Actions

Work Header

Dönüşüm

Chapter Text

 

 

5. Başlangıç

 

“Estella?”

“Hm?”

“Malfoy’la nasıl bir ilişkimiz vardı?”

O ders çalışırken Hermione’ye eşlik etmek için dergisini masada okuyan Estella başını çevirip baktı.

“Neden sordun?”

“Bir tek onunla adam gibi konuşmuyoruz da ondan.” diye yalan söyledi Hermione. “Acaba birbirimizden nefret mi ediyorduk?”

“Nefret demek doğru olmaz..” dedi Estella düşünceli bir şekilde. “Birbirinizle konuşmaktan hoşlanmazdınız. Ne zaman ağzınızı açsanız kavga ederdiniz. Sonrasında Draco hep çok gergin ve keyifsiz olurdu. Sense birkaç saat sonra toparlanırdın.”

“Nasıl kavgalar ederdik?”

“Laf dalaşı. Birbirinizi pek çok kere ters köşede bırakmıştınız. Genelde sen lafı sokup uzaklaşırdın, Draco kendi kendine köpürürdü, izlemesi çok eğlenceliydi.” diye sırıttı Estella. Hermione gülümsedi.

“Çok zekice ve hayret verici kavgalardı Hermione. Nasıl da öyle laflar bulup söylerdin inanamazdım. Draco’nun hangi teline basacağını çok iyi bilirdin, o da seninkileri bilirdi. Sanki birbirinizle kavga etmek için doğmuşsunuz gibi gelirdi bazen. Ama hayır, nefret ettiğinizi sanmıyorum. Daha çok katlanamamak gibi bir şeydi.” diye bitirdi Estella dergisine dönerek. Hermione dalgınca Biçim Değiştirme kitabına baktı, demek doğruymuş..

Malfoy’la yaptığı o hayret verici konuşmadan bu yana iki gün geçmişti ve karşılık olarak bir şey söylememişti. Adam haklıydı, Malfoy’u hatırlayamıyordu. Ve bu onu çok sinirlendiriyordu. Karşısında belli ki onu çok iyi tanıyan birisi vardı ve Hermione hatırlayamıyordu işte. En azından onunla baş başa kalınca hatırlayacağını düşünerek hem devriyelerde hem de ortak oldukları İksir dersinde Malfoy’la olan geçmişini düşünüyordu ama bölük pörçük birkaç şeyden başka bir şey hatırlayamıyordu. Koridorun karşısından göz göze gelmeleri, ellerinde kitaplarla yanından geçip gitmesi, muhtemelen Hogsmeade olan bir yerde bir dükkanda aynı şeye uzanıp elinden zorla alması.. Bunlar geçmişlerine dair kesin kanıtlar değildi.

Çaktırmadan şöminenin önündeki koltuklarda kitap okuyan Malfoy’a baktı. Ayaklarını ortadaki sehpaya uzatmış, yayılarak kitap okuyordu. Karşı koltukta Blaise ve bir çocuk sohbet ediyorlardı. Dudağını ısırıp tekrar Malfoy’a baktı. Bir saniye sonra genç adam da gözlerini ona çevirince hemen önüne, kitabına döndü. Mutlaka hatırlardı, eğer Estella’nın ya da Malfoy’un dediği kadar iç içelerse, mutlaka hatırlardı.

*

Draco belli belirsiz bir sırıtışla kitabına döndü. İki gündür Granger endişeyle, kendine kıza kıza, istemediği halde kendine engel olamayarak kendisine bakıp duruyordu. Kızın içten içe ona inandığını, hak verdiğini ama itiraf etmek istemediğini biliyordu. Tek yapması gereken biraz beklemekti.

*

“Sıkıldım ben. Daha ne kadar çalışmayı planlıyorsun Hermione?” dedi Estella pat diye dergisini kapatarak.

Hermione ona bakıp güldü ve kitaplarını kaldırdı. “Tamam tamam bitti. Ne yapmak istiyorsun?”

Estella’nın gözleri parladı ve yanında duran başka bir dergiyi eline alarak Hermione’nin önünde salladı.

“Cadı Gündemi’nin yeni sayısı elime geçti bugün. Birlikte bakarız diye bakmadım.”

Hermione gözlerini devirdi. “Estella..”

“Ne var? Ben seninle ders çalıştım!”

Hermione tek kaşını kaldırdı. Estella sırıttı.

“Tamam belki not çıkartmadım ama sonuçta seninle oturdum ve dersler hakkında konuştuk değil mi? Bu yeter bana, zekiyim ben. Hadi Hermione!”

Tam gülerken Hermione’nin gözünün önüne başka bir sahne geldi.

Neşeyle çıtır çıtır yanan bir şömine, önünde devasa bir halı, bordo duvarlar, büyük, kırmızı kadife bir koltuk, şakalaşan ve sohbet edenlerin gürültüsü, kimi zaman kahkahalar, itişip kakışanlar ve bunların ortasında Hermione koltuğun bir köşesine kıvrılmış, ayaklarını altına çekmiş ders kitabını okurken kitap birden kucağından çekilir ve..

“Hadi Hermione, birlikte gideceğimize söz vermiştin!”

“Ama ders çalışmam lazım - ”

“Söz vermiştin!”

“Yarın derste ne yaparım?”

“Doğaçlama!”

Hermione gülerken zorla kolundan kaldırılıp sürüklenir..

“Hermione?”

Hermione silkinip kendine geldiğinde ona tereddütle bakan Estella’yı gördü. Gülümsedi.

“Peki tamam. Bakalım.”

Estella ona kocaman gülümseyerek ayağa kalktı, Hermione’yi kolundan tutup şöminenin önündeki koltuklara sürükledi. Ve Malfoy’un yayılmakta olduğu devasa koltuğun tam karşısındakine oturarak onu yanına çekti. Hermione doğal davranmaya ve Malfoy’un varlığını yok saymaya çalışarak koltukta ayaklarını altına aldı ve tamamen Estella’ya döndü. Estella çoktan sayfaları karıştırmaya başlamıştı bile. Onun daldığını gören Hermione belli etmeden gözlerini yavaşça ortak salonda gezdirdi. Taş duvarlarda yeşil bayraklar, tablolar, heykeller, sessiz sakin ısıtan şömine, pencerelerden görünen ve kimi zaman önlerinden sihirli yaratıklarla balıkların geçtiği karanlık göl, öğrencilerin mırıltısı ve zaman zaman duyulan gülüşmeler.. Gözlerinin önünde canlanan sahneden çok daha farklıydı. Alışkın olduğu yer burasıydı. 11 yaşından beri hayatını burada geçirmişti, nasıl ona bu kadar şey gelebilirdi ki... Yabancı.

Hermione bir güvensizlik hissiyle Blaise’yi bulmak için başını kaldırınca kendisini izlemekte olan Malfoy’la göz göze geldi. Genç adam yüzünde bir ifade olmaksızın ona bakıyordu, sadece ona bakıyordu. Deniz grisi bakışlar aklını bomboş yaparken Hermione ondan gözlerini alamıyordu, zaman yavaşlamıştı sanki, neden başını kaldırdığını bile unutmuştu.

“Sen ne dersin Hermione?”

Genç kadın irkilerek başını hızla sağa çevirdi ve kendisinden bir cevap bekleyen Estella’ya döndü toparlanarak, “Ne dediğini bile algılayamadım Estella, çok hızlı konuştun. Tekrar etsene?”

*

Draco kitabının üzerinden gözleriyle ortak salonu tarayan kıza bakıyordu. Kafası karışmış ve biraz da ürkmüş gibiydi. Aklından neler geçtiğini merak ediyordu. Birden göz göze geldiler. Draco ne düşündüğünü anlayabilecekmiş gibi dümdüz gözlerine baktı. Gözleri gördüğü başka kahverengiler gibi değildi, erimiş çikolata gibiydi, bir sürü sır saklar gibiydi, zaman zaman ışıldar gibiydi, bir tuhaftı, gerçi zaten bu Granger hep tuhaftı. Bir an soğuk bir an sıcaktı, her zaman zekiydi, hep inatçıydı, hep sinir bozucuydu ve şu anda aklından ne geçtiğini bilmemek de Draco’nun sinirlerini bozuyordu. O kadar odaklanmıştı ki Granger’ın gözleri dışındaki şeyler görüşünde bulanıklaşmaya başlamıştı. Sanki panik okuyordu gözlerinde kızın, bir şey olmuştu, bir şeylerden şüphelenmiş ve korkmuştu, belliydi bu, ama neydi?

“Sen ne dersin Hermione?”

Estella’nın ani seslenişiyle teması bozdu Granger, toparlanarak tekrarlamasını istedi. Genç kadın Estella’ya odaklanıp onu dinlerken Draco yarısına geldiği kitabı unutmuş, hala onu izliyordu. Yatakhanelere giden koridorun eşiğinde kapıya yaslanmış Pansy de Draco’yu.

*

Kararlılıkla odayı geçip Draco’nun yanına pat diye oturdu Pansy. İçindeki nefret o kadar büyümüştü ki nasıl ifade edeceğini bile bilmiyor gibiydi. İrkilen Draco başını sağa çevirip ona baktı sorarcasına.

“Eğleniyor musun Draco?” diye fısıldadı zehirli bir şekilde gülümseyen Pansy. Draco tek kaşını kaldırdı.

“Hani ben hiç eğlenmiyorum da!”

“Ne oldu Pansy?” diye alçak bir sesle sordu Draco.

Pansy tısladı, “Hangi akla hizmet Bulanık’a öyle dalgın dalgın baktığını sorabilir miyim, sevgili Draco?!

“Ne?”

Gözlerini alamıyordun!

“Bilmem farkında mısın Pansy ama şu anda kıskançlık yapıyorsun. Hem de Granger yüzünden. Ayrıca dalgın dalgın bakmıyordum. Onu buraya süs olsun diye mi getirdik sence? İşimize yarayacak bir şeyler söylüyor olabilir mi diye bakıyorum. Ve ne zamandan beri sana hesap veriyorum?” diye ekledi ayaklarını sehpadan çekip kitabını kapatıp ona dönerek. Tek kaşını kaldırmıştı, bakışları buz gibiydi.

“Draco farkında mısın bilmiyorum ama biz birlikteyiz!”

“Gereksiz kıskançlık yaptığının farkında mısın?”

Pansy gözlerini kıstı, “Gereksiz mi?”

“Kesinlikle. Onu kız olarak gördüğümü sandığına inanmıyorum Pansy. Sen varken Granger kim ki?” dedi Draco göz kırpıp genç kadının siyah ipekten saçına uzanarak. Pansy rahatlayarak gülümsedi ve Draco’nun omzuna düşen saçını itmesine izin verdi.

Karşıdaki koltukta onları göz ucuyla izleyen Hermione bakışlarını kaçırdı. O anda tam tepesinden tanıdık bir ses geldi, “Bayanlar, hala bitmedi mi derginiz?”

Bakışlarını kaldıran Hermione onlara gülümseyen Blaise’yi gördü. İçini bir rahatlama hissi kaplarken ona gülümsedi, Estella’ya döndü, “Hemen gelirim.”

Ayağa kalkıp koltuğun etrafından dolandı, Blaise’nin yanına gitti.

“Seninle konuşmam gerek.” diye fısıldadı genç adamın koluna tutunarak. Blaise başını sallayıp onu pencerelerden birine götürdü.

“Blaise biraz önce tuhaf bir şeyler oldu bana.” diye söze girdi Hermione panikle. Blaise onu sakinleştirmek için elini omzuna koydu.

“Sakin ol Hermione. Ne oldu?”

“Ders çalışıyordum, Estella da yanımdaydı, sonra o sıkıldığını söyleyince kitapları kapattım ama bir anda bazı görüntüler geldi gözümün önüne.”

“Ne gibi?” diyerek elini indirdi Blaise. Yüreği ağzına gelmişti. Belli ki bir şeyler hatırlamıştı.

“Kırmızı duvarlar, kırmızı bir koltuk, ateş, konuşan insanlar, gürültüler ve ben koltukta oturup kitap okuyordum ve sonra birisi beni kaldırıp bir yere sürükledi ama ben gülüyordum.”

“Kim sürükledi Hermione?”

“Bilmiyorum! Onu göremedim, Blaise deliriyor muyum?” diye korkuyla baktı Hermione. Ağladı ağlayacak gibi görünüyordu. Blaise güven verici bir şekilde gülümsedi ve genç kadının saçlarını okşadı.

“Delirmiyorsun Hermione, saçmalama. Bazen insanlara böyle şeyler olur. Belki ailenle yaşadığın zamandan kalma bir anı falandır. Ya da okuduğun veya birisiyle konuştuğun bir şeyle ilgilidir. İnsanın aklı oyunlar oynayabilir. Korkma, tamam mı?”

Hermione gönülsüzce başını salladı. Tam olarak ikna olmamıştı ama Blaise öyle diyorsa öyleydi. Birlikte şöminenin oraya döndüklerinde Estella tam bir şey soracaktı ki Malfoy ayağa kalktı.

“Granger.”

*

Sessizce, tek kelime bile konuşmadan sonuna gelmek üzere oldukları bir devriye daha. Hermione neredeyse bu duruma alışmıştı. İkisi de üzerlerine düşeni yapıyor, birbirlerinden olabildiğince uzakta yürüyorlardı. Hermione hala Malfoy hakkında bir şey hatırlayamadığı için kendini rahatsız hissetse de elleri ceplerinde sakince yürüyen Malfoy bu durumdan hiç de rahatsız gibi durmuyordu. O bir sınıfa ya da tuvalete girdiğinde kapının yanında onu bekliyor, çıkınca da yüzüne bile bakmadan yürümeye devam ediyordu.

İki genç üst kata çıkan merdivenlere yöneldiler. Basamakları çıkarken önden giden Hermione’nin ayağını attığı basamak bir anda kaybolunca Draco düşmekte olan Granger’ı refleksle kolundan tutup kendisine çekti, birlikte duvara çarptılar. Daha doğrusu Draco duvara çarptı. Çünkü nasıl olduysa Granger şu anda kollarındaydı. Bir an neden bu durumda olduklarını sorgulayarak öylece kalakalırken bir an sonra Granger onu ittirerek boğazını temizledi.

“Teşekkürler Malfoy.”

Draco başını salladı. Koridora çıktılarında birkaç sınıfı daha yeni geçmişlerdi ki Granger durdu. Ona dönüp baktığında kararsızlıkla dudağını ısırıyordu. Genç adam tek kaşını kaldırdı, Granger birden ona doğru yürüdü.

“Malfoy tamam haklısın.”

“Her zamanki gibi. Ne konuda haklıyım?”

Hermione güldü. “Ne konuda haklı olduğunu bilmezken bile kibirlisin.. Senin yanındayken gergin oluşum konusunda.” diye ekledi ciddileşerek. Draco başını salladı.

“Sen söylediğinde inanmadığım için kusura bakma. Kimseyi hatırlamadığım için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum pek.” dedi Hermione yürümeye devam ederek. Draco ellerini ceplerine sokup onun yanına geçti.

“Sorun değil Granger. Hafızan yerindeyken bile benim dediklerime inanmazdın.”

“Öyle mi? Neden?”

“İnattan. Sanki seni hep kandırıyormuşum gibi davranırdın. Kendin doğrulamadan benim söylediğim hiçbir şeye inanmıyordun.”

“Hak etmişsindir, yoksa niye öyle davranayım ki?”

Draco gözlerini devirdi. “Senin davranışlarını asla çözemedim Granger. Eğer nedenini hatırlarsan bana da söyle lütfen.”

Hermione güldü. “Bir de beni en iyi tanıyan olacaksın.”

“Tanıyorum zaten. Ne yapacağını bilmem neden yaptığını bildiğim anlamına gelmez – dikkat et o zırh Peeves’in en sevdiği.” diye ekleyip köşedeki zırhın önünden geçerken kolundan çekti kızı Draco.

“Peeves?”

“Okulun hortlağı. Ne oldu da birden bana inandın?”

“Düşündüm. Bir de Estella’ya sordum.”

“Ne dedi?”

“Sürekli kavga ettiğimizi, birbirimize katlanamadığımızı söyledi. Ama birbirimizin hangi teline basacağımızı da çok iyi bilirmişiz. Sen beni sinirlendirirmişsin, ben de lafı sokup uzaklaşırmışım. Sen kendi kendine köpürürmüşsün. Ben de seni iyi tanıyormuşum galiba.” diye ekledi Hermione kendi kendine gülümseyerek. Onu izleyen Draco önüne döndü.

“Evet, galiba.” dedi dalgınca.

Granger usulca konuştu, “Çok düşünme, belki de değilimdir.”

Kelimeler ağzından döküldü, “Eskisi gibi tartışabilirsek kendimi daha rahat hissedeceğimi itiraf etmeliyim Granger.”

“Nasıl yani?”

Draco şimdi nasıl toparlayacağını düşünürken canı sıkıldı. “Yani böyle sessiz kalmana pek alışkın değilim. Genelde her dediğime laf yetiştirirdin, bilgiçlik taslardın – daha iyi bildiğinden de değil hani – dediğim dedik bir kızdın. Şu halin tuhafıma gidiyor.”

“Zamanla oturur herhalde. Durup dururken sana sataşacak değilim Malfoy.” dedi Hermione gülerek.

“Yapmadığın şey de değil aslında.”

“Durup dururken birine sataşmam, sen kızdırıyorsundur -”

“İşim gücüm yok seni mi kızdıracağım Granger -”

“Ben işsiz miyim ki sana saldırayım -”

“Elinde değil, bu senin kişiliğin -”

“Hah! Benim yerime kendini tanısaydın bahsettiğinin sen olduğunu bilirdin -”

“İşte kastettiğim buydu Granger.”

“Ne?”

Granger durdu, kafası karışmış gibiydi. Draco ona bakıp güldü.

“Bu işte, bana sürekli cevap vermen. Çenen bir türlü durmuyor ki.”

Hermione güldü. Neşesi yerine gelmişti, hayatı biraz daha eskisi gibi olmuştu sanki.

“Haklısın sanırım, kendimi daha iyi hissediyorum.”

“Ben hep haklıyımdır Granger.” diyerek yoluna devam etti Draco. Omzu seviyesinde bir yerden bir “meh” ve homurdanmalar duyarak hafifçe gülümsedi.

*

Günler geçtikçe Hermione binaya, bina da ona alışıyorken müstakbel Ölüm Yiyen’ler genç kadının ağzından bilgileri ustalıkla kapıyorlardı. Söz gelişi Yoldaşlık karargâhının nereye daha yakın olduğu, en etkin üyelerin kimler olabileceği, Bakanlıkla ne kadar yakın oldukları gibi. Bunun yanı sıra Gryffindor’a garezleri olduğu için binadakilerin – özellikle Harry Potter ve yakın arkadaşlarının – zaafları, küçük alışkanlıkları gibi. Bu yüzden Gryffindorlar son zamanlarda Slytherin tarafından hiç olmadıkları kadar taciz ediliyorlardı. Sanki Hermione’yi koridorlarda Slytherinle konuşup gülerken, birlikte takılırken, hatta kütüphaneye bile daha az uğrarken ve derslerde Slytherin adına cevap verirken görmeleri yetmiyormuş gibi.. En dayanılmazı da Zabini ve Malfoy’la bile konuşup sohbet edebilmesiydi.

Slytherin binası ona alışmış görünse de aslında çoğunluğu hala Hermione’ye Gryffindor muamelesi yapıp hor görüyorlardı. İşte Gryffindor’un umudunu kaybetmesine engel olan şey de buydu, bu insanlara Hermione’nin verdiği içgüdüsel tepkiler. Mesela Hogsmeade izinlerinden birinde neşeyle yoldan aşağı yürümekte olan Colin ve Dennis Creevey kardeşlerin arkasından sessizce yaklaşıp onlara lanet atan Slytherinlere davrandığı gibi. Karşıdan gelen Hermione uğursuzluk büyüsünün küçük Dennis’i ucu ucuna ıskaladığını görünce çıldırmış, daha Colin bir şey yapamadan bir hışımla Slytherinleri etkisiz hale getirmiş, yere düşen Dennis’in yanına koşup onu kontrol ettikten sonra şaşkınlıkla ona bakan Colin’e dönmüş, “Biraz sarsılmış sadece Colin. Sıcak bir şeyler içerse kendine gelir. Bu Slytherinler de çok olmaya başladı!” diyerek nefretle arkada bilinçsiz yatan Slytherinlere bakmıştı. İşte bu tip küçük olaylar onlara umut veriyordu ve Hermione’nin bocalayacağı günü bekliyorlardı. O gün, Hermione okula döndükten bir ay sonra geldi.

Hermione yatakhanesinde unuttuğu bir kitabı koşarak gidip almış ve dördüncü kattaki dersine yetişmek için koridorlarda uçarken üçüncü kata geldiğinde durakladı. Ders başlamak üzere olduğu için koridorlar tenhalaşmıştı ve sadece birkaç öğrenci vardı. Ön tarafta üç beş Slytherin’in birilerine laf atıp hakaret ettiklerini duydu. Başını biraz oynatınca bu kişinin en küçük Weasley, Ginny olduğunu gördü. Yavaşça oraya doğru yürürken birden asaların çekildiğini fark edip bir koşu oraya gitti.

“HEY!”

Onun sesiyle duraklayan Slytherinlerin yanından geçip Weasley’in yanında durdu. Bu 6.sınıf öğrencilerini tanıyordu.

“Bir problem mi var Robins?” dedi tek kaşını kaldırarak.

“Seni ilgilendiren bir şey değil Granger.” dedi çocuk küçümsemeyle. Hermione sakince yanıtladı,

“Bu okul sınırları içerisinde yaptığın şeyler beni tabi ki ilgilendirir Robins. Karşında bir Öğrenciler Başkanı duruyor, farkındasın umarım.”

“Ya evet, çok korkutucu gerçekten. Ne yapacaksın, cezaya mı bırakacaksın?” diye alayla güldü bir başkası. Ginny, gerçek Hermione’nin ortaya çıkmasını beklediği için kendini zorlukla tutuyordu ama asasını öyle bir sıkıyordu ki elleri titriyordu. Hermione bunun farkına varmadan devam etti,

“Hemen derse gitmezseniz evet.”

“Draco’yla ortak çalışmıyor musunuz? Bu küçük kanı bozukla biraz eğleniyoruz diye Draco bize ceza vermez.”

Ginny öfkeyle atıldı, “Sen kime - ”

“Hayır Ginny! Bekle.”

“Hermione - “

“Snape beni cezaya bırakmaz!” diye fısıldadıktan sonra Slytherinlere dönüp, “Ben Malfoy değilim Robins, ikile.” dedi Hermione gözlerinden ateş saçarak. Robins nefretle ona baktı.

“Bulanıkların kanı bozukları koruduklarını bilmiyordum - “

“Ceza vermekten çok daha öğretici olacak yöntemlerim var Robins.” diye sakince cevapladı Hermione asasını kaldırarak. Slytherinlerin gözleri asaya takıldı. Aklı başında hiçbir öğrenci Hermione Granger’la düello yapmazdı. Hermione “hah”ladı.

“Bir daha Ginny’ye kanı bozuk dersen, ya da bana bulanık, inan seni öyle bir lanetlerim ki ‘anne’ diyebilmen bile aylar sürer. Şimdi ikile!” dedi son derece ciddi bir şekilde. Ders zilinin son kere çalmasını fırsat bilen Slytherinler koridorun sonunda kaybolduğunda Hermione Ginny’ye döndü.

“İyisin ya Ginny?”

“Hermione?” diye tereddütle sordu kızıl güzel. Hermione ona bakarken az önce yaptığı şey bir anda kafasına dank etti ve panikle geriledi. Ginny ona yaklaşıp hafifçe elini kaldırdı, “Hermione?”

“Ben – geç kaldım – ders – “ diye kekeleyen Hermione kızın başka bir şey söylemesine fırsat vermeden merdivenlere koşup yukarı çıktı. Onun arkasından bakan Ginny şu anda derse girmek zorunda oluşuna lanet ederek sınıfına yöneldi.

*

(O akşam, Gryffindor ortak salonu..)

“Ve sadece bu kadar da değil. Kütüphanede de buna benzer bir şey yaşandığını duydum. Luna’yla.” diye bitirdi hikayesini Ginny.

“Harekete geçebiliriz. Önce Hogsmeade, arkasından Sihirli Yaratıkların Bakımı, sonra Biçim Değiştirme ve şimdi de Ginny’nin olayı. Ne dersin Harry?” diyerek düşünceli bir şekilde ateşe bakan genç adama baktı Ron.

Hermione Sihirli Yaratıkların Bakımı’nda Hagrid’e laf sokan Gerard Moon’un lafını bir güzel ağzına tıkmış, çocuğu yerin dibine batırmıştı. Bakışlarında öfke vardı. Biçim Değiştirme’de ise Ron’un kedi yavrusundan dönüştürmek zorunda oldukları el aynasının hala tüyleri var diye dalga geçen Crabbe’i “En azından aynası seninki gibi elinden kaçmaya çalışmıyor Crabbe. Farkındaysan seninkinin hala bacakları var.” diyerek susturmuş, McGonagall’ın görmezden gelmesiyle ders Gryffindorlar için neşeyle bitmişti.

“Bence de artık harekete geçmeliyiz. Bu fırsatı kaçıramayız. Ben derim ki –“ diye başlayan Harry’nin sözü içeri az önce giren Dean tarafından kesildi,

“Harry, McGonagall seni görmek istiyor. Çok geç olmadan gitsen iyi olur abi.”

Harry başını sallayıp portreye yöneldi. KSKS Kulesi’ne giderken geçtiği koridorlar hala öğrencilerle doluydu. Koridorun başındaki bir kapıyı çalıp “Girin” sesinin ardından içeri girdi. Profesör McGonagall masasında oturmuş bazı kağıtları karıştırıyordu. İçeri girince ona baktı.

“Beni istemişsiniz Profesör.” dedi Harry masaya yaklaşırken.

“Evet, otur Potter.”

Harry masanın önündeki tahta iskemlelerden birine oturdu. Buraya son gelişinden beri – 5.sınıfta Umbridge onu cezaya bıraktığında gelmişti en son – hiçbir şey değişmemişti. Sanki burada zaman işlemiyordu.

“Seni özellikle akşam çağırdım Potter, kimsenin bilmemesi gerekiyor.” dedi Profesör gözlüğünün üzerinden ona bakarak.

“Profesör Dumbledore işleri akışına bırakmak taraftarı, St.Mungo’nun Şifacısı Miss Granger’ın zamanla kendine geleceğini söylemişti ancak aradan neredeyse iki ay geçti ve Miss Granger daha ancak bazı belirtiler göstermeye başladı.”

Profesör sustu. Böyle bir şey yaparak kendisiyle çelişiyor gibiydi ve Harry hayretler içerisinde ona bakıyordu, McGonagall’ın Dumbledore’un onaylamadığı bir şeyi yapmak istediğine şahit olan tarihteki tek öğrenci olabilirdi.

“Senden ve arkadaşlarından istediğim şey, bu süreci hızlandırmanız.” dedi McGonagall yavaşça. “Seçmen Şapka’nın Miss Granger’ı Gryffindor’a koymasının sebebi kişiliğinin bu Bina’ya uygun olmasıydı. Şu anda bir illüzyonda yaşadığını ve aslında hangi Bina’ya ait olduğunu bilmesi gerekiyor. Bunu da ancak arkadaşları olarak siz yapabilirsiniz.”

Harry başını sallayarak son birkaç haftada olan küçük olaylardan McGonagall’a bahsetti.

“Biz de artık harekete geçebileceğimizi düşünüyorduk Profesör.” diye bitirdi sözlerini. McGonagall başını salladı.

“Güzel. Desteklemek için elimden geleni yapacağım. Siz de Profesör Dumbledore’un gözüne çok batmamaya çalışın. Ve gelişmelerden beni haberdar edin Potter. Gidebilirsin.”

Harry iyi geceler dileyerek odadan çıktı, bir memnuniyet hissiyle birlikte. Odada biraz fazla kalmış olmalıydı ki koridorlar iyice tenhalaşmıştı. Bu haberi paylaşmak için hızla Gryffindor Kulesi’ne yönelmişti ki bir ses duydu,

“Potter!”

Harry asasını ışık hızıyla çekerek arkasını dönüp refleksle bir Expelliarmus yaptı ve ona uçan asayı havada yakaladı. Karanlıktan bir homurtu duyuldu ve sesin sahibi aydınlığa çıktı. Harry şaşkınlıkla bakakaldı. Karşısında ellerini beline koymuş bir şekilde kızgınlıkla ona bakan kişi Pansy’ydi – Pansy Parkinson.

“Düello peşinde değilim Potter. Asamı geri ver.” diyerek elini uzattı yeşil gözlü güzel Slytherin Kraliçesi. Harry kımıldamadı.

“O zaman neyin peşindesin?”

Genç kadın kollarını bağlayarak ağırlığını bir ayağına verdi.

“Bir anlaşma.”

Harry ona bakarken Parkinson mükemmel kaşlarından bir tanesini kaldırıp bekledi. Bir süre birbirlerini süzdükten sonra Parkinson elini tekrar sabırsızca uzattı.

“Asam, Potter!”

Harry genç kadının asasını verirken sağ tarafında duran boş sınıflardan birini işaret etti ve içeri girdiler.

“Ne anlaşması bu? Ve neden seninle anlaşma yapmalıyım?” diyerek lafa girdi birbirlerine döner dönmez.

“Granger hakkında.”

Harry inanamayarak ona baktı, Pansy gözlerini devirdi.

“Öyle bakma, ciddiyim. Sen Granger’ı geri istiyorsun, ben de binamı. İkimiz de kazanıyoruz.”

Son zamanlarda Hermione çoğunlukla Malfoy, Blaise Zabini ve adını bilmediği o kızla dolaşıyordu ve hiç de rahatsız olurmuş gibi değildi.

“Neden bana geldin peki?”

“Durum çok saçma ve ben hiç memnun değilim. Onunla aynı ortamda olmak, binamdaki herkesle arkadaş olduğunu ve gülüp sohbet ettiğini görmek beni hasta ediyor!” dedi genç kadın müthiş bir tiksintiyle. Harry bir an Hermione’nin kendisine arkadaş bulabilme yeteneğini hatırlayıp hafifçe gülümsese de toparlandı.

“Ve? Planın ne? Anlaşma yaparsam ne olacak?”

“Bunun koşullarını sonra belirleriz Potter. Kabul ediyor musun sen onu söyle.”

Harry tartarcasına ona baktı. Genç kadının siyah saçları ve kendisininkinden birkaç ton açık olan yeşil gözleri kararlılıkla parlıyordu.

“Ediyorum.”

Pansy, istediğini elde etmiş olmanın memnuniyetiyle ona bakarken bir anlık kararsızlıktan sonra elini uzattı. Harry de ona bakakalmış, son anda kendini toparlamışken uzanarak genç kadının porselen görünüşlü narin elini hafifçe sıktı. Ve farkındaydı, her şey değişiyordu. Oyuncular, yani taraflar belli olmuştu. Bu apaçık bir savaştı.

*

(Aynı anda ikinci kat koridoru, devriye..)

“Malfoy senden ne kadar nefret ettiğimi söylemiş miydim?!”

“Söylemiştin Granger, yaklaşık yüz kere.”

“Öyle uyuzsun ki!”

Granger sinirle hızlandı, Draco güldü. Onu ikna edebildiğinden beri hayatı oldukça güzel gidiyordu aslında. Potter ve çetesinin mutsuzluğunun gün be gün artışını izliyor, kendisini yormasına gerek kalmadan Granger binanın puanlarını yükseltiyor ve sonunda eski formuna kavuştuğu için Granger’la eskisi gibi tartışabiliyorlardı. Pansy’yi sayamazsak. En son önceki hafta bir kavga ettikten sonra sesi tehlikeli bir şekilde kesilmiş, onu birazcık tanıyorsa bir plan yapmaya başlamıştı. Eninde sonunda ortaya çıkacağı için Draco pek de umursamıyordu. Pansy kendisine zarar vermezdi.

Cevap vermek için Granger’a yetişirken genç kadın bir anda durup arkasını döndü, burun buruna geldiler. Çarptığı için geriye doğru sendeleyen Granger düşmesin diye genç kadını belinden tutup kendine çekti Draco. Kolu Granger’ın beline sarılı, gözleri kahverengi bakışlardayken öylece kalakaldılar. Genç kadının yumuşak vücudunu hissedebiliyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde ona bakıyordu Granger. Draco onun yüzündeki her ayrıntıyı görebiliyordu, kirpiklerini bile sayabilirdi.

Draco’ya çok uzun gelen bir an bakıştıktan sonra Granger hafifçe başını kaldırınca Draco genç kadından yükselen nergis kokusunu aldı. Tatlı koku ciğerlerini doldururken Draco elektrik çarpmışçasına bıraktı onu. Bir ‘pardon’ mırıldanırken üzerini düzeltti, kalbi biraz fazla hızlı atıyordu. Zaten son haftalarda elinde olmadan çekilmişti bu kıza, uzaklaşmaya çalıştıkça daha çok batıyordu, kaçamıyordu ama kaçmak istiyor muydu ki? Draco kendisine bir tokat attı. Evet, elbette yaklaşmamalıydı. Kız sadece bir araçtı. İşleri bitince kurtulacaklardı ondan. Elinden geldiğince uzaklaşmayı koydu kafasına, böyle bir teması daha göze alamazdı.

 

Hermione’nin beyni kaymış, hala gözlerinin önünde olan masmavi bakışların etkisinden çıkmaya çalışıyordu, soluksuz kalmıştı. Bu nasıl bir şeydi, Malfoy niye nefesini kesiyordu? Kalbi niye hızlı atıyordu, nasıl bir ilişkisi vardı bu adamla? Kalabalık bir yerdeyken gözleri önce onu arıyordu, ne diyeceğini, ne düşündüğünü kendisinden iyi biliyordu, çok fazla teslim olmuştu galiba..