Actions

Work Header

Çiçek Dürbünü

Chapter Text

 

 

 

Story Notes:

 

 

 

Author's Notes:

 

 


 

 



Çiğ sarı renkteki uzun kâkülleri, verdiği kesik nefeslerin etkisiyle gözünün önünde sağa sola uçuşuyordu. Arkada kalan ve de şu an sarı bir tüy yumağından farksız kısımdansa diken gibi fışkıran saç telleri, bu karmakarışık görüntüyü tamamlıyordu.

Sıkıntıyla gözlerini yumdu. Nasıl bu kadar aptal olabilmişti? Nasıl? Ağlamamak için gözlerini bir kez daha sımsıkı yumdu. Hayır, o aptal için bir tek damla gözyaşı dökmeyecekti. Ne kadar incinmiş olursa olsun ya da incinmiş ya da… Ya da reddedilmiş… Başka bir iniltinin kaçmaması için kanatırcasına dudaklarını dişledi. Ama tüm bedeni sessiz hıçkırıklarla sarsılıyordu.

Kirpi misali dört bir yana saçılmış diken diken saçlarının hemen üstüne günün ilk ışıkları vuruyordu. Çiçek dürbününe gözlerini dayayan birinin görebileceği tüm renkler, genç Malfoy’un yumuşacık saçlarında geziniyordu şimdi.

“Aptalca bir cesarete ihtiyacım yok!” diye mızmızlandı, dizlerinin üstüne yerleştirdiği çenesi buraya geldiğinden beri belki de ilk kez açarak. Annesini özlemişti ve onu şimdi burada yanında istiyordu. Başını onun sıcacık kucağına koyup küçükken annesinin her gece onu uyuttuğu ninniyi dinleyerek uyumak ve her şeyden uzaklaşmak istiyordu. Unutmak istiyordu.

“Biliyorsun, cesaret çoğu zaman aptalcadır. Belki de bu yüzden birazına ihtiyacın vardır.”

Draco’nun çocuksu bir hüzünle gölgelenmiş mavi-gri gözleri, anında dikkat kesilerek eski soğuk rengine hapsetti kendine. Sesin geldiği yöne bakmak için döndüğünde hiç de hesapta olmayan bir şeyle karşılaştı.

“Zor bir gece geçirmiş gibisin Draco.” dedi aynı ses. Bu sefer onu görebiliyordu. Biraz ötesindeki tozlu dolabın gölgeliğinden çıkmış ve kendisinden pek de farklı olmayan bir pozisyonda oturmuş, ona bakıyordu. Genç adam, kimseyle karşılaşmaya hazır değildi şu an ama bu cam göbeği rengi donuk gözler onu nedense hiç rahatsız etmiyordu. Kırdığı dizlerinin etrafına sardığı kollarını biraz olsun gevşetti.

“Öyle mi görünüyorum…” Draco, dilinin ‘lak lak’ demeye gitmediğini fark etti şaşkınlıkla. Ve biraz düşününce son zamanlarda gerçekten kimseye sataşmadığını da fark etti şaşkınlıkla. Belki de ailesi yeterince beynini meşgul ettiğindendi, belki de sözde ailesinin onurunu kurtarmak için ona bahşedilen şu lanet görev yüzündendi. Belki de ilk kez kalp kırıklığını tattığı içindi…


“Dağılmış gibi görünüyorsun.” dedi genç kız, cümlenin devamını anlamışsa da umursuyor gibi değildi. Kocaman açtığı camgöbeği rengi gözleri Draco’a sabitlenmişti ama genç adam, onun başka bir gezegende olduğunu düşünüyordu. ‘Lovegood’un gezegeni…’ Düşüncenin saçmalığı genç adamı üzgün bir gülümsemeye sevk etti.

“Öyle olduğum içindir.” dedi alaycı bir şekilde. Genç kıza gözlerini kaldırınca onun bir ileri bir geri sallandığını gördü. Burada kendisiyle yalnız kalmaktan rahatsız olmuşa benzemiyordu. Bir an için başka birine kaydı düşünceleri. Acaba ‘o’ rahatsız olmuş muydu? Kendi aptallığına gözlerini devirerek güldü. ‘Çatık kaşlar ve büzülmüş bir ağız bu anlama geliyor, Draco.’ dedi kalbini daha da parçalamak istercesine. ‘Aşağı yukarı böyle.’

Luna omzundan dökülen mısır püskülü bir tutamı geriye atarken her zamanki halinden farksız görünüyordu.

“İlk aşklar hep böyledir.” dedi saf bir mutlulukla.

Ondan yayılan dayanılmaz huzur hissi, Draco’nun tüm direncini kırıyordu. Öyle ki bu tuhaf cadının bunu nasıl bildiğini bile sorgulamadı. İçinde bir yerlerde yüzeye çıkmayı bekleyen öfkesini karanlığın derinliklerine yolluyordu. Ne kadar garipsese de bu hissi sevdiğini fark etti.

“Nasıldır?” diye sordu. Duvara dayadığı sırtını çevreleyen soğuk onu ürpertti. Bunun üzerine dizlerini daha da yaklaştırdı ve çenesini üstüne bıraktı. Bu şekilde küçük bir çocuktan farksızdı.

“Karşı koyulmazdır.” dedi genç kız hülyalı bir bakışla iç geçirirken.

‘Evet’ diye düşündü genç adam. Karşı koyabilmek için her şeyi yapmamış mıydı?

Luna, ninni gibi gelen sesiyle konuşmaya devam ediyordu.

“Unutulmazdır.”


‘Unutulmaz?’Draco, kapana kısıldığını hiç bu kadar hissetmemişti. Bugüne dek imkânsız hayallerle yaşamıştı ve bundan sonra da hayaletleriyle yaşayacaktı.

“İmkânsızdır.”, genç kız melodik sesiyle devam etti.

İşte, bu kelime durumunu tamamen gözler önüne seriyordu. Hiçbir zaman yeşil ve griyi bir arada onun üstünde göremeyecekti. Hiçbir zaman bir safkan olmakla gurur duymayacaktı ya da duyamayacaktı. Hiçbir zaman dediklerine gülmeyecekti, çünkü esprileri onun için bir hakaret olmaktan öteye gitmeyecekti. Hiçbir zaman kendisine ‘evet’ demeyecekti. Asla bir Malfoy olmayacaktı.

“Acımasızdır.” Luna, bu sefer üzgün görünüyordu. Derin bir nefes aldı ve kocaman açtığı gözlerini hüzünle yarıladı.

Draco, ellerini saçlarından geçirdi hissizce. Acımasız olanın kim olduğunu bilmiyordu. Her şey daha farklı olsaydı kendisini seveceğine inanıyordu. Belki de bu yüzden onu suçlayamıyordu. Zaten bir başkası için göz yaşı dökerken ona kızabileceğini sanmıyordu. Genç adam, boğazında düğümlenen geri yollayarak o anı unutmaya çalıştı.

“Ve onu olduğu gibi kabullenmektir.” dedi genç kız, fısıltıya yakın bir sesle. Daha demin geriye attığı saçlarını yüzünü kapatacak bir şekilde önüne düşürdü. Ama bu bir damla gözyaşının yere düşmesine engel olamadı. Sadece genç adamın kendisini görmesine engel oldu.

Genç adam, bütün bir geceyi burada geçirmişti. Böyle zamanlarda İhtiyaç Odası gibisi yoktu. Ama oda, her zaman sürprizlerle dolu olurdu, tıpkı şimdi karşı karşıya olduğu gibi.

Senenin başından beri gizlice buraya geliyordu. Şaşkın Ravenclaw’ın arkasında durduğu şu lanet dolabı tamir etmekle tüm zamanını buna harcamıştı ve de neredeyse bitmişti. Geriye sadece bir gece daha beklemek kalmıştı. O zaman histerik teyzesini ve ölümyiyenleri görebilecek ve Hogwarts’ın bunak müdürünün sefil hayatına bir son verebilecekti. Bunu yapamayacağına adı kadar emindi. Ölüm lanetini söyleyemeyecek kadar korkaktı. Hayır, bunak müdürün sandığı gibi içinde bir yerlerde iyilik bulunduğundan falan değildi. Acımasızdı bir kere, alaycıydı. İkinci sınıftaki o zamanı hala unutmamıştı. Yüzüne karşı tükürür gibi ‘bulanık’ deyince Granger’ın gözlerinin nasıl dolduğunu dün gibi hatırlıyordu.

Yüzleşmek istemediği gerçeklerle karşılaşmak zorunda kalan herkes gibi umutsuz hissediyordu. İnleyerek elini saçlarına kaldırdı.

Korkaktı ve dost canlısı da sayılmazdı. Kendi çıkarları diğerlerininkinden her zaman bir adım önde gelirdi ve bunun için suçluluk duymazdı. Ama zaten bu yüzden bir ‘Slytherin’ di.

‘Gerçek aşk, onu olduğu gibi kabullenmektir.’ Diye düşündü kaşlarını çatarak. Luna Lovegood’un sözlerine kulak asılmamaları gerektiğini herkes bilirdi ama Draco, bu seferlik bunu görmezden gelmeye karar verdi.

“Hımhımlar dışında da bir şeyler bir şeyler biliyormuşsun Lovegood.” dedi çelik grisi gözlerini acı bir gülümseme eşliğinde ona kaldırırken. Kelimeler ağzını terk ettiği andan itibaren bunun başka birine ait oduğunu düşünmeden edemedi. Bu uzun süre gün yüzü görmemiş boğuk ve çatlak ses, onun olamazdı.

“Her şeyi bilemeyiz Draco. Her şeyden de bihaber kalamayız.” Donuk mavi pırıltılarını genç adamın yüzünden ayırmadan ona bakmaya devam etti.

Draco, kafa karışıklığı içinde genç kıza baktı. Aynı anda neden onun sözlerine kulak asılmaması gerektiğini hatırladı. Belki de biraz hava alsa daha iyi olacaktı.

Dalgınca yerinden kalktı ve sendeleyerek de olsa kapının olması gereken yere ulaştı. Ve aklından geçirdiği son düşünceyle kendini karanlık bir koridorun tam ortasında bulması bir oldu. Bu düşüncelerde ise arkasında bıraktığı, üzgün bir cadıya yer yoktu…

xxx
(Adele-Daydreamer)

Zifiri karanlığın, sadece minik yıldızlarının muzip parıltılarıyla aydınlanabildiği gecelerden biriydi.

İçinde bulunduğu çaresiz durumdan kaçacak bir delik olmadığını biliyordu ama bu, yine de umut etmesine engel değildi.

Onun şu an nerede olduğunu biliyordu. ‘Ya da kimle?’ Küçük zehirli bir yılan, zihnine süzülerek onu yine sokmayı başarmıştı. ‘Sevgilisinin kazandığı zaferle sarhoş olmuştur.’

Draco, dişlerini meydana çıkaran bir şekilde tısladı. “O öyle bir kız değil!” Böyle düşünmek istemiyordu. Bu gece ortak salonlarında kanı bozuk Weasley için bir kutlama olduğunu biliyordu ve zorlasalar zerre kadar umrunda olmazdı. Kaybettikleri maçların ardından hayıflanan ve Gryffindorlara sataşmayı kendine vazife edinen o baş belası çocuk, geçmişinde silik bir hatıra gibiydi. Artık bunlar için fazla yorgundu. Boğazına kadar karanlığa batmıştı bile.

Geceyi yırtıp geçen bir hıçkırık sesi, Draco’nun da çaresiz, karanlık düşüncelerini aynı şekilde dağıttı. Koridordaki taş basamakların birinin üstünde oturan genç adam, hızla gölgelere çekildi.

Bir hıçkırık daha.

Draco, kalbinin teklediğini hissetti. Zihninde canlanan görüntü, tüm bedeninin kaskatı kesilmesine neden oldu. Yoksa o muydu?

“Aptal Ronald! Aptal, aptal, aptal!” Hıçkırıklarla bölünen yumuşak bir ses, koridor boyunca yankılandı.

Draco, vücudundaki tüm tüylerin dikleştiğini hissetti. Oh, hayır…

“Kalın kafalı, vurdumduymaz, işe yaramaz serseri!”

Genç kız, hıçkırıkların koparcasına yükseldiği göğsünün hızla inip kalkmasıyla soluksuz kalarak biran için durdu.

Gölgelerden oluşan bir siluet, huzursuzca yerinde kıpraştı ve aydınlığa karıştı.

“Ben de hiç susmayacaksın sanmıştım.” dedi tatsız ses. Draco, keder ve alay karışımı gözlerle genç kızı süzdü. Sırılsıklam olmuş yüzü, şok ve korku karışımı bir ifadeyle kendisine bakıyordu. Yılan görmüş bir tavşan misali kocaman açtığı gözleriyle ona bakıyordu. Birkaç saniyelik bir şaşkınlığın ardından genç kızın kurulmuş bir saat çevikliğiyle çalışmaya başlayan beyninin tıkırtıları Draco’nun kulaklarında yankılanıyordu sanki.

“Malfoy?” dedi hala silemediği şok olmuş ifadesinin yanında temkinli bir tavırla. Daha birkaç dakika önce sicim gibi yaşların süzüldüğü yanakları, buz tutmuş kristal parçalarıyla parıldıyordu.

“Granger?” dedi tek kaşını kaldırırken ve beklemeye bile gerek görmeden az önce durduğu güvenli sığınağına karıştı. En çok istediği yanında duruyorken kendini geriye çekmesinin nedenini düşünerek huzursuz bir sessizliğe gömüldü. Yeniden.

“Malfoy?”

Genç adam, yanı başından gelen bu sesle irkildiğine saklayamayarak sağına döndü.

“Ne işin var gecenin bu saati burada?”

Granger, kontrolü ele almaya çalışır –ama sadece çalışır- bir şekilde iki elini beline koymuş, onu sorguya çekiyordu. Draco, onun ne yapmaya çalıştığını çok iyi biliyordu ama o, bunu zaten kimseye anlatmayacağını bilmiyordu.

“Zırıltını dinlemeye geldim Granger. Aptal Ronald, kalın kafalı Ronald, işe yaramaz…” Draco’nun aniden içine dolan çocuksu muziplikle yaptığı taklitler, genç kızdan koluna gelen esaslı bir darbeyle yarıda kesilmişti.

“Ahh! Granger, pençelerini çek üstümden! Sefil aşkına karşılık bulamaman benim suçum değil!”

Hermione, soğuk havanın bile üstlenmek istemediği bir şekilde kızarmıştı. Draco, içinden aklına gelen bütün küfürleri saydı kendine. Bunu söylemek istememişti. Lanet olası çenesi…


“Üçüncü sınıftan hiç mi ders almadın Malfoy?” Hırıltılı çıkan sesi, genç kızın koyu renkli gözlerinde yanan parıltılarla tehlikeli bir kombinasyon oluşturuyordu. Genç adam, uğursuz bir dakika için kaçmak istediyse de hain ayakları onu olduğu yere çivilemişti.

“Hatırlamadığın bir şeyden ders alamazsın Granger ama hemen çekilip gitmezsen sen esaslı bir ders alacaksın.” Draco, kelimeler, ağzını terk ettiğinin anında pişman olsa da tekrar eski Draco olduğunu hissetmişti. Buna nedense hiç şaşırmadı. Genç kız bilmese de kendisi üzerinde büyük bir etkiye sahipti.

Son zamanlarda hiç yapmadığı bir şey yaptı ve genç cadıya pis bir sırıtış ayırdı. Yaşını gösteren, tasasız bir sırıtıştı bu.

Hermione’nin suratındaki ifade paha biçilmezdi. Draco, bundan sonuna dek keyif almaya kararlıydı. Zaten genç kızla uğraşmak onu hep mutlu ederdi. Hele de böyle tatlı tatlı kızarırsa…

Genç kızın mora çalmaya yakın suratı, ani bir değişiklikle hareketsiz kaldı. Bir sonraki hamlesinin ne olacağını tahmin etse de delikanlı, bunun çaresiz bir şekilde gerçekleşmemesini umdu.

Yavaşça havaya kalkan eline bakarken Draco, göz ucuyla asayı tutan elin hareketlendiğini görebiliyordu. Hermione, genç adamın dikkatini dağıtmaya çalışarak havaya kaldırdığı elinin ansızın sertçe kavranıp çekilmesiyle sendeledi.

“Sen k-

“Hafızamı silmeye çalışmayacaktın, değil mi Granger?” Draco, yüzüne birkaç santimetre kala durduğu kıza, gri gözlerinde büyük bir açlıkla bakıyordu.

Genç kız yutkundu. Kabarık saçları, solgun yüzünün etrafında titrek bir hale gibi süzülüyordu. Draco, bunun niye bu kadar zor olduğunu düşünerek kendiyle sessiz bir mücadeleye giriştiği anda genç kızın kendininkine kilitlediği bileğini kurtarmak için çırpınmasıyla irkildi.


“Ben Harry ya da Ron değilim!” Genç kız, ‘Ron’ kelimesinin geçmesiyle gölgelenen yüzünü, ifadelerinden ayırarak devam etti. “Beni ‘gerçekten’ sinirlendirmek istemezsin! SANA HEMEN BENİ BIRAK DEDİM!”

Genç adam, bu çığlık çığlığa kalan cadının sözlerinden hiç de etkilenmişe benzemiyordu. Garip bir ışıkla yanıp sönen gri gözlerini, genç kızın tatlı ve öfkeli yüzüne dikmişti. Onu daha nasıl sinir edebileceğini merak eder gibi bir tavırla sakince sordu.

“Niye asanı kullanmıyorsun o zaman, Granger?”

Yanıt açık ve de acı oldu. “Çünkü…” dedi Hermione, genç adamın koluna başka bir darbe hazırlığındayken, “Asamı aldın, mankafa!”

Draco, keyif aldığını saklamaya çalışmadığı yüzünde geniş bir gülümsemeye izin verdi. “Öyle mi, hiç hatırlamıyorum.”

“Malfoy!!!”

Hermione’nin thditkar kahverengi gözleri, hafife alınmaması gereken bir cadı olduğunu gösteren tehlikeli bir ışıkla yanıyordu.

“Muffliato.” Draco, esir aldığı bileği bırakırken bir adım geri çekildi. Kimsenin onları dinlemesini istemiyordu. Ve sonra aklına gelen ani bir fikirle elindeki diğer asayı kaldırdı.

“Accio sandalye.”

“Otur Granger.” Draco, kısık bir sesle mırıldandı.

“Ne-ben-ne-Malfoy!” Hermione, dizlerinin arkasından dayatılan bir destekle geriye doğru düşünce sesini kesmek zorunda kaldı.


“Biraz konuşalım istedim Granger. Vahşi bir trol gibi davranmana gerek yok. “Draco, karşısında oturan kıza küçümser bir yüzle bakınca eski alışkanlıklardan vazgeçmenin çok da kolay olmadığını gördü.

“Konuş bakalım.” Hermione, oturduğu yerden ellerini birbirine yaslamış, aynı ifadeyle Draco’ya bakıyordu.

Genç adam, saniyenin onda birlik dilimiyle değişen bu ruh haline şaşırmadan edemdi. Biraz önce kurtulmak için debelenip duran kız gitmiş, yerine devreye giren aklıyla duruma tamamen hakim görünen o bilmiş cadı gelmişti. Ne değişim ama!

“Ben…” Draco, Granger’ın biraz daha karşı çıkmasını bekliyordu. Onu bu kadar kolay dinlemeye hazır olmasını değil.

“Seni uyarayım önceden cadı.” Draco, genç kızın kendisine çattığı kaşlarını görünce istemeden de olsa kabuğuna çekilmişti. “Eğer söyleyeceklerimin tek kelimesiyle olsun dalga geçersen…” Draco, mızmız bir çocuktan farksız göründüğünü biliyorsa da umursamadı.

“O senin işin Malfoy. Şimdi sadede gel.” Hermione, kısa kesti.

“Ona çalışıyorum zaten.” dedi Draco sert bakışlarından cömertçe vererek. “Eğer çeneni kapatır ve dinlersen.”

“Haddini aş-

“Kapat çeneni!” Draco patladı. İtiraf anı sonunda gelip çatmıştı ve birazdan olacakları düşündükçe sakin kalmak, daha da zorlaşıyordu. Sımsıkı kapattığı yumruklarını açtı ve terden yapış yapış olmuş avuçlarını soğuğa teslim etti.

“Söyleyeceklerimi iyi dinle, çünkü bir daha tekrar etmeyeceğim.” Soğuk soğuk terlediğini hissedebiliyordu. Kalbi de daha hızlı çarpıyordu şimdi. Bunu durdurması gerekiyordu. Hemen.
“Aferin Granger.” dedi bir gülümseme çabasıyla, sessizce kendisini dinleyen kıza. “İsteyince yapabiliyormuşsun demek.”

“Malfoy.” Hermione, anlık bastıran bir sinirle gözlerini kapattı ve yeniden açtı. “Çok önemli sözlerini söyle. Beni de kurtar kendini de.” Sesinde en ufak bir alay kırıntısı yoktu. Sadece bu gece, bir şeyler hissedebilmek için kalbi fazla yaralıydı. Ron’u ortak salonda Lavender’la öpüşürken görünce bin parçaya ayrılan kalbi, bir kez daha kırılmak için fazla yaralıydı.

“Bana ne yapacağımı söy-“ Draco duraksadı. Uzun birkaç saniye boyunca gözlerini, ona bakan kahverengilere dikti. “Tamam. Öyleyse dinle. ”dedi patlamak üzere olduğunu hissederek. “ Ben. Draco Malfoy. Hermione Granger’ı seviyorum.” dedi daha çok kendine itiraf edermiş gibi. “ Ben seni seviyorum.” diye bitirdi sefil bir şekilde.