Actions

Work Header

Snapdragon

Chapter Text

 

 

 

Story Notes:

 Merhaba!

 Hikayenin ismi konusunda birkaç şey söylemek istiyorum. Türkçe isimler dururken İngilizce isimler kullanmak bana biraz saçma gelir normalde ancak ismin özel bir anlamı varsa, hikayeye ile bağıntılı vs.ise değişir tabii.

 Hikayenin ismi İngilizce olduğun için bölüm isimleri de İngilizce olacaktır. Şimdilik bu kadar.

 Beğenmeniz dileğiyle, iyi okumalar.:))

 


 

 

Author's Notes:

Bu bölüm Mervi'ye gitsin!:) Hepinize iyi eğlenceler.:)

 

 


 

 

 

Tik tak.

Eve gidince kendime güzel bir elmalı turta yapacağım.

Tik tak.

Belki de vişneli? Hımm… Evet, vişneli daha iyi. Aslında böğürtlenli de hiç fena olmazdı.

Tik tak.

Hayır, hayır. Off… Diyete başlayalı ne kadar olmuştu? Üç gün mü? Belki de iki… Ama kesinlikle bir değildi… Değil mi? Offf….

Başımı ellerimin arasına aldım ve sabırsız gözlerle köşede duran büyük saati didiklemeye başladım. Bu sırada masanın altında kıpraşan ayaklarımla düzensiz bir ritim tutturmuş, giderek artan sıkıntımı daha da körüklüyordum.

Anlaşılmaz bir şekilde üstüme çökerek bugünü diğer günlerden ayıran huzursuz hali üstümden atmaya çalıştım ama bana mısın demiyordu.

Tik tak.

Ah, hayır. Daha on dakika var.

Aslına bakılacak olursa hayatımda ters giden hiçbir şey yok. 26 yaşında, ayakları yere basan, oldukça hoş bir cadıyım. Bu son söylediğimi anlamamak için bir ifritle beynimi değiştirmiş olmam gerekirdi. Zira buraya gelen anneler, ebeveyn günlerinde nedensiz bir ısrarla eşlerinin işleri olduğundan katılamayacaklarını söyleyip duruyorlar.

Evet, bir işim var. Okuldan mezun olduktan sonra Heatfaster yedek takımdan arayıcı pozisyonu için teklif gelmişti. O zaman hiç düşünmeden kabul etmiştim ama yaralandığı zamanlarda maçlarda yerini doldurmam gereken arayıcının esrarengiz bir şekilde her maç sonucu en ufak bir çizik bile almadan çıkması üzerine Qudditch Federasyonu tarafından bir soruşturma başlatıldı ve takımın arayıcısının kendi üzerinde kullanımı yasak olan koruyucu büyüler yaptığı ortaya çıktı. Bunun üzerine oyuncuların hepsine uzun bir süre sahalardan men edilme cezası verildi. Bir oyuncunun suçu için tüm takımın ceza alması görülmüş şey değildi ama soruşturmayı yürüten müfettiş çetin ceviz çıkmıştı. Şu da var ki bunun arkasında Heatfaster’ın yendiği büyük takımlardan Delpfis’in ateşli bir taraftarı olan Parker Helsing olduğu söylenmese de bilinen bir gerçekti.

Hüsranla sonuçlanan ilk işimden sonra gelen teklifler üzerine birkaç takımla daha çalıştım ama aksilikler peşimi bırakmadı. Bringham’dan takım kaptanıyla yaşadığım fırtınalı bir tartışma sonucu atılmıştım. Heatcliff’ten ise ilk çıktığım maçtan sakatlanmam ve bu sakatlığımın bir türlü geçmemesi üzerine kibarca kovulmuştum. Hâlbuki daha ilk on dakikada snitchi yakalamıştım! Bundan sonraki Phoenix’ten ise bu işi daha fazla yapmak istemediğimi fark ederek ayrılmıştım.

Yapabileceğimi düşündüğüm tek şey qudditchti ve ben onu da elime yüzüme bulaştırmıştım. Phoenix’ten de çıktıktan sonra bir süre boş kalıp keyfime bakabileceğimi düşünüyordum ki Fred ve George, sürpriz bir teklifle kapımı çaldı.

“Küçük kardeş, duyduğumuza göre işinden ayrılmışsın.” Fred, altından bir çapan çıkacağını bildiğim sahte bir ciddiyetle bana baktı.

“Evet, böyle olması daha iyi oldu.”

“Ah, öyleyse bir işe ihtiyacın olacak küçük kardeşim.” George sol koluma girerek. “Cadı dergilerinin masraflarının karşılanması gerek.”

“İyi ama…”

“Ah, dert değil küçük kardeş, biz her şeyi düşündük. Sorumluluk sahibi abilerin olarak böyle bir şeye izin veremeyiz! Ve düşündük ki sen de bize hayır demezsin-“

“Kısa kes Fred!” dedim iki tarafıma sokulmuş ikizlere gözlerimi kısarak.

“Cık cık cık, küçük Ginerva. Abilerinle böyle konuşmamalısın.” George azarladı, işaret parmağını anneminkine çok benzer bir şekilde bana sallarken.

“Evet, küçük kardeş, abilerinle daha saygılı konuşmayı öğrenmelisin. Biz de buraya sana iş teklif etmeye gelmiştik..”

“İş mi? Siz mi?”

“Elbette!” Fred, ikizine bakarak referans yaptı. “Weasley Şakacı Dükkânı’nın yeni çalışanına müdürleri olarak kaçırılmayacak bir iyilik yapıyoruz!”

“Hop Hop! Durun bakalım!” Ellerimi belime koyarak onlara daha yakından baktım. “Çalışanı mı dediniz siz?”

“Evet, küçük kardeş.” George, ciddiyetten mahrum bir sesle açıklamaya koyuldu. “Yerleri silip, tozları alır, kasayı kontrol eder…”

“Ne!”

“Ne oldu Ginny?” Fred, endişeli görünmekten çok uzak olarak sordu. Bu beni daha da çıldırttı. Beni evde olduğu gibi hizmetçi olarak kullanabileceklerini mi düşünüyorlardı bunlar? Artık onlarla aynı evde bile yaşamıyorken hem de!

“Siz ikiniz! Çabuk dışarı!”

“Dur Ginny, daha dinlemedin, sana para da vereceğiz bak.”

“Dışarı!!”

İşte sonraki iş görüşmem de böyle geçmişti. Bundan sonraki günlerde Diagon yolu yakınlarında bulduğum minik dairemde günlerimi geçirmeye başladım. Her sabah erkenden kalkıyor, kapıya gidip bırakılan Gelecek Postası’nı alıyor ve hazırladığım kahve soğuyuncaya kadar tüm iş ilanlarına bakıyordum. Bu şekilde birkaç görüşmeye gittiysem de hepsi büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı ve bir süre sonra ben de ümidi kestim ama yine de inatla her gün ilanları incelemeyi sürdürdüm.

Yine bir gün mavi sayfaların üstünde aranırken gözüme bir yazı çarptı. “20-25 yaşları arasında, uçabilen ve uğursuzluk büyülerinde iyi olan eğitimli bir cadı/büyücü aranıyor.” Kocaman harflerle yazılmış bu başlığı görünce oturduğum koltukta zıpladım. Öyle ki elimdeki kahve keskin bir kırılma sesi eşliğinde yere döküldü.

Büyük bir hevesle iş görüşmeleri için kenara ayırdığım zümrüt yeşili cübbemi giydim ve saçlarımı omuzlarımdan dökülmesi için serbest bıraktım.

İş görüşmesine gittiğimde ise benim gibi sırada bekleyen onlarca kişinin olduğunu gördüm. Sonunda bir dikiş tutturabileceğime olan inancım da böylece uçup gitti. Sırada beklerken konuşan cadıların –erkeklerin neden bu işe rağbet göstermediğini pek anlayamasam da- saçma sapan konuşmalarını dinlemekten başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu.

“Nancy Silver’ın yeni çıkan kitabını okudun mu?”

“ Bir Genç Cadının Gizli Defteri’ni mi diyorsun? Ahh, evet okudum.”

“Söylenenlere bakılırsa, Silver gerçek hayatından yola çıkarak yazmış bunları. Duyunca ben de çok şaşırdım.”

“Gerçek mi? Ah, tatlım, inanma sen onlara. Gerçek hayatta kimin peşinde eli yüzü düzgün, parası da gani dört erkek dolanır ki?”

“Ah, doğru söylüyorsun canım. Ancak masallarda olur böyle şeyler. Aklıma gelmişken geçen günlerde..”


Vızırdayan sesin beynimi daha fazla istila etmesine izin vermeyerek kulaklarımı tıkadım ve beklemeye devam ettim. Sabırla geçen iki dakikayı izleyen bir yarım saatten sonra can çekişmeye başladım. Saçlarımı yolup etrafımdakileri tekmeleyeceğim noktaya ramak kalmışken beni içimde bulunduğum durumdan çekip çıkaran bir ses duydum.

“An-ne.” dedi küçük bir çocuk sesi. Arkamı döndüğümde annesinin eteğine yapışmış, onu kapıya doğru götürmeye çalışan üç-dört yaşlarındaki bir çocukla yüz yüze geldim. “An-nee, hadii gi-delimm!”

“Sebastian, dur oğlum.”

“An-nee!!”

“Sebastian, az kaldı, birazdan eve gideceğiz.” Cadı, oğlundan eteğinin ucunu kurtarır kurtarmaz önüne döndü ve arkadaşına özür diler bir gülümsemeyle baktı. “Çocuk işte!”

“Ah, tatlım, bilmez miyim?” Arkadaşı bir kahkaha –bana kalırsa fazla yüksek bir sesle- attı. ”Bende de var bir tane, çalışan cadıların kâbusu bu.”

Gözlerimi devirdim. O bir taneyle bile başa çıkamazken annem yedi taneyle başa çıkmıştı. Yedi tane! Yedi çocukla bir quidditch takımı kurabilirdiniz. Hatta bir muggle kreşi bile açabilirdiniz…

Bu son söylediğim cümle, beynimde birkaç devreyi çalıştırdı. Ne demiştim ben? Çocuk? Qudditch? Yok, quidditch değil. Neydi? Kreş miydi? Kreş?? Ha, evet! Kreş!!

Tik tak.

Biraz ötedeki çocukların uyuyan bedenlerine baktım. Çok masum ve zararsız görünüyordu hepsi. Bir melekten farksızdılar. Sarışın, kızıl, kumral siyah bir sürü melek. Ama meleklerin bazıları uyuyan arkadaşlarının aksine aralarında fısırdaşıyordu. Yan yana duran uyku tulumlarından minik kafalarını çıkarmış, birbirlerini kolluyorlardı.

Onları görmediğimi sanan üçlüden yana kaçamak bir bakış daha attım. Sarışın olan minik boynunu ileri uzatıp arada bir beni gözlüyordu. Belli ki nöbet sırası ondaydı. Diğer ikisi de uyku tulumlarını birbirlerine daha da yaklaştırmış, harıl harıl bir şeyi tartışıyorlardı.

“Anlamamakta bu kadar ısrar ediyor ediyorsun Albus? Zıplayan kerkenezler, et yemezler!” Kumral, kesin bir şekilde başını salladı. Allah’ım, ne kadar da bilmişti! Aynı Hermione!

‘Bu tartışma burada bitmiştir’ bakışını takmayan siyah saçlı ise onu cevapladı. “Ama James’in kolu öyle demiyor Rose. Bana James’in bir kurt adam olduğunu ve kendini dişlemekten zevk aldığını söylemeyeceksen o başka tabii.” Çocuk, siyah darmadağın saçlarını sanki düzleşmesini istemiyormuş gibi daha da karıştırdı. O da hiç kuşkusuz Harry’nin ukalalığını miras almıştı.

Tik tak.

Ah, zilin çalmasına bir dakika kalmıştı. Sonra öğle yemeğine gidebilecektim. Ben burada yokken burada kalıp çocuklara göz kulak olması için Bayan Meeks’e baktım. Ne var ki her zamanki gibi ortada yoktu ve bir daha onu aramam gerekiyordu.

ZZZIIIRRRR!!!

Ah, sonunda! Çalan zilin midemden gelmediğine iyice emin olmak için çocukların uyku tulumlarından delirmiş gibi çıkıp bahçeye koşmalarını izledim. Hepsi çıktığında ise çantamı kapıp ayağa fırladım ve Bayan Meeks’e yerimi bırakmak için diğer odalara baktım. Oyun odasına, yemek odasına baktıysam da onu bulamadım. Bunun üzerine üst kata çıktım ve tek tek diğer odaların hepsine baktım. Ama hiçbir yerde yoktu.

“Nerede bu kadın?” dedim kendime. Midem bu soruma olmasa da bana kısa ve net bir cevap verdi.

İki katta da olmadığına emin olduktan sonra bahçeye çıkmaya karar verdim. Çocuklar bahçenin her yerine dağılmışlardı. Kısa saçlı, ufak tefek bir kadını bulmak için gözlerimi kısarak tüm bahçeyi taradım ama yoktu. Derin bir nefes aldım ve guruldayan karnımı daha sonra doyurmam gerektiğine karar vererek arkamı döndüm.

Arkamı döndüğümde bahçe yönünden gelen yüksek çığlıklar üzerine durdum. Ama sonra bunun çocukların günlük ciğerlerini açma egzersizlerinden biri olduğunu hatırlayarak yoluma devam ettim. Sesler daha da yükseldi ama ben yürümeye devam ettim. Tam kapıdan içeri giriyordum ki hızla çarpan bir şey beni yüz üstü yere yıktı.

Hızla arkamı döndüm ve beni yere yapıştıran şeyle yüz yüze geldim. Diken diken olmuş sarı saçları ve biçimli yüzüyle çok güzel bir çocuktu bu. Tahminen Albus’la aynı yaşta olmalıydı. Üstümden alıp yere koymak için hamle ettiğimde koluma sarıldı ve gri gözlerini kırpıştırarak bana baktı.

“Kurtar beni.”

 

 

 

End Notes:

 HEY! BU ÇOCUK DA KİM?

 Tahmine yer bırakmayacak kadar kesin olan bu soruyu sorarak yazar. ne yaptığını sanıyor? Bilmem, öyle laf olsun diye işte!:)