi sadece ismin söylendiğinde korkmalı sadece. Kötü olmalısın çünkü bu dünyada iyi bir şey kalmamış. 
-

Pansy tam bir Slytherin’di ve Malfoy bundan nefret ettiğini düşündü. Kaymak biraları geldiğinde Goyle Domuz Kafası’na gidip ordan bir şeyler içmediklerine çok sevinmiş gibi gözükerek hemen bardaklardan birini kaptı. Crabbe bardağını önüne çekti fakat etafa bakmakla meşguldü. Birkaç Slytherin’li görüp selam verdiğini düşündü Draco. Pansy ise yandaki kalbe bakıp iç çekti sonra kaymak birasından bir yudum aldı. 
Draco kapıya bakmaktan elindeki buz gibi bardağın elini hissizleştirdiğini farketmemişti. Kapı açılıp Potter ve arkadaşları gecikmeli olarak, çünkü Draco genelde ne zaman burada olduklarını biliyordu, girdiklerinde kaymak birasını kafasına diktiğinden onları göremedi. Birayı aşağıya indirdiğinde çaprazlarındaki masanın Potter ve arkadaşları tarafından doldurulduğunu gördüğüne sevindi ve birasından bir yudum daha alırken göz ucuyla Potter’a baktı. Dışarısı nedense bugün çok soğuktu ve Potter’ın yanakları ve dudakları kızarmıştı. Kırmızı güzel bir renk, diye düşündü ve elindeki bardağı bıraktı. Pansy Harry’i görünce Draco’ya doğru eğilip:
- Daha demin bana baktı, tabi masalarını kaptığımızı ve benim yazıyı gördüğümü anlamış olmalı. Draco gidip onla kavga etmeye ne dersin? Dedi, davetkar bir ses tonuyla. 
Draco duymamazlıktan geldi ve turuncu kafalı Ginny Weasley’nin dediği şeye her nedense katıla katıla gülmekte olan Potter’a baktı. Ginny’nin göz ucuyla kendisine baktığını fark etti, sonra masaya eğilip Hermonie, Ron ve Harry’i öğrendiği büyük şeyden haberdar etti, tabi Draco neyden bahsettiklerini duyamıyordu sadece tahmin etmişti, sonra o masadaki herkesin gülüştüğünü fark etti. Vızır arkasını dönüp Dracoya baktı ve kıkırdadı. Bulanık kendini tutmaya çalışıyor gibiydi fakat Draco sadece sırtına bakıyor olsa bile onun gülümsediğini bildiğini düşündü. Potter’a gelince arada bir Draco’ya bakıp sırıtıyordu, sonra hafifçe kıkırdayıp gülüyordu. Bir süre sonra Ginny’nin yaptığı esprinin, artık herneyse Draco’yla ilgili olduğu belliydi, etkisi geçince garsona 4 kaymak birası söylediler. Draco’nun morali bozulmuştu. Üç Süpürge’ye gelmek baştan hataydı zaten diye düşündü, üçüncü yudumunu almasına rağmen kaymak birasını bitirdiğini fark eden Draco. Pansy’nin de morali bozulmuş gibiydi, gözünün önünde erkek arkadaşıyla dalga geçildiğini anlaması zor olmamalıydı. Crabbe ve Goyle ne olduğundan habersiz gibi saçma sapan bir şeyden konuşmaktaydılar. Yada belki de Quidditch’ten, herneyse Draco’nun umrunda değildi. 
Morali bozulmuştu. Pansy’de bunu anlamıştı ve Draco’nun morali bozulmuş olmasına rağmen gidip bir kavga çıkarmadığına sinirlenmiş gibiydi. Crabbe ve Goyle’e hızlı bir bakış attı ve:
- Biralarınız bitti mi, tamam, dedi ve elini cebine daldırdı ve masaya iki sickle bıraktı. Draco parayı Pansy’nin ödemesini kafasına takmadı, aklı hala patavatsız Ginny Weasley’deydi. Masadan kalktıklarını pek hatırlayamıyordu. 
Potter’ların masasınından geçerken Ginny Weasley’nin sesini hayal meyal duydu:
- Yalnız çocuk, Malfoy.

Evet Draco yalan söyleyebilmelisin ve kibirli olmalısın evet. Çünkü biz saf kanız. Biz Malfoy’larız Draco, çoğu kişi sadece ismin söylendiğinde korkmalı sadece. Kötü olmalısın çünkü bu dünyada iyi bir şey kalmamış. O zaman bu dünyayı daha iyi yapacak birilerini bulmalı. Karanlık Lord gibi. Onun savaşçılarıyız biz Draco, sende onun zaferine tanıklık edeceksin ve sonra babanın izinden gidip onun en büyük yandaşı olacaksın. Bunu yaptığında bu kesinlikle Malfoy’ların zaferi olacak Draco, hiç şüphesiz bu bizim zaferimiz olacak.



Draco Malfoy yatağına yatıp örtüyü kafasına çekmeden önce Potter’ın ve şimdi de tüm Hogwarts’ın dilinde dolaşan lakabı dolaşıyordu kafasında.
‘ Yalnız çocuk, Malfoy. ‘ 
Yapacak daha iyi bir işleri yok mu, Merlin Aşkına? Dedi tüm Hogwarts’a küfretmeden önce.

Chapter Text

 

Chapter 3: The Chosen One, Harry Potter

Harry’nin morali bozuktu. Kaç gündür gerizekalı Malfoy’un onu izlediğini fark ediyordu. Mesela koridorlarda bir anda arkasında bulabiliyordu onu. Ya da yemekte gözünü ona dikmiş, heykel gibi beyaz, ifadesiz suratıyla bomboş ona bakarken. Sonra geçen gün de Üç Süpürge’delerdi. Bu da yetmezmiş gibi göz ucuyla kendisine baktığını da farkedebiliyordu. Çocuk aynen gölgesi gibi gittiği her yerde onu takip ediyordu, Harry onu görmezden gelmeye çalışsa da Malfoy bunun üzerine her yerde karşılarına çıkıp kavga çıkarmaya çalışıyordu. Geçen gün de ‘ Yalnız çocuk ‘ takma adını ortaya çıkarmıştı Harry, şimdi Hogwarts’ta Malfoy’dan nefret eden ne kadar insan varsa hepsi onun arkasından böyle konuşuyordu. Tabi sayıları da hayli fazlaydı. Bunun nedeninin o olması onu hiçte rahatsız etmiyordu. Malfoy gibilerinin derslerini bulmaları gerekiyordu.

Akşam yemeğine inerken aklında tonlarca soru vardı, her zamanki Harry. Bir kere olsun hiçbir şeyi düşünmeden vakit geçirdiğini hatırlamıyordu. O, herşeyi düşünmek zorundaydı, hemde herşeyi. Seçilmiş Kişi’ydi o, mutlaka ama mutlaka kimin ne yaptığını düşünmek zorudaydı. Sanki o böyle doğmak istemiş  gibi. 

- Dimi Harry? Dedi Ron, Harry’nin yanında Gryffindor masasına doğru yürürken. 

- Efendim? Diye cevap vermek zorunda kalmıştı Harry çünkü dinlemiyordu bile. Ron’a döndü, çocuk sabırsızlanmıştı. Masaya geçtiklerinde yemeğe biraz geç kaldıklarını fark ettiler. Oyalanarak inmişlerdi çünkü. Ron, oturdukları gibi Harry’e döndü:

- Diyorum ki, Hermonie biraz aşırı tepki vermiyor mu? Ona ilişkimiz hakkında sorular sorduğumda hemen sinirleniyor. İyi de bir kızla çıkacaksam ona, bana ne zaman aşık olduğunu sorabilmem gerekmez mi? Dedi, Harry’den onay bekliyormuşçasına  bakıyordu.

Harry gözlerini devirdi ve düşünüyormuş gibi gözükmek için kafasını yana yatırıp kaşığını eline aldı, kaşığı patates püresine batırırken hala cevap vermemişti ve ona bakmadığından masanın karşı tarafında oturan Hermonie’yi görmemişti. 

- Hayır Ron, aşırı tepki vermiyorum, dedi Hermonie’in huysuz sesi. Harry hemen yanında oturan Ron’un yerinden sıçradığını farkedince hafifçe sırıttı. 

Ron ve Hermonie kavgaya başladıklarında Harry patates püresinin yanında iyi kızarmış gözüken bifteklerin iyi gidebileceğini düşündü ve masada ona biraz uzak duran bifteklere uzanmak için hafifçe ayağa kalktı. Ginny’nin ona gülümsediğini görünce gülümsemesine karşılık verdi, büyük bir çabayla aldığı bifteği tabağına koyarken kendi kendine sırıttı ve bir an için gözü Slytherin masasına kaydı. Sadece bir an için. O soluk yüzlü, salak suratlı Malfoy ona bakıyordu işte, o grimsi gözlerini dikmiş ona bakıyordu. İfadesiz suratından her ne kadar bir şey anlaşılmasa da Harry, onun o sinsi kafasından birşeylerin geçtiğinden emindi.

- N’oldu Harry? Dedi Hermonie şüpheli bir bakışla. Harry Hermonie’nin oturduğu yerin arkasından Malfoy’a bakıyordu ve Hermonie’de endişelenmişe benziyordu. 

- Yok bir şey, dedi Harry gözlerini Malfoy’dan Hermonie’ye çevirerek. Umursamaz bir bakışla baktı ki şüphelenmesin. Aslında bunu onlardan neden saklamaya çalışıyordu ki? Bu ona özel bir şey değildi. Malfoy’un bir sansar olduğunu herkes bilirdi. Yine de emin olmadan söylemek istemiyordu, huzursuzca kıpırdandı. Hermonie sinirlice arkasına döndü, Harry’nin gözü de Malfoy’a kaydı. Çocuk Hermonie’nin dönmesiyle gözlerini Pansy’ye çevirdi. Bu sayede Harry sarışın farenin onu izlediğinden emin oldu. Hermonie, Harry’e döndü ve sinirlice:

Malfoy’a mı bakıyordun? Dedi. 

Harry gözünü Hermonie’den tek kaşını kaldırmış Ginny’ye kaydırdı ve:

- Hayır Hermonie, sadece bir an için dalmışım, diye cevap verdi. İkisinin de bakışından rahatsız olmuştu, gözünü dokunmadığı patates püresiyle bifteğe çevirdi. Ron Harry’nin koluna vurdu ve elindeki kırmızı sosu Harry’nin tabağına döktü.

- Bunu denemelisin, çok güzel, dedi ve Ron sayesinde tuhaf bir sessizlik daha bozulmuş oldu. 

Harry huzursuzca bifteğini kemiğinden ayırıp sosa batırdı, hala üzerinde sansarın bakışlarını hissedebiliyordu. Ona bakmamaya çalışsa da içinde tuhaf bir his vardı ve bu onu rahatsız etmeye başlamıştı.   Bifteği ağzına atıp çiğnerken bile huzursuzca acaba Malfoy’un gözünden suratının nasıl gözüktüğünü düşündü. Çok mu salaktı? Biftek yerken salak mı oluyordu? Ya da biftek herhangi bir yerine bulaşmış mıydı? Saçmalama Harry, dedi kendi kendine, o kadar uzaktan bunu anlayamaz. 

Sonra kafasını iki yana salladı, MERLİN AŞKINA NE DÜŞÜNÜYORUM BEN? 

- Harry, dalgın gözüküyorsun, dedi Ginny direk olarak Harry’e bakarak. Öyle yapıyor olmalıydı çünkü birisi öyle yaparsa bunu hissederdiniz, gerçekten. Harry, kafasını sosa bulayıp ağzına daha atmadığı ikinci parçadan kaldırıp Ginny’e baktı. Ağzını hafifçe araladı ve gülümsemeye çalıştı:

- Öyle miyim? Evet, sanırım öyleyim. Hermonie ve Ginny bir şekilde kendi aralarında konuşmadan anlaşabiliyormuş gibilerdi. Hermonie huzursuzca arkasına bir daha döndü fakat Harry bu sefer Malfoy’un ne yaptığına bakmadı, Ginny’nin onu gözetlediğinden emindi.Çatalını patates püresine batırdı ve yemeye başladı.

Ron ağzındaki pastaya aldırmadan Harry’e dönerek:

- Harry, bugün ne kadar yavaş yiyorsun, hala tatlıya geçemedin mi? Hem çok tuhaf, bugün de o elmalı tatlıdan var! Dedi, sanki dünyanın en önemli şeyini söylüyormuşçasına. 

Harry en sevdiği tatlının çıktığına dikkat etmemişti, aslında canı bir şey yemek istemiyordu. Ron’a herhangi bir şeyler dese Ginny ve Hermonie’nin dikkatini çekeceğini bildiğinden kelimelerini özenle seçti:

- Bugün çok şeker yedim Ron, şimdi de hiçbir şey yiyecek halim kalmadı. 

Ron kafası karışmış göründü:

- İyi de bütün gün birli—

Harry alttan Ron’un ayağına vurunca, Ron ne olduğunu anlamasa da öksürerek:

- Tabi ya, doğru, dedi. 

Hermonie bariz bir şekilde gözlerini devirdi ve ayaklandı:

- Ben Ortak Salon’dayım, dedi. Ginny’de hemen ayağa kalkıp Hermonie’nin peşine takıldı. 

Ron, onlar gittikten sonra Harry’e dönerek:

- Hiç şeker yediğini görmedim, neden yalan söyledik? Dedi, Ron şüpheyle. 

Harry, Ron’a anlatabileceğini düşünüyordu. Gözü Malfoy’un oturduğu yere kaydı. Çocuk bir anda gözünü başka bir yere çevirdi. Sanki çok heyecanlanmış gibi. Harry gözlerini devirdi ve bu konuyu herkesle  konuşabileceğini düşündü. Neden sadece Ron’a anlatırım diye düşünüyordu ki? Ya  da kimseye anlatmaması gerektiğini.. Kendini bazen hiç anlayamıyordu. Ron tekrar pastasına gömülmüşken Harry kararlı bir şekilde ayağa kalkıp Ron’un koluna vurdu. Ron aşağıdan acınacak bir ifadeyle:

- Nereye? Pastam bitmedi ki? Dedi, fakat Harry hızlıca Gryffindor masası boyunca ilerlemeye başlayınca, Ron hemen pastayı bırakıp koşturarak Harry’nin yanına geldi. Harry hızlıca Slytherin masasına doğru yürüdü. Merdivenlerden çıkmadan önce tam olarak Malfoy’un önünden geçti. Suratındaki ifadeyi yakaladığında kendi kendine sırıttı. Telaşlı, korkmuş Malfoy. 

Ortak Salona girdiklerinde kendini tam olarak kitabına veremediği anlaşılan Hermonie hemen başını kitaptan kaldırdı:

- Harry? Dedi başta, sonra arkadaki nefes nefese Ron’a baktı, Ron?

Ginny de Hermonie’nin yanında yerde oturuyordu, onlara şüpheyle baktı. Ron, suçsuzum dercesine ellerini kaldırdı ve:

- Bana. Bakmayın. Çok. Yoruldum. Resmen. Koştuk. Ne. Olduğ—Ben. Otursam. İyi. Olur. Dedi, kesik kesik konuşuyordu. Sonra yandaki kanepeye yığıldı. 

Hermonie, Harry’e kızgınca baktı:

- Ron’un ne kadar fazla yediğini biliyorsun, yemekten sonra neden koşturuyorsun ki? Dedi sinirlice. Harry gözlerini devirdi ve Ron’un yanına oturdu:

- Sizle önemli bir şey konuşmalıyım. 

- Pekala, dedi Hermonie ve kitabını kapatıp önlerine geldi, yere oturdu. Aynısını Ginny de yapınca Harry anlatmaya başlaması gerektiğini anladı. Sorun şuydu ki, tam olarak nereden başlayacağı hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. 

- Eee? Dedi Ron, gözlerini tavana dikmişti, belki de bunun nedeni hemen önünde oturan Hermonie’ydi. 

Harry, ellerini bacaklarının altına soktu ve sessizce:

- O kadar da önemli bir şey değil. Yani şöyle ki.. Malfoy beni takip ediyor, sanırım. 

Ron sabırsızca kıpırdandı, nefesi düzene girmişti:

- İyi de bunu söylemiştin, yani? Dedi, homurdanarak. Onu koşturmasından dolayı Harry’e hala sinirliydi. 

Harry bacağının altına sıkıştırdığı ellerini huzursuzca oynattı:

- Ama.. Bu farklı, yani başka, kahretsin kendini ifade edemiyordu, yani.. diye devam etti, sürekli bana bakıyor. Sürekli, yemeklerde, derslerde, sonra Üç Süpürge’ye gelmeleri.. Bu sanki şey gibi.. Şey..

- Lucius Malfoy, dedi konuşma boyunca sessiz kalmış Hermonie. 

Harry bir an çok şaşırdı, kalbinin hızla attığını ve kafasından aşağıya bir şeylerin döküldüğünü hissetti, kaynar su gibiydi. Sırtındaki tüm tüyler diken diken oldu. Peki ya ben ne düşünüyordum ki.. dedi kendi kendine. Tabi ki Lucius’un işiydi, ben ne diyecektim? Merlin Aşkına, ben o cümleyi tamamlasaydım.. Neden öyle düşünüyordum, Harry kendine gel. 

Uzun süren bir sessizlikten sonra Ginny meraklı ses tonuyla konuşmaya başladı:

- Sen başka bir şey mi diyecektin, Harry? Dedi, tek kaşını kaldırmıştı.

Harry bir an şaşırdı:

- B-b-ben, hayır, yani evet, hayır tabiki de Lucius diyecektim. Ş-ş-ey beni izletiyorlar, b-ben evet, öyle işte, Harry sustuğunda kimse konuşmadı.

Ron güldü ve:

- Tuhaf, dedi. 

Harry bir iki saniyeliğine gözlerini kapattı. O cümleyi tamamlasaydım? Diye düşünüyordu hala, karnı kasılmıştı. 

Hermonie iyice huzursuz bir şekilde sessizce konuşuyordu. Aslında salon pek dolu değildi ama Hogwarts’da her zaman dikkatli olmak gerekiyordu:

- Lucius Malfoy oğlunu seni gözetlemek için görevlendirmiş. Bunun nedeni büyük ihtimalle Voldemort, Weasley ailesinin iki üyesi de bir anda yerlerinde oynadılar. 

Ron sessizce:

- Bunun Kim- Olduğunu- Bilirsin- Sen’le ilgisi ne olabilir ki? 

Hermonie gözlerini büyüttü:

- Ron, sence MALFOY HARRY’I BAŞKA NEDEN TAKİP ETSİN Kİ? 

Harry’nin karnı bir kez daha kasıldı. Hermonie devam ediyordu:

- Harry, dikkatli olmalısın. Dumbledore’la konuştuğunla, Vol—

Ron öksürdü. Hermonie gözlerini devirdi ve devam etti:

- Kim-olduğunu-bilirsin-sen’le ilgili herhangi bir şey öğrendiğinde kimseye söylememelisin. Hatta bize bile. Sonra, Malfoy arkanda olduğunda, seni izlediğinde konuları değiştir. Arkanda olduğunu hissedersen yolunu değiştir, her nereye gidiyorsan, kavga çıkarma ki izlediğini anladığımızı anlamasın..

Ginny endişelenmiş gözüküyordu:

- Ya Harry’ye zarar verirse?

Ron güldü:

- Malfoy mu? Saçmalama Ginny, o hiçbir şey yapamaz. 

Hermonie ayaklandı:

- Herneyse, sadece dediklerimi yap Harry, birazcık dikkatli ol. Ne zamandan beri böyle düşünüyorsun.

Harry bir anda kendine geldi:

- B-b-en sanırım beş gün, yaklaşık bir hafta yani. 

- Ve bize söylemedin. Harry, neden? Dedi Hermonie, hemen. 

Harry omzunu indirip kaldırdı:

- Emin olmak istemiştim. 

Hermonie çok sinirliydi:

- Neyden Harry? Bu özel bir şeymiş gibi davranmasan ! İğrenç ölüm yiyenin oğlu seni takip ediyor ve sen bunu bize yeni söylüyorsun, ellerini saçlarına götürmüştü.

Ron sırıtarak:

- Teknik olarak ilk söyleyişi değil, dedi.

Hermonie gözlerinden ateş saçarak baktı:

- Ron neden herşeyi hafife alıyorsun! 

Ron kafasını koltuğa yasladı ve gözlerini kapattı. Ginny pek fazla konuşmamıştı, Harry ona baktığında kızıl saçlı kızın ona baktığını gördü, kız ciddi bir şekilde:

Peki ama sen ne düşünmüştün, Harry? Dedi. 

Harry karnının ağrıdığını hissetti. Sonra yüzüne sahte gülümsemesini yerleştirdi:

- Sarışın sansarın canının sıkıldığını ve benim peşimde dolandığını düşünmüştüm. Tabi şimdi Hermonie’nin dediği daha mantıklı geliyor. Evet, dedi kendi kendine, kesinlikle çok daha mantıklı. 

Harry yatağında örtüsüne birazcık daha sarıldı. Ne kadar saçma bir hayatı olduğunu düşündü. Bugün Hermonie’nin dedikleri üzerinde çok düşünüp Voldemort’un bir adım daha yakın olduğunu düşündü. Kafasını yastığına bastırdı. Hemde okuldaki pek çok casusuyla. Birisi de Malfoy’du. Salak, kontrol edilmesi kolay, güçsüz, Malfoy. Yemeklerde ona bakmasının mantığı yoktu ama. Birisini takip ederseniz sadece peşinden dolaşmanız yetmez miydi? Çocuğun yemekte de Harry’e bakmasının kesinlikle hiçbir mantığı yoktu. Bir insanı yemekte izleyip, Voldemort’un onu öldürmesini kolaylaştırmak için önemli bir ipucu bulabilir miydi? Hayır, ne bulacaktı yani? Hangi yemeklere alerjisi olduğunu mu? Gülümsedi, Voldemort’un elinden bir alerji sayesinde öldüğünü düşündü, seçilmiş çocuk alerjiden öldü. Hayır, çok saçmaydı. Çocuğun her yemekte onu izlemesinin başka bir sebebi olmalıydı.

Lucius Malfoy’dan başka bir neden. 

‘Peki ama sen ne düşünmüştün, Harry?’ Demişti Ginny, belki de o odadaki herkesten daha iyi anlamıştı Harry’yi. Herşeyi büyük bir olay haline getiren Hermonie’den ve olayı pek önemsemeyen Ron’dan daha fazla. Elinde olmadan Ginny’e karşı bir sevgi hissetti. Sonra da midesi kasıldı, aslında herhangi birinin onun tam olarak ne düşündüğünü anlamasını istemezdi. Bunu kendisi bile düşünmek istemezdi. Ama bir anda düşünüvermişti işte ve az kalsın söylüyordu. Hermonie sözümü kesmeseydi söylüyordum, diye düşünüyordu o andan beri. 

Söylese ne olacaktı? Herkes neden böyle düşündüğünü merak edecekti, Ron gülecekti, Hermonie akıllıca bir şeyler söyleyecekti ve Ginny anlayacaktı. Peki ama neyi? Diyordu kendine. Neyi anlayacaktı ki? Sen bile neden onu düşündüğünü anlayamazken. 

Draco Malfoy

Harry gülümsedi. Neden onu düşünüyorsun? Neden onun hakkında öyle bir şeydüşündün? 

Hiçbir nedeni yok, dedi kendine ve gözlerini kapattı..

Ama.. Bu farklı, yani başka, yani.. Sürekli bana bakıyor. Sürekli, yemeklerde, derslerde, sonra Üç Süpürge’ye gelmeleri.. Bu sanki şey gibi.. Şey..

Sanki benden hoşlanıyormuş gibi. Biliyorum çok saçma. Sonuçta ikimiz de erkeğiz. Ama böyle hissediyorum. Birisi sizden hoşlanınca bunu anlayamaz mısınız? Bence herkes bunu anlayabilir. Draco (!) da benden hoşlanıyormuş gibi bakıyor. Ve bu çok saçma.

Evet, bu çok saçma.

Chapter Text

 

Chapter 4: The Kiss 

 

Draco Malfoy büyük bir baş ağrısıyla uyanıp kahvaltıya indiğinde hala neden ısrarla Potter’a baktığını bilmiyordu. Geçen yemek onun için bir kabus olmuştu üstüne üstlük. Potter bir anda kalkmış ve Slytherin masasının önünden hızla geçmişti, bunu da Draco ona göz ucuyla bakmaya çalışırken yakalandığında yapmıştı. Sanki çok büyük bir şey anlamış gibi. O zaman hissettiklerini tam olarak anlatamıyordu, kalbi patlayacak gibiydi. Şişmiş ve patlayacak. Gözlerini ovuşturdu, Potter bir şeylerin farkına varmış mıydı? Kendisiyle savaş halindeydi, neyin? Neyin olacak onu gözlediğimin. Yemekte mi? Yoksa her yerde mi? Potter’ın anlamasından korkuyordu. Peki ama neden? Demişti kendine, dün gece boyunca düşünmüştü hatta uyuyamadığından olsa gerek, biraz da bu sabah.  Nedeni basitti, eğer anlarsa onu öldüremeyiz, Lord Voldemort başarılı olamaz. Fakat nedense böyle düşününce bir şeyler yanlış geliyordu. Hatta herşey. Gözlerini yumdu, o kadar sert ovuşturmuştu ki acıyorlardı. Zaten Potter’ı neden yemekteyken de izliyordu ki? Saçmaydı, rahatsız ediciydi, bunu yapan kendisi olsa bile. Gözlerini devirdi, kendi saçma düşüncelerine karşı. Yerine otururken baş ağrısı birazcık geçmiş gibiydi, tabi Pansy konuşmaya başlamayana kadar. 

 

- Sonra bugünkü Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersinde Snape’in bize birkaç puan daha vereceğinden eminim. Belki de artık dersleri dikkate alsam iyi ederim, ha? 

 

Draco bugün de omlet olduğunu görünce suratını buruşturdu, yumurtayı da sevmiyordu ki. 

 

- Aa, omlet varmış, bekle de sana koyayım, diye devam etti Pansy kıkırdayarak. 

 

Bir parça omlet tabağına bırakılırken Draco Gryffindor masasına şöyle bir baktı. Granger ona bakıyordu. Sinirli bir şekilde. Potter o nerdeydi? Sonra bir an farketti ve midesi kasıldı, çok ani olmuştu. Potter ona sırtı dönük oturmuştu, Granger’la göz göze geldiklerinde kız kollarını göğsünde birleştirip kafasıyla ‘ işte böyle ‘ gibisinden tuhaf bir hareket yaptı. Draco gözlerinin istemsiz olarak büyüdüğünü tahmin ediyordu. Kafasını omletine doğru çevirdi. Elini çatala götürünce titrediğini fark etti. Eli Titriyordu ama NEDEN? 

 

- Sonra, Crabbe’le de konuştum, bence iyi bir fikir. Sence nasıl Draco?

 

Gerizekalı Pansy’nin neyden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Çatalı omlete batırıp Hermonie’ye baktı. Kız gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Harry’nin sırtını bile izleyemeyecekti. Zaten Harry’nin sırtı kimin umrunda ki! 

 

Ne zamandan beri onlara isimleriyle sesleniyorsun? Potter, Weasley, Granger, evet hatta Vızır ve Bulanık daha iyi takma isimler.

 

- Sonra.. Merlin Aşkına Draco, Granger neden sana bakıp duruyor? Dedi Pansy, fakat Draco başını yemeğinden kaldırmadı.

 

- Herneyse, sonra bende dedim ki, zaten Longbottom dünyanın en salak çocuklarından biri. Yani anladın mı? Sadece Büyücüler Dünyası değil, bütün dünya. Hani. Anladın mı Draco? Bence komikti. Ha Draco? 

 

ANLADIM KAPA ÇENENİ!  Diye bağırdı Draco fakat sesi düşündüğünden çok daha fazla çıkmıştı. Öyle ki bir anda bütün salondaki sesler sustu ve sanki anlaşmışlar gibi bütün öğrenciler Slytherin masasına döndüler. Draco bir anda yüzünün renginin değiştiğini hissetti. Sırt-çocuk, bunu öylesine uydurmuştu, ona dönmüştü ve o aptal gözlükleriyle ona bakıyordu. 

 

 - MALFOY?  Dedi, Severus Snape, öğretmenler masasından. 

 

- Mr. Malfoy? İyi misiniz? Dedi rahatsızca Minevra McGonagall.

 

Draco yanında Pansy’nin hıçkırdığını duyabiliyordu, gözleri dolmuştu kızın. Gryffindor masasında ona yönelmiş yeşil gözleri tam üzerinde hissediyordu ve bu onun bir şekilde daha kötü hissetmesine neden oldu. 

 

- B-b-BEN İYİYİM, dedi öğretmenlere doğru, sonra Hogwarts öğrencilerine döndü:

 

- Siz zavallıların yapacak başka bir işi yok mu? Yemek yemek falan? Dedi ve hızlı bir şekilde ayağa kalktı. Hala bakıyordu işte, hissedebiliyordu. Hızla merdivenlere koştu, merdivenleri çıkarken hala izlendiğini farkedebiliyordu. Okulun koridorlarına girince sırtını duvara yasladı ve derin bir nefes aldı. Pansy yüzünden olmuştu işte, Pansy o kadar zorlamıştı ki onu, artık dayanamamıştı. 

 

Duvar boyunca eğildi ve yere oturdu. Kafasını dizlerine yasladı ve elini kafasının üzerine koydu.

 

Potter, Harry.

 

Potter, Harry.

 

Potter, Harry.

 

Ölmemeli.

 

Onu korumam lazım.

 

Potter, Harry.

 

Lord Voldemort beş para etmezin teki.

 

Sadece bir zavallı.

 

Benim gibi.

 

Potter, Harry.

 

Neden onun hakkında bu kadar takıyorum? Neden? Belki de.. Artık ona farklı bakıyorum. Ne dersin Draco? Dudaklarını görünce hala aynı şeyi mi düşünüyorsun? Ya da gözlerini? Sırtına, sadece sırtına bakınca aynı şeyi mi düşünüyorsun? Onun sadece bir zavallı olduğunu, bir Potter olduğunu mu düşünüyorsun hala? Hayır. 

 

Hayır. Kesinlikle hayır.

 

Bunun tam tersine o hayatında görebileceğin en cesur çocuk. Kimsesi olmamasına rağmen. 

 

Hayatında görebileceğin en güzel gözlere de sahip.

 

Peki senin neyin var? Çirkin bir suratın. Aptal, çirkin bir surat. Sarı saçlar. Çirkin, sarı saçlar. 

 

- Selam maymun suratlı, dedi bir ses. Artık Draco’ya tuhaf tınlamalar yapıyormuş gibi gelen, ruhunu okşayan tuhaf ses. Potter’ın sesi. 

 

Malfoy kafasını önünden kaldırmadı.

 

- D-d..

 

Devam etmeye çalıştı:

 

- Defol git. Harry. Potter. Potter. Dedi, ne dediğinin farkında bile değildi. 

 

- Harry? Dedi kızıl kafalı, salak suratlı Ginny’nin sesi. 

 

Draco kafasını kaldırmak istiyordu ama Potter nerede duruyor bilmiyordu, hazırlıksızdı. 

 

- Geliyorum Ginny, salak Malfoy napıyor diye bakıyordum. 

 

Kızın kıkırdayışını duydu Malfoy. Sonra dayanamadı. Neden bilmiyordu. Ayağa kalktı ve Harry’nin koluna girmiş Ginny’i hatta Harry’i bile görmemezlikten gelerek sınıfa doğru gitti. 

 

Karanlık Sanatlara Karşı Savunma. 

 

Doğru ya.

 

Dünyanın en önemli şeyi. 

 



 

- Emin misin Draco? Dedi Severus Snape’in sesi.

 

 - Evet, iyiyim ben. Hiçbir şeyin stresinden falan değil bu. Sadece Pansy çok konuşuyordu. Sesim fazla çıkmış, dedi Draco, konuşurken etrafına bakıyordu. Sınıftaki herkesin dışarı çıkıp çıkmadığını kontrol etti.

 

- Yani bunun babanın sana verdiği görevin stresiyle hiç mi alakası yok? Dedi, Snape sessizce. Draco içinden bu soruyu milyon defa düşündüğünü ve yanıtının hep ‘ Evet, kahretsin evet. Nedense o salak çocuktan hoşlanıyorum. Ben kahrolası bi homo muyum. Kahretsin. Ölsem daha iyi. ‘ olduğunu biliyordu. Gözünü Severus’tan duvara yöneltti ve:

 

- Hayır, hiçbir alakası yok. 

 

- Pekala, çok dikkat çekmesen iyi olur. Eğer çok sıkıyorsa kızdan ayrıl gitsin, dedi Snape elleri belinde bir halde. 

 

Bir kız arkadaşım olmasın da homo olduğumu iyice kabullenmek zorunda kalayım. Merlin Aşkına, delirdim. Gerçekten delirdim. Kafayı sıyırdım.Kahretsin. Hemde Potter. Neden Crabbe yada Goyle falan değil ki. Kıçımın dibindeler her gün. Eğer kahrolası bir homoysam keşke Blaise’e falan aşık olsaydım. 

 

Saçmalama ! Aşık. Aşıkmış. Kahrolası beynin herşeyi yanlış algılıyor.

 

- Malfoy?

 

Draco kendi düşüncelerinden korkarak Snape’ten geriye birkaç adım attı. Sonra kocaman olmuş gri gözleriyle ona baktı:

 

- E-evet, dedi iki adım daha geri attı. Merdiveni ayağının altında hissetti, evet ayrılırım. B-ben gidiyim, sağolun, dedi rahatsızca. Korkmuş gözlerini şüphelenmiş Snape’ten arkasına çevirdi ve geri geri aşağıya inmeye başladı. Snape’i görememeye başladığında önüne döndü ve gözlerini kapattı. Sonra tekrar açtı. Potter’ı görmek istiyordu.

 

Kahretsin, onu görmeye ihtiyacı vardı.

 



 

Genç adam korkuyla etrafına baktı. Onu görmeliyim, dedi kendi kendine.

 

Ona sarılmalıyım. Buna ihtiyacım var. Hatta nefes almaktan bile daha üste çıkan bir ihtiyaç bu. Her şeyden önemli benim için.

 

Sanki daha önce sarılmış gibi.

 

Evet, daha önce ona dokunamadım bile. 

 

Onu öpmeye ihtiyacım var. 

 

Sanki daha önce öpmüş gibi.

 

Hayallerimi saymazsam. Orda birbirimize deliler gibi aşıktık.

 

Ona onu sevdiğimi haykırmam lazım. İhtiyacım var.

 

Yaşamaya ihtiyacım olduğu gibi, onun için. 

 

Onu görüp olanların benimle ilgili olmadığını haykırmalıyım. 

 

Ama yapamayacağım.

 

Burada durup onun gelmesini beklemekten başka yapacak hiçbir şeyim yok. 

 

Ona sarılsam.

 

Bir an için bile olsa.

 

En azından bir şeylerin düzene gireceğini düşünürdüm.

 

Yani kendimi kandırırdım.

 

Evet, şu ana kadar yaptığımda bundan başka bir şey değil. 

 



 

Draco boş boş dolaşıyordu. Nereye gittiğinden haberi bile yoktu. Merlin Aşkına hayatında daha önce bu okul ona bu kadar büyük gelmiş miydi? Hayır, hiç. 

 

Gryffindor’ları görünce burnunu kıvırmayı unutmaya başlamıştı. Bunun nedeni kahrolası.. 

 

Herneyse. 

 

- Harry, sana bir şey söyleyeceğim. Dedi Ginny’in cilve yaparmış gibi tuhaf çıkan sesi.

 

- Pekala nereye gidiyoruz? 

 

- Birazcık uzaklaşalım. 

 

Draco durup düşünmedi bile, takip etmeye başladı. 

 

Bir yerde durdular. Draco burdan Harry’yi profilden görebiliyordu. Önündeki kızıl kafayı da görüyordu burdan. Kız bir şeyler söyledi. Çok fısıldıyorlardı, buranın bomboş, karanlık bir koridor olduğunu düşündüğünüzde, fazla fısıldıyordu. Harry’nin cevabını duymak için hafifçe eğildi.

 

- Evet, sanırım. Dedi Harry’nin fısıldasa da sesli çıkan sesi. 

 

Sonra Draco ne olduğunu anlayamadı. Kız Harry’nin üzerine eğildi. Ellerini Harry’nin göğsüne koyup dudağını onunkine yaklaştırdığında Draco’nun bacakları birazcık ağrımaya başlamıştı. Titremekten olsa gerek. Çocuğun dudakları acemice kızınkilere dokundu. O zaman Ginny Weasley ellerini çocuğun yanaklarına koydu, vücudunu Harry’ninkine bastırdı. Şimdi Draco Harry’i göremiyordu. Ginny-Harry karışımı bir şey görüyordu. Kalbinin patlayacakmış gibi atmasını bir yana bırakırsak bacakları da titriyordu. Harry’nin elleri kızın saçlarına gitti, dudaklarının hareketini görebiliyordu. Birbirlerinin dudaklarını yalıyor gibilerdi. Kız ellerini Harry’nin saçlarına soktu ve kafalarını birazcık yana yatırdılar. Kızın gitgide Harry’e yaklaştığını hissedebiliyordu. Sanki daha fazla yer varmış gibi. Bir an dudaklarını ayırdılar. İkisinin de eli birbirinin saçındaydı, birbirlerine baktılar. Hiçbir şey söylemeden birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı. Malfoy kendini hiç iyi hissetmiyordu. Belki de kahvaltıda bir şey yemediğindendi. 

 

Ginny yine çocuğun üzerine eğilmişti ki Potter bir anda kızı nazikçe geri itti, sonra kaşlarını çatıp Malfoy’un olduğu yere baktı. Kızın suratındaki ifadeyi seçemiyordu. Gerizekalı Weasley. Sonra Malfoy farketti. Kocaman olmuş gözleri, hafifçe eğilmiş sırtı, yüzündeki şok ifadesiyle tam da Potter’ın görebileceği yerdeydi. Kalbi mi ağrıyordu? Merlin aşkına. Sadece bir ho.. Herneyse. 

 

Çocuk ona yaklaştı yaklaştı ve sonra.. Sonra omuzlarından yakalayıp duvara çarptırdı. Merlin, kafası çok acımıştı. Bunu daha önce Harry’e yaptığını hatırlıyordu. Ama şundan emindi ki, Harry’nin kafasını duvara falan çarptırmamıştı. Sessizce konuştu Harry:

 

- Ne yapıyorsun Malfoy? 

 

Draco başta ne diyeceğini şaşırdı. Daha demin Ginny’le olan pozisyondalardı. Tabi Harry’nin eli saçlarını öyle sıkı tutuyordu ki kafatası çıkacak gibiydi. Kafası acıyordu ve Harry ona yakın durmuyordu. Draco başta kekelemeden verebilecek en uygun  Draco Malfoy cevabını düşündü ve en uygununu söyledi:

 

- Ne oldu Potter, şimdi de beni mi öpeceksin? Dedi, Merlin, ne ironi ama. 

 

Çocuğun suratındaki ifade gittikçe sinirleniyordu:

 

- SALAK SALAK KONUŞMAYI KES. SANSAR KIÇIN BENİ NEDEN TAKİP EDİYOR? KIÇIMIN DİBİNDEN AYRILMIYORSUN. BIRAK DA İSTEDİĞİMİ YAPAYIM ! 

 

Draco gözlerini kırpıştırdı. Elini Harry’nin cübbesinin üzerine koydu ve çekiştirdi, onu birazcık geriye itti, saçını bırakması için. Çocuğu kendine çekip delice öpmek aklından bir ara geçmişti ama büyük ihtimalle bozulmuş olan hormonlarına küfredip Harry’i geri itmişti tabi.

 

Olur, sende yeni kız arkadaşınla sevişirsin. Dedi ve bunu derken kalbi ve karnı aynı anda tepki verip ağrımaya başladılar. 

 

- Doğru dürüst konuş Malfoy. O benim sevdiğim kız, buna kafan basıyor mu? SEVMEK. 

 

Draco’nun karnına tuhaf bir ağrı girdi:

 

- B-ben evet Potter, anlıyorum. Sevmenin ne olduğunu anlıyorum, tamam mı? Burdan geçiyordum sizi gördüm, eğlence çıktı diye izleyeyim dedim. 

 

Harry’nin suratı sinsi bir ifade aldı. Şüphelenmiş, karşısındakinin dediği tek kelimeye bile inanmayan bir ifadesi vardı. Elini Malfoy’un göğsüne koydu ve onu geri itti:

 

- Aptal suratını benden uzakta tut, dedi, bu sırada arkadan Ginny gelip Harry’nin koluna girmişti. Çocuğu Draco’dan geri çekti:

 

- Herneyse, Harry. Zavallı çocuk anlamıştır eminim. Ne kadar zavallı olduğunu tüm Hogwarts biliyor nasıl olsa. 

 

Draco ağzını açtı ve kalbinin patlayacak gibi çarpmasına aldırmadı. Harry’nin eli hala göğsündeydi, anlamasını istemiyordu, Harry’nin elini aldı ve eli eline değdiğinde daha çok bir elektrik çarpması gibi geldi. Sonra onu silkeleyerek bıraktı. Harry’nin eli cübbesine çarptı. Draco Ginny’e döndü:

 

- Bunu bana söyleyen de bi..

 

Sonra ağzını kapattı. Karşısındakilere baktı. Birbirini seven iki kişi. Kabul etmek istemese de birine aşıktı. Aşık olmuştu işte, ortadaydı. Malfoy’un hiçbir zaman hiçbir organı doğru düzgün çalışmamıştı zaten. Beyni mesela. Şimdi de hormonları bozulmuştu. Kendi kendine ‘ hormon bir organ değildir ‘ dedi, sonra onlara tekrar baktı. Öpüşmüşlerdi, öpüşeceklerdi, kız Harry’e her anlamda sahip olacaktı. Onun yanaklarına, kırmızı dudaklarına, ki bazen pembe, yeşil, zümrüt yeşili gözlerine.. Beline, ellerine, her yerine. Potter’da bunlara sahip olmasını istediği kişi Ginny olduğu için onu öpecekti, ona dokunacaktı, elini tutacaktı. Bunlara sahip olmasını istediği bir kız olduğu için. Kalbini çoktan başka biri doldurduğu için. Bunun kim olduğunun önemi yoktu. İsterse zavallı Weasley’lerin çocuğu olsun. İsterse Bulanık olsun. İsterse başkası. Draco değildi.

 

Draco olmayacaktı. 

 

.. ve evet. O sadece bir zavallıydı. Ginny Weasley’in dediği gibi. Zavallının tekiydi, yalnızdı. Slytherin’lerdeki en kötü çocuktu, bütün Hogwarts ondan nefret ediyordu, babası ve bütün ailesi tarafından kontrol ediliyordu, ailesi de herkesi öldüren, herkesin ailesini öldüren ölüm yiyenlerdi. Kahrolası bir homoydu, salakça Harry Potter’a aşık olmuştu.

 

Şimdi bacakları titriyordu, kendini hiç olmadığı kadar kötü hissediyordu. Salak suratındaki ifadeyi kontrol etmeye kalkışmadı bile. Ginny Weasley’e söyleyeceği cümleyi asla tamamlamadı. Ağzını kapattı ve Harry’nin omzuna çarparak ve buna aldırmamıştı bile, yanlarından geçip gitti.

 

Draco Malfoy o gün, orada söylemek istediklerini hiç söylemedi. Draco Malfoy o gün yapmak istediği hiçbir şeyi yapmadı. 

 

Aslında Draco Malfoy o gün, orada bütün duygularına veda etti. Kendini tuhaf bir duygunun içinde Potter’ı isterken buldu. Hayatında ilk kez ne kadar zavallı olduğunu kabul etti. 

 

Onların tuhaf bakışları altında yavaş yavaş yürürken hiçbir şey düşünmedi. Onların ne yapacaklarını, birbirlerini ne kadar sevdiklerini düşünmedi. Potter’a saçma bir aşkla bağlandığını farketti.

 

Saçma, platonik bir aşkla.

 

O yeşil gözlerin onun olmasını diledi. 

 

O pembemsi harika gözüken dudakların da.

 

Harry Potter’ın ağzından çıkacak her kelimenin onun olmasını diledi.

 

Ama değildi.

 

Olmayacaktı da.

 

Draco Malfoy sadece bir zavallıydı. Ne düşündüğünü ve ne istediğini bilmeyen bir zavallıydı.