Actions

Work Header

KOD: S.L.A.S.H

Chapter Text

 

 

 

Story Notes:

BEN TENEBY, SABLE HİKAYEMİ ÇALMADI AMA HESABIMDA BİR SORUN OLDU, O YÜZDEN ARTIK BURADAN HİKAYE PAYLAŞACAĞIM, BİLGİNİZE :D!!!!!

Ya aslında hikayenin sadece Slash ve Smut ve Dark uyarısı olmayacaktı, ben argo ve A/S/U da koyacaktım ama bi türlü beceremedim hepsini işaretlemeyi o yüzden lütfen burada yazdığım uyarıları da göz önünde bulundurun.

 

İşte bannerımız! :D -Aylak- saolsun İLK banner'ımı yaptı :D bence uydu da karakterler, hani tabii bu halleriyle hayal edin demiyorum :D çünkü Jack Ian'dan bile yakışıklı <3 <3 Neysee, Eda!!! Çok teşekkürler!!!! Hoğğğ kendimi o ünlü hikayelerden birini yazan biri gibi hissettim :3 uğraştığın için çok teşekkürler yine !! <3 çok bıcı olmuş! <3 <3 <3 <3 <3 <3 <3 <3 <3


 

 

Author's Notes:

Hesabımda bir sorun oldu o yüzden ben de hikayemi Sable'ın hesabına taşımaya karar verdim. sakıncası yoksa birinci bölüme yaptığınız yorumları buraya da yapabilir misiniz?? *şirin bakışlar atar*

KOD : S.L.A.S.H

Vol 1. Nankör olan sadece kediler değildir.

 


 

"Bir..." , "İki..." , "Üç..."

GÜM!

Jack patlayan bombanın etrafa saçtığı, adeta aç bir canavar gibi her şeyi yiyen ateşe bakarken haykırmadan edemedi : "Bu nasıldı, piç kuruları?"

Patlamayı izlemek ama yaralanmamak için saklandığı yerden çıktı, neredeyse kolu kadar olan Knight 0648 silahını eline aldı ve daha rahat taşımak için sağ omzuna sabitledi. Görüş alanını temizlemek için etrafını saran dumanı eliyle savuşturduğunda en sevdiği siyah deri eldiveninin hasar gördüğünü fark etti ve patlamanın bütün keyfi kaçtı.

O, en sevdiği eldiveniydi.

Dumanı yara yara ilerlerken kalın tabanlı botlarının altında ezilen bina kalıntılarının çıtırtılarına insan sesleri karışınca silahın yeşil düğmesine basıp şarj etti. Patlamayı görüp harekete geçmeleri uzun bile sürmüştü aslında. İnsan dünyanın en prestijli bankasını soymaya çalıştığında daha aksiyon dolu bir şeyler bekliyordu. Her saniye istediği şeyin saklandığı kasaya yaklaşırken alevler de etrafı yiyor, patlamanın dışında kalmış güvenliklerin ona ulaşmasını zorlaştırıyordu. Kasaya birkaç metre kalmıştı ki alevlerin çıtırtısı doldurulan silah şarjörlerinin sesinde kayboldu. Jack heyecanla sonunda, diye düşünürken yüzünde kocaman bir gülümsemeyle arkasına döndü.

Bu kadarcık mı?

Hala yere inmemiş dumanın ortasında on adam duruyordu. Jack sinirle gerçekten mi? Diye homurdandı içinden. Benim gibi bir hırsıza sadece on adam mı? Herifler binanın ana girişini uçurduğumu fark etmedi herhalde.

On siyah takımlı ve bina içinde olmalarına rağmen güneş gözlüğü takan adam ve Jack bir süre bakıştı. Jack onların yüzlerine değil de ellerinde tuttukları silahlara bakıyordu. Hepsinde  aynı tip silah vardı ve Jack bu silahı zar zor tanıyabildi:  Aveugler 98. Yer altı piyasasında yeni çıkmış bir silahtı ve diğer silahlardan çok üstün olduğunu duymuştu. Hedefi kör ederek etkisiz hale getiriyor sonra da bayıltıyordu, polislerin sorgulamak için öldürmedikleri suçluların üzerinde kullanılması için üretildiği belliydi. Jack biraz tedirgin olmuştu şimdi, yer altı piyasasına yeni düştüğü için daha önce bu silahla hiç talim yapmamıştı ve nasıl manevralar yapması gerektiğini tam kestiremiyordu. Bu...bu...kesinlikle MUHTEŞEMDİ!

Jack uzun zamandır bir görev için bu kadar heyecanlanmamıştı.

Heyecanı bütün bedenine yayıldı ve ani bir adrenalin patlaması eşiğinde silahını ateşledi. Knight 0648'in saniyede 50 mermi atan ateşleyicisi sağ omzunu yakarken acıyla inledi. Silah korumasını takmayı nasıl unuturdu?! Jack omzundan bütün bedenine yayılan acıyı adrenalin sayesinde unuturken ona doğru gelen bir mermiden son anda kurtuldu.

Ani acı dalgası yüzünden silahın menzil doğrultusunu kaydırdığını fark edip ateşi yine on adamın üstüne sabitledi. Kurşunlar adamları tararken her yer bir anlığına kana bulandı, mermiler eti o kadar şiddetli deliyordu ki fışkıran kan Jack'in kıyafetlerine bile bulaştı.

Jack yanağına bulaşan birkaç damla kanı elinin tersiyle sildi, on adam çoktan parçalanmıştı. Hafif bir hayal kırıklığı ve  bilmediği bir silahta bile yaralanmamanın verdiği keyifle ilerlemeye devam etti. Adamların üstünden geçerken bir an durdu ve silahlardan birini eline aldı. Jack'in kurşunlarından zarar görmüş olsa bile hala çalışır durumdaydı.

Silahı kemerinden sarkan zincirlerden birine asıp yoluna devam etti. Bir yandan da on adamı bu kadar kolay nasıl yere serebildiğini düşünüyordu. Aklını kurcalayan iki şey vardı:

Birincisi ,burası dünyanın en korunaklı bankalarından biri olmakla ünlü olsa bile Jack girişi patlatabilmişti ve istediği şeye doğru kolayca ilerliyordu.

İkincisi de karşısına on adam çıkmıştı ve hepsi de Aveugler 98 kullanmasına rağmen Jack kolayca onlardan kurtulmuştu. Jack'i daha çok uğraştıran korumalar olmuştu, hem de bundan çok daha korunaksız bankalarda.

Bu işte yanlış giden bir şeyler var... diye düşündü Jack kaşlarını çatarken. Adımlarını hızlandırdı, burada daha fazla zaman harcamak istemiyordu. Yaklaşık beş metre uzunluğunda ve altı metre enindeki kasanın önünde durdu. Hatta kasaya o kadar yakın duruyordu ki burnu soğuk metale değiyordu.

Deri ceketinin cebinden avuç içi kadar bir bomba çıkardı ve kasanın üstüne yerleştirdi. Patlatıcıyı etkinleştirmeden önce biraz uzaklaştı. Kırmızı düğmeye bastığı an kasanın kapısı dumanlar eşliğinde eridi, bu asit bombalarından biriydi.

Ve kasanın içini gördüğü an ağzı açık kaldı. Haklıydı, başından beri beklediği terslik tam önünde duruyordu.

Kasa tıka basa adamla doluydu ama önemli olan adamlar değil ona yöneltilmiş onlarca Aveugler 98 namlusuydu.

Jack Knight 98'i sırtına atarken koşmaya başladı. Kendi açtığı deliğe doğru son sürat koşarken mermiler sırtında bir o yana bir bu yana sallanan silahına isabet ediyordu. Hedef almayı zorlaştırmak için zig zaglar çizerken sol topuğu yanmaya başladı. Acıyla haykırırken panik içinde lanet kurşunlardan birinin topuğuna isabet ettiğini fark etti. Hızı düşerken sol topuğuna her bastığında haykırıyor acıdan kendinden geçecek gibi oluyordu. Neyse ki başka bir mermi yemeden kendi deliğine ulaştı. Dışarıda hiç polis yoktu, herhalde herifler bu işi kendi halledebileceğini zannetmişti.

Jack koşabildiği kadar hızla koşmaya devam ederken görüşü kararmaya başladı. Beklediği oluyordu: görüntü ilk önce bulanıklaştı ve sonra da tamamen karardı. Kör olmuştu. Panik yapmamaya çalışarak ilerlemeye devam etti ama artık koşmuyor hatta yürümüyordu bile! Sekiyordu, kandan ıslanmış ayakkabısının içinde sol ayağı fena yanıyor ve yürümesini engelliyordu. El yordamıyla ne kadar ilerledi bilmiyordu ama çok geçmeden bütün bedenini bir hissizlik kapladı. Bayılıyordu. Panikle etrafını görebilmeyi diledi, nerede olduğunu anlamaya çalıştı son bir çabayla.

Bayılacaktı ve uyandığında kendini bir sorgu odasında bağlı bulacaktı.

Jack inledi ve acı içinde yere serildi...

                                                                         ***

Bi.-bip.

Simon mesai kartını okuyucudan uzaklaştırıp cebine koydu. Ellerini ceketinin ceplerine koydu ve bir günü daha bitirmiş olmanın yorgunluğuyla derin bir iç çekip iş yerinden çıktı. Sonbaharın ortasında oldukları için hava çoktan kararmıştı.

Yine de yoldan geçen arabaların farları ve etraftaki evlerin ışıkları sokakları aydınlatmaya yetiyordu. Kısık bir uğultu eşliğinde esen rüzgarla ürperirken giydiği ince yün kazağın boğazını çenesine doğru çekti. Belki normal insanlar için kazakları indirmek için daha erkendi ama Simon minik bir rüzgardan bile onu on gün boyunca yatağa bağlayacak hastalıklar kapabilecek kadar zayıf bir bünyeye sahipti.

Belki de eve gitmek için otobüs kullanmaya başlamalıyım, diye geçirdi içinden eve yürüyerek giden Simon. Ne kadar zayıf bir bünyesi olsa da Simon yürümeyi seviyordu. Üstelik yaşadığı şehir kadar estetik bir şehirde yürümek ayrı bir zevkti.

Evlerin, gökdelenlerin ve arabaların ışıkları altında bir elmas gibi pırıl pırıl parlayan sokaklar Simon'un her zaman nefesini keserdi.

Evet, Simon  bir güvenlik şirketinin hesap işlerini denetleyen biri için fazla edebiydi.

O da nasıl bu işe girdiğini bilmiyordu. Aslında başından beri, yani küçüklüğünden beri istediği şey yazar olmaktı. İnsanların göremediği basit güzellikleri yazmak, herkesin onu bir idol olarak görmesini istiyordu, hatta bunun için çalışıyor ve her saniyesini kitap okuyarak geçiriyordu.

Ama sonuç ne oldu?

Kitaplardan adım atılacak yer kalmayan tek odalı bir evde yaşayan bir muhasebeci.

Simon şikayetçi değildi. Güzel bir işi, düzenli bir maaşı ve yaşayabileceği bir evi vardı. Aslında mutlu bile sayılırdı. Yazarlık onun için çocukluğunda bıraktığı oyuncaklar gibiydi, yüzde tatlı bir gülümseme bırakan ama unutulan şeyler gibi...

Peki nasıl muhasebeci olmuştu? Elbette aile baskısıyla. Anne ve babası yazarların fakirlikten öldüğünü Simon'a kafasına vura vura inandırmıştı. Tatlı bir dille gerçek bir işi olduktan sonra yazar olabileceğini söylemişlerdi ona. O sırada üniversite seçimini yapmaya çalışan on sekiz yaşındaki Simon da onlara inanmış ve ekonomi okumuştu. Ama bir daha asla eskisi gibi olmamıştı.

Üniversite yıllarının  yoğunluğunda Simon ne okuyacak ne yazacak zaman bulmuş ve mezun olduktan sonra babasının yardımıyla hemen bu işe girmişti. Bütün bankaların, alışveriş merkezlerinin, müzelerin güvenliğini sağlayan bu kocaman şirkete. Şirketin bu kadar gelişmiş olması bir yığın eve kalan iş demekti ve eve kalan iş de zaman kıtlığı demekti.

Simon nereden bu konulara girdiğini düşünürken gözü yoldaki parlak sıvı birikintisine takıldı. Sıvı ışık altındaki su gibi değil de daha farklı bir şey gibi parlıyordu. Yolun ortasındaki oyukta toplanan sıvı, yana kıvrılan ara sokaktan akıyordu. Simon sıvı birikintisinin üstünden kocaman bir adım atıp biraz ilerledi.

Sonra durdu. Geri döndü.

Sıvının kaynağını takip edip diğer sokaklara göre daha karanlık olan ara sokağa girdiğindeyse kalbi yerinden çıkacak gibi oldu.

 O sıvı dediği şey kandı ve önündeki baygın adamdan akıyordu.

Simon panikle etrafına bakındı. Yardım edecek birilerini aradı ama şansına kimse görünmüyordu ortalıkta. Sonunda bütün cesaretini toplayıp eğildi ve iki parmağını adamın başını yana eğmekten gerilmiş boynuna koydu. İşaret parmağının ucunda çok zayıf bir ritim hissedince rahatlayarak geri çekildi.

Yaşıyordu.

"Bayım..." diye seslendi. "Bayım?"

Adamın kafası hareket eder gibi oldu, dudaklarından acı dolu bir inleme çıktı. Simon adamın bir çöplüğün yanında kanlar içinde ne aradığını tahmin etmeye çalışırken "Sizi hastaneye götürmeliyim." diye mırıldandı. Yaralı bir adamı -üstelik kan kaybeden bir adamı- sokakta bırakamazdı.

Adam bir kez daha inledi, bu sefer daha yüksek sesle inlemişti.

Adamın bir şeyler anlatmaya çalıştığını düşünüp "Efendim?" diye sordu ama adam tekrar bayılmıştı. Simon derin bir nefes alıp adamın bedenine baktı ve yaralarını bulmaya çalıştı. Tek bulabildiği omzundaki bir yanıktı. Sonra yanığın bu kadar kanamayacağını düşünüp biraz daha dikkatli baktığında adamın ayakkabısının sol çiftinin kandan ıslanmış olduğunu fark etti. 

Ambulans çağırmak için cebinden telefonunu çıkardı ve telefonun ekran ışığında adamın deri ceketinden çıkan bir kağıt dikkatini çekti, kimliğiyle ilgili bir şey olabilirdi. Kağıdı alıp açtığı an nefesi bir kez daha kesildi.

Kağıttaki yazılar kalın ve kocaman puntoyla yazılmış bir ARANIYOR'la başlıyordu.

O bir suçluydu! Kağıttaki ilanın devamında adamın çok ünlü ve başarılı bir hırsız olduğu yazıyordu. Simon kağıdı elini yakıyormuş gibi atarken adamdan biraz uzaklaştı. Şimdi ne yapmalıydı? Onu polislere mi vermeliydi?

Evet, kesinlikle onu polise vermeliydi.

Ama adamın ekran ışığında parlayan yüzünü gördüğü an kararını değiştirdi.

Simon adamı kaldırmaya çalıştı ama uzun ve yorucu bir sürecin sonunda vazgeçip ana sokağa geri döndü. Önüne çıkan ilk taksiye deli gibi işaret ettikten sonra taksi şöföründen adamı arabaya taşımasını rica etti. Şöför adamın halini görünce onu arabaya alıp almamak konusunda tereddüt etse de Simon bu minik pürüzü küçük bir meblağ sayesinde aşabildi.

Şöför adamı Simon'un ikinci kattaki dairesine kadar taşımasına da yardım etti.

İşte, uzun bir çabanın ardından Simon'un minik salonundaydılar, adam Simon'un koltuğundan taşmak suretiyle yatıyor Simon'sa onun karşısında dikilmiş ne yapması gerektiğini düşünüyordu.

Sonunda işe adamın kıyafetlerini çıkarmakla başlamaya karar verdi. Yavaşça adamın kaslı bedenine yapışmış tişörtü çıkardı. Tişört yeri boylarken Simon kusmamak için kendini zor tuttu. Adamın sağ omzundaki yanık korkunç görünüyordu. Simon'un kusmamak için adamdan biraz uzaklaşması ve bir süre derin nefesler alması gerekti.

Adama tekrar döndüğünde yanığın, lisedeyken aldığı ilk yardım derslerine dayanarak 2. derece bir yanık olduğuna karar verdi. Biraz su, bez, adamın şansına bulduğu silverdin krem ve sargı beziyle geri döndü. İlk önce adamın yarasını temizledikten sonra kremi sürdü ve sargı beziyle kapadı.

Uzaklaşıp adama tekrar baktığında başka bir yara göremedi. Birkaç önemsiz çizik dışında iyi durumdaydı. Sonra salonu dolduran şıp şıp seslerini duyunca Simon'un aklına adamın ayağı geldi. Hemen botlarını çıkardı. Botlarını çıkarırken bile elleri kana bulanan Simon bir kez daha kusma dürtüsüyle savaşmak zorunda kaldı.

Simon adamın ayağını gördüğünde tuvalete zor yetişti. Kustuktan ve yüzünü birkaç kere yıkadıktan sonra geri döndü ve yaraya biraz daha yakından baktı. Kurşun. Evet, topuğuna kurşun girmişti.

Ama Simon kurşun çıkarmayı bilmiyordu ki!

"Lanet olsun!" diye homurdandı hayatında ilk defa küfüre yakın bir şey söylediğini fark etmeden.    Minik salonda volta atarken aklına ilk yardım kitaplarının hala onda olduğu geldi. Kitapları bulduğundaysa adamın gerçekten şanslı olduğunu düşündü, kurşunun nasıl çıkarılacağı yazıyordu.

Simon denildiği gibi yaranın etrafını ve kurşunu çıkarmak için kullanacağı cımbızı dezenfekte ettikten sonra cımbızı kurşunun açtığı yarıktan içeri soktu ve kurşun daha fazla ilerlemeden çekip çıkardı. Kurşun cımbızın ucundan fırlayıp salonun bir kenarına yuvarlanırken Simon derin bir nefes aldı.

Düşündüğünden kolay olmuştu.

Yaranın üstüne biraz dezenfektan sürdükten sonra yarayı sardı ve son derece yorgun ve uykulu halde yere çöktü. Üstündeki kanı yıkayacak kadar bile enerjisi kalmamıştı.

 

Simon bir hırsızın yanında gözlerini kapamak ne kadar güvenli bilemiyordu ama biraz sonra gözleri kapandı.

 

End Notes:

Evvvet artık diğer bölümü de buna koyuyorum :D 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Aslında bu bölümü dün koyacaktım ama bir sorun oldu o yüzden yapamdım :( 

neyse umarım beğenirsinizz :D


 

Deprem falan oluyor olmalıydı çünkü Simon'u derin uykusundan uyandıran biyolojik saati değil şiddetli bir sarsılmaydı.

Panikle gözlerini açtığındaysa deprem olmadığına sevinsin mi üzülsün mü bilemedi. Hangisi daha iyiydi, deprem mi yoksa deliye dönmüş bir hırsız mı? Simon onu yakasından kavramış hırsızdan kurtulmak için ellerine yapıştı ama hırsızın çelik gibi kenetlenmiş ellerinin onu bırakmaya hiç niyeti yok gibiydi.  Hırsız onu bir kez daha silkeleyince Simon'un midesi kalkar gibi oldu.

"Ne-" diye sorusuna başlamıştı ki hırsız sözünü kesti. "Silahlarım nerede!?"

"Ne silahı?" diye haykırdı Simon korkudan deliye dönmüş bir halde. Tekrar hırsızın ellerinden kurtulmaya çalıştı ama boşunaydı. Adam sanki metalden yapılmıştı!  "Bana aptalı oynama! Yoksa sattın mı?"

"Ben silah falan görmedim!" diye inkar etti Simon. Hırsızın onu öldüreceğinden korkmaya başlamıştı. Evet, aranan bir suçluyu eve getirip yardım etmenin ölmek gibi hazin bir sonu olabilirdi... Gerçekten! Nasıl bu kadar aptal olabilmişti? Neden onu evine getirmişti ki?

Hepsi onun yüzü yüzündendi. Oldukça yakışıklı bir yüzü vardı. Simsiyah, kuzguni bir ışığı olan düz saçları, döküldüğü mermer beyazı pürüzsüz teniyle nefes kesen bir tezat oluşturuyordu. Hafif çekik ve kalın kirpiklerle çevrelenmiş gözlerinin grisi göz bebeklerine doğru koyulaşıyor, onların iki derin kuyu gibi görünmelerine neden oluyordu. Burnu sadece yunan tanrılarının heykellerinde görülebilecek türdendi: nazik ama hafif kalkık. Burnunun biraz altındaki dudaklarıysa ince ve solgun bir pembeydi. Yüzü ince ve uzun, kusursuz bir ovaldi. Saçlarının nazikçe dokunduğu boynu ise bir kuğunun boynu kadar nazikti.

Bütün bu özellikler birleşince hırsızın muhteşem göründüğünü kabul etmekten başka bir şey kalmıyordu onu görene. Evet, Simon'un ona yardım etme nedeni kendi iyi kişiliğinden öte gördüğü o yüzdü işte. Kim bu kadar güzel bir yüz karşısında onun kötülüğünü isteyebilirdi ki?

Simon'un büyük bir hayranlıkla onu tekrar tekrar süzdüğü uzun dakikalardan sonra hırsız gülerek uzaklaştı. Uzun ve ince parmaklı elleri Simon'un çoktan gevşemiş ve bir daha asla düzelmeyecek olan tişörtünü bıraktı. Simon'nın biraz ilerisinde dikilirken ellerini lekelenmiş pantolonunun ceplerine koyup korkutucu kahkahasına devam etti.

Simon adamın bıraktığı yerde sinmiş hırsızın bir sonraki adımını korku ve hafif bir merakla beklerken adamın muhteşem fiziği zaten serseme dönmüş Simon'u bir kez daha sersemletti.

Hırsız gerçekten bir tanrı kadar yakışıklıydı. Bir erkekten bu kadar etkilenmiş olmak Simon'u rahatsız etse de bu konu üzerinde pek duramadı çünkü hırsız konuşmaya karar vermişti.

 "Benim kim olduğumu biliyor musun?"

"Aranan bir hırsız?" diye cevapladı Simon kısık bir sesle.

Hırsızın Simon'un camlarından geçen sabah güneşinin aydınlattığı güzel yüzü birden ciddileşti ve Simon'nun göremeyeceği kadar çevik hareketlerle ona yaklaşıp sol yumruğunu Simon'un yüzüne geçirdi. Simon acı ve şaşkınlıkla -ama daha çok acıyla- yere yığıldı.

Eli zonklayan yanağına giderken bir şey söylemek istedi ama yapamadı. Canı çok fena yanıyordu. Hırsız ise Simon yerde toparlanmaya çalışırken daha biraz önce öldürücü bir yumruk atmamış gibi büyük bir umursamazlıkla siyah saçlarını düzeltiyordu.

Simon ona "Ben senin o pis sokakta ölmene göz yummayıp kurtardım ve sen bana yumruk atarak mı teşekkür ediyorsun?!" diye haykırmak istedi ama sonrasında başına gelecekleri hayal edince sessizliği sürdürmenin hem ruhsal hem de bedensel sağlığı için daha güvenli olduğuna  karar verdi.

"Silahları çalındığı için fena sinirlenmiş bir hırsız."

Simon hırsızın kendi sorusunu cevapladığını ancak birkaç dakika sonra anlayabildi. Sabah sabah bu kadar aksiyon yaşamaya ne beyni ne de bedeni alışıktı. Hırsız arkasını dönüp kapıya ilerledi, kapıyı açıp çıkmadan önce durdu.

"Eğer silahlarımı inkar ettiğinin aksine sen çalmışsan..." bütün yüzüne şeytani bir gülümseme yayılırken devam etti, "yapabileceklerimi hayal gücüne bırakıyorum."

Sonra da çıkıp gitti.

Simon bir süre yerde yığılı kalıp dün geceden beri olanları sindirmeye çalıştı. Bir hırsızı evine alıp iyileştirdiği yetmezmiş gibi bir de ondan yumruk yemişti, hem de ne için? Çalmadığı silahlar için! Simon silah kelimesini duyduğunda bile diken diken olurken nasıl silah çalardı ki!

Hırsızın bunu bilemeyeceğini söyleyen iç sesini gırtlakladıktan sonra yerden kalktı. Yediği yumruk yüzünden beyin sarsıntısı geçiriyor olmalıydı çünkü kendini ne olduğunu anlamadan tekrar yerde buldu. İnleyerek gözlerini tavana dikti. Yanağı hala zonkluyordu. Aslında zonklayan yer sadece yanağı değildi.

Sonra daha hafta sonuna girmediğini fark edip işe geç kalmış olmanın verdiği panikle ayağa fırladı. Saatine baktığında mesaisinin yarısının çoktan bittiğini fark edip "Bir bu eksikti." diye homurdandı.

Uzun bir arayıştan sonra -ki bu sırada hırsızın onu sarsarak uyandırmadan önce evi karıştırmış olduğunu fark etmiş ve bir şeylerin çalınmış olma ihtimali ona bir kez daha "bir bu eksikti" dedirtmişti- telefonunu buldu ve iş yerini aradı.

Muhasebe bölümünün başkanı birkaç çalıştan sonra açtı ve Simon'un konuşmasına izin vermeden konuşmaya başladı:

"Lütfedip aradınız! Hiç aramasaydınız da ben sinirlenmeseydim! Nasıl işe gelmemezlik yaparsınız? Hasta olmadığınızı biliyorum! Bir günde işe gelemeyecek kadar hasta olamazsınız! Gerçi siz hastalık konusunda iyi bir donanıma sahip değildiniz de-"

Simon daha fazla dinleyemeyecekti, telefonu kulağından uzaklaştırdı.

Şakaklarına biraz masaj yaptıktan sonra tekrar telefonu kulağına yaklaştırdı.

"...yaparsanız şirketimiz ne olur? Sonuçta bu şirket bir takım işinin ürünüdür. Siz de öyle olduğunu düşünmüyor musunuz?"

"Evet, evet efendim" diyerek savuşturdu Simon.

"Madem öyle gelmeme mazeretinizi rica edebilir miyim?"

"Teyzem öldü." Bu bir yalan olabilirdi ama gerçeklerden kesinlikle çok daha gerçekçiydi. Eğer başkana başından geçenleri anlatsaydı başkan telefonu yüzüne kapayabilirdi. Simon olsa öyle yapardı. "Ya?" diye mırıldandı başkan hafif tereddütlü bir sesle.

"Kalp krizi. Cenazeye gidiyordum, bir sakıncası yoksa..."

"Yo yo, bu kadar üstünüze gittiğim için özür dilerim, sizi diğer çalışanlarla karıştırmakla hata yaptım."

"İzin için çok teşekkür ederim. O zaman...iyi günler."

"Size de."

Simon telefonu tek koltuğuna fırlattı ve önündeki dağınıklığa baktı bıkkınca. Hırsızın evi dağıttığına inanamıyordu. Ona bir kez bile teşekkür etmemesine de tabi ki!

Sinirle etrafına bakıp toplamaya nereden başlaması gerektiğini kestirmeye çalıştı, sonra karnından gelen ulumaları duyunca ilk önce küçük bir kahvaltı yapmanın daha iyi olacağına karar verdi.

                                                                              ***

Jack kafasını otobüsün titreyen camına dayamış olanları düşünüyordu.  Yaklaşık on yıldır hırsızlık yapıyordu ve yaptığı her soygun ona göre -ve her ne kadar kabul etmeseler de diğerlerine göre- bir sanat eseriyken birden böyle bocalaması...

Jack nedeni bulmaya çalışıyordu. Nasıl bu kadar basit bir tuzağa gelmişti? Onun kendisini iyi hissetmesini isteyen iç sesi, bir şeylerin ters gittiğini anlamıştın, diyordu ama Jack bu teselliyle yetinemeyecek kadar mükemmeliyetçiydi. Her şey, soygunundaki her şey ama her şey -her şey her şey HER ŞEY!- mükemmel olmalıydı.

Çünkü o böyle yetiştirilmişti...

Jack derin bir iç çekti. Çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını hatırlamak ona her zaman bir hüzün verirdi. Başarılı bir hırsız olmadan önceki yaşantısı... Her neyse, Jack eski defterleri açmamak konusunda hem kendisine hem de Tanrı'ya söz vermişti.

Konu neydi? Soygun, evet.

Kapıya yerleştirdiği bomba fark edilmeyecek kadar önemsiz bir şeyin içinde içeri sokulmuştu, bir saksının içinde. Jack saksının içeri girdiğinden emin olmak için çiçeği götüren kuryeye fazladan para bile vermişti. Bombanın içeri sokulması konusunda bir sorun yaşadığını düşünmüyordu.

İçeri  rahatça girmiş ve karşısına çıkan ilk ve tek engel olan on adamı da parçalamıştı. İşte bazı eksiklikler burada başlıyordu:

Knight 0648'in omuz koruyucusunu takmayı unutmuştu. Bu ona hiç de gerekmeyen bir yara mal olmuştu.

Üstelik egoistliği tuttu için adamların şüpheli saldırılarını da fark edememişti. Eğer adamların gerçekten dövüşmediklerini fark etmiş olsaydı Jack hemen oradan tüyerdi. Bu piyasada biri dövüşmüyorsa bu istemediği için değil bir şey bildiği içindir. Jack bunu uzun zaman önce öğrenmişti.

Sonrasındaysa bir hata görünmüyordu çünkü hata yapacak kadar bile kalamamıştı orada. Kasanın içindeki onlarca koruma gerçekten çok büyük bir sürprizdi. Jack kırk yıl düşünse böyle bir geri püskürtme hamlesi düşünemezdi.

İşte kilit nokta da buydu. Onların yaptığı hamleyi daha önceden tahmin edememiş olmak Jack'in dişlerini gıcırdatmasına, haznesindeki bütün küfürleri tekrar tekrar kullanmasına ve derin derin nefesler alırken her şeyi parçalamak istemesine neden oluyordu.

Bu plan mükemmel olmamıştı!

Jack daha fazla sinirlenmeden dikkatini başka bir şeye verdi: Oldukça acıyan sol topuğuna. Başka bir yerine kurşun yemediği için çok şanslıydı. O zaman dandik bir ilk yardımla hayatta kalamazdı. Gerçi hırsız -başkasına hırsız derken bir garip oldu, genelde ona hırsız derlerdi o başkalarına değil- iyi iş çıkarmıştı.

Kurşunu çıkarmayı başarmış olduğu gibi yaranın enfeksiyon kapmasını da engellemişti. Acaba... Jack kararsızlıkla dudağını ısırdı. Acaba ona teşekkür etmemekle çok mu kabalık etmişti? Ya da ona yumruk atarak çok mu ileri gitmişti?

Ama o kaşınmıştı! 

Jack'in bebeği olan Knight 0648'ini ve denemek için oldukça hevesli olduğu Aveugler 98'ini çalmıştı!

Aslında onda pek hırsız tipi yoktu. Zaten eğer Jack'in silahlarını çalmış olsa onun yanında uyur muydu? Hiçbir hırsız, amatörler bile o kadar aptal olamazdı.

Jack neden o zaman onun üstüne bu kadar gitmişti?

Uvuzlarının yarısının dışarıda olduğu fena rahatsız bir koltukta uyandığında afallamıştı. Kendini bir sorgu odasında bulacağına o kadar emindi ki etrafı kitaplarla çevrili bir evde uyandığında rüya gördüğünü zannetmişti. Sonra işler daha da karışmış ve yaralarının sarılmış olduğunu fark etmişti.

Hayatında ilk defa biri ondan karşılık beklemeden iyilik yapıyordu ve bu Jack'e imkansız gelmişti. Onun dünyasında kimse kimseye bir şey almadan iyilik yapmazdı. Yanında silahlarını göremeyince silahlarını çaldığını düşünmesinin sebebi de buydu.

Şimdi, olayın üzerinden asırlar geçmiş gibi gelirken Jack tam bir hödük gibi davrandığının farkındaydı. Hatta yaptıkları yüzünden utanmıştı bile...  Çocuk -ya da adam, her neyse- oldukça masum bir tipe benziyordu. Sağ kısmı üstüne yatılmaktan düzleşmiş kahverengi dalgalı saçları ve  iri iri açılmış kahverengi gözleriyle gerçekten saf birine benziyordu.

Üstelik yerde yatmış olması da onu daha... Bir saniye Jack hangi kelimeyi kullanmak istiyordu?

Tatlı!

Evet, çocuğun tatlı olduğunu düşünecekti! Tanrım, Jack büyük bir travma geçiriyor olmalıydı çünkü biraz önce bir erkeği oldukça tatlı bulmuştu. Belki titreyen cam beynini sulandırmıştır diye camdan uzaklaştı. Bozuk süt koklamış gibi bir yüz ifadesiyle dışarıyı izlemeye koyulurken gözünün önünden çocuğun yüzü gitmiyordu.  

Jack'i en çok etkileyen şey onun iri çikolata kahvesi gözlerindeki masum ifadeydi herhalde. Jack'in her gününü masumluk abideleriyle geçirdiği söylenemezdi.  Üstelik çocuk onun bir hırsız olduğunu bile bile onu evine almış ve iyileştirmişti.

Lanet olsun!

Jack onu boğacak kadar derin bir borçluluk çukuruna batmış gibi hissediyordu.

Tanıdık durağı görünce sarsak adımlarla otobüsten indi ve anında bir sigara yaktı. Dumanı ciğerlerine çekerken uzun zamandır kaldığı ‘hırsızlar' pansiyonuna yöneldi. Kahvaltı veren ve müşterilerin genellikle hırsız olduğu bu pansiyon bir süre sonra Jack'in ev diyebileceği tek yer haline gelmişti.

Sigaranın zehir dolu dumanını içine bir kez daha çekerken Jack'in aklı hiç olmadığı kadar karışıktı. Biri ona karşılık beklemeden iyilik yapmıştı, hem de bu biri oldukça ta- yine aynı şeyi yapıyordu-tlıydı ve Jack ona teşekkür etmek yerine yumruk atmıştı.

Dumanı verirken omuz silkti. Bir daha çocuğu görmeyeceğine göre düşünmesine gerek yoktu. Pansiyona gitmeli ve bir sonraki soygunu planlamalıydı...

 

 

 

End Notes:

Klasik sorumu sorumu soruyorum: Nasıldı??

Umarım beğenmişsinizdir ve yorum yapmayı düşünüyorsunuzdur :D 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Ta ta taaam!! İşte yeni bölüm :D şimdi koyuyorum ama haftasonuna kadar başka bölüm koyabilir miyim bilemiyorum malum ders ödev falan filan :D 

Umarım beğenirsiniz sevgili okurlarım ;)


 

... birkaç hafta sonra da işten çıkacağım. İşte böylece birinci elden taktiklerini öğrenmiş olacağım!

Zeki olmak muhteşem bir şey! 

Jack kendisinin ne kadar zeki ve muhteşem ve yakışıklı ve nefes kesici ve seksi -işte yine başlıyordu- Jack bir sonraki planını bitirip egoistlik krizinden kurtulduğunda kafası patlamak üzereydi. Kendini o kadar yorgun hissediyordu ki bir şeye iki dakikadan fazla odaklanamaz hale gelmişti.

Kendisini yarı açık ağzından salyalar akarken yakalama korkusuyla son beş saatini geçirdiği ve artık kalçasının şeklini almış koltuktan kalkıp banyoya gitti,  yüzünü uzun bir süre soğuk suyla yıkadı.

Pansiyondaki kırık dökük odasına girdiğinden beri ikinci soygununu planlıyordu. Karnı acıkmış, susamış bir ara uykusu gelmiş olsa bile Jack planı bitirmeden masanın başından kalkmamıştı. Bazen iş kolikliğin vücut bulmuş hali olduğunu düşünüyordu, bir de şehvetin ve zekanın ve mükemmelliğin -evet, yine başlamıştı-

Aynanın karşısında ıslanmış yakışıklı yüzünü biraz izledikten sonra kendini planını bitirmiş olmanın rahatlığıyla son derece rahatsız olan yatağına attı. Sırtı yatağa değer değmez Jack'in yüzü acıyla buruştu, yatağın yayları resmen Jack'in sırtına girmişti!

Şu orospu çocuğu yatak neden biraz da Jack'in rahatını düşünmüyordu?!

Şu orospu çocuğu pansiyon sahibi neden yeni bir yatak almıyordu?!

Acıkmıştı, uykusu vardı ve beyni şu aksiyon filmlerinde gösterilen maymun beyni çorbasına dönmüştü. Vücudunun hissettiği rahatsızlık ruhsal haline yansıyordu ve Jack'i her zamankinden asabi bir manyağa dönüştürüyordu. Şu an karşısına çıksa parçalamayacağı tek kişi...

Odanın tahta kurdu dolu kapısı tıklatıldı.

Jack bir zombiye yaraşacak bir yürüyüşle kapıya ilerledi ve bütün rahatsızlığını kusmak üzere hazırlandı.

Karşısında dandik bir pansiyonun tek hizmetlisi olmasına rağmen her zaman takım elbise giyen, dinozorlarla avlanma potansiyeli taşıyacak kadar yaşlı ama Jack'e pansiyondan içeri ilk girdiğinden beri iyi davranan Bay Tooga -Jack gerçekten böyle bir isim var mı yoksa geçmişinden kaçmak için o mu uydurmuş bilmiyordu- duruyordu.

Jack hızla yaşlı adamın üstüne atılırken yaşlı adamın kemiklerini kırmamak için kendini kontrol etmeye çalışıyordu. Yine de pek başarılı olamamış olacaktı ki yaşlı adam Jack kollarını çözdüğü an öksürük krizine girdi.

Jack onun öksürmeyi kesmesini özür dileyen bir ifadeyle bekledikten sonra "Tanrı'ya şükürler olsun ki kapımı çalan sizsiniz! Yoksa katil olmuştum!" diye haykırdı bütün sevincini belli eden bir sesle.

Yaşlı adam öksürmeyi bitirmiş olmanın nefessizliği arasında "Sanki hiç adam öldürmedin de..." diye başladı. Bunun üstüne ikisi de güldü.

"Plan sonrası homurdanmalarını duyar gibi oldum ve sana yemek hazırladım."

"Ciddi olamazsınız!" diye haykırdı Jack. Gerçi bu yürüyen kırışıklığı her gördüğünde sevinçten deliye dönmesinin sebebi her geldiğinde yemek yapmış oluyor olmasıydı. Bay Tooga duvarları kurşun izleriyle dolu koridordan mutfağa geri dönerken "Yemek soğumadan gel." diye mırıldandı.

Jack uzun bir ayrılıktan sonra sahibini görmüş bir köpek gibi yaşlı adamın peşine takıldı. Odasını kilitleme ihtiyacı duymuyordu çünkü pansiyon hırsızla dolup taşarken kapıyı kilitlemek çok komik olurdu. Zaten kapı da içine bir anahtar girdiği an toz olacak kadar emanetlik duruyordu.

Mutfak da aynı içinde bulunduğu pansiyon gibiydi. Eski, kokuşmuş ve kurşun izi dolu. Yine de Jack burayı seviyordu... Minik mutfağın ortasındaki masaya oturdu hemen. Bay Tooga da bir melodi mırıldana mırıldana masayı kurdu.

"Son soygundan sonra bir iki gün seni göremeyiz zannediyordum." diye mırıldandı Bay Tooga elindeki biftek dolu tabağı sosla beraber Jack'in önüne bırakırken. Jack yemeğe yumulmadan önce omuz silkti. Neredeyse eli kadar büyük bir parçayı tek lokmada yuttuktan sonra "Hiçbir banka benim değerli iki günümü alacak kadar korunaklı olamaz." dedi.

Bay Tooga güldü. "Daha şimdiden bir gününü aldı. Soygunun gecesi eve gelmediğin gözümden kaçmadı."

Jack o geceyi -ya da o sabahı mı demeliydi?- hatırlayınca kusacak gibi oldu ve ağzındaki eti midesine göndermek için bayağı uğraşması gerekti.

Seni yaşlı bunak yine aklıma o çocuk geldi! , diye içinden homurdanırken yaşlı ve bunağın aynı anlama gelmesini umursamadı bile. Jack'in planını beş saatte bitirmesinin bir nedeni de o çocuktu. Sürekli aklının bir köşesindeydi ve onun konsantre olmasını engelliyordu. Jack çocuğun onu bu kadar etkilemesine bir anlam veremiyordu.

Belki de ona karşı hissettiği borçlulukla karışık utanç yüzündendi.

Evet, kesinlikle neden buydu. Yoksa Jack'in onu -sadece bir anlığına!- tatlı bulmasının bu konuyla hiçbir alakası olamazdı.

Hem konuyu değiştirmek hem de merakını gidermek için "Bu aralar piyasaya yeni sürülen bir Knight 0648 gördün mü?" diye sordu. Jack'i yemeğiyle baş başa bırakmış olan Bay Tooga bulaşıkları yıkadığı yerden "Hayır, neden?" diye cevapladı.

Jack sinirle kocaman bir parçayı daha ağzına tıkarken "Hiç." diye homurdandı.

Knight 0648'ini çaldırdığına da bir türlü inanamıyordu! En yakın zamanda onu bulmalıydı, gerçi yeni bitirdiği planına uygun hareket edeceğine göre uzun bir süre Knight 0648 kadar büyük bir silaha ihtiyaç duymayacaktı ama o ilk silahlarından biriydi, yani ailedendi.

Kısa bir sessizlikten sonra Jack tatlı bir tokluk hissiyle geriye yaslandı. "Ah, bu arada," diye mırıldandı hala bulaşıkları yıkamakla meşgul olan Bay Tooga " Biftekler için çekmecendeki yirmi kağıdı aldım." Jack gülümseyerek oturduğu yerden kalktı. Odasına dönmeden önce "Önemli değil, neyse ben yatıyorum. Size iyi geceler." diye mırıldandı.

Jack'in dediği gibi onun dünyasında kimse bir şey almadan iyilik yapmazdı.

Yemek yediği için son derece rahatlamış olan Jack, plan yaparken onu rahatsız etmesin diye kapattığı telefonunu tekrar açtı ve bir sesli mesajı olduğunu fark etti. Telefonuyla beraber yatağa çökmeden önce kıyafetlerini çıkardı ve daha rahat bir şeyler bulmak için dolabını açtı. Boy aynasının önünde giyinirken gözleri sağ omzumdaki sargıya gidince aklı -birkaç saniyeliğine - yine o çocuğa kaydı.

Jack çabucak toparlanıp odanın ışığını kapattı ve rahatsız yatağına girdi. Mesajı açtı:

"Seni piç! O soygun da neydi öyle?! Büyükannem bile senden iyi iş yapar! Eğer bu işi temizce bitiremezsen kendini ölmüş bil!"

İş vereninin nazik mesajını bekliyordu zaten, pek şaşırmamıştı. Telefonunu yanındaki komodine bıraktı ve bir bebek gibi kıvrılırken aklına çocuğun yarım yamalak hatırladığı rahatsız koltuğunu getirmemeye çalıştı...

 

Jack güne her zamanki gibi yatağına küfrederek başladı. Ne kadar deliksiz bir uyku çekmiş olsa da yatak yüzünden bütün vücudu ağrıyordu. Acıyla inleyerek yatağından kalktı ve kafasını kaşırken bir kuş yuvasına dönmüş siyah saçlarında sıkışıp kalan parmaklarını kurtardıktan sonra tuvalete gitti.

Önce bir duşun iyi geleceğini düşündü ama yanığını ve ayağındaki kurşun yarasını göz önünde bulundurarak zaten acıyla başlamış sabahına daha fazla acı katmamaya karar verip vazgeçti.

Saçlarına eski şeklini verebildikten sonra odasına geri döndü ve siyah bir pantolonla siyah V yaka bir tişört giydi. Sol kulağına üç, sağ kulağına da iki metal küpe taktıktan sonra neredeyse parçalanmış siyah bağcıklı ayakkabılarını giydi ve bileğine birkaç deri bilezik taktı. Kuru kafalı kemerini de taktıktan sonra yatağına oturdu ve komodininin çekmecesinde sakladığı çikolatalardan biraz çıkarıp kahvaltısını yaptı.

Eğer acelesi olmasaydı mutfağa inip bir şeyler atıştırabilirdi ama bugün yapılması gereken bir evrak işi vardı ve Jack yapılacak bir işi varken yerinde duramazdı. Kahvaltısını edip dişlerini fırçaladıktan sonra dolabının en kuytu köşesinde sakladığı ayakkabı kutusundan yüklüce bir para ve minik bir silah olan Bob 22'yi aldı.

Bob 22'yi deri ceketinin altına saklarken parayı da iç ceplerinden birine koyup pansiyondan çıktı.

Dışarıda yağmur çiseliyordu ve etraf yağmur bulutları yüzünden griye bulanmıştı. Kısacası tam da filmlerdeki sahte evrakların alındığı günlerde olduğu gibiydi. Planı yaparken konuştuğu sahte evrak işleriyle uğraşan arkadaşıyla pansiyona çok uzak olmayan bir kafede buluşacağı için yürüyerek gitmeye karar verdi.

Kafeye vardığında arkadaşı Claude çoktan gelmiş kahvesini içmeye başlamıştı, hafif ıslanmış Jack'in ona doğru geldiğini görünce de yerinden kalktı ve Jack'e sıkıca sarıldı. Jack de gülümseyerek kollarını Claude'a doladı. İki arkadaş kısa bir süre öylece durduktan sonra ayrılıp masaya oturdular.

Jack ıslanan saçlarını parmaklarıyla kabartırken Claude da gelen garsondan bir sade kahve daha istedi. Garson yanlarından ayrılınca Claude ışık saçan mavi gözlerini Jack'e odakladı.

 "Beni sadece iş için aramana bozuldum doğrusu." diye mırıldandı Claude.

Jack güldü. "Sevgilim olmamasının sebebi sensin Claude. Eğer bir arkadaş bu kadar ilgi istiyorsa bir sevgili ne kadar ister Tanrı bilir..."

Mavi gözleri iri iri açılan Claude son derece kırılmış bir sesle "Sadece bir arkadaş mı?" diye ciyakladı. "Tanrım Jack, şu evrakları al da git, sinirlerimi bozuyorsun."

Jack ona uzatılan zarfı aldı ve hafifçe içini açıp bütün evrakların orada olup olmadıklarını kontrol etti. Bütün evraklar zarftaydı, Jack rahat bir nefes alırken Claude sırıtıp "Evraklar tamsa ödemeyi alayım." diye mırladı.

"Konuştuğumuz gibi..." derken Jack ceketinden çıkardığı parayı Claude'a uzattı. Claude parayı saymadan cebine atarken "Hala ödeme yapıyorsun. Acaba bir gün diğer teklifimi de değerlendirecek misin?" diye sordu.

Diğer teklif? Ha şu...

Jack gülümsemeye çalışırken "Hayır, seninle yatmayacağım." diye cevapladı.

Bu reddediş üzerine Claude da Jack de sessizce kahvelerini içtiler. Tüm evraklar da hazır olduğuna göre Jack'in yarın iş başı yapmaması için hiçbir neden yoktu...

                                                                   ***

"Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz Bay Simon?" diye sordu muhasebe bölümünün başkanı.

"Şey, i-iyi. Ya siz?" diye cevapladı Simon genelde ateş saçan bir ejderhaya benzeyen bölüm başkanının ilgisine şaşırmış bir halde. "Çok iyi. Ben, eğer teyzenizin ölümü hakkında konuşmak isterseniz kapımın her zaman açık olduğunu söylemek istemiştim."

"Ah, teşekkürler efendim."

Bölüm başkanı son derece acıklı bir şekilde burnunu çektikten sonra kendi ofisine gitti. Simon da başkanın ilgisine gülerken kendi beş kişilik ofisine girdi. Diğerleri çoktan koltuklarına oturmuş ve çalışmaya başlamıştı. O da bilgisayarını açıp işe başlayacaktı ki kızların konuşması dikkatini dağıttı.

"Yeni gelen elemanı gördünüz mü?"

"Ah! Görmemek mümkün mü? Sonunda şu şirkete yakışıklı biri girdi."

"Aynen. Acaba hangi bölümde çalışıyor..."

"Onu bilmem ama bizim bölümde olmadığı kesin!"

"Güvenlik taktikleri geliştirme bölümü için geldiğini duydum ben."

"O zaman kesinlikle güvenliklerin çalışmalarını izlemeye gitmeliyiz kızlar!"

"Hey, Simon! Sen bir şeyler duydun mu?"

"Ne hakkında?" diye mırıldandı Simon konuşmaları duymamış gibi.

"Elbette yeni gelen tanrı hakkında!"

"Hayır. Üstelik görmeye çok hevesli olduğum da söylenemez." diye homurdandı.

"Klasik Simon işte! Neyse, yemek arasında bir şeyler öğreniriz artık." diye cıvıldadı Simon'un en uyuz olduğu kız, sonra da "Birinci elden." diye ekledi.

Simon gözlerini devirip işine odaklanırken bir insanın kafası boş olmasın, diye geçirdi içinden.

 

Yemek arasında bütün çalışanlar şirketin en üst katındaki terasta toplanırdı. Simon şehri izlemek için kenardaki masalardan birinde otururdu genelde. Bu kadar yüksekten şehre bakmak -evet, bir gökdelende çalışıyordu- onu hep olduğundan daha güçlü hissettirirdi.

İşteki ilk günlerinde manzarayı izlemekten yemek yemeyi unuttuğu bile olmuştu.  Aynı ofiste çalıştığı Nina dışında da kimse yanına oturmazdı.

Yemeğini tepsisine yerleştirdikten sonra sigara içenler kapmadan önce kenardaki masalardan birine oturdu. Birkaç dakika manzarayı izledikten sonra görüntü birden karardı. Biri önünde duruyordu.

Simon manzarasını kapatanı görmek için başını yukarı kaldırdığındaysa donup kaldı.

 

 

 

End Notes:

Eeee? Nasıl buldunuz :D benim fikrimi sorarsanız Jack'in bölümünü yazarken çok eğlendim :D egoistlik krizleri falan umarım sizin de hoşunuza gitmiştir.

Biliyorum okul var ve siz okuyacak zamanı ayırmakla bile beni çok mutlu ediyorsunuz ama eğer yorum da yaparsanız çok daha mutlu olurum :D anlatamadım ama siz anladınız benii :D

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Uzun bir sınav döneminden sonra yeni kısa bir dialog bölümüyle karşınızdayım :D bu kadar kısa yazmamın nedeni çok geç yazmamdı, sınavlarım bitince telafi edeceğime söz veriyorum. 

:D umarım beğenirsiniz sevgili okurlarım!!!


 

Simon önünde duran yağlı kahverengi saçları omuzlarına değecek kadar uzun olan, yüzünün yarısı sakal ve bıyıktan görünmeyen, ince kol ve bacaklarına rağmen kocaman bir göbeği olan adamı daha önce hiç görmemişti. Oysa tombul adam yemek tepsisini son derece rahat bir şekilde Simon'unkinin karşısına bırakırken yüzünde oldukça geniş bir gülümseme vardı.

Simon yüzündeki boş ifadeyi silmeye çalışırken adam "Selam." dedi. Simon onun görünüşünden beklenilenden çok daha genç olan sesinin hoş bir tınısı olduğunu fark etti. "Merhaba." diye mırıldandı hala şaşkınlığını üzerinden atamamış halde. Simon uzun zamandır bu şirkette çalışıyordu ve daha önce kimse yanına yaklaşmamıştı.

Bu oldukça şaşırtıcıydı.

Simon'un şaşkınlık dolu sessizliğinde şaşırtıcı derecede güzel ve ince parmaklarının arasına aldığı çatalla tabağındaki bezelyelerle oynayan adam arada da bir Simon'a bakıyor sonra oynadığı bezelyeye geri dönüyordu. Simon adamın neden onun yanında oturduğunu düşünmeyi kesip yemeye başladı.

"Hangi bölümde çalışıyorsun?"

"Muhasebe bölümü. Ya sen?"

"Taktik geliştirme ve uygulama bölümü."

"Ah, o zaman şu yeni gelen yakışıklı bayağı sinirlerini bozuyor olmalı." dedi Simon şaşkınlığını sonunda üzerinden atarken.

Adam omuz silkti. "Benim rakibim olamaz bile."

Bu yorum üstüne Simon neredeyse ağzındaki bütün yemeği adamın üstüne püskürtecekti. Adam Simon'un ağzındakileri tutmak için sergilediği büyük çabayı fark etmiş olacak ki gülmeye başladı. "Evet, haklısın şu halimle bu pek de inanılır gibi durmuyor."

"Bence iç güzellik dış güzellikten daha önemlidir."  Diyerek durumu kurtarmaya çalıştı Simon ama adamın buna niyeti yok gibiydi.

"Tamamen aptalca! Bence asıl önemli olan dış görünüştür. Her ne kadar insanlar iyi birer birey olduklarını diğerlerinin gözüne sokmak için iç-dış güzellik polemiği yapsa da kimse çirkin birine bakmak istemez."

"As-"

Tombul adam Simon'un sözünü keserek devam etti. "Mesela, herkes yakışıklı katillerin, hırsızların, psikopatların hayranı olsa bile çirkin olan suçluların birer canavar olduğu düşünür. Öyle değil mi?"

"Bence dış görünüşe göre hareket eden kişiler maddesel varlıklardan başka bir şey değildir. Maddeselliğin biraz bile dışına çıkmış bir insan dış görünüşten etkilenmeyecektir."

"Yine tamamen aptalca! Ben dış görünüşe son derece önem veren biriyim ama yakışıklığım sadece maddesel evrene sığmayacak kadar fazla. O yüzden üzülerek hipotezini çürütmek zorundayım."

Tanrım, adam ne egositti!

Üstelik yakışıklılığın yanından bile geçemeyecek bir dış görünüşü vardı. Nasıl kendini ‘maddesel evrene sığmayacak kadar yakışıklı' olarak tanımlayabilirdi? Ya adamın aynalarında bir sorun vardı ya da gözlerinde. Simon adamın oldukça abartılmış egoistliğine son derece sinirlenmiş bir şekilde yemeğini yemeye başlamıştı ki adam tekrar konuşmaya başladı.

"Hep yalnız mı oturursun?"

"Hayır.

"Arkadaşların nerede?"

"Bilmiyorum." Aslında arkadaşları yoktu. Burada ‘arkadaş' diyebileceği tek insan vardı ki o da bugün hastaydı.

"Pek şaşırmadım aslında."

Simon sabrının taşmaya çok yakın olduğunu düşünürken "Ne?" diye homurdandı.

"İnsanlar senin gibi ters cevaplar veren ya da felsefe kitaplarından fırlamış gibi konuşan insanlardan pek hoşlanmaz Bay iç güzellik."

"Simon."

"Bunun konuyla ne alakası var?" diye homurdandı tombul adam aldığı kırmızı elmayı iki yana sallarken. Simon sinirden deliye dönmek üzereydi. Bu tombul adam sinirlerini zorluyordu. Normalde sakin bir insan olmasına rağmen tombul adamın açık sözlülüğü ve kendini beğenmişliği Simon'u sinir etmişti.

Aslında düşünüldüğünde, Simon ve diğer insanların içinde bulunduğu toplum kendilerini diğerlerine iyi göstermek için egoistliklerini saklayıp yalanların arkasına sığınırken bu tombul adamın yaptıklarının tam tersini yapmıyor muydu? Simon da o iki yüzlü toplumun bir üyesi olarak öyle insanlara alışmıştı ve karşısındaki adam kadar açık sözlü birini gördüğüne şaşırmıştı. Bu,  insanın tahammül sınırının alıştığı şeylere bağlı olduğunu mu gösterirdi yoksa karşısındaki adamın da dediği gibi sadece onun garip dış görünüşünün bir getirisiydi mi?

Çok mu felsefik düşünüyordu?

Lanet olsun, evet.

Tombul adamın sorusunu hatırlayıp "Çünkü ben Bay iç güzellik değilim." Diye cevap verdi.

"O zaman bana da Simon diyebilirsin çünkü ben de Bay iç güzellik değilim."

Simon derin ve bıkkın bir iç çekmekle yetindi. Bu adamın derdi neydi? Neden Simon'un yanına oturmuş onu sinir ediyordu? Acaba Simon çok mu sinir edilesi bir tipti?

"Hayır, neden o olmasa bile benim adım da Simon. Anlaşılan Simon klasik ama tercih edilen bir isim." Söyleyiş tarzından Simon adamın ismini sevmediğini fark etti.

"Ben ismimden son derece memnunum." dedi gerçekten sevdiği Simon ismini korumak istermişçesine.

"Ben değilim. Jack'i tercih ederdim."

"Neden?" diye sormadan edemedi Simon. Adam o kadar garipti ki insanda itici bir merak uyandırıyordu doğrusu.

"Çünkü ortalama bütün Jack'ler benim kadar olmasa bile yakışıklıdır. Mesela kaptan Jack Sparrow, Jack London, Jack Nicholson, balkabağı kralı Jack-."

Simon adamın sözünü kesmenin verdiği tatminle gülümserken "Ama karşın deşen Jack gibi psikopatlar da var." Dedi.

"Ben kişiliklerini sorgulamıyorum. Belki de karın deşen Jack de çok yakışıklı bir adamdı?"

"Ne? İnsanların organlarını deşen, onların yerlerini değiştiren bir katil yakışıklı olsa ne olur?!" haykırdığını fark edip kızardı. Tombul Simon onda inkar etme ihtiyacı uyandırıyordu.

"Bir de Sineklerin Tanrısı'ndaki Jack var. O kitabı okurken nedense Jack'i hep yakışıklı bir İrlandalı olarak hayal etmişimdir." diye mırıldandı tombul Simon , Simon'un haykırışını görmezden gelerek.

 "Boşa kürek çekiyorum." diye homurdandı Simon.

Tombul Simon sırıtırken "Kesinlikle öyle." dedi. "Yakışıklılığım ve isim konusundaki düşüncelerimi bu zamana kadar kimse değiştirememiştir." diye ekledi sonra da Simon'u şaşırtacak kadar gurur dolu bir sesle.

Simon gözlerini devirirken saati fark etti. İşe geri dönme zamanıydı. Tepsisini alıp ayağa kalkarken "Seninle konuşmak çok zevkliydi ama işe dönmem lazım." diye mırıldandı.

"Sonra görüşürüz o zaman." diye karşılık verdi tombul Simon yüzünde kocaman bir sırıtışla.

Simon bir kez daha görüşmemek için çaresizce Tanrı'ya dua ederken "Görüşürüz." dedi.

 

Jack yatağında sırt üstü uzanmış o bayıldığı gri gözlerini tavana dikmiş yatarken bir yandan tırnaklarını yiyor bir yandan da ilk iş gününü düşünüyordu. Planının ilk aşamasını başarıyla gerçekleştirmiş yani, hiçbir sorun olmadan güvenlik şirketine sızmıştı.  Claude'nin hazırladığı sahte evraklar o kadar gerçekçiydi ki güvenlik şirketini kolaylıkla kandırmıştı. Jack Claude'u gördüğünde onu tebrik etmeyi aklının bir kenarına yazdı. Bundan sonra yapması gereken tek şey elde edebildiği kadar bilgi toplamaktı.

Elbette, karşılaştığı minik sürprizi de unutmamak lazımdı.

Bay iç güzellik.

Jack'in gözünün önünde iki ayrı resim belirdi. Birincisinde ilk karşılaştıklarındaki, yüzündeki şaşkınlık ve korku dolu haliydi. O haliyle oldukça... -devamını getirmeyi reddetti.-  İkincisinde de tamamen şans eseri işte karşılaştıklarındaki, sinirden kızarmış haliydi. O haliyle de oldukça... -devamını getirmeyi yine reddetti-

Jack'in aklı karışmaya başlamıştı. Onu yemek arasında görene kadar Jack Simon'a sadece borçluluk beslediğini düşünmüştü ama onu gördüğünde... -hayır, bu sefer reddetmedi- bir garip olmuştu. Kalbi hızlanmış, oldukça çekici dudaklarında minik bir gülümseme belirmişti. Sanki bedeni ona çekilmişti. Onunla konuşmayı arzulamıştı, ona bakabilmeyi... Onun hakkında bir şeyler bilmek istemişti.

Jack! Kendine gel oğlum! Neler dediğinin farkında mısın?!

Simon'un düşüncesiyle bedeninin yanmaya başladığını fark edince kendine bir tokat attı ve yataktan kalktı. Şimdi nereden çıkmıştı bu Simon denilen eleman? Jack öyle şeyler hissetmezdi. Hissedemezdi. Onun işinde aşka yer yoktu. Özellikle de bir erkek aşkına!

Evet, Jack! O bir erkek. Üstelik senin gibi bir yakışıklılık tanrısı daha iyisini hak ediyor.

Jack kendini teselli ve ikna etmeye çalışırken komodinin çekmecesinden çakmağını ve sigarasını alıp bir sigara yaktı. İşte sigara içecek zamanı bulamamıştı. Derin bir nefes aldı. 

 

Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha. Tavana yükselen sigara dumanına odaklanırken Simon'u düşünmemeye çalıştı.

 

End Notes:

Nasıl oldu?? herkes sanırım gelen yakışıklının Jack olduğunu düşünüyordu amaaaa :D gördüğünüz gibi Jack tombul bir adam oldu :D nedenini yeni bölümde açıklayacağım elbette ama dediğim gibi sınavlarım daha bitmedi ve ne zaman yazabilirim bilemiyorum.

Yorum yapmayı unutmayıııııın bu sınav haftası yüzünden sinirleri bozulmuş yazarın moraleee ihtiyacı var!!!! :D

not: diğer sınavları olan herkese başarılar dilerim :D sizi anlıyorum :)

 

 

Chapter Text

 

Author's Notes:

Yazarınız iğrenç bir sınav haftasını geri de bıraktığını mutlulukla bildirir sevgili okurlarım :D 

sınavlar bitti diye o kadar mutlu oldum ki yazarken biraz kafayı yedim ve bunu da sonra fark ettim :D Zaten siz de anlayacaksınız merak etmeyin ;) 

neysee uzatmıyım size iyi okumalar!!


 

...Kırmızıya çalan saçları geniş alnına dökülmüş, yeşil gözleri tehlikeli pırıltılar saçan, müzedeki eski Yunan ilahlarının tam bir kopyası gibi ortalıkta dolaşan onu görüyor. Nemours Dükü...

...Nemours dükü doğanın bir başyapıtıydı.*

Hiç de inandırıcı gelmiyor kulağa. Yetenekli hırsız Jack doğanın bir başyapıtıydı...

İşte böyle daha iyi.Bu dünyada beni göremeden ölen bütün kadınlara acıyorum doğrusu. Benim kadar yakışıklısını göremedikleri için her gördüklerine ‘doğanın başyapıtı' diyorlardı büyük ihtimalle. Madame de Fayette, umarım cennetinden ya da cehenneminden beni görüyor ve kızıl kafalı herifin tekine ‘doğanın başyapıtı' dediğin için kahroluyorsundur.

Tanrım, büyük bir çelişki içerisindeyim. Ölen çocuklara, savaşa ve kıtlığa baktığımda senin yokluğundan tamamen emin oluyorum ama sonra aynanın karşısına geçip mükemmelliğin, şehvetin, zekanın ve yakışıklılığın beden bulmuş hali kendime baktığımda benim gibi birinin kolay bir gen çaprazlaması sonucu ortaya çıkmış olması imkansızmış gibi geliyor.

Teorim mi? Teorim şu Tanrı'm: Bir gün dünyadaki benim gibi yakışıklı birini görememiş bütün kadınlara acıyıp beni yarattın... -Ama hala şu savaş olayını falan açıklayamıyorum.Sen varsan ve bizi seviyorsan neden can çekişerek ölmemize göz yumuyorsun?- Diğer erkekleri de hiç düşünmedin sanırım.

Ama ben düşündüm! Zaten sırf kör edici yakışıklılığımın ışığında yok olup giden erkekler biraz ortaya çıksın diye şu an karnımda bir yastık bağlı ve iğrenç bir peruk takıyorum. Tanrım! Benim kadar hayranlık dolu bakışlara ve arzu dolu iç çekişlere alışık bir yakışıklılık Tanrı'sının saçları yağlı tombul bir adam kılığına girmiş olması o kadar zorlayıcı ki!

Tam 11 saat 25 dakika ve 36 saniye, 37, 38, 39, 40...her  neyse! Sonuç olarak neredeyse yarım bir gündür çirkin bir herif gibi dolaşıyorum. Çirkinliğin içime işlediğini hissediyorum. Her an takma sakal ve bıyığımdan kurtulmak ve doya doya yakışıklı yüzüme bakmak istiyorum!

Bir daha asla ama asla kılık değiştirdiğimde çirkin bir adam olmayacağım! Bir de benim dış görünüşüm yetmezmiş gibi bölüme gelen yeni eleman bütün iltifatları topluyor. Bütün kızlar onun bir ‘tanrı' kadar yakışıklı olduğunu söylüyor.

Görüyorsun değil mi Madame de Fayette?! Herkesin bir tanrısı var işte...

Oysa o herif tırnağım kadar güzel bile değil. Cidden, ellerim muhteşem görünüyormuş... Uzun ince parmaklar, bembeyaz pürüzsüz bir ten ve hilal şeklinde kesilmiş tırnaklar...

Yemek yerken Simon'un gözlerini ellerime dikmesine şaşırmamak lazım doğrusu... Ben bile şu an gözlerimi ellerimden alamıyorum! 

Simon...

Hayır, Jack! Yine onu düşünmeye başlıyorsun! Ama o... o, o kadar düşünülesi ki -kendi uydurduğu sıfatın arkasına saklanmayı tercih etti- ! Her şey, bana Simon'u hatırlatıyor...  Evet, Jack işte şimdi tam ergen bir kız gibi düşünmeye başladın. Bir sonraki cümle ne olacak? Bekaretimi onunla kaybetmek istiyorum falan mı?

Acaba... Simon daha önce hiç biriyle beraber olmuş mudur?

"Simon? Simon iyi misin? Birden kızardın."

Jack daha ismini ezberleyemediği bir adamın endişeli bakışlarla yanında bitmesiyle sıçradı. "İyiyim, ışıklardan oluyordur." diye mırıldandı cidden yandığını fark ederken. Her Simon'u düşündüğünde bedeninin cayır cayır yandığını dün tesadüfen fark etmişti Jack.

Yakışıklı yüzüne yerleştiğini tahmin ettiği kırmızılığı yok etmek için ofisin açık pencerelerinden birine giderken bir bilgisayarın ekranına eğilmiş dört adamdan birinin rahatlamış sesini duydu: "Tamamdır, sistem on beş dakikaya açılır."

Jack kollarını pencerenin pervazına dayayıp başını dışarı çıkardı. Yarım saat önce sistem birden çökmüştü. Hiçbir dosyaya erişemeyen Jack de zamanını ‘YAKIŞIKLILIĞIMA ÖVGÜ' adlı hayalini eserine eklemeler yaparak geçirmeye karar vermişti. Jack kendi yakışıklılığının Simon gibi tehlikeli bir konuya geleceğini hiç tahmin edememişti.

Serin havayı içine çekerken Jack  yanan bedeninin biraz daha rahatladığını hissetti. Bedenini biraz daha rahatlatmak için dikkatini etrafını çevreleyen binalara verirken kapının açıldığını duydu ama önemsemedi.

"Üç gün önce gelen güvenlik kameralarını alanın bu belgeleri imzalaması gerekiyor."

Simon?!

Jack zar zor soğutabildiği bedeni tekrar yanmaya başlarken bildiği bütün küfürleri tekrar tekrar etti.

Şu odadan beş saniye içinde çıkmazsan...

Jack'in muhteşem gri gözleri iri iri açıldı. Ne? Jack arzu mu diyordu? Lanet olsun! Böyle devam edemezdi. Simon Jack'in hem akli dengesi hem de beden sağlığı için tehlike teşkil ediyordu. Neyse ki kameraları alan dazlak kafa hızlıca imzaları attı ve Simon da başını elindeki belge tomarına eğerek odadan çıktı.

Odaklan Jack. Her şey kafanda bitiyor. Simon'u kıçına bir tekme atarak beyninden uzaklaştır ve şu lanet taktiklere odaklan!

O sırada dört kişinin paylaştığı ofiste bir hareketlenme oldu. Sistem geri gelmişti. Jack burada sadece iki gündür çalışıyordu ve daha hiçbir belgeye tam olarak bakamamıştı. O yüzden Simon'u kafasından uzaklaştırmakta -Tanrı'ya şükürler olsun!- çok zorlanmadı.

Şirketin sistemine girip TAKTİKLER butonuna basınca karşısına iki ana başlık geldi : ASIL TAKTİKLER ve DİĞERLERİ. Jack daha önceden soyduğu  bilgisayar kullanıcılarından edindiği tecrübeler sayesinde saklanılmak istenilenlerin ‘diğer' kelimesinin altına süpürüldüğünü biliyordu.

DİĞERLERİ'ni seçtiğindeyse ekranı kaplayan kırmızı kutu Jack'in bütün hayallerini yıktı. Parola istiyordu. Jack bıkkın bir iç çekmeden edemedi.

Sadece merakından soruyormuş gibi davranmak için büyük bir çaba harcayarak karşı masada oturan adama "Hey, bu DİĞERLERİ'nde ne var?" diye sordu. Karşısındaki adam bir süre daha gözlerini önündeki ekrana kilitledikten sonra Jack'e döndü ve "Orada çok daha ünlü hırsızlara karşı alınan önlemler yazıyor." diye cevapladı.

"Mesela?" diye mırıldandı. Meslektaşlarını iyi tanırdı, adamın ağzından birkaç isim alabilirse orada saklanan taktikler hakkında bir şeyler çıkarabilirdi.

"Mesela..." dedi adam düşündüğünü belirtmek için son heceyi uzatırken "Maskeli hırsız, Kızıl kafa...Hırsız Jack." Maskeli hırsız ve Kızıl kafa gibi bunamış hırsızları duyan Jack'in ilgisi kendi ismini duymasıyla beraber yine adama yöneldi. Kesinlikle o dosyaya erişmesi gerekiyordu. Tek sorun o şifreyi nasıl elde edeceğiydi.

Biri heyecanla "Hırsız Jack mi?!" diye haykırdığında Jack o şifreyi nasıl elde edebileceğini düşünmekle meşguldü. Jack'e cevap veren adam gülümseyerek "Ne o? Yoksa sen de mi onun hayranlarındansın?" diye sordu. Jack merakla kimin hayranı olduğunu görmeye çalıştı, yeni gelen ‘yakışıklı' elemandı.

"Yaptığı şeyler adaletin karşısında olduğu sürece ona hayran olmam ama planlarını ve taktiklerini çok ilginç ve zekice bulduğumu söylemem gerek." 

Jack böbürlenmemek için kendini zor tuttu.

"İşte bu yüzden," diye devam etti. "Onu yakalayınca onu sorguya çekecek ilk kişi ben olmak istiyorum." Bu istek üzerinde ofis birden sessizleşirken Jack ‘yakışıklı' elemanı -ismi Clay olmalıydı- ciddiye almadı bile. Adalet işlerine girişen herkesin ilk hedefi Jack gibi bir hırsızı enselemek olurdu zaten.

Çok yakında bunun imkansız olduğunu anlardı.

Jack'e uzak bir masada oturan diğer bir adam uzun bir süre güldükten sonra "Anlaşılan bu işlerde yenisin evlat. Jack gibi hırsızları yakalayabilecek tek şey ölümdür." dedi. Bu yorum üstüne Jack konuşan adama ısındığını hisseti.

"Evet, evet. Jack arkasında hiç iz bırakmaz." diye devam etti diğer adam sanki bir şehir efsanesinden bahsediliyormuş gibi heyecanla.

Clay sinsi bir gülümsemenin ardından "Yanılıyorsunuz," diye mırıldandı ve bir el hareketiyle beraber "gelin de göstereyim." dedi. Jack dahil herkes Clay'ın bilgisayarının başına toplandı. Clay hızla Jack'in son soygununun kamera kayıtlarını açtı. Kayıt belli bir ölçekte yavaşlatılmış halde ilerlerken Clay konuşmaya başladı:

"Öncelikle Jack maske kullanmıyor. Bu da onun yakalanama korkusunun olmadığını yani kendini beğenmiş bir kişiliğe sahip olduğunu gösterir."

Sonra kaydı durdurdu ve işaret parmağını Jack'in on adamı gayet kolayca alt ettikten sonra hayal kırıklığının kaplamış olduğu yüzünün biraz uzağına koydu. "Bakın, burada da son derece hayal kırıklığına uğramış görünüyor ki bu da onun kendini beğenmiş olmasıyla ilgili olan tezimi doğruluyor." Kayıt biraz daha ilerledi. Jack kaşlarını çatmış kendini izlerken Jack'in bir daha asla görmek istemediği o meşhur sahneye  geldiler.

Kasadan çıkan ordu sahnesi.

Clay kaydı bir kez daha durdurdu. Bu sefer ekrandaki Jack'in yüzünde büyük bir korku ve şaşkınlık vardı ki kendinden utandı. "Burada da görüldüğü gibi Jack'in böyle bir geri saldırı beklemedi açık. Zaten paçayı zor kurtarıyor, hem de bir kurşun yarasıyla! Jack kadar kendini beğenmiş biri için böyle bir soygun kesinlikle ders çıkarılması gerekilen bir hırs kaynağıdır.

Jack'in barınağına gittikten sonra bu soygun üzerine uzun uzun düşündüğüne eminim. Ve ben kendime bu kadar tapıyor olsaydım kesinlikle bir daha böyle bir şey yaşamak istemezdim. Bunun içinde bütün önlemlerimi alırdım. Nasıl mı? Tabii ki bu düşünemediğim taktiklerin kaynağına inerek. Yani bence Jack bu soygundan sonra taktikleri öğrenmek için bu şirkete girdi.

O yüzden kayıt bürosundan soygun sonrası işe giren herkesin kaydını istedim. Elimdeki birkaç ipucuyla beraber Jack'i kısa bir süre içinde yakalayabileceğime inanıyorum."

Jack kendini tutamadı , "Bu kadar az şeyle Jack'in ne düşündüğünü tahmin etmen zor." İtiraf etmeliydi ki biraz etkilenmişti. Ama sadece biraz. Sonuçta herif Jack'in şirkete gelmiş olduğunu çözebilmişti. Aklının bir kenarına Clay'e gelecek dosyadan kendini kaldırması gerektiğini not alırken Clay, "Zaten sadece bu soygundan yola çıkarak konuşmuyorum. Ben uzun bir süredir Jack'in peşindeyim ve incelediğim her soygununda ki bu hepsi oluyor onun kişiliğiyle ilgili bir yığın ipucu var." dedi.

Jack'in yüzündeki ikna olmamışlığı görünce de "Ben buraya onun bu şirkete girdiğini düşündüğüm için girdim. Aslında polisle çalışıyorum."

Jack tam ağzını açmıştı ki diğer adamlardan biri "Neyse ne. Zaten sistem çalışmadığı için işler aksadı, herkes işinin başına." diyerek konuşmayı noktaladı.

Jack masasının başına geri dönerken kalbinin hızlanmış olduğunu fark etti. Pekala, cidden Clay Jack'i tedirgin etmeyi başarmıştı. Gözlerini ekranına kilitlerken aklına çoktan bir yığın olasılık ve plan gelmeye başlamıştı bile. Jack kendini beğendiğini kabul ediyordu, ama bu beğenmişlik yersiz değildi. Çok küçük yaşlardan beri hırsızlık yapıyordu ve yakalanması kolay değildi.

Madem öyle... diye düşündü içinden.

 

 

 

End Notes:

*: Madame de Fayette adlı yazarın bir kitabından -Cleves prensesi- alıntı. Geçenlerde okuyacak kitap ararken buldum ve Nemours dükünü çok övünce Jack'i düşünmeden edemedim :D

Eeee? Nasıl olmuş? Umarım beğenmişsinizdir.

Lütfen sınav haftası şokunu üstünden atmaya çalışan bu yazara yorum yapın!!!!

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Evvet işte yeni bölüm :D Umarım beğenirsiniz :D 


 

Jack minik pansiyon odasının kapı kolunu çevirdiği sıralarda beyni su olup burnu ve kulaklarından akacak kadar çok çalışmış durumdaydı. İşteyken kafasını hem normal işe hem de Clay için yaptığı planlara vermek zorunda kalmış ve bu onu tahmin ettiğinden daha fazla yormuştu.

Kapıyı açıp karanlık odasına adım atmıştı ki iki kişi onu kollarından tutup sabitledi ve yere çökmesini sağladı. Jack panikle neler olduğunu anlamaya çalışırken kapı kapandı ve oda bir an karanlık kaldıktan sonra ışıklar açıldı. Jack'in karşısında şişko ve oldukça kısa, yer cücesine benzeyen bir herif  duruyordu.

"Ben de hep eve gelince beni karşılayacak birileri olsun istemişimdir." diye mırıldandı Jack.

Yer cücesi güldü. "Herhalde bizi tanımıyorsun Jack?"

"Yo, bu sizin gibi bir pigmeyi ilk görüşüm" diye yanıtladı.

Jack'in cevabı üzerine köpüren adamın tek hareketiyle Jack karnına sağlam bir tekme yedi. Ağzına dolan kanı geri yutarken "Şu an kimin dizleri üstünde olduğunu unutma Jackie." dedi yer cücesi. Jack tam çok daha ukala bir laf sarf etmek için ağzını açacaktı ki aklına çok yorgun olduğu, daha yapacak bir çok işi olduğu ve bu yer cücesine ayıracak fazla zamanı olmadığı geldi.

"Evet, sizinle laf dalaşına girmeyi çok isterdim ama kısa kesip amaca gelsek?"

Jack'in kaldığı yeri bildiklerine göre onlar da yer altı dünyasından olmalıydılar ve bu Jack'i meraklandırmak için yeterliydi. Yer cücesi cebinden bir sigara çıkarıp yaktı, sonra bir tane de Jack'in dudaklarının arasına yerleştirdi. Jack sigaradan derin bir nefes alırken büyük bir düş kırıklığıyla sigaranın nane aromalı olduğunu fark etti ama ses çıkarmadı.

"Sorun şu ki sevgili Jack, sen hala patronun soygununu beceremedin. Patron da taşan sabrını temsilen beni gönderdi."

Jack rahatlarken güldü, "Sizi gönderdiğine göre çok sabırsızlanmamış."  demekten de kendini alamadı.

İkinci tekme diğerinden çok daha sert geldi, Jack sadece sigaranın yere düşmesine sevindi, iğrenç bir tadı vardı. Tekmenin etkisiyle öksürürken gülme sırası yer cücesindeydi. "Senin gibi ukala gevezelerden hiç haz etmem, doğrusu."

"Evet," diye onayladı Jack, "Aptallar için tamamen anlaşılamazlardır."

Üçüncü tekme.

 Jack ardı ardına yediği tekmeler yüzünden kasılan midesini düşünmemeye çalışıp ağzına gelen kanı tekrar yuttu. "Madem," diye homurdandı Jack bir kez daha öksürdükten sonra "mesajınızı ilettiniz gitmenizi istesem beyler? Ben meşgul bir adamım."

"Ona ne şüphe." dedi yer cücesi kapıya doğru yürürken. Eli kapı kolunu kavradı sonra tam çıkacakken durdu. "Ah, bu arada, patron sana iki gün verdiğini söyledi."

"Ne?!" diye haykırdı Jack. "İki günde yapmam imkansız! En az bir hafta!"

Bunun üzerine Jack yüzüne oldukça fena bir yumruk yedi.

Yumruğun şiddetiyle yere düşen Jack'i yalnız bırakmadan önce yer cücesi "Eğer iki gün içinde yapamazsan o güzel yüzüne veda etmen gerekecek." dedi.

Jack yediği kısa ve öz dayak yüzünden yerde top olmuş yatarken kapı bir kez daha açıldı. İçeri elinde kocaman bir taramalıyla Bay Tooga daldı.

İhtiyarı nereden bulduğu belli olmayan bir taramalıyla görmek Jack'i bütün kaslarını ağrıtacak bir gülme krizine soktu. Filmlerdeki moruk hırsızlara benziyordu. Bay Tooga içeride gülmekten kırılan Jack dışında biri olmadığını görünce silahı kapının kenarına bıraktı ve Jack'i yerden kaldırmaya çalıştı ama Jack iki metrelik bir adamdı ki bu Bay Tooga'nın üç katı demek oluyordu.

O yüzden Jack'in gülme krizi sonrası yerden kendisi kalkması gerekti. Gülmekten yaşaran gözlerini silerken Jack "Biraz önce gelmeniz gerekiyordu Bay Tooga. Bütün eğlenceyi kaçırdınız." dedi. Bay Tooga'nın yüzünün buruştuğunu gören Jack anında gülmeyi kesti. Yoksa...Yoksa bu korktuğum şey mi?!

"Yüzüm!" diye haykırıp banyoya, aynanın karışına ışınlanırcasına  koştu.

"Olamaz!" diye -yine-  haykırırken eli şimdiden morarıp şişmiş sağ yanağındaydı. Bütün tanrısal güzelliği o piç herifin köpeği tarafından lekelenmişti! Jack neredeyse ağlayacaktı. "Tanrım, böyle bir cezayı nasıl bana layık görebilirsin?!" diye homurdanırken Bay Tooga'nın yansıması aynadan belirdi.

"Kız gibi ağlamayı kes de şişliğe soğuk bir şeyler koyalım."

Jack büyük bir hüzünle şişmiş yanağına tekrar baktıktan sonra çoktan banyodan çıkmış olan Bay Tooga'nın peşine takıldı. Başında Clay ve iki gün içinde yapılması gereken bir soygun varken bir bu morluk eksikti doğrusu! Jack bir günde daha ne kadar morali bozulabilir, diye düşünürken mutfağa girdiler ve Jack her zaman oturduğu minik tabureye tünedi.

Bay Tooga paslı çekmecelerin birinden küf yeşili bir bez çıkarıp içine hatırı sayılacak kadar fazla buz koydu ve Jack'in eline tutuşturdu.  Jack buz dolu bezi yanağına değdirdiği an bütün tüyleri diken diken oldu. Yüzünü buruşturup buz tutan elini dirseğinden sabitlerken "Sigaranız var mı?" diye sordu büyük bir umutla.

Ağzında nane ve kan tadı vardı ki bu iğrenç bir tattı.

Bay Tooga her zaman giydiği takım elbisesinin cebinden yabancı marka bir sigara çıkarıp yaktıktan sonra Jack'e uzattı. Jack sigarayı güzel dudaklarının arasında sıkıştırdığı an Bay Tooga konuşmaya başladı. "Eee, Jack işler nasıl?"

"Her zamanki gibi iyi, neden ki?"

"Öyle görünmüyor ama...Bu aralar çok yaralanmadın mı? Bir iki yıl hiç yara almadan bir yığın soygun yaptığın zamanları hatırlıyorum Jack."

Bay Tooga'nın cevabıyla morali sıfırın bile altına inen Jack "Varılmaya çalışılan nokta?" diye homurdandı kısaca.

"Varılmaya çalışılan nokta şu: bence sana bir ortak lazım. Seni kollayacak ve bazı işleri senin yerine yapacak biri."

"Benim kadar becerikli bir hırsız bulmak çok zordur Bay Tooga."

"Ben hırsız demedim Jack."

Jack, on altı yaşında pansiyona ilk girdiğinden beri onu kollayan yaşlı adama baktı bir süre. Herhalde Jack'in dünyasına dahil tek kişi oydu ve o da fosilleşmeye yüz tutmuştu. Jack bir an gerçekten çok yalnız olduğunu fark etti. Hayatında gerçek anlamda hayatını teslim edebileceği ya da hayatını uğruna kaybedebileceği kimse yoktu... Jack küçüklüğünden beri kimseyle ciddi bir ilişki kurmamıştı, ne arkadaş olarak ne de sevgili.

Bu işinden kaynaklanıyordu. Ne kadar tanıdık o kadar ipucu demekti. Yine de...Jack tam depresif düşüncelerin içinde boğuluyordu ki içindeki ses onu kurtardı.

Senin gibi başarılı ve yakışıklı insanlar hep yalnız olur!

Jack taburesinden kalkıp Bay Tooga'ya buz ve taramalı tüfekle gerçekleştirdiği performans için teşekkür ettikten sonra odasına çekildi. Yapılması gereken bir yığın iş vardı. Çalışma masasının yanındaki lambayı açtı ve çekmecesinden kocaman bir dosya çıkardı.

Dosya Jack'in ilk soygunundan son soygununa kadar bütün soygunlarının olduğu bir arşivdi.

Clay Jack'in bütün soygunlarını incelediğini ve birkaç önemli ipucu bulduğunu söylemişti. O yüzden Jack'in bütün soygunlarını gözden geçirmesi gerekiyordu. İlk sayfayı açıp kendini tamamen işe vermeden önce kısa bir an çalışma masanın yanındaki pencereden dalıp gitti.

Küçük çaplı depresyonu aklına Simon'u getirmişti.

Acaba o şu an ne yapıyordu? Büyük ihtimalle küçük koltuğuna kurulmuş televizyon izliyordu. Jack nedenini anlayamadığı derin bir iç çekip kendini işine verdi.

15 mayıs 2004...

 

Simon koltuğuna yayılmış televizyon izliyordu. Kanalları dolaşırken önüne Robin Hood'la ilgili filmlerden biri çıkmıştı. Simon filmin her saniyesiyle koltuğa biraz daha yayılmış sonunda yatar konuma gelmişti. Zaten filmde bitmek üzereydi. 

Yattığı için uykusu gelen Simon filmin sonunu getirmek için cidden uğraşıyordu. Üstelik neden Robin Hood'la ilgili bir film bu kadar dikkatini çekmişti bilemiyordu.

Ya da biliyor muydu?

Aklına filmin ne ile alakalı olduğunu çözdüğü an o hırsız gelmişti. İsmi Jack olmalıydı, Simon onu tesadüfen şirketin kamera kayıtlarında, şirketin baktığı bankalardan birini soyarken görmüştü. Simon ‘nedense' Jack ve Robin Hood'u karşılaştırırken buldu kendini.

Elde ettiği karşılaşma sonuçları şunlardı:

Jack kesinlikle zenginden çalıp fakire veren bir hırsız değildi.

Jack bu işi zevk için yapıyor gibiydi oysa Robin Hood'un bir amacı vardı.

Robin Hood'un bir sevgilisi vardı ama Jack'in -sevgilisi olmadığını umuyordu ki bu onu bir ara delirtti- yoktu.

Jack kesinlikle Robin Hood'dan çok daha yakışıklıydı.

Simon birkaç saat bunun üzerine düşündükten sonra Jack'in yakışıklılığın evrensel olduğunu kabul etmiş o yüzden onu yakışıklı bulmakta bir sakınca görmemişti. Sonuçta o sapına kadar bir erkekti. Kız arkadaşları olmuştu ve asla ama asla eşcinsel olmayı düşünmemişti.

Bu şey gibiydi, kızların birbirlerini güzel bulması gibi.

Evet, evet öyleydi. Yoksa Simon'un boş zamanlarda Jack'in yüzünü aklına getirip... Simon kızardığını hissetti. Simon eliyle kendini serinletmeye çalışıyordu ki Robin Hood Marianne'yi öptü ve film siyah ekrana beyaz harflerle yazılmış SON'dan sonra bitti.

Ekran isimlerle dolarken Simon mutfağa gidip bir bardak su içti ve dişlerini fırçalayıp yatmaya hazırladı. Televizyonunu da kapattıktan sonra yatağına gömüldü.

Gözlerini yumdu ve kısa sürede çok garip bir rüya görmeye başladı.

Rüyasında Jack Robin Hood'un yeşil kıyafetlerini giymiş maceradan maceraya atlıyordu. Rüya buraya kadar oldukça normaldi, asıl anormallik sahneye Robin Hood'un sevgilisinin çıkmasından sonra başlıyordu. Başlarda Marianne'nin sadece güzel pembe elbisesi ve kahverengi saçları görünüyordu çünkü Simon'a arkası dönüktü.

Sonra Simon Marianne'nin yüzünü gördü!

Marianne Simon olmuştu. Üstelik pembe fırfırlı kız kıyafetleri içinde ve beline kadar kahverengi dalgalı saçları olması yetmiyormuş gibi rüyanın -o bölümden sonra Simon nefes nefese uyandı yoksa neler olacaktı Tanrı bilir!- sonuna doğru Jack -ya da Robin Hood mu demeli?- Simon'u hızlıca kendine çekmiş ve onu uzun uzun öpmüştü.

Bir erkeği öpmek gibi bir deneyimi olmadığı için Simon bir şey hissetmedi ama düşüncesi bile Simon'u uyandırmaya yetti.  

Garip rüyasından uyandığında saat beş buçuktu, o yüzden Simon biraz daha uyumak için yataktan kalkmadı. Tekrar uykuya dalmadan önce bir daha hırsızlarla ilgili film izlemeyeceğine dair kendine söz verdi.

 

 

 

 

 

End Notes:

İnternette öyle dolaşırken bu resmi buldum ve bir Robin Hood fantezisi yapıyım oldum :D Nasıl buldunuz?

 

Bu arada lütfen yorum yapııııın bu yazar neler düşündüğünüzü merak ediyor!!!

 

Bu da gördüğüm Robin Hood'un linki :D http://ginchyguide.frequency13.com/wp-content/uploads/2010/01/errol-flynn-robin-hood.jpg

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Eveeet bir Jack bölümü daha :D Biliyorum çok az Simon sahnesi var ama söz veriyorum bir iki bölüme düzgün bir simon x Jack okuyacaksınız!!! 

Lütfen takip etmeye devam edin o yüzdeeeeen :D 


 

Jack'i uyandıran her yerinde hissettiği zorlayıcı zonklamaydı. Gözlerini -tamamen- açabildiğinde dünyadaki rahatsız yatağından çok daha rahatsız olan tek yerde kıvrılıp uyuduğunu fark etti.

 Parkenin üstünde!

Oflayarak kalkmaya çalıştı ama her yeri tutulmuştu ve sandalyeden düşmüş izlenimi veren bir bacağı hala sandalyenin üstündeydi. Jack dün gece ve bu sabahın bir kısmını çalışarak geçirmişti ve herhalde bir yerden sonra sızmıştı. Hatırlamıyordu. Jack bütün soygunlarını tekrar tekrar -tekrar tekrar lanet binlerce kere tekrar- etmiş ama Clay denilen herifin büyük bir kendini beğenmişlikle bulduğunu söylediği lanet ipuçlarını bulamamıştı.

 Jack çok mu egoistti? Elbette! O yakışıklı, zeki, mükemmel ve çekiciydi -sabah sabah yine başlamıştı- ve egoist olmaması düşünülemezdi. Ama gecenin ilerleyen saatlerinde egoistliği bir kenara bırakmayı becerebilmişti! En azından o öyle düşünüyordu. Tabii, egosunu bir kenara bıraktığı halde tek bir ipucu bile bulamamıştı.

Jack'in hırsızlığıyla ilgili övündüğü şeylerden biri de kanıt bırakmamaktı. Jack hırsızlığı bu işte isim yapmış en yetenekli hırsızlardan öğrenmiş ve nasıl iz bırakılmadan soygun yapılacağı konusunda profesyonelleşmişti. Yaptığı onca soyguna rağmen arkasında ne bir saç teli ne de başka bir iz bırakmıştı. Bundan emindi, polis kayıtları da öyle diyordu. Clay'in bulduğu şey, her neyse Jack kaçırıyordu...

Ne olabilirdi ki? Jack hafta sonu olduğu için biraz daha -üç saat boyunca- bu ‘görünmez' ipuçları üzerinde durdu. Üçüncü saatin sonundaysa elde ettiği, tabii ki de baş ağrısına karışmış koca bir hiçti!

Jack pes edip kahvaltı etmek için mutfağa inmeye karar verdi. Yüzünü yıkadı ve üzerindeki buruşmuş kıyafetleri değiştirme gereği duymadığı için kısa sürede odasından çıktı. Neyse ki mutfak Bay Tooga dışında kimseyi ağırlamıyordu.

Bay Tooga onu gördüğü an gülümseyip "Bakıyorum zor bir gece geçirmişsin." dedi. "Sormayın." demekle yetindi taburesine çöküp başını iki eli arasına koyan Jack. Beş dakika sonra Bay Tooga Jack'in önüne kocaman cheddar peynirli bir tost koymuş ve karşısına geçmişti.

Jack tostundan kocaman bir ısırık alırken Bay Tooga'nın bir şey demek için ağzını açıp sonra vazgeçtiğini fark etti. "Bana istediğinizi söyleyebilirsiniz Bay Tooga." diye mırıldandı merakla. Eğer ihtiyar herif bir şeyi söylemekten vazgeçtiyse, o söyleyeceği şey bir devlet sırrı bile olabilirdi.

"Bugün dışarı çıkıp çıkmayacağını merak ettim."

 "Büyük ihtimalle çıkmayacağım. Neden?"

"Eğer çıkmayacaksan önemli değil." diye mırıldandı Bay Tooga konuşmanın bittiğini göstermek ister gibi masadan kalkarken. Jack herhalde bir şey isteyecekti, diye düşünüp üstelemedi ve en az kafasının iki katı olan tostunu bitirip çalışmak için odasına döndü.

Odasına döndüğünde çalışmadan önce bir sigara yaktı. Sonra uzun zamandır sigara içmediğini fark edip bir tane daha içti.

Ve bir tane daha.

Son sigarasının dumanını halkalar halinde çıkarmaya çalışıyordu ki aklına Simon geldi. Acaba şu an ne yapıyordu? Sonra Simon'un yaptıklarıyla ilgili merakını garip bulup düşünmeyi kesti ve sigarasını kül tablasına koyduktan sonra çalışma masasına geçti. 

Yapılması gerekilenleri bir kağıda karaladı:

Banka soygunu.

Clay'in ipuçları.

Banka soygununu aklına getirmek Jack'in beyninde muhteşem yüzüyle ilgili kan dondurucu tehdidin dolaşmasına neden oldu ve Jack soygunu üstünde yoğunlaşmaya karar verdi. Bakması gereken DİĞERLERİ dosyasını iki gün içerisinde açamayacağı için kendine karşı kullanılacak taktikleri bilmiyordu. Üstelik Jack taktikleri öğrenmiş olsa bile eğer soygunu yaparsa Clay'in hırsızın şirkette olduğuyla ilgili tezini kanıtlamış olurdu... Bu soygunun kesinlikle daha fazla zamana ihtiyacı vardı. Clay'in şüphesi dağılana ve Jack bütün taktikleri öğrenene kadar bir şey yapamazdı.

 Öte yandan Jack bu lanet soygunu iki gün içerisinde yapmazsa hayat kaynağı yakışıklı yüzünü kaybedebilirdi ki bunun düşüncesi bile Jack'i nefessiz bırakıyordu.

Başka bir yolu olmalıydı...

Jack uzun bir süre işaret parmağını çenesine pat pat vurarak düşündükten sonra Hırsızlar Tanrısı -Jack öyle bir tanrı olduğuna inanıyordu- Jack'e yardım etmeye karar vermiş olmalıydı ki aklına bir plan geldi.

Jack rahatlamış bir şekilde planının detaylarını düşünürken çalışma masasından kalktı ve komodinde duran cep telefonunu eline alıp Claude'yi aradı. Claude ilk çalışta açtı. "Evet?"

"Bir saat sonra her zamanki kafede?" diye sordu Jack direk.

"Ne konuşmak istiyorsun?"

"Elbette iş." derken Jack başka ne olabilir ki? diye geçirdi içinden.

"O zaman evime gel. Kafede konuşamayız."

"Pekala, bir saat sonra görüşürüz."

Telefon kapandı. Jack Claude'nin evinin nerede olduğunu hatırlamaya çalışarak banyoya girdi ve dişlerini fırçalayıp duş aldı. Kısa duştan sonra -ki bu sırada yanığının ve kurşun yarasının neredeyse geçtiğini fark etti- üstüne klasik siyah kıyafetlerini giydi. Yaptığı plan gereği yanına yüklü bir miktarda para aldı ve odasından çıktı.

Koridorda ilerlerken Bay Tooga'yı görünce durdu. "Dışarı mı çıkıyorsun Jack?" diye sordu Bay Tooga gözlerini o sırada silmekte olduğu pencereden ayırmadan. "Evet Bay Tooga, bir sorun mu var?"

"Yüzün."

"Ne olmuş?"

"Demek yüzündeki şişlikle barıştın."

"Ah, doğru! Onu tamamen unutmuşum!" Jack şişliğini hatırlamanın getirdiği hüzünle geriye döndü ve onun katındaki tek kadın olan İspanyol asıllı hırsızın odasının kapısını çaldı. İspanyol kadın Jack'i kocaman bir silahla karşıladı, neyse ki gelenin Jack olduğunu görünce silahı indirdi.

"Tanrım! Senin güzel yüzüne ne olmuş Jack?!" diye inledi kadın Jack'in girmesi için kapıdan çekilirken. "Bu şişliği kapatabilecek bir şeyin var mı?" diye mırıldandı Jack kadının haykırışını görmezden gelerek. Kadın başını sallayıp makyaj çantası olduğu belli olan bir kumaş parçasının içini karıştırmaya başladı.

"Morluğu kapatabilirim ama şişliğe yapacak bir şey yok."

"Önemli değil."

Kadın Jack'i yatağına oturttuktan sonra yanına oturdu. Parmağına biraz kapatıcı sürdükten sonra parmağını Jack'in şişmiş yanağına sürtmeye başladı. "Çok acıyor mu Jack?" diye mırladı.

"Hayır, hiç acımıyor."

"Çünkü eğer acıyorsa acını unutmanı sağlayabilirim." Kadının amacını anlayan Jack gülümsemeden edemedi, demek yüzünün yarısı şişken bile çekiciydi.

"Acımıyor, yine de teşekkürler." Şu an acelesi vardı.

Kadın hayal kırıklığını belli eden bir şekilde başını sallayıp yataktan kalktı. Jack de tekrar teşekkür ettikten sonra Claude'nin evinin yolunu tuttu.

 

"Selam."

"Selam."

Claude Jack'i süzüp mavi gözlerini uzun denilebilecek bir süre boyunca Jack'in efsanevi şişliğine diktikten sonra bir yorum yapmadan -ki bu konuda Jack ona minnettardı- Jack'in girebilmesi için kapının önünden çekildi.

Jack Claude'nin kendi minik odasından on taneyi içine alabilecek kadar büyük evine uzun zamandır gelmemişti. O yüzden salona geçtiklerinde ilk on dakika ikisi de konuşmadı, Jack etrafı süzmekle meşguldü.

Kitaplar, bardaklar, tablolar... Kısacası, sıkıcı denilebilecek her şey.

"Buraya salonun dekoru için gelmediğini var sayıyorum." diye homurdandı Claude.

"Hayır, zaten dekorun güzel olduğu da söylenemez. Neyse, konu şu ki Claude..." Jack derin bir nefes aldı. "Bana bir konuda yardım etmeni istiyorum."

"Eğer birinden yardım isteyeceksen onun zevkine laf etmemelisin." dedi Claude ama Jack'in öldürücü bakışlarını fark edince anında ciddileşip "Nasıl bir yardımmış bu?" diye sordu.

"Benim yapmam gereken bir soygunu yapmanı istiyorum."

"Ne?!" Jack eğer hamileyim deseydi Claude'nin bu kadar şaşırmayacağını düşündü. "Yardım edecek misin, etmeyecek misin?"

"İyi de neden böyle bir şey istiyorsun ki?"

"Uzun hikaye. Şu an peşimde çakma bir dedektif  olduğunu ve benim iki gün içinde bu soygunu yapmam gerektiğini bilmen yeterli. Eğer ben yaparsam herif şüphelenebilir ki bu da benim için hiç iyi olmaz." Claude'nin bir şey demediğini fark edince devam etti. "Bankanın güvenlik şirketinde çalışıyorum. Bütün normal numaraları öğrendim, yakalanma olasılığın sıfır. Üstelik bu işi bedava yapmanı da istemiyorum." Ceketinde fena ağırlık yapan banknotları önlerindeki masaya yığdı.

"Kesinlikle çok kolay olacak. Sadece 596 numaralı kasadaki gümüş kutuyu alacaksın."

Claude kaşlarını çattı.  "Şu senin tam bir rezalet olan soygun girişiminden mi bahsediyoruz?" Jack Claude'nin üstüne atlayıp onu sağlı sollu yumruklamamak için kendini zor tutarken "Evet ama adamların benim gibi hırsızlar için ayrı senin olacağın gibi normal hırsızlar için de ayrı taktikleri varmış. Beni beklemediğim yerden vurmuşlardı." Jack sabaha kadar kendini savunabileceğini fark edip "Her neyse, yapacak mısın?" diye sordu.

 Claude bir iç çektikten sonra "Pekala," diye mırıldandı. "Yapacağım, bana bilmem gereken her şeyi anlat." Jack rahatlarken minyatür bir dağa benzeyen para yığınına bir bakış attı. "Fiyat konusunda da anlaştık değil mi?"

Bu soru üzerine Claude, Jack'in nedenini anlayamadığı bir kahkaha patlattı. Öyle ki gülmeyi kestiğinde mavi gözlerinde biriken yaşları silmek zorunda kaldı. Jack bozulurken "Az geldiyse üstüne biraz daha koyabilirim." diye homurdandı.

"Yo yo," dedi Claude derin bir nefes alıp sakinleşirken "Ben para istemiyorum."

"Ne?" Jack kaşlarını çattı. "Açık konuş."

"Bu işi ancak benimle bir kere sevişirsen yaparım."

 

 

 

 

 

End Notes:

Yoruuuum Yoruuuum *yazarınız yorum kıtlığı yüzünden zombi oldu* 

Nasıl olmuş?? Ciddiyim neler düşündüğünüzü merak ediyorum!!! Lütfen yorum yazın!!!!

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Ta ta taaam :D Yeni bölüüüüüm *-* 

aslında bu bölümde de hiç Simon geçmeyecekti başka planlarım vardı ama her yorumda Simon isteği görünce Simon yazmaya karar verdim :D

okurlarım ister de ben yazmaz mıyım??

neyse size iyi okumalar...


 

Şimdi gülme sırası Jack'teydi. Bir an Claude'un ‘iş' ve ‘sevişmek' kelimelerini içeren bir şeyler dediğini zannetmişti ki bu kesinlikle imkansızdı...değil mi? Yani ne zaman bu iki kelime aynı anda kullanılmıştı ki?

"Dur bir saniye. Ben yanlış duydum sanırım."

"Dedim ki," diye bağırdı Claude yarı gülümser bir şekilde "benim parana ihtiyacım yok."

"Bu sevişmemiz gerekiyor anlamına gelmiyor!" diye homurdandı Jack.

"Öyle, ama vücudun dışında istediğim hiçbir şeye sahip değilsin."

Claude daha önce de -birçok kez- Jack'le sevişmek istediğini söylemişti ama Jack onu hiçbir zaman ciddiye almamıştı. Yani hangi erkek başka bir erkekten böyle bir teklif alınca ciddi olduğunu düşünür ki?  Bir an bu işi başkasına verip veremeyeceğini düşündü.  Evet, başka bir hırsız bunu Claude gibi sahte evrak satan birinden çok daha kolay yapabilirdi.

Ona verilen sadece bir gün kalmıştı, şansı yaver giderse yeterince iyi bir hırsız bulabilirdi. Kesinlikle bu işi yapanın Claude olması gerekmiyordu!

"Hemen cevap vermem gerekiyor mu?" diye sordu Jack eğer birini bulamazsa Claude'yi seçmek zorunda kalacağının bilinciyle tedirgin olurken.

Claude gülümsedi, "Elbette hayır. İstediğin zaman cevap verebilirsin. Sonuçta ben sana yardım etmeye çalışıyorum."

Ne yardım ama!

Jack gözlerini devirdi. Nereden çıkmıştı şimdi bu sevişme olayı? Jack tam da işlerin yoluna girdiğini düşünmüştü ki bam! Bu aralar Jack'in çok şanslı olduğunu söylenilemezdi doğrusu. "Yine de planı görmende fayda var, ne olur ne olmaz."

"Evet, ne olur ne olmaz." diye onayladı Claude bilmiş bir edayla.

Yarın bu soygunun yapılmış olması gerekiyordu, bu da Jack'e başka birini bulması için yaklaşık on sekiz saat veriyordu. Eğer bulamazsa en azından bir B planı olmalıydı. Claude yayıldığı siyah koltuktan kalkıp geniş pencerelerin  önünde duran ahşap çekmeceden kalem ve kağıt çıkardı.

Jack binanın kabataslak planını çizdikten sonra planı hızlıca anlatmaya başladı.

 

Bu, çok yakışıklı olduğu için Jack'i kıskanan piç kaderin bir oyunu muydu yoksa lanet bir tesadüf müydü? Jack hangisi bilemiyordu ama bütün çabalarına rağmen kimse, ama kimse Jack'in soygununu yapmaya yanaşmamıştı. Herkes öyle bir bankayı soymanın onların boyunu aşacağını ve kalan hayatlarını hapishanede geçirmek istemediklerini söylüyordu.

Jack ne kadar onlara soygunun tereyağından kıl çekmek kadar kolay olacağını söylese de kimse ona güvenememiş "Sizin için elbette öyledir!" demekle yetinmişlerdi, gerçi Jack'e bunu söyleyen elemanlardan birinin sesinde o kadar bariz bir gönderme vardı ki Jack onu dövmek zorunda kalmıştı...

Neyse, asıl konuya dönmek gerekirse, ona verilen süreden geriye sadece beş saat kalmıştı ve Jack'in elinde seçmemek için çabaladığı Claude'den başka kimse yoktu... İki erkeğin bir yatakta neler yapabileceğini hayal etmeye çalışmak umudunu yitirmiş Jack'e son bir güç verdi ve Jack kendini yine sokaklara attı.

Bildiği bütün hırsız pansiyonlarına, evlerine gitti, hatta bir ara yer altı pazarına bile indi. Sonuç aynıydı. Kimse ona yardım etmiyordu, Jack kendi dengi hırsızlara bile gitti. Hepsi ya meşgul ya da yurt dışındaydı. Sanki lanet dünyada soygunu Claude'den başka yapacak kimse kalmamıştı!

Geriye iki saat kaldığında Jack sokaklarda dolaşmaktan yorulmuş bir şekilde Claude'nin evine gitti. Claude sanki yüzünde sinsi bir sırıtışla Jack'in kapıyı çalmasını bekliyormuş gibi hemen açtı kapıyı. Cidden yüzünde sert bir yumrukla bozulması gerekilecek türden bir sırıtış vardı.

"Jack!" diye haykırdı Claude onu beklemiyormuş gibi şaşkınlıkla. "Başka birini bulamadın sanırım?"

"Kapa çeneni Claude." diye hırladı son derece gergin olan Jack Claude'nin omzuna çarparak içeri dalarken. Claude, kızgın bir boğa gibi soluyan Jack'i takip etti. "Neden bu kadar sinirleniyorsun ki?" diye sordu Claude kendini Jack'in yanına atarken. "Sanki daha önce hiç bir erkekle beraber olmamışsın gibi."

"Olmadım çünkü!"

Jack'in cevabı üzerine Claude'nin mavi gözleri dışarı fırlayacak kadar pörtledi. Ne yani, erkeklerle beraber olan birine mi benziyordu? Tamam, onun yakışıklılığı kadınlarda etkili olduğu kadar erkeklerde de etkiliydi ama Jack asla ama asla bir erkekle beraber olmayı istememişti.

Tabii, Simon... -neyse-

Claude limon yalamış gibi yüzünü buruşturdu "O zaman ilk seferde zevk alamayacaksın, sanırım." sonra devam etti, "Çünkü alttakiler için ilkler pek iyi geçmez." 

‘Alt' kelimesini duymak Jack'in iyice gerilmiş sinirlerini koparttı ve Jack vahşi bir haykırış eşliğinde Claude'nin üstüne atladı. Elini tam Claude'ye yumruk atmak için kaldırmıştı ki Claude'nin kahkahası onu durdurdu. Komik olan neydi?

"Sakin ol Jack, acıtmamak için elimden geleni yapacağım."

Jack yumruğu altlarındaki koltuğa geçirdi -ona vurmak onun soygun hakkındaki düşüncelerini değiştirebilirdi- ki bu çok kötü bir hamleydi. Claude anında ondan beş santim uzaktaki Jack'in güzel dudaklarına saldırdı. Jack geri çekilmek için bir hamle yapsa da Claude onu kendine bastırıyordu.

Claude'nin ısrarcı dudakları Jack'in birbirine kenetlenmiş dudaklarını açmaya çalışıyordu. Jack bir erkekle öpüşmenin bir kızla öpüşmekten farkı olmadığını fark ederken nasıl yapacağını bilmese de en yakın zamanda Simon'u öpmeyi aklının bir kenarına not etti.

"Soygunu yapmadan hiçbir şey yapmam Claude." diye homurdandı Jack Claude dudaklarını serbest bıraktığında. Jack tesadüfen karşılarında duran saati gördüğünde panikle ayağa fırladı. "Sadece bir saat kalmış! Hadi kalk!" Jack hala uzanmakta olan Claude'yi omuzlarından tutup çekti.

"Tanrım!" diye homurdandı Jack Claude'ye yanında getirdiği mini mikrofonu takmaya çalışırken. "Sana yapman gerekenleri bu mikrofondan söyleyeceğim, tamam mı?"

"Sakin olsana biraz!"

"Ve...ve..." Jack paniklediğini fark etti.

"Bana güven Jack, hadi."

 

Dudaklarını Claude'den zar zor kurtarabilen Jack "Bekle! Yorulmadın mı sen?" diye homurdandığında ‘muhteşem' soygunun üzerinden sadece bir saat geçmişti. Kabul etmeliydi ki Claude işi iyi becermişti. Kolayca çalmıştı gümüş kutuyu. Üstelik bunu sadece birkaç yalan söyleyerek yapmıştı ki bu Jack'i fena etkilemişti.

Kolay olacağına emindi ama bu kadar kolay olacağını hiç düşünmemişti.

Jack eğer Claude düşüncelerini bölmese bütün gece soygunu düşünmeye devam edebilirdi. "Kesinlikle yorgun değilim, beni atlatamazsın."

Jack tam başka bir bahane üretmek için ağzını açmıştı ki Claude bu fırsatı kaçırmadı ve Jack'in dudaklarını öpmeye başladı. Bu sefer Jack dudaklarını Claude'den uzaklaştırmaya çalışmadı, sonuçta ona bir söz vermişti ve Jack sözünde duran biriydi.

Jack'in de onu öptüğünü gören Claude iyice cesaretlendi ve ellerini Jack'in siyah tişörtünden içeri sokup onu okşamaya başladı. Jack Claude'nin soğuk ellerini teninde hissettiği an ürperdi. Claude'nin dudakları Jack'in boynuna kayarken Claude Jack'in pantolonuna uzanıp fermuarını açtı.

Claude'nin elini kendi organında hisseden Jack zevkle inlerken içinden bunları Simon'a karşı yapmayı planlıyordu. Bunların hepsini öğrenmeli ve en yakın zamanda Simon'a uygulamalıydı. Jack Simon'u düşünmenin verdiği ateşle iyice erirken Claude'nin onu soyduğunu fark etmemişti.

Bir an altındaki soğuk çarşafı hissetmek Jack'i kendine getirir gibi olsa da bu etki kısa sürdü. Jack'in Simon'un hayaliyle ısınan bedeni Claude'nin elinde daha da alevleniyordu. Jack Simon'un hayaliyle iyice sersemlerken neler olduğunu anlayamadı.

Her şey bir anda olup bitmişti. Jack Simon'u düşünmeye devam ederken göz yaşartıcı acıyı hiç hissetmemişti bile...

 

Herhalde, bana istediğim bir günü kaldırma gücü verseler pazarı seçerdim. Yani, kim seçmez ki? Pazarlardan nefret ediyorum, insan ne yapacağını şaşırıyor. Bir saniye bu domatesler..., diye düşünüyordu Simon kesme tahtasının üstünde can çekişen domatesleri kesmek için sabitlemeye çalışırken.

Kırmızı bir topa benzeyen domatesi yuvarlanmaması için son bir kez dürttükten sonra bıçağı bütün gücüyle tahtaya indirdi. Her yeri domates suyuna bulanırken Simon bir domates kesmenin bu kadar zor olmaması gerektiğini homurdanıyordu.

Simon ikiye ayırabildiği domatesi büyük bir zaferle daha küçük parçalara bölmek için hazırlanmıştı ki çalınan zil bütün evi doldurdu. Pazar gününün son saatlerinde bir misafir beklemeyen Simon kaşlarını çatarak domatesli elleriyle kapıyı açtı.

Ve geleni görür görmez kapıyı tekrar kapatmamak için kendini zor tuttu. Onun burada ne işi vardı ki? Üstelik elinde bir pastayla?! Ve birde yüzündeki şişlik vardı. Yine de hala yakışıklıydı. Simon'u anında deliye çevirecek kadar yakışıklı...

Kaşları çatılmış Jack "Sen içeride birini mi kesiyorsun?" diye sordu son derece ciddi bir ifadeyle.

Simon Jack'in yakışıklılığı ve yorumu üzerine kestiği domateslerden bile fazla kızarırken "Onlar do-doma-tes." diye kekeledi. Jack pastasını Simon'un domatesli ellerine koymayı ret edermiş gibi kendine bastırdı ve Simon'un ona izin vermesini beklemeden içeri, nerede olduğunu çok iyi bildiği salona daldı.

Simon Jack'in peşinden deliler gibi korkmasına rağmen salona girerken Jack'in bir garip yürüdüğünü fark edip "Yaraların nasıl?" diye sordu.

Jack yüzünü acıyla buruşturarak Simon'un -Jack'e göre- küçük olan koltuğuna oturdu ve kumandayı kurcalamaya başlarken "Çoktan geçtiler bile." diye cevapladı. "O zaman neden hala bir garip yürüyorsun?"

Jack birden kızardı -ki Simon bunun nedenini anlamadı- ve Simon'un duymadığı bir şeyler mırıldandı. Simon tam onun burada ne aradığını soracaktı ki mutfaktan gelen fokurdamalar ona yapmakta olduğu makarnayı hatırlattı. Simon makarnayı taşmadan ocaktan aldı ve süzdükten sonra tencereye geri koydu.

Domates sosuna bir tencere bulmak için arkasını döndüğünde burnu bir kumaşa sürttü. Jack tam karşısında, hatta dibinde duruyordu. Simon Jack'in birkaç santim uzağındaki vücuduyla tekrar kızarırken geriye sıçradı. "Neden gelmiştin?" diye homurdandı mutfakta dört dönerken.

"Güzel kokular geldiğini duydum."

"Hayır hayır, neden buraya geldin?"

Jack'in iri iri açılan gri gözleri kendisinin de cevabı bilmediği izlenimini verdi Simon'a. "Özür dilemek için. Yani sana attığım yumruk için falan filan... Makarna mı yaptın?"

Simon birden Jack nereden çıkmıştı bilemiyordu ama... "Evet ve şimdi izin verirsen sosu yapacağım." Jack'in iki metrelik vücudu Simon'u sıcak bir tedirginliğe boğuyor, boğazının kurumasına ve terlemesine neden oluyordu. Jack omuz silktikten salona gitti. Simon da sosu yaptıktan sonra ikisi televizyonun karşısında makarnalarını yediler.

Sonraki birkaç saatte film izledikten sonra ikisi de koltukta sızıp kaldı...

 

 

 

 

 

 

End Notes:

Böylece bir Volume'nin sonuna geldik sevgili okurlarıım :D

Nasıl bulduğunuzu o  kadar merak ediyorum kiii!!!  geçen bölüme beş yorum gelince sevinçten deliye döndüm dans ettim falan -tamam sakinim :D

hem bu 1. volume'nin sonu yani yazım gidişat gibi konularda beni aydınlatırsanız çoook sevinirim.

Üstelik yazarınız bugün okulda 2 toplantı yapmasına rağmen yeni bölümü koyuyor yorum yapıp onu mutlu ediiiiiiin. Neyse sustum siz anladınız beni ;)

umarım beğenmişsinizdir şaka bir yana :)

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

İşteeeeee yeni bölüm!!! demek isterdim ama bu yeni bir bölüm değil :D Anime izleyen ya da manga okuyan biri olarak bir de OVA yazıyım oldum :D Sanırım yazı dünyasında bunlara drabble deniliyor emin değilim :/

Yaniii bu Ova'da olan hiçbir şey normal hikayeyle ilgili değildir. Yazarınız zevkine yazmıştır :) Bundan sonra her Volume bitişinden sonra bir de Ova yazmayı planlıyorum

Sizde, eğer bir şey yazmamı isterseniz yorumunuzun sonuna ekleyebilirsiniz, 'OVA AYAĞINIZA GELDİ,  İTİNAYLA YAZILIR BEŞ DAKİKADA YAYIMLANIR .D'

Neyseee size iyi okumalar =D  


 

Simon yerinden sıçradığında Jack'in kolası neredeyse siyah deri eldivenli ellerinin arasından kayıp üstüne dökülecekti. "Simon!" diye haykırdı hala bardağın içinde hareket eden kolasını Simon'un küçük koltuğunun yanındaki sehpaya koyarken.  

Simon beş yaşındaki bir çocukmuş gibi ellerini yumruk yapmış gözlerini ovuştururken "O zaman kapat şunu da yatalım." diye homurdandı. O sırada ekran yine Simon'un filmin başından beri her gördüğünde sıçradığı beyaz elbiseli kadınla kaplandı ve Simon bir kez daha -tabii ki- sıçradı.  

"Madem uyumak istiyorsun, git uyu." diye cevapladı Jack filme konsantre olmaya çalışırken. Simon yüzünden en korkunç sahneleri hep kaçırıyordu.  

"Olmaz." dedi Simon uykulu ve çocuksu bir sesle. 

Jack filmi beyaz elbiseli kadının tam da ana kahramanın aynasında belirdiği sahnede durdurdu ve Simon'a döndü. Simon Batman'ın yardımcısı Robin kostümüyle oldukça tatlı görünüyordu. Kahverengi dalgalı saçları bir saat önce döndükleri cadılar bayramı partisinde dans etmekten karışmış ve kabarmıştı. Maskesini eve gelir gelmez çıkarmasına rağmen bıraktığı çizgiye benzer üç iz hala duruyordu. Siyah pelerinini de eve gelir gelmez bir yerlere fırlamıştı.  

Jack kostümün Simon'un üstüne tam oturduğunu fark etti -parti boyunca birbirlerini pek görme şansları olmamıştı-. Kostüm o kadar dardı ki Simon'un bütün hatları belli oluyordu... Kaslı olmayan ama hoş çizgilere sahip bedeni Jack'in birkaç santim uzağındaydı... Jack'in arzuyla ısınan bedeninden habersiz olan Simon'sa o sırada bir eliyle gözünü ovuşturmakla ve diğer eliyle de Jack'in pelerinini -Jack de Batman'di- çekiştirmekle meşguldü. 

"Neden uyumaya gitmiyorsun Simon?" diye sordu en yumuşak sesiyle Jack sanki bir çocukla konuşuyormuş gibi. Simon hemen cevap vermedi, üstelik Jack parlayan ekran sayesinde onun kızardığını da görebiliyordu. "Çün-kü-kü..." diye kekeledi, "Bu film çok korkunç ve yalnız yatabileceğimi zannetmiyorum."

Jack kahkahasını tutamadı.  

Simon iyice kızarırken başını yana çevirdi. Tabii ekrandaki beyaz elbiseli kadını gördüğü an yine Jack'e döndü korkuyla. "Simon..." diye mırıldanabildi Jack kahkahasının arasında. 

"Ne olmuş?" diye homurdandı Simon kaşlarını çatarken.  

"Hiç hiç. Ben sadece..." Cümlesini bitiremeden tekrar gülmeye başlamıştı. İyice utanan ve kızaran Simon koltuktan kalktı. "İyi geceler." diye homurdandıktan sonra da ayaklarını ceza almış bir çocuk gibi yere sürte sürte odasına gitti. Jack göz yaşlarını silerken Simon'un bazen ne kadar çocuksu olduğunu düşünüyordu. 

Derin bir nefes alıp filmi kapattı ve Simon'un yanına gitti. 

İyi zamanlama. 

Simon söylenerek dar kostümden kurtulmaya çalışıyordu ve çoktan kostümü beline kadar sıyırmıştı. Yanan vücudu yüzünden boğazı kuruyan Jack yumuşak bir sesle "Hey." diye mırıldandığında Simon çığlık atarak sıçradı. Jack'in bu sefer gülmekten ölmemek için kendini zorlaması gerekti. 

"Ne var?" diye homurdandı Simon kostümle cebelleşmeye devam ederken. 

"Yardıma ihtiyacın varmış gibi duruyor." diye mırladı Jack arzu dolu bir sesle.  

"Hayır, yok." diye cevapladı Simon aynı huysuz sesle. Sonra bacağını kostümden kurtarmaya çalışırken dengesini kaybetti ve yatağa düştü. Jack Simon'un üstüne atlamamak için kendini zor tutuyordu. Bir saniye, neden tutuyordu ki?  

Onun yanına uzandığında Simon hala kostümle savaşıyordu. "Sana yardım edeyim." Jack Simon'un tek bacağını kaplayan kostümden anında kurtuldu ve Simon'un kaçmasına izin vermeden dudaklarını kendi dudaklarıyla kapadı. Dudakları partide yedikleri cadılar bayramı şekerlerinden olsa gerek karamelli çikolata tadındaydı. 

Simon'un tatlı dudaklarını öpmeye devam ederken boylu boyunca Simon'un üzerine uzandı. Simon da ellerini Jack'in kuzguni siyah saçlarının döküldüğü boynunda birleştirmişti. Jack uzun bir süre Simon'un dudaklarını öptükten sonra dudakları yavaşça aşağı kaydı. Önce boynuna, sonra göğüs kafesine ve sonra da... 

Simon zevkle inleyip kasılırken Jack'in dudaklarına halinden memnun bir gülümseme yayıldı ve kendi kostümünü çıkarmaya başladı -kostümü parçalamamasının tek nedeni kiralık olmasıydı.- Batman kostümü yeri boylarken Jack Simon'un üstüne tekrar kapandı ve ikisi birbirlerinin tenlerini hissettikleri an ürperirken Jack tekrar Simon'u öpmeye başladı.  

Simon altında inleyip kıvranırken Jack onu yavaşça ama sertçe öpüyor arada ısırıyor ve boynuna geldiğinde onu yalayarak tadına bakıyordu. Jack daha fazla bekleyemeyeceğini fark ettiğinde elini yavaşça Simon'un kasıklarından aşağı indirdi ve onu okşamaya başladı. 

Jack'in dünyası Simon'un inlemeleriyle dolarken Jack yavaşça Simon'un bacaklarını araladı... 

Birkaç dakika sonra odanın ışıkları kapanmış Simon Jack'in üzerine uzanmış ve çoktan uykuya dalmıştı. Jack de çok geçmeden işaret parmağını Simon'un sırtında dolaştırırken uyuya kaldı... 

 

End Notes:

Eeeee nasıl buldunuz??? *-*

Lütfeeeeeen fikirlerinizi söyleyin!!!! Eğer Ova fikrini beğenmediyseniz kaldırabilirim -okurlarının düşüncelerini önemser- 

Bugün zaten moralim bozuk beni mutlu edip yorum atın yaniii =D

Umarım beğenmişsinizdir. 

Bu arada, bu da böyle bir Ova yazmak için ilham veren resmin linki ;http://fc09.deviantart.net/fs70/i/2011/252/b/a/batman_x_robin__que_pasa_by_joodlz-d49bgmy.jpg 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Yeni bölüüüüm :D Bu bölüm nasıl olmuş emin değilim aslında. Koymamayı da düşündüm bir ara ama sonra bakalım şansımızı deniyelim oldum.

Umarım beğenirsiniz!!!

 


 

             KOD: S.L.A.S.H

                                                      Vol 2. Oyun

Chp 1

Uyku sersemi Jack'in nerede olduğunu ve üstündeki ağırlığın ne olduğunu anlaması epey uzun sürdü. Anladığındaysa haykırarak yattığı yerden fırlamamak için kendini zor tuttu.

Simon'un minik koltuğunda bacakları koltuktan dışarı fırlamış bir halde yatıyordu. Elbette, Jack'te haykırma isteği uyandıran bu değildi.

Asıl neden, Simon'un boylu boyunca Jack'in üstünde yatıyor olmasıydı!

Jack ağzı açık bir şekilde uzun bir süre hareketsiz kaldı.  Garip bir şekilde Simon'un bedeni hem ağır hem de çok hafifti. Jack'in bedeninde o kadar zevk veren bir his bırakıyordu ki Jack sonsuza kadar öyle kalmak istedi. Simon'un sıcacık bedeni bir örtü gibi kendi bedenini örtmüş ve ısıtmıştı. Üstelik  Simon'un nefes alış verişlerini ve ritmik kalp atışlarını kendi göğsünde hissedebiliyordu. Kendini o kadar rahat hissediyordu ki bir an tekrar uykuya dalacaktı.

Uzun zamandır Jack kendini bu kadar huzurlu ve rahat hissetmemişti doğrusu.  Uzun zamandır Jack biriyle uyumamıştı... Uzun zamandır Jack biri için böyle hissetmemişti...İşte bu yüzden Jack kendine gelip Simon'un bedeninden kurtulmak için bir yol aramaya başladı. Eğer biraz daha yatmaya devam ederse...

Neler yapabileceğini düşünmek bile Jack'in vücudunun arzuyla zonklamasına yetti. O sırada Simon Jack'in arzudan hızla kalkıp inen göğsünden rahatsız olmuş olmalıydı ki alçak bir homurtu eşliğinde kendini Jack ve koltuk arasındaki boşluğa kaydırdı. Jack ve koltuk arasındaki minicik yere büzüşen Simon kısmen Jack'in bedenini  rahat bırakınca Jack kendini koltuktan yere atmak suretiyle kalktı.

Kalkıp toparlanan Jack bir eliyle saçını karıştırırken saate baktı. Tam zamanında kalkmıştı, eve gidip üstünü değiştirmesi için yeterince zaman vardı. Tam kapıya yönelmişti ki Simon'un mırıltısı onu durdurdu.

Simon uyurken o kadar güzel duruyordu ki! Uzun kahverengi kirpikleri neredeyse kızarmış yanaklarına değiyordu. Dudakları yarı açılmıştı ve yüzünü çevreleyen kahverengi dalgalı saçları dağılmıştı. Yüzünde o kadar güzel bir huzur ifadesi vardı ki Jack bir meleğe bakıyormuş gibi hissetti.

Jack Simon'a doğru bir adım attığını fark edince kendini dışarı attı.

 

...Bir çalışanın ‘DİĞER' dosyasını kullanabilmesi için en az üç yıl boyunca bu işletmede çalışmış olması gerekir. İş koşulları, madde 75'e göre...

Lanet olsun! Lanet olsun! Lanet olsun!  Lanet! Lanet! LANET!

Üç yıl mı?! Jack üç yıl yaşayabileceğinden emin bile değildi! Eğer suç dünyasında yaşıyorsanız en ütopik gelecek kavramınız yarın olurdu, üç yıl sonrası söz konusu bile olamazdı!

Hayır, başına gelen her şey ciddi ciddi tesadüf müydü yoksa o piç kaderin bir oyunu muydu? Jack'in şu an bunu düşünecek kadar bile vakti yoktu. Elde etmek için delirdiği dosyayı açabilmesi için en az üç yıl çalışması mı gerekiyordu?!

Jack hayal kırıklığıyla karışan sinir yüzünden bedeninin ısındığını fark etti ve serinlemek için her zaman açık olan ofis penceresinin gitti. Canı bir şeye sıkıldığında yaptığı gibi tırnaklarını kemirmeye başladı, şu an muhteşem kesimli tırnaklarının kötü görünecek olması umurunda değildi.

Jack sırf bu dosya ve Clay hakkında bilgi edinmek için şirkette biraz daha kalmaya -kesinlikle Simon'un bu şirkette çalışıyor olmasının etkisi yoktu - ve bu süre içerisinde de iş almamaya karar vermişti. Anlaşılan bu şirkette beklediğinden çok daha fazla zaman alacaktı...

Lanet olası üç yıl mı?! Jack bir türlü sakinleşemedi, bu madde bütün planlarını bozmuştu.

Tamam Jack, kaplumbağa tekniğini hatırla. Şimdi derin nefesler alırken ona kadar say.

Jack kollarını bağdaştırıp başını öne eğdi ve saymaya başladı. Bir...iki...üç. Üç yıl!

Jack bir fırtına gibi sigarasını kaptı ve tekrar pencerenin karşısına geçip sigarasını yaktı. Sigaranın yarısını bir nefeste bitirdi bütün morali bozulmuş halde.

Tamam, dürüst olması gerekirse Jack'i deliye döndüren şey ‘DİĞER' dosyası değildi. İşle alakalı hiçbir şey değildi. Zaten onu deliye döndüren de buydu!

Dün, Claude'den çıkıp -ki adım attığında ve oturduğunda hala canı acıyordu- Simon'a gittiğinden ve geceyi yanlışlıkla -bunu gerçekten planlamamıştı- orada geçirdiğinden beri bir garip hissediyordu. Dikkati sık sık dağılmaya başlamıştı, en ufak bir şeyde Simon'u düşünmeye başlıyordu ve bu duygusal açıdan iyi olmadığı gibi Jack'in bedenine de hiç iyi gelmiyordu!

"Tanrım..." diye homurdandı Jack başını iki yana sallarken.

Jack aklı Simon'la ilgili düşüncelerle doluyken nasıl işine konsantre olabilirdi ki? Sigaranın diğer yarısını da ikinci çekişte bitirince bir tane daha sigara yaktı. Tamam, tamam şimdi düşün Jack. Üç yıl çalışmadan bu belgeleri nasıl elde edebilirsin?

Birden, Simon'un saçlarının göründüğünden daha yumuşak olduğu geldi aklına.

Eğer ofis çalan telefonun sesiyle dolup Jack'in dikkatini çekmeseydi Jack saçlarını yolmaya başlayacaktı. Telefon Clay'e gelmişti. "Evet?" dedi Clay. Sonra kısa bir sessizlikten sonra "Tamam, listeyi gönderebilirsiniz." diye mırıldandı.

Jack hangi listeden bahsedildiğini hemen anladı. Jack'in beceremediği -artık kendisi de kabullenmişti- soygunundan sonra işe giren personellerin listesi. Jack'in kesinlikle ele geçirip kendi ismini çıkarması gerektiği liste. Hemen bir şeyler düşünmeliydi!

Plan, Jack'in kafasının üstünde yanan bir ampul eşliğinde geldiği an Jack kendinden başka kimsenin duyamayacağı bir bahane uydurup ofisten dışarı attı kendini. Şansına o sırada kalın siyah çerçeveli gözlükleri olan bir kız elinde Jack'in aradığı liste olduğu belli olan bir kağıt tomarıyla odaya girmek üzereydi.

Jack hemen karnına yerleştirdiği yastıkla iki katına çıkmış bedeniyle kızın önünü kesti. İşaret parmağıyla kızın sarıldığı kağıt tomarını gösterirken "Bunlar Bay Clay'in istediği belgeler mi?" diye sordu.

Kız başıyla onayladı.

"Güzel!" diye mırıldandı Jack. "Ben de tam belgeleri almaya geliyordum, Bay Clay onların fotokopilerini çekmemi istedi de..."

"Ah, bizim ofiste de fotokopi makinesi vardı, neden bizden istemedi ki?"

"Çünkü..." diye mırıldandı Jack istemeden son heceyi uzatarak. "Çünkü, sizi yormak istememiş."

Kızın yüzüne bir gülümseme yayıldı. "Kesinlikle yorulmam. Ben belgeleri çoğaltıp geleyim." Sonra da Jack'in itiraz etmesine izin vermeden kayıt bürosuna geri döndü. Jack birkaç saniye kapının önünde ne yapacağını bilemez halde durduktan sonra ofise girdi.

Başka bir şey bulmalıydı... Ofise baktı, Clay dışında kimse yoktu. Diğerleri yemek molasına çıkmış olmalıydılar. Jack biraz bekledikten sonra "Clay," diye mırıldandı. Clay ağzında siyah bir tükenmez kalemle Jack'e döndü. "Muhasebe bölümünden Bay Simon seni arıyordu, bir baksan iyi olacak."

Clay kaşlarını çattı ve kalemini ağzından çıkarıp "Ne olmuş ki?" diye sordu. Jack omuz silkti. "Bilmiyorum." Clay derin bir iç çekip yerinden kalktığında Jack şeytanca sırıtmamak için kendini zor tuttu. İşte gidiyor... Biraz sonra ofiste Jack dışında kimse kalmadı. Böylece Jack-

"Belgeleri getirdim." diye mırıldandı Clay'i görmeyi umduğu belli olan gözlüklü kız içeri dalarken. İçeride sadece yüzünün yarısı sakalla kaplanmış tombul bir adam olduğunu gördüğündeyse kızın gülümsemesi gözle görülür bir şekilde soldu ve "Bay Clay gitti mi?" diye sordu.

Jack gülümsememek için kendiyle savaşırken başıyla onayladı. "Masasına bırakabilirsiniz."

Kız kağıtları Clay'in masasına bırakıp çıktığı an Jack kağıtların yanında bitti. Kızın gelmesini beklerken hazırladığı minik kare kağıdı masanın yanına bıraktıktan sonra hemen kağıtları karıştırmaya başladı. Yalanı anlaşılmasın diye kızın çektiği fotokopileri aldıktan sonra kendi resminin olduğu sayfayı buldu. Şansına listenin en sonundaydı.

Jack yaptığı minik kare beyaz kağıdı kendi bilgilerinin yazılı olduğu bölgeye yerleştirdi, böylece orada Jack yok gibi görünüyordu. Sonra yaptığı kağıtla kapadığı belgeyi kendi bilgisayarından yeniden çıkardı, kağıdı yapıştırması farkedilebilirdi. Jack çıktıya baktı. Evet, listeden sonsuza kadar yok olmuştu.

Kopyaları ve normal belgeyi kendi çantasına tıktıktan sonra son derece rahatlamış bir halde düşündüğümden kolay oldu, diye düşündü.

Sonra da yüzünde kocaman bir sırıtışla Simon'u düşünmeye kaldığı yerden devam etti.

 

"Sizi çağırmadığıma eminim Bay Clay." diye tekrarladı Simon üçüncü kez.  Kim Simon'un Bay Clay'i aradığını görmüştü ki? Simon bugün ofisten dışarı bile çıkmamıştı.

Bütün kızlar yiyecek gibi bakan gözlerle Bay Clay'i izlerken "Madem öyle ben gidiyorum." diye homurdandı Bay Clay kaşlarını çatmış halde ofisten çıkarken. Herhalde arkadaşlarından biri Bay Clay'e şaka yapmıştı.  Simon işine geri dönerken aynı ofisi paylaştığı kızlardan biri "Yoksa Clay'i görmek için mi uğraşıyorsun Simon?" diye sordu. 

"Elbette hayır!" diye haykırdı Simon.

Bütün kızlar kikirderken Simon kızararak bilgisayarının arkasında kaybolmaya çalıştı.

"Gerçi Clay o kadar yakışıklı ki seni suçlayamıyorum!" diye haykırdı başka biri.

Simon sessiz kalıp işlerine devam etti.

İşlerini bitirdiğindeyse aklı Jack'e kaydı. Dün evine gelmiş ve sabah da ona görünmeden gitmişti. Simon Jack'i anlayamıyordu. Cidden, neden gelmiş olabilirdi ki? Özür dilemek için geldiğini söylemişti gerçi ama Simon buna bir türlü inanamıyordu. Pek özür dileyen bir tipe benzemiyordu.

Geçirdikleri geceyi düşünmek Simon'un yanaklarının daha da kızarmasına neden oldu. Gece bir ara uyanmıştı ve uyandığında kendini Jack'in bacakları ve kolları arasında bulmuştu. Jack ona öyle sarılmıştı ki Simon hareket edememişti. Gerçi hareket etmeyi istediğinden pek emin değildi. Jack'in kollarında kendini o kadar rahat ve sıcak hissetmişti ki...

Bütün bedenini rahat ve mayıştıran bir sıcaklık kaplamıştı... Simon daha önce hiç öyle hissetmemişti herhalde. Sonra bir erkeği düşündüğünü hatırlayıp kendini durdurdu.

Yanlışlıkla uyuya kalmışlardı. Hem Simon bir şey hissetmiş olsa bile Jack'in de öyle şeyler hissetmiş olması imkansızdı. Simon düşünmeye devam ederken kızlar Simon'un kızarmış yüzüyle dalga geçiyordu...

 

 

 

 

 

 

 

End Notes:

Eeeee nasıl buldunuz???

Lütfeeeeen güzel bulmuş oluuun :D

Ya dediğim gibi bu bölümden pek emin olamadım o yüzden lütfen yorum yapıp beni bu konuda aydınlatın.

Ciddiyim, yorum yaparsanız sevinirim *-*

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Yeni bölümm!!! Biraz geç geldi ama ilham kıtlığı yaşadım. Neyse ki şimdi iyiyim.

Bölümü okumanıza izin vermeden önce obsidyen'e bir şey söylemeliyim ama :) YAAAA ASLINDA KISKANÇLIKLA DOLU BİR BÖLÜM YAZDIM AMA OLAY SIRASI BİR GARİP OLDUĞU İÇİN TEKRAR YAZMAM GEREKTİ!!! AMA  MERAK ETME SONRAKİ BÖLÜMDE BAYAĞI KISKANÇLIK VAR!!!!

-sakinim size iyi okumalar :)


 

 

...98742, 98743, 98744,98745, 98746, 98747, 98748...

"Jack?" diye seslendi Bay Tooga.

Jack hangi sayıda kaldığını Bay Tooga'nın sesini duyduğu an unuturken tek eline dayadığı başını kaldırıp klasik işini yapan -bulaşık yıkıyordu- Bay Tooga'ya baktı. "Evet?" diye cevapladı kendine bile düşünceli gelen bir sesle. Bay Tooga tekrar konuşmadan önce ellerini lavabodaki su birikintisinden çıkarıp kuruladı ve Jack'in yanındaki tabureye oturdu.

"Çok dalgın görünüyorsun." diye mırıldandı endişeli bir sesle.

"90000 küsüre kadar saymak kolay bir iş değil Bay Tooga." diyip kestirip atmaya çalıştı Jack, kişisel sorunlarını Bay Tooga'yla konuşacak değildi. Kimseyle konuşacak değildi.

O yalnız kurttu. O sürüsünün tek üyesi ve başıydı. Hem şu ana kadar gayet iyi idare etmişti. Zaten Jack kadar yakışıklı, zeki, mükemmel, nefes kesici -evet, yine başladı.- birinin kime ihtiyacı olabilirdi ki? Kesinlikle Bay Tooga gibi ‘yüzyılın yürüyen kırışıklığı'  unvanını almış birine ihtiyacı yoktu. Kesinlikle...Kesinlikle Simon gibi bir elemana ihtiyacı yoktu!

Ah, kimi kandırıyordu?

Simon'u görmek için deliriyordu. Beraber uyandıkları günün üstünden dört gün geçmiş olmasına rağmen hala onun ince ve sıcak vücudunu kendi vücudunda hissedebiliyor, hala kalp atışlarını kendi göğsünden dinleyebiliyordu.

Ve bu o kadar boktan bir duyguydu ki Jack onunla ne yapacağını bilmiyordu. Düşünmesi gereken onca şey varken zihni bozulmuş plak gibi sürekli Simon'a yöneliyordu. Jack hayal kurmaktan ya da bedeninin tekrar tekrar ısınmasından yorulmuştu.

Simon'u düşünmemek için her şeyi denemişti: bildiği bütün tekerlemeleri, şiirleri tekrarlamış onlar bitince de saymaya başlamıştı. İtiraf etmesi gerekirse kendini aptal gibi hissediyordu ve bu Jack'in sinirini fena bozuyordu.

"Jack?" diye tekrarladı Bay Tooga kuru üzüme kadar kırışık elini Jack'in muhteşem gri gözlerinin hizasında sallarken. Jack irkilerek gerçek dünyaya döndü. "Evet, ne diyorduk?"

"Neden dalgınsın diyorduk?"

"Dalgın olduğumu da kim söyledi?" diye inkar etti Jack.

"Gözlerin yeterli bir cevap mı?" diye homurdandı Bay Tooga. Jack'in cevap vermeyip kaşlarını çattığını görünce şansını bir de "Sorun ne?" diyerek denedi.

"Şu an, buzullardaki yalnız kutup ayılarından başka sorunum yok Bay Tooga."

"Ya?"

"Ya."

Bay Tooga Jack'in ona açılmayacağını anlamış olacak ki konuyu değiştirdi. "Kendine bir ortak bulmuşsun sanırım." Jack bunun üzerine kaşlarını çattı. Ortak mı? Herif iyice bunamıştı herhalde. "Benim ortağım yok Bay Tooga. Bulmayı da düşünmüyorum."

"O soygunu kim yaptı o zaman? Seni, işini başkasına kaptırmayacağını bilecek kadar iyi tanıyorum Jack."

Claude'yi düşünmek Jack'in yanaklarının kızarmasına neden olurken "Sadece arkadaşımdı, bir seferliğine yardım etti." diye açıkladı. Claude'yi evinden çıktığından beri görmemişti ki görmeyi de istemiyordu zaten!

"Hım." demekle yetindi Bay Tooga. Sonra da Jack'in yanından kalktı ve bulaşık işine geri döndü.

Jack de Bay Tooga'nın hazırlamış olduğu ve varlığı konusunda ısrar ettiği dalgınlığı yüzünden yarım yamalak yiyebildiği yemeğinin geri kalanını yiyip odasına dönmek için mutfaktan çıktı. Kurşun izleriyle dolu koridoru geçmiş tam kapısını açıyordu ki birinin ona seslendiğini duydu.

Şu İspanyol kadındı.

"İyi akşamlar Bayan...."

"Isabelle." diye mırladı kadın, Jack'in biraz ilerisindeki odasından çıkıp ona ilerlerken. Jack neredeyse dalgınlıktan Isabelle'nin oldukça kısa olmakla beraber transparan bir gecelik giydiğini fark etmeyecekti. Isabelle hiçbir şey söylemeden dolgun ve kadınsı vücudunu Jack'in o sırada kasılmış olan vücuduna dayadı.

İnce esmer parmaklarını Jack'in kuzguni saçlarına gömerken "Bana bir teşekkür borçlu olduğunuzu hatırladım da." diye mırıldandı. 

Jack sırıtıp "Ya?" derken kapıyı açtı.

Jack Isabelle'yi odaya girdikleri an yatağına bastırıp öpmeye başlarken içinde Simon'u unutabileceğine dair aptalca bir umut vardı...

 

Jack'in gözleri adeta işkence çekiyordu. O kadar uykusu vardı ki başı yosunlar gibi bir öne bir arkaya sallanıyordu. Sabah, aynada ‘sevgili' takma sakal ve bıyığını takarken muhteşem gri gözlerinin morluklarla gölgelendiğini fark etmişti.

Tahmin edilebileceği gibi Jack dün akşam hiç uyumamıştı.  Isabelle tahmin ettiğinden de... Yine de sonuç berbattı! Jack ne kadar zevk alsa da -bunu inkar edemezdi- Isabelle'nin yanında hissettikleri Simon'layken hissettiklerinin yanından bile geçemezdi -bunu inkar etmek isterdi- .

Jack tam da o dramatik filmlerdeki gibi dizlerinin üstüne çöküp ‘Neden ben?' ya da ‘Neden Simon?' diye bağıracaktı ki ofiste olduğunu fark edip vazgeçti. Onun yerine yarım saattir yaptığı listeye maddeler eklemeye devam etti.

İşe gitmek için bindiği otobüs camına kafasını dayamış dışarıyı izlerken aklına bu üç yıl olayıyla ilgili güzel ama biraz riskli ve onu kısıtlayacak bir plan gelmişti:

Kendi ofisindeki elemanlardan birini kaçırma.

Jack, Clay ve kendisi dışında herkesin bir şifresi olduğunu biliyordu, eğer onlardan birini kaçırıp şifresini ele geçirebilirse ‘DİĞER' dosyasına ulaşabilir sonra da bu lanet şirketten çıkabilirdi.  Şirketten çıkma kısmında onu rahatsız eden tek şey Simon'u görmesi için daha fazla çaba harcaması gerekeceğiydi ki Jack bu durumu görmezden gelmeye çalışıyordu.

Listesini bitirdiğinde rahat bir nefes aldı. Sonunda kimi kaçıracağına karar vermişti :Ronny Harefox, kırk altı yaşında griye çalan saçları olan kahverengi gözlü eleman. Üstelik diğer elemanlara göre daha bir Jack hayranı gibi duruyordu.

‘Jack'i ancak ölüm yakalar.' tarzı yorumu hala Jack'in aptal aptal sırıtmasına neden oluyordu.

Jack planının kesinleşmiş olmasından son derece mutlu bir halde mesai bitimini beklemeye başladı...

 

Jack iş çıkışı evlerine dağılan kalabalığın karmaşasından yararlanıp binaya en yakın ara sokağa girdi. Karnına sıkı sıkıya bağlanmış yastığı, peruğu, takma sakal ve takma bıyığı yok ettikten sonra giydiği ceketin kapüşonunu kafasına çekti ve Ronny Harefox'u beklemeye başladı.

Jack onun diğer çalışanlardan beş on dakika daha geç çıktığını biliyordu.  Beklediği gibi, on dakika sonra iyice sakinlemiş bina çıkışında Ronny Harefox belirdi. Cebinden çıkardığı araba anahtarıyla arabasını açtı ve çantasını arka koltuğa bıraktıktan sonra sürücü koltuğuna geçti.

Jack hızla beklediği yerden fırlayıp arabaya doğru koştu ve arka koltuğa bindi. Ceketinin cebinde sakladığı silahı Ronny'nin görebileceği bir yere koyarken "Sür." diye emretti en sert sesiyle.

Ronny anında sürmeye başlarken dikiz aynasından Jack'in kapüşonunun altına gizlenmiş yüzünü görmeye çalışıyordu. "Sen de kimsin?" diye sordu Jack'in yüzünü göremeyeceğini anlayınca.

Jack cevap vermek yerine gülümserken Ronny'nin muhteşem yüzünü görmesine izin verdi. Ronny ona silah doğrultanın Jack olduğunu anladığı an şaşkınlıkla iç çekerken "Sen..." diyebildi sadece.

"24. Caddedeki boş depoyu biliyor musun?"

"E- evet." diye cevap verdi hala Jack'le aynı arabada olmanın verdiği şaşkınlıkla kekeleyen Ronny.

"Senden ne istediğimi biliyor musun?"

"Hayır."

"Bir şifre."

"Bir şifre olduğunu nereden biliyorsun?"

"Eğer bir soru daha sorarsan beynini patlatmak zorunda kalacağım." sonra şeytanca gülümsersen "Aynı son şifreyi söylemezsen de geçerli." diye ekledi. Ronny Jack'in tehdidine rağmen sessizliğini koruyunca Jack bıkkın bir iç çekerken silahın güvenliğini kaldırdı.

"Son duyduğun şey üçe kadar sayışım olacak o zaman." Sonra silahı sallarken "Gerçi bu bile şans. Sesim çok güzeldir." demeden edemedi. Ronny konuşmamaya devam edince de saymaya başladı. "Bir... İki-"

"Dur!"

Jack zaferle gülümserken "Madem söylemek istiyordun neden değerli zamanımı harcıyorsun ki?" diye homurdandı.

Ronny cevap vermek yerine "4563yk4" diye mırıldandı.

Jack şifreyi daha önceden hazırladığı kağıda yazarken depoya gelmişlerdi. Ronny deponun önünde durunca Jack adamın omzuna pat pat vurduktan sonra "Bıraktığın içim teşekkürler dostum." diye mırıldanıp arabadan indi.

Ronny, Jack arabadan indikten sonra gaza basmak yerine Jack silahıyla ikile hareketi yapana kadar bön bön ona baktı. Başka biri görmeden silahını ceketinin cebine geri koydu ve şifrenin karalanmış olduğu kağıda sırıtarak bakarken onu asıl sırıtış nedenine götürecek olan otobüsü beklemeye koyuldu.

 

Simon zil çaldığında eğer bir kedi alırsa ona ne kadar para ayırması gerektiğini hesaplıyordu. Kaşlarını çatarak kapıya gitti ve gözetleme deliğinden gelene baktı.

Yine mi?!

Yine de bunu bıkkınlıkla değil heyecanla haykırmıştı içinden. Kapıyı açtı. Jack Simon'un bir şey demesine izin vermeden içeri daldı. Kendini birlikte uyudukları minik koltuğa atarken "Bilgisayar! Hemen!" diye bağırdı. Simon yüzüne yerleşmiş salak gülümsemeyi silmek için bu emirden yararlandı ve hemen odasına gitti.  Diz üstü bilgisayarını şarjdan çıkarırken aynadaki yansıması dikkatini çekti.

Aptal gülümsemesine bir de parlayan gözler eklenmişti. Aman ne tatlı!

Simon eğer Jack ismini haykırmasa bütün gün kendine bakabilirdi. Yüzüne normal bir ifade takınarak salona koştu. Jack'in büyük bir sabırsızlıkla bilgisayarı açışını izledi ayakta. "Hoşgeldin." diye mırıldandı, ne kadar gereksiz olduğunu sonradan fark ederken.

"Şu önemli taktiklerin saklandığı dosyanın şifresini çaldım ve herifler her an şifreyi iptal edebilir , o yüzden varlığımdan kaynaklanan sevincini sonra gösterip hesabını açmaya ne dersin?"

Simon yanakları kızarırken Jack'in dediğini yaptı ve Jack'in işi bitene kadar mutfakta yanaklarını soğutmaya uğraştı.

Simon mutfaktan çıkmaya karar verdiğinde neredeyse bir saat geçmişti. Salona girdiğindeyse Jack'i karnında bilgisayarla uyur buldu. Yüzüne aynı aptal gülümseme yayılırken bilgisayarı Jack'in üstünden aldı ve üstüne bir battaniye örttü.

Sonra da yere oturup alt yazılı bir film izlemeye başladı.

 

 

 

 

 

 

End Notes:

Eeee? Nasıldı???

Hem fikirlerinizi söylemek hem de beni mutlu -çok çooooooooook mutlu- etmek için yorum yapmaya ne dersiniz???

ve yine söylemeden edemeyeceğim bir sonraki bölümde fena kıskançlık var :) 

-umarım beğenmişsinizdir...

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Yeni bölüm dü dü dü yeni bölüm :D -şarkı gibi mırıldanarak okuyun-

Eveeet kıskançlık diyorum :D Umarım beklediğiniz kadar bulursunuz *-* işler de kızışmaya başladı!! neyse spoiler yok :D

Bir de bir şey söylemek istiyorum yorum 49'da kaldı!!!! Kaç gündür 49!!! kendimi bıçaklıcam eğer değişmezse yani o kadar uyuz oldum :D -bilin dedim hani


 

 

Jack uyandığında bedeni alışmış olduğu yatak-koltuk acısıyla zonklamaya başlamıştı bile.  Uyku sersemliğini üstünden atmak için krem rengi tavana biraz baktıktan sonra kalkmadan önce biraz da bütün ağırlığını omzuna vererek yatmaya karar verdi.  Soluna döndüğündeyse bütün yüzü yumuşacık bir şeyin içine girdi.

Jack panikle geri çekildiğindeyse o yumuşacık şeyin Simon'un saçları olduğunu fark etti. Yere oturmuş ve başını Jack'in yastığının ucuna dayamış halde uyuyordu.  Jack'in bakışları hemen yumuşarken başını tekrar yastığın üstüne koydu ve bu sefer Simon'un yumuşak kahverengi saçlarının yüzünü örtmesine izin verdi.

Jack Simon'un yumuşak saçlarını koklarken neden odasına gitmemiş ki? diye düşünüyordu.  Gerçi odasına gitmemiş olması işine gelmişti ama uyandığında her yeri tutulmuş olacaktı.  Simon'un Jack'in nefes alışlarıyla hareketlenen saçları Jack'in dudaklarını gıdıklamaya başlayınca Jack son bir derin nefes alıp Simon'un hoş kokusunu içine çekti ve doğruldu.

Vanilya ve portakal gibi kokuyordu.

Jack gözlerini ovuşturduktan sonra koltuktan kalktı ve Simon'un üstüne örtmüş olduğu battaniyeyi Simon'un üstüne örtüp açık kalmış televizyonu kapadı.Banyoya gidip yüzünü yıkadı ve gargara yaptı. Salona döndüğünde Simon'un koltuğun hemen yanında duran sehpaya koyduğu diz üstü bilgisayarını aldı ve dün büyük bir aceleyle indirdiği dosyayı kendi USB'sine attı.  Sonra dosyayı silip bilgisayarı kapadı. Dosya işini de halletmişti sonunda.

Bilgisayarı aldığı sehpaya geri koyduktan sonra Simon'a bakmaya başladı. O ilk birlikte uyandıklarındaki gibi yüzü bir meleği andırıyordu.  Jack çoğu insanın yüzünü beğenmezdi ama Simon'un yüzü çok... Derin bir iç çekti.

Sonra kendini tutamayıp yüzünü biraz Simon'un yüzüne yaklaştırdı. Bütün vücudu heyecandan zonklarken Jack nefesini tutup biraz daha yaklaştı.

Ve biraz daha...

Şimdi aralarında o kadar az boşluk vardı ki Simon'un uzun ve gür kirpikleri neredeyse Jack'in kirpiklerine değecekti. Jack gri gözlerini Simon'un dolgun olmayan ama Jack'e dünyanın en çekici dudakları gibi gelen dudaklarına indirdi. Dudakları arasında da çok az bir mesafe vardı...

Eğer birkaç santim daha yaklaşırsa...

Jack son anda Simon'un hipnozundan kurtuldu -ki kurtulmamış olmayı isterdi- ve kendini ondan zorlanarak uzaklaştırdı.  Koltuğun kenarındaki ayakkabılarını giyerken neredeyse uyuyan birini öpüyordun! diye düşünüyordu. Nesin sen beyaz atlı prens mi? Gerçi ondan bile yakışıklıyım. Ama konumuz bu değil!

Jack kendine söyleyene söylene Simon'un evinden çıktı ve sabahın ilk saatlerinin soğukluğuyla hafif titrerken pansiyonun önünden geçen otobüs beklemeye başladı...

 

Jack, Ronny'nin şifresini nasıl kaptırdığını on bin kere dinlemiş olmanın verdiği sıkıntıyla terasa girdiğinde gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı.

Saat: 13:46 -normal-.

Mekan:  Teras -normal-.

Olay:  Simon ve Clay'in yemekhanenin tam ortasında üst üste yatıyor olması -kesinlikle ama kesinlikle kesinlikle kesinlikle kesinlikle kesinlikle normal DEĞİL!-

Jack yemekhanenin kapısında ağzı açık bir şekilde dikilmeye devam etti, şu an önündeki manzarayı izlemek hareket etmekten hatta nefes almaktan bile önemliydi. Clay şaşkınlıktan gözleri pörtlemiş Simon'un üstünden ağır ağır kalktı ve kahkaha atarken elini Simon'u kaldırmak için uzattı.

Kıpkırmızı olmuş Simon yarım yamalak gülümserken Clay'in elini tuttu ve Clay Simon'u gereğinden fazla çekip -kesinlikle bilerek!- kendine yaklaştırdı. Simon daha da kızarırken Clay'in yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Bir şeyler söyledi. Sonra da Simon bir şeyler söyledi, daha doğrusu kekeledi. Sonra ikisi aynı masaya doğru yürümeye başladı. Onlar konuşmaya devam ederken Jack'in ağzından neredeyse köpükler fışkıracaktı.

Kendini ‘Simon benim!" diye bağırıp Clay'i ölene kadar pataklamamak için zor tutarken bir elma alıp Simon ve Clay'in oturduğu masaya en yakın masaya çöktü.

Jack, Simon ve Clay'in ne konuştuğunu duymak için büyük bir çaba harcasa da lanet yemekhane o kadar gürültülüydü ki sadece kahkahaları duyuluyordu.

Jack delirmenin sınırındaydı. Hayır, Jack delirmişti. Simon nasıl Clay'le konuşurdu? Herifin Simon'a sarktığı o kadar belliydi ki! Simon'un Clay'in ne yaptığını anlamaması için kör olması gerekirdi.

Elmasından kocaman bir ısırık alırken Clay için envai çeşitte kanlı ölüm planlamakla meşguldü. Mesela, kafasını kıvılcımlar çıkana kadar masaya sürtmek, ya da kafasını duvara vura vura öldürmek, arabayla üstünden binlerce kez geçip onu yolla bütünleştirmek, bağırsa- ,Jack düşündüğü şeyi fark edince irkilip durdu.

Şaşkınlıkla Simon sırf biriyle konuştu diye neler düşündüğünü fark etti. Gerçekten Jack bu kadar kıskanç mıydı?

Evet. Omuz silkti.

Daha fazla Clay ve Simon'un konuşmasına -sadece beş dakika olmuştu- tahammül edemeyip masasından kalktı. Normal biri sinirle ofisine gider ve büyük ihtimalle kendi kendine küfür ederdi ama Jack normal biri değildi.Yine de Jack'ten yayılan korkunç ısıya rağmen Simon ve Clay'in başlarında dikilen Jack'i görmesi epey zaman aldı, ikisi de birbirlerine bakmakla meşguldü çünkü!

İkisi de sadece ona bön bön bakmakla yetinince Jack Clay'in oturduğu koltuğun kenarına ilişti ve kendini kontrol edip Clay'i hafifçe -oysa içinden onu terastan aşağı uçacak kadar güçlü itmek geçiyordu- itti. "Selam." diye mırıldandı. İkisi de bir şey demeyince kendinden memnun halde konuşmaya başladı:

"Eee? İşler nasıl gidiyor?"

Simon iyi gittiğiyle ilgili bir şeyler mırıldanırken Clay "Aynı ofisteyiz." diye homurdandı. Jack'in varlığından rahatsız olduğu belliydi. Jack Clay'in rahatsızlığından cesaret alıp devam etti : "Geçenlerde Harriet teyzemin tam 93 yaşında yeniden evlendiği haberini aldım."

Kimseden ses çıkmadı.

"İnanılmaz değil mi? Hatta duyduğuma göre düğünde davetlilerden beşi ölmüş. Yaş ortalaması bir müzedeki fosillerin yaş ortalamasıyla aynıydı herhalde." Sonra da gülmeye başladı. Hem de kahkahalarla. Tek eğlenen kendisiydi, ikisi de acı çekiyora benziyordu ki bu Jack'in kafasından attığı düğünden bile eğlenceliydi.

O gülmeye devam ederken Simon ve Clay garipseyen gözlerle ona bakmaya devam ediyordu. Yanakları gülmekten ağrımaya başladığında Jack gülmeyi kesti. Gri gözlerinde biriken gözyaşlarını silerken "Siz çocuklar, çok komiksiniz." diye mırıldandı.

Ne kadar rezil olsa da ikisini rahatsız ettiği için son derece mutluydu.

O yüzden "Bir keresinde de eski kedim Muffin doğum günü pastamın üstüne atlamıştı..." diyerek rezil olmaya devam etmekte hiçbir sakınca görmedi.

 

"Simon'la nasıl gidiyor?" diye sordu Jack'in hala ismini öğrenemediği adam gülmemek için kendini zor tutarken. Simon'la nasıl gidiyor mu? Jack o adamın üstüne atlayacaktı. Aynı günün birinde Clay'e yapacağı gibi kafasını kıvılcımlar çıkarana kadar yere sürtecek ve sonra da parçalanmış kafasını aç köpeklere verecekti.

LANET OLSUN! Simon'la nasıl gidiyor da ne demekti? Yoksa Clay ve Simon...Yo yo olmaz...değil mi?

Clay o sırada gözlerini devirdi. "İkimizin arasında bir şey olamayacağını biliyorsunuz baylar."

Ya ya sen onu külahıma anlat sapık herif, diye homurdandı Jack içinden.

"Terasta hiç de öyle görünmüyordunuz ama." diye cevapladı şifreyi kaptırdığını tamamen unutan Ronny.

Kesinlikle! Ronny, seni soyduğum için üzüldüm şimdi.

"Onunla takılıyormuş gibi yapacağım çünkü bir planım var." diye açıkladı Clay. Sonra herkesin biraz daha açıklama yapmasını beklediğini fark etmiş olacaktı ki devam etti:  "Jack'in bu şirkette olduğu tezimden yola çıkarak Jack'in ‘DİĞER'i öğreneceğini biliyordum. Öğrendiğinde de dosyayı ele geçirmek için bir şifre aramaya başlayacaktı.

Şifre için üç yıl bu şirkete bağlı kalmak Jack'e göre olmadığından Jack şifresi olanlara yönelecekti. O yüzden ben de o dosyaya erişimi olan herkesi Jack'in yapacağı olası kaçırılmaya karşı uyarıp istediği an şifreyi vermelerini istedim.

Buraya kadar dediklerim dün gerçekleşti. Jack Ronny'nin şifresini aldıktan yarım saat sonra birinin hesabıyla ‘DİĞER' dosyasına girdi ve bütün bilgileri kendine aktardı. Tamam, artık dosyadaki hiçbir işimize yarama ama biz dosyadan çok daha önemli bir şey bulmuş olduk.

Şu ana kadar Jack'in arkasında asla bırakmadığı bir ipucu: Ortağı Simon'u."

Jack'in kalbi panik ve şaşkınlıkla o kadar hızlı atıyordu ki Jack çok kötü hissetti kendini. Clay'in dediklerini dinlerken açılan ağzını kapadı. Ne yapacaktı şimdi? Kendini korurken Simon'u Clay'in pençelerine atmıştı. Hemen Simon'u kurtaracak bir şey bulmalıydı. HEMEN!

Jack ilk defa o an anladı, Simon'u varlığıyla bile tehlikeye atıyordu.

 "Senden korkulur adamım." dedi adamlardan biri sırıtırken.

"Simon mu? O çocuğu tanırım. Sürekli hasta falan olur. Jack'in onun gibi birini ortağı yapacağını sanmam." Jack kendi kimliğinin ortaya çıkma olasılığını umursamadan "Bence de." dedi. "Belki de Jack Simon'u tehdit ediyordur. Jack şirkete girdi ve en dikkat çekmeyen personeli bulup onu işlerini yapması için zorladı, olamaz mı?"

Clay Jack'in hipotezine kaşlarını çatarken "Bunu zaman gösterecek. Ben de Jack ve Simon arasındaki ilişkiyi çözmek için ona yaklaşıyorum zaten."

Jack tırnaklarını yemeye başlarken bir çözüm bulmak için düşünmeye başladı. Eğer Simon bu işten zarar görürse...

 

 Biri gelip omzuna dokunduğunda Simon evine doğru yürümekle meşguldü. Sıçrayıp arkasına döndüğünde gelenin Clay olduğunu görüp yarım yamalak gülümsedi. "Beni korkuttun."

Clay onun yanında yürümeye başlarken "Bu aralar seni korkutan başka birileri de olabilir mi?" diye sordu.

Simon Clay'in sorusunun nedenini anlamazken "Ne?" diye homurdandı. Clay gülümseyip  tek kolunu Simon'un omzuna atarken "Hiç hiç." dedi. "Ben sadece senin kadar zayıf birini korkutmak isteyenler olabileceğini söylemek istedim."

"Peki." dedi Simon başka bir şey aklına gelmediği için.

"Nereye gidiyorsun bakalım Simon?"

"Eve."

"Evde bekleyen biri var mı Simon?" Simon Clay'in onu tuttuğu soru yağmurundan rahatsız olmuş halde "Yok." dedi. "Peki ya sevgilin var mı?" 

Sevgili?

Simon'un yanakları kızardı. Uyandığında Jack yine ortalıkta yoktu ama Simon'un üstünü örtmüş ve televizyonu kapatmıştı. Simon bir an Jack'le sevgili olmanın nasıl bir şey olacağını hayal etti ve daha da kızardı.

Ama bu sadece bir hayaldi.

"Yok." diye cevapladı ciddi bir sesle.

"Hımm. O zaman bana arkadaşlarından bahsetsene."

Simon kaşlarını çattı. Huylanmaya başlamıştı. "Nedense sorgudaymışım gibi hissettim." Diye homurdandı.  Clay ellerini öyle bir şeyin olmadığını göstermek için iki yanana sallarken "Ben sadece seni tanımak istiyorum Simon." diye mırıldandı.

"İyi de, neden?"

"Çünkü senin  gibi insanlar her zaman ilgimi çeker."

"Nasıl insanlar?"

"Zayıf ama gerçekte ne oldukları anlaşılamayan insanlar."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

End Notes:

Eveeeet?? İstediğiniz kadar kıskançlık var mı sevgili okurlarım :D diğer yarısını da diğer bölümde eyleme dökülmüş halde okuyacaksınız -tamam spoiler oldu bu- 

Yorum yapmaya ne dersiniz? 

Beni şu 49'dan kurtarın ama şimdi 50 yorumda da bırakmayın. Ah ah bütün okuyanlar en azından iki kelime yazsa ne güzel olurdu*-*

neyse en önemlisi beğenmiş olmanız, umarım beğenmişsinizdir...

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Yeni bölüüüüüüm *-* Biraz gecikti, fark ettim. Ama sınavlar yaklaşıyor ve çalışmam lazım o yüzden anca zaman buldum. Dediğim gibi sınavlar yaklaştığı için bir sonraki bölüm yine gecikebilir, elimden geleni yapmaya çalışıcam yine de merak etmeyin ;)

BU ARADAAAA!!! Yorum yapan herkese çooooooooook teşekkürler, o kadar mutlu oldum ki, cidden delirdim falan *-*


 

 

Evet, Jack böylece son on beş dakikanı bön bön kapıya bakarak geçirmeyi başardın, tebrikler! Neden olaya biraz daha hareket katıp kapıyı açmıyorsun? En azından Simon şu lanet kapının aksine söyleyeceklerine bir cevap verebilir! Gerçi senin korktuğun şey de bu, değil mi? Simon'un vereceği tepkiden korkuyorsun. Clay'in ondan şüphelendiğini söylediğin an sana uzak durmanı haykırabilir...

Varlığının  bile ona zarar verdiğinin resmi kanıtını görmekten korkuyorsun... Ona gerçekten zarar vermiş olmaktan. Onu kendinden uzaklaştırmış olmaktan... Planını yaparken Simon'u hiç düşünmemiştin. Zaten plan yaparken kendin dışında kimi düşünüyorsun ki?

İşte bu yüzden yalnızsın Jack...

Çünkü kendinden başkasını düşünmeyi beceremiyorsun!

"Tanrım..." diye inledi Jack incecik beyaz parmaklarını kuzguni saçlarının arasına geçirip hafifçe çekerken. Her kötü hissettiğinde olduğu gibi ondan tamamen nefret eden iç sesi iş başındaydı. Tamam, Jack olanlardan kendini sorumlu tutuyordu ama iç sesinin ona karşı bu kadar acımasız olması kesinlikle haksızlıktı!

İç seslerin, destekleyici olması gerekmez miydi? Ya da romanlardakiler gibi ukala ama tatlı?

Jack ne diyordu? Kafası iyice darma duman olmuştu. Saçmalamayı kesip daha fazla Simon'un kapısının önünde öylece durmamak için derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Neyse ki birkaç dünyadaki bütün oksijeni içine çekme çabasından sonra durumu idare edecek kadar sakinleşmeyi başardı.

Alt dudağını ısırıp kapıya doğru bir adım attı ve hafifçe kapıya vurdu.

Meraklı bir homurdanma ve yere sürtülen ayak seslerinden biraz sonra kapı hafifçe aralandı.  Simon'un dağınık saçları, kızarmış yanakları ve -hepsinden beteri- şişmiş dudakları Jack'in görüş alanını kapadığı an Jack duymaktan öleceği suçluluğu ve geri kalan bütün hissedilmesi gereken hisleri bir kenara atıp "Simon?" diye homurdandı en kötücül sesiyle.

Onu beklemediği kesinlikle belli olan Simon "Burada ne arıyorsun?" diye tısladı kısık bir sesle.

Jack Simon'un ona oldukça aptalca gelen sorusuna cevap vermeden önce içeriyi görmek için kendini sağ sola kaydırdı. "Sevişmeni bölmek istemezdim ama sana söyleyecek önemli şeylerim var."

Simon Jack'in büyük bir kıskançlıkla söylediği ‘sevişmek' kelimesini duyduğu an daha da kızarırken "Önemli şeyler mi?" diye mırıldandı merakla.

Simon'un sevişme olayıyla ilgili bir yorum yapmadığını fark edip daha da meraklanırken Jack "İçeride konuşmayı tercih ederim." diye karşılık verdi homurdanarak.

Simon tam bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki içeriden gelen bir ses onu durdurdu. "Kim geldi Simon?"

Clay?

İş çıkışı. Aynı evde. Şişmiş dudaklar. Karışık saçlar. Kızarmış yanaklar. Yemekhane. Clay. Simon. Üst üste. Ortak. Casus. Clay. Simon. Clay. Simon. CLAY! SİMON!

"Kimse, görevli bir şey sormak için gelmiş." diye mırıldanan Simon sonra hemen hala bir tepki verememiş Jack'in yüzüne kapıyı kapattı.

Bu da ne demekti? Tamam, sadece biraz bilgi öğrenmek için hedefe sarkmak kullanışlıydı ama... Clay daha bir ya da iki gündür Simon'dan şüpheleniyordu ve şimdiden sevişmeye mi başlamışlardı? Daha da kötüsü Simon Clay'i neredeyse -sadece- bir haftadır tanıyordu!

"Tanrım..." diye mırıldandı Jack tekrar. Clay'i Simon'dan uzaklaştırma yollarını arayarak apartmandan çıktı ve pansiyona gidene kadar da bunu düşünmeye devam etti.

 

Kapı çalındığında Jack volta atmayı bırakıp tırnaklarını yemeyi kesti ve kimin geldiğini görmek için başını kapıya doğru çevirdi. Tahta kurdu dolu kapı gıcırdayarak açıldı ve Bay Tooga'nın buruşmuş kirli kıyafet topuna benzer yüzü kapı eşiğinde belirdi.

Jack bir şey demeden önce komodininde duran saate baktı. Saat 4 olmuştu! Yarın iş olduğunu tamamen unutmuştu. "Bu saatte geldiğinize göre önemli bir şey var?" diye mırıldandı Jack esnemesini tutmaya çalışırken.

"Jack, bildiğin gibi burası en az  benim kadar yaşlı bir pansiyon..." diye konuşmaya başlarken içeri girip Jack'in yatağının kenarına oturdu. "Tarih dersi için biraz geç değil mi Bay Tooga?"

Bay Tooga güldü. "Voltaların bütün pansiyonda duyuluyor."

"Ah, anladım."

"Bir sorun var." diye mırıldandı Bay Tooga. Jack bir sorun olmadığını göstermek ister gibi  "Ne sorunu?" diye sordu.

"Daha önceden karşılaşmamış olduğun bir sorun herhalde. Baksana, yüzün araba çarpmış bir inek kadar şaşkın."

"Ne?" Benzetmeyle beraber  iyice kafası karışan Jack odanın ortasında dikilmeyi kesip çalışma masasına tünedi. Bay Tooga'ysa Jack'in büyük bir başarıyla sergilediği anlama kıtlığı karşısında bunalmış olduğunu belirten bir sesle "Duygusal bir sorunun var gibi." diye açıkladı.

"Hayır yok." diye cevapladı Jack hemen.Bay Tooga neden onunla bu kadar ilgileniyordu ki? Hem geçirdikleri süre boyunca Jack'in kimseyle konuşmadığını öğrenememiş miydi? Konuşsa ne olurdu ki ayrıca? Şu an onun sorununu çözebilecek tek kişi yine kendisiydi. Nokta.

"Aşk konusunda bayağı tecrübeliyimdir."

Jack kendini gülmemek için zor tutarken "Ya?" diye mırıldandı. Yanlış adama aşkı öğretmeye çalışıyordu. Onun gibi yakışıklı, zeki, mükemmel, nefes kesici, muhteşem birinin aşkı başkalarından öğrenmeye hiç ihtiyacı yoktu.

"Aynen öyle. Sana istediğin konuda tavsiye verebilirim."

"Böyle deyince, tavsiye alacak sorunum olmamasına üzüldüm doğrusu."

"Şaka yapmıyorum Jack."

"Ben yapıyorum."  Yine de Bay Tooga'nın kırışık ama ciddi yüzünü görünce somurtup konuşmaya başladı.

"Duygusal bir sorunum yok çünkü ben..." durdu ve derin bir nefes aldı. Sonra da çekmeceden bir sigara alıp devam etti. "ben beceremiyorum."

Jack'ten bu kadar parçalanmış bir ses duymayı beklemeyen Bay Tooga kaşlarını çatarken titrek elini Jack'in düşmüş omzuna koydu. "Neyi beceremiyorsun Jack?"

"Sevmeyi, tabii ki!"

"Sen gördüğüm en sevgi dolu çocuktun Jack. Sevmeyi becerememekten çok sevmekten korkuyor olmayasın?"

‘çocuk' ve ‘korkmak' kelimelerini duyduğu an kasılan Jack oturduğu yerden kalkıp Bay Tooga'nın elinden kurtuldu. "Konuşmayı burada sonlandırmak zorundayım çünkü saat geç oldu v-"

Bay Tooga "Ya ya, bilmez miyim?" diye homurdanarak Jack'in sözünü kesti ve yavaşça odadan  çıktı. Jack Bay Tooga'nın arkasından kapıyı kapattı ve ışıkları söndürüp kıyafetlerini çıkarmadan yatağına uzandı. Dört sigara daha içtikten sonra da yorgun bir şekilde kendinden geçti.

 

"Beni ne kadar çabuk özledin." diye mırladı Claude.

Jack sinir krizi geçirmemek için derin bir nefes alırken "En geç 15 dakika sonra 24. Caddedeki boş depoya gelebilir misin?" diye sordu. Aklına Simon'u Clay'den ve kendini de öldürücü kıskançlığın getirdiği depresiflikten kurtaracak bir plan gelmişti. "Umarım beni depoya sevişmek için çağırmıyorsundur?"

Jack Claude'le yaşadıklarını hatırlayıp kızarırken -Tanrım, bundan nefret ediyordu!- Claude'nin söylediklerini görmezden geldi ve "Yanında bir silah ve birkaç kurşun da getir." diye homurdandı.

"Aaa! Anladım, iş." kısa bir sessizlikten sonra hafif bir hayal kırıklığıyla "yine." diye ekledi.

"Elbette iş! Her neyse, sen depoya git sonra da girişe yakın bir yerlere saklan. Bu bir kaçırma operasyonu kimsenin seni görmemesi lazım, benim bile! Tamam mı?"

"Tamamdır, ücret?"

Jack yaşadığı acıyı düşünüp ürperirken "Ceplerime para tıkmama gerek yok, sanırım?" diye sordu cevaptan korkarak.

"Aynen öyle!" diye cevapladı Claude, Jack'in sesinin aksine oldukça neşeli ve halinden memnun bir sesle. Jack telefonu kapadı ve bir sigara yaktı. Mesai bitimine on dakikadan az kalmıştı. İçindeki heyecanı bastırmak için sigarasından uzun nefesler alarak Clay ve Simon'un çıkmasını beklemeye başladı.

Eğer planı istediği gibi yürürse Jack Clay'den kurtulacaktı, tabii eğer Clay'in gerçek amacı Simon'un Jack'le iş birliği yapıp yapmadığını öğrenmekse... Jack diğer olasılığı düşünmek bile istemiyordu.

Neden  sana göre bu kadar sönük kalan biri için endişeleniyorsun ki? Clay asla seni geçemez. Sen bu dünyadaki en muhteşem varlıksın Jack, kimse seninle yarışamaz. Clay sadece aptal bir dedektif çakması. Jack, Simon ve Clay'in işten çıktığını görmese egosunu tatmin etmeye devam ederdi. İkisi beraber -tahmin ettiği gibi- yürümeye başlamıştı. Büyük ihtimalle Simon'un evine gidiyorlardı.

Jack aynı Ronny'i kaçırırken yaptığı gibi kapüşonunu başına indirdi ve ikisini takip etmeye başladı. Üzerinde ilerledikleri yolun biraz ilerisine kiraladığı arabayı park etmişti. Jack gittikçe ikisiyle arasındaki mesafeyi kapattı ve onların onu fark etmesine fırsat vermeden silahlarını ikisinin sırtına dayadı.

"Şuradaki siyah arabaya binin, Clay sen sürücü koltuğuna."

"Jack?" diye fısıldadı Clay şaşırmış bir halde.

Jack sırıtıp silahlarla onları iterken "Ta kendisi." diye cevapladı. Üçü arabaya bindi, Jack Clay'e karşı her an tetikteydi yine de Simon'a kaçamak bir bakış attı. Neler olduğunu anlamaya çalışıyor olmalıydı.

"24. Caddedeki depoya." diye emretti Jack sakin bir sesle.

Araba ilerlemeye başlarken "O depoyu çok seviyor olmalısın. Ronny'den de seni bu depoya getirmesini istemiştin." diye mırıldandı Clay. Jack bıkkın bir nefes verirken "Eğer başka bir depo daha olsaydı daha seçici davranabilirdim." diye cevapladı.

"Mantıklı."

"Ben her zaman mantıklıyımdır."

"Bütün bunları neden yapıyorsun? Çok zengin olmalısın." Evet, Jack zengindi. Kırık dökük bir pansiyonda yaşaması ve hala hırsızlığa devam ediyor olmasının parayla bir alakası yoktu zaten. Jack çalmayı seviyordu. Eğlenceli bir işti, kimse inkar edemezdi.

"Eğer bir kez daha cevap vermek dışında ağzını açarsan yanımdaki herifi kurşuna dizerim." diye homurdandı Jack. Clay'in alacağı her cevabın bir ipucu olacağının farkındaydı. Simon'sa korkudan ölmek üzereydi, Jack inandırıcı oynadığına emindi o yüzden. Simon'a uzun uzun bakmamak için kendini dikiz aynasına odakladı.

Tehdidi yüzünden Clay de sustuğu için sessiz bir yolculuk geçirdiler. Araba durunca Jack ikisini depoya sürükledi ve depodaki direklerden birine bağlayıp karşılarına geçti. Ne Clay ne Simon ona direnmeye çalışıyordu.Bu Jack'i biraz rahatsız etti ama nedenler üstünde durmak için iyi bir zaman değildi.  

"Anlat bakalım, Clay."

"Neyi?"

"Benim hakkımda bütün bildiklerini, gelecek planlarını, o çok önemli ipuçlarını."

"Yoksa?"

Jack gülümseyip silahının namlusunu o sırada korku dolu bakışlarla depoyu süzen masum Simon'a yönetti. Tam ağzını açıp güzel bir tehdit savuracaktı ki "Bu işle benim alakam ne?" diye homurdandı Simon.

"Clay'le takılıyorsun." diye cevapladı Jack Simon'un altındaki anlamı anlaması umuduyla.

"Beni ciddiye almana sevindim doğrusu, ama sana hiçbir şey anlatmam. Kiminle tehdit edersen et. Çok yakında, silahı tutan sen değil ben olacağım." Jack Clay'in sesinde garip bir şey sezmişti. Nefret gibi... Hırs... Sanki Clay Jack'i yakalamayı adalete teslim etmek için değil öldürmek için istiyordu.

Acaba istediği intikam mıydı?

Jack derin bir nefes aldı. Zaten bu kaçırılma olayını Clay'den bilgi almak için değil Simon'u kurtarmak için planlamıştı. Yine de Clay'i biraz daha zorlamaya karar verdi, eğer hemen ikinci aşamaya geçerse Clay onun gerçek amacını anlayabilirdi.

"Bu klasik bir adalet isteği değil, yanılıyor muyum?"

Clay cevap vermedi.

"Emin ol yüzündeki duyguları daha önce de gördüm. Eşyalarını çaldığım için peşime takılanlar, öldürdüğüm güvenlik elemanlarının yakınları... Hatta bir keresinde herifin biri karısı koyu hayranım olduğu için peşime takılmıştı. İntikam arzusunu tanırım. Buradaki asıl soru, sana ne yaptığım."

Clay cevap vermemeye devam ediyordu. Jack'se pansiyona dönünce Clay'i arşivinde aramaya karar verdi.  "Ne için olursa olsun, beni şu ana kadar bulan kimse olmadı. Olmayacak da. Belki öldüğümde cesedimi bulursun. Ki cesedim için çoktan birini tuttum bile."

Clay'in çizgi olmuş dudaklarında minik bir gülümseme oluşurken cevap vermemeye devam ediyordu. Jack "Beni istediklerimi dudaklarından sökmek zorunda bırakma." diye fısıldadı tehlikeli bir sesle. Göz ucuyla Simon'un ürperdiğini görebiliyordu.

Kısa bir sessizlikten sonra "Madem öyle." diye mırıldandı ve Clay'in yüzüne sağlam bir yumruk attı. Bu Simon'a sarktığın için, diye homurdandı içinden.  Clay bir tepki vermeyince ikinci yumruğu da indirdi. Ve bir tane daha. Sonra birkaç tane daha.

Jack nefes almak için uzaklaştığında Clay'in yüzü mosmor olmuştu, burnu ve dudağı da kanıyordu. Neyse, iyi tarafından bakmak gerekirse Clay'e olan bütün hırsını çıkarmıştı.

"Acıya dayanıklıyımdır, başka bir şey bulmalısın." diye mırıldandı çatallı bir sesle Clay ağzına birikmiş kanı tükürürken. "Ya?" diye mırıldandı Jack, Clay farkında olmadan ona ikinci aşamaya geçmesinde yardım etmişti. Jack Clay'i yumruklarken indirdiği silahı tekrar Simon'a doğrulttu.

"Arkadaşının kanını elinde taşımak canını acıtır mıydı?"

"Bölf yapıyorsun. Simon'un ortağın olduğunu biliyorum."

"Ne?" diye haykırdı Simon şaşkınlıkla. Jack'se Simon'un tepkisini görmezden gelip güldü. "Ben yalnız çalışırım.

Clay inanmadığını belli etmek için başını sallayarak onayladı.

Jack derin bir nefes alıp tetiği çekti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

End Notes:

Eeeeee? Nasıl buldunuz?

Umarım sınavlara çalıştığım için ilham perilerim ölmemiştir ve güzel yazmışımdır *dua etmeye başlar* 

Beni geçen bölümde yaptığınız gibi yorum atıp bir kez daha beni mutlu etmek ister misiniz??

evet evet, istersiniz c:

Cidden umarım güzel bir bölüm olmuştur *cidden şüphelii*

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Yeni bölüüüüüüm düü düüü dü -bu klasik bir açılış oldu artık ;)- 

UYARI;

-Sınav haftasına girmek üzereyim ve pekala ilham perilerim iyi iş çıkaramayacak kadar uçmuş olabilir

-İki cidden bu bölüm hakkında emin değilim,  öyle ki yorumlara göre belki sınav haftasından sonra tekrar yazarım. Ama o kadar yazmışken koyup şansımı deneyeyim dedim. O yüzden bu bölümde extra yorum yaparsanız sevgili okurlarım beni çok sevindirirsiniz -sınavlara hazırlanan yazarınızın buna ihtiyacı var-


 

 

 

Jack tetiği çektiği an boş depoyu kuru bir kurşun sesi doldurdu. Simon silah sesiyle gözlerini kapayıp iyice kasılırken Clay de gözlerini kapamış olacakları bekliyordu.

Elbette, hiçbir şey olmadı.

Simon'u vuracak değildi ya! Silah boştu, buraya gelirken içindeki bütün kurşunları çıkarmıştı. Yüzünü sahte bir şaşkınlık ifadesi kaplarken Claude'nin zamanının geldiğini anlaması için dua ediyordu.  "Ne?" diye homurdandı sinirli bir şekilde ne olduğunu anlamış etkisi katmak için.

Simon ve Clay de en az Jack kadar şaşkın bir ifadeyle olanları anlamaya çalışıyordu. Jack silahı kurcalarmış gibi yapmaya devam ederken depoda bir alkış sesi duyuldu. Jack birini beklemiyormuş gibi hemen arkasını döndü. Tanrı dualarını kabul etmiş olmalıydı, Claude elinde kurşunları sallaya sallaya sahneye yaklaşıyordu.

Claude "Bunları mı arıyordun Jackie?" diye sorarken yüzünde büyük bir gülümsemeyle kurşunları gösterdi.

Jack onun gerçek ismini kullanmamanın daha akıllıca olacağını düşünüp  "Alex..." diye fısıldadı. Claude kurşunları cebine atarken kendi silahını kaldırdı ve Jack'e doğrulttu. O sırada "Sen o soygunu yapan adamsın." dedi Clay nirvanaya ulaşmış bir edayla,yine de kafasının iyice karıştığı yüzünden okunuyordu.

"Jack'in egosuna aldırma, o kadar işi yalnız yapacak değil ya." diye cevapladı Claude, sonra da Simon'a dönüp "Bu elemanın işi ne?" diye sordu.

"Tesadüfen getirdim ama Clay onun ortağım olduğunu düşünüyormuş." dedi Jack Simon'a bakmadan, ellerini teslim olduğunu gösterir gibi havaya kaldırmıştı.

Clay Claude'a dönüp "Madem onun ortağısın neden ona silah tutuyorsun?" diye söylendi.

Claude Jack'in bile tüylerini ürperten bir kahkaha attı, kendini rolüne fazla kaptırmıştı anlaşılan. Jack'e yaklaşıp silahın ucuyla çenesini okşarken "Çünkü..." diye mırıldandı. "Şu ana kadar rol yapmam gerekiyordu."

Jack şaşırmış gibi derin bir nefes alırken  "Ne?" diye fısıldadı.

Claude güldü. "Bu zamana kadar bana güvenmeni sağlamaya çalışıyordum. Çünkü ancak senin yanında çalışırsam her şeyi öğrenebilirdim. Ama artık bitti, kanun namına seni tutukluyorum."

Jack tutuklanmak lafını duyduğu an dirseğini Claude'nin güzel yüzüne geçirdi ve çıkışa doğru koşmaya başladı. Claude arkasından birkaç el ateş etse de onu vuramadı ve kaçmasına izin verdi. Jack arabasına binip depodan uzaklaşırken Claude'u Clay'in yanında bırakmakla hata yapıp yapmadığını düşünüyordu...

 

"Kabul et çok iyi oynadım." diye mırladı Claude Jack'in kuzguni saçlarıyla oynamaya başlarken. Jack içindeki saçlarını Claude'nin elinden kurtarma arzusunu bastırıp "Böbürlenmeyi kes Claude," diye tısladı ve  "Bana ben gittikten sonra ne olduğunu anlat." dedi.

"Onları çözdüm, zaten şu pısırık eleman bayılmak üzereydi, o yüzden onu evine götürmek zorunda kaldık. Sonra Clay'le bir yere oturup biraz konuştuk ve voila! Ortak olduk."

"Ne konuştunuz?" diye sordu Jack şaşırmış bir halde. Claude'nin Clay'le ortak olması bayağı işine yarayacaktı doğrusu. Böylece Clay'in düşündükleri hakkında bilgi edinebilirdi. Jack Claude'nin elinin saçlarından boynuna, oradan da tişörtüne kayıp tişörtünden içeri girmesini izledi.

"Bence konuyu değiştirmeye çalışıyorsun." Tamam, Claude olayı anlamıştı. Jack yatağa geçmeden -ki koltuk da şu an ona oldukça olası bir yermiş gibi geliyordu- önce olabildiğince zaman kazanmaya çalışıyordu. "Ne konusu?" diye sordu Jack anlamamazlıktan gelerek.

Jack Claude'un elini göğsünün üstünde hissettiği an kasılıp nefesini tuttu. "Ama," Claude'nin eli yüzünden bir an duraksadıktan sonra devam etti, "Ama bana olanları anlatmazsan, hiçbir şey yapamam!"

Claude mavi gözlerini kıstı. "Mızıkçılık yapma Jack."

Jack vazgeçip koltukta yatar pozisyona geçerken "Bu sefer gerçekten daha yavaş olacağım." diye söz verdi Claude. "Geçen sefer de öyle demiştin." diye homurdandı Jack. Claude "Vücudunun hayal ettiğimden seksi çıkması benim suçum değil." diyip konuşmayı noktaladı ve dudaklarını Jack'in dudaklarına bastırdı.

Claude bir süre sonra Jack'in sert öpücüklerinden dolayı hemen zonklamaya başlamış dudaklarını bırakıp onun boynunu öpmeye başladı, bir yandan da eli onu okşuyor bazen de kendine bastırıyordu.  Jack Claude'in dişlerini omzunda hissettiği an tuttuğu nefesini bıraktı. Claude gülerken Jack'in tişörtünü çıkardı.

Claude'un dudakları Jack'in göğüslerinde oyalanırken Jack inlememek için kendini zor tutuyordu. Claude Jack'in vücudunu iyice ısıttıktan sonra Jack'in fermuarını ve düğmesini açıp elini içeri kaydırdı.

Jack'i sertçe okşamaya başladığı an Jack daha fazla dayanamayacağını hissedip kendini kasmayı bırakıp inledi. Claude'un hareketleri Jack'in ağzından kaçan inlemeyle daha da sertleşirken Jack yakıcı zevkle beraber yine keskin bir  acı hissediyordu.

Biraz sonra ikisi de pantolonlarından kurtuldu. Jack hissettiği acıyla gözlerini kapamadan önce saate baktı, geç olmadan Simon'a gidip bütün olanları anlatmalıydı...

 

Simon asansörün kapısından çıkan sesle sıçradı. Kapı o kuru silah sesine benzer bir ses çıkarmıştı kapanırken. Simon yutkunup 4. Kat düğmesine bastı ve asansöre dayanıp sakinleşmeye çalıştı.

Kısa ve uğultulu bir yukarı çıkıştan sonra asansörden çıktı ve kapısının gördüğü an dondu kaldı. Biri kapısının önüne oturmuş ve başını kendine çektiği bacaklarının üstüne koymuştu. Simon'un daha yeni eski ritmine kavuşmuş kalbi yine hızlanırken yavaşça kapısına yaklaştı.

Kuzguni saçları daha yakından gördüğü an onu tanıdı.

Jack.

Hiçbir şey söylemeden cebinden anahtarını çıkardı ve kapıyı açtı. Tam kapıyı kapatıyordu ki Jack kafasını kaldırdı. Ağzını bir şey söylemek için açmıştı ki Simon kapıyı kapattı. Onu öldürmeye çalışmıştı. Eğer dedektif Alex kurşunları almamış olsaydı çoktan mezarda olurdu!

Simon bir türlü anlamıyordu! Onu sokakta yaralı bulduğunda evine taşımış -suçlu olduğunu bilerek- ve yaralarını iyileştirmeye -hem de onu kan tuttuğu halde- çalışmıştı! En azından Simon onun... Onun... Kapı çalındı.

Simon iç çekip kapıyı hafif araladı. "İçeri girebilir miyim?"

"Hayır."

"Anlatmama izin ver."

"Beni öldürme planını mı? Hayır teşekkürler."

Jack derin bir nefes alıp kapının arkasında tüm gücüyle hazır bekleyen Simon'u savuran bir şiddetle kapıyı itekledi ve içeri daldı.

"Madem içeri dalacaktın neden soruyorsun?" diye homurdandı Simon.

"Bugün nazik olmaya karar vermiştim ama sınırlarımı zorluyorsun."

Simon karşılık vermeyince Jack "Clay senden şüphelenmişti ve benim senin iyiliğin için o şüpheyi ortadan kaldırmam gerekiyordu." diye açıkladı.

"Clay'in benden şüphelendiğini nereden biliyordun? Üstelik neden benden şüpheleniyordu ki?"

"Nasıl bildiğim önemli değil. Şifreyi çaldığımda aptallık edip senin bilgisayarından sisteme bağlandım. Clay de sistemden izini bulmuş ve seninle bir bağlantım olabileceğini düşünmüş."

Simon'un yüzüne garip bir gülümseme yerleşti. Duygu dolu bir gülümseme. "Ne aptallık değil mi?" diye sordu sesini yükselterek. "Ben senin için kendimi tehlikeye atmış olsam bile silah çekebileceğin biriyim sadece!"

Jack Simon'un sesindeki incinmişliği duyabiliyordu. Çatılmış kaşları eski halini aldı, birkaç adım atıp ondan uzakta durup kollarını bağdaştırmış Simon'a yaklaştı. "Öyle değil." diye mırıldandı yumuşak bir sesle. İşte yine yapmıştı! Yine plan yaparken sadece kendini düşünmüştü. Bu planı Simon'u kurtarmak için yapmış olsa bile Simon'u düşünmemişti...

Suçluluk anında içine çöreklendi.

"Umurumda değil." diye homurdandı Simon bir çocuk gibi başını Jack'in aksi yönüne çevirirken. "Simon." diye homurdandı Jack onun bakışlarını yakalamaya çalışırken. Sonunda onu çenesinden tutup kendine bakmaya zorladı. "Sana hayatımı borçluyum, o yüzden seni öldürmeyi asla düşünmem."

Simon çenesini Jack'in parmaklarından kurtarmaya çalıştı. "Sadece borcun yüzünden..." diye başlamıştı ki sustu. Ama maalesef Jack Simon'un ne demek istediğini anlayamıyordu. O an aralarındaki mesafeyi fark etmişti bulunmaktaydı.

Ya da aralarında olmayan mesafe mi demeliydi?

İki parmağının arasındaki çenesi -dolayısıyla dudakları- ona o kadar yakındı ki Jack sağlıklı düşünemiyordu. Boğazı çoktan arzudan kurumuştu. Neden duruyordu ki? Ne kaybedebilirdi? Zaten Simon şu an ona yeterince kızgındı, daha ne kadar kızgın olabilirdi ki?

Bütün cesaretini toplayıp dudaklarını o sırada gözlerini yere indirmiş Simon'ın dudaklarına değdirdi. Dudakları Simon'un dudaklarına değdiği an bütün vücudu ısındı Jack'in. Simon'sa şaşırmış halde kendini geri çekmeye çalıştı ama Jack elleriyle onun yüzünü sabitlemişti.  Diliyle Simon'un dudaklarını aralamaya çalışırken bir yandan da baş parmaklarıyla Simon'un ısınmış yanaklarını okşuyordu.

Sonunda Simon gevşeyip dudaklarını araladığında Jack kendini kaybeder gibi oldu. Simon'u -neyse ki- hemen yanlarındaki koltuğa itti ve üstüne çıkıp onu daha sertçe öpmeye başladı.

Tam Jack Claude'nin ona uyguladığı gibi elini Simon'un pantolonuna kaydırıyordu ki telefon çalmaya başladı.

 

Evet, Jack cep telefonu bulan heriften nefret ediyordu.

 

End Notes:

Eeee? Nasıldı?? *endişeli bir şekilde sordu*

dediğim gibi lütfen yorum yapıp nasıl olduğunu yazar mısınız? Ona göre silip tekrar yazıcam daha uygun bir zamanda 

şimdiden yorumlar için teşekkürler

-umarım beğenmişsinizdir!!

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Sınav haftasının bitişiyle beraber aranıza geri dönüyorum sevgili okurlarım!!!! Merak etmeyin, yazarının kısmen iyi bir sınav haftası geçirdi :D 

Şimdi asıl konuya dönersek, ilk ovada belirttiğim gibi sevgili okurlarımın istediği ovaları da yazacağımı söylemiştim , veeeeee sonunda ilk ova isteğim: Clay xClaude !!!!

Biliyorum biliyorum çok tercih edilen bir çift değil ama sevgili Annemariye ister de ben yazmaz mıyım?!!!?? 

Sonuç olarak: Sevgili Annemariye, umarım istediğin gibi bir ova olmuştur *umutlu* ve bu karakterlere uyuz olan okurlarım için, yarın başka bir ovayla karşınızda olacağım ;)


 

"Tanrım!" diye haykırdı Clay esneyip aynı zamanda gerinirken. "Bugünlük bu kadar yeter, uykudan öleceğim."

Claude daha Jack'in işine yarayacak hiçbir şey öğrenememiş olmanın paniğiyle "Ne?" diye homurdandı. Saate attığı hızlı bir bakıştan sonra "Saat daha gece yarısı bile değil!" diye devam etti.

Clay üçüncü esneyişinden sonra anca Claude'ye cevap verebildi. "Ben işe gidiyorum sevgili Claude."

Eğer yarınki buluşmaya bir şey öğrenmeden gidersem Jack beni çiğ çiğ yer, diye düşündü Claude korkuyla. Claude Jack'in tam bir iş kolik olduğunu ve işindeki aksaklıkların nedenini gözünü bile kırpmadan ortadan kaldırdığını daha önce tecrübe etmişti. Başını masaya dayamış Clay'i dürtükleyip "Saat on ikide seni bırakacağım, söz." diye mırıldandı.

Clay bu söz üzerine yavaşça toparlandı ve yarı yarıya kapanmış gözlerini saate dikti. "Pekala dostum, o zaman yüzümü yıkamaya gidiyorum." dedi ve sarsak adımlarla son bir saatini üstünde geçirdiği sandalyeden kalkıp koridorda kayboldu. Claude bir yarım saatinin daha olduğunu düşünerek rahatlarken cevaplanması gereken soruları aklına getirmeye çalışıyordu.

Neden Jack'i kovalıyorsun? Onunla aranda bir bağ mı var? Neden dedektif olmayı seçtin? Bilgi kaynağın nel- Claude sorusunu bitiremeden Clay "Geldim!" diye haykırarak salona girdi.

Claude yanına oturan baştan aşağı ıslanmış adam karşısında bıkkın bir iç çekerken "Yüzünü yıkamaya gittiğini zannetmiştim, duş almaya değil." diye homurdandı.  Clay sırıtıp alnına yapışan kahverengi saçların ucundan akan su damlalarını kolunun tersiyle silerken "Burada uyanık kalmaya çalışıyorum." diye cevapladı.

Claude "Neyse," diyerek konuyu kapattı ve "Asıl merak ettiğim soru şu: daha önce kimsenin bulamadığı bilgileri ve tezleri nasıl buluyorsun?" diyerek direk konuya girdi.

"Dedektifler genelde materyalisttir. Ben olaylara daha çok psikolojik yönden bakarım. Takip ettiğim suçluların kişiliklerini çıkardıktan sonra hamlelerini tahmin etmek ya da anlamak daha kolay olur çünkü onlarla empati kurma yeteneğine kavuşursun." diye cevapladı Clay bilmiş bilmiş.

Claude anladığını belirten bir ses çıkardıktan sonra çabucak diğer sorusuna geçti. "Peki, neden Jack?"

Clay cevap vermeden önce kısa bir süre ellerini yumruk yapıp gözlerini ovuşturdu. Claude'sa o kısa sürede gözlerini Clay'e dikmiş cevabını bekliyordu. Sonra birden gözleri Clay'in gergin boynunda asılı kalmış minik bir su damlasının yavaşça Clay'in boyun kıvrımlarından aşağı, gömleğinin içinde kaybolmasına takıldı.

Aynı yolu başka bir damla daha izledi ve Claude Clay'in boynunu yalayıp gömleğinin içinde kaybolan damlaları en az beş kere izledi. Yutkunduğunda boğazının kuruduğunu fark etti Claude.

Ama bu kuruluk herhangi bir sıvıyla yok edilebilecek bir kuruluk değildi. Claude aynı kuruluğu Jack'in muhteşem vücuduna bakarken de hissediyordu. Clay gözlerini ovmaya devam ederken Claude onu baştan aşağı süzdü. Vücudu Jack'in vücudu kadar muhteşem olmasa da kesinlikle dikkate değerdi.

Islanmış siyah gömleği geniş omuzlarına ve göğüs kaslarına yapışmıştı ve atletik vücudunu gözler önüne seriyordu. Karın bölgesine doğru bollaşan gömlek yerini siyah bir kemere sonra da siyah bir pantolona bırakıyordu.

Claude gözlerini onun pantolonuna dikmekten zor alıp yüzüne odaklandı. Kahverengi saçları ve kahverengi gözleriyle sıradan, her sokakta görülebilecek bir tipti aslında. Aslında onda Claude'nin ilgisini çeken hiçbir şey yoktu ama bir şekilde çekmişti işte.

Claude ne olduğunu anlamadan parmağının altında onun ıslak ve sudan soğumuş tenini hissetti. Parmağıyla onun gömleğinin altına kayan su damlalarını izlemeye başlamıştı. Clay de onun parmağını hissetmiş ve gözlerini ovmayı kesmişti. "Ne oldu?" diye sordu çatılmış kaşlarla Claude'ye bakarken.

Claude'sa konuşacak durumda değildi. Parmağı aynı takip ettiği su damlası gibi Clay'in gömleğinin altına kaydı ve sıcak teniyle buluştu. Artık Clay de konuşacak durumda değildi. Claude gözünün ucuyla ağzının şaşkınlıktan açılmış olduğunu görebiliyordu. Parmağı yavaşça gömleğinin düğmelerini açarken Cladude damlaları bir de diliyle takip etmeye karar verdi.

Kendini Clay'e iyice yaklaştırdı ve dudaklarını Clay'in zaten gergin duran boynuna bastırdı. Tenindeki su damlalarını yalarken Clay'in dudaklarından titrek bir inleme döküldü. Claude Clay'in boynunu sertçe öperken elleri bütün düğmeleri açmayı başarmıştı.

Kısmen ıslak gömlek hemen yerle buluştu.

Claude'nin dudakları Clay'in göğüslerine ve karın kaslarına inerken kulaklarında arzuyla hızlanmış kalbinin sesi ve Clay'in inlemeleri vardı.

Claude'nin bütün vücudu arzudan zonkluyordu ve ona bu kadarıyla yetinmemesini haykırıyordu. Claude vücudunu dinleyip Clay'in pantolon düğmesine davrandı. Claude tam elini pantolondan içeri sokuyordu ki birinin onu dürttüğünü hissetti.

"Sen devam et, ben gidiyorum."

Claude irkilerek masaya dayadığı kafasını kaldırdı.

Clay'in gömleği yerli yerindeydi ve hiç de ıslak değildi. "Uyuya kaldın." diye açıkladı Clay. Rüya? Claude sersem sersem saçlarını karıştırırken hala gördüklerinin etkisini üstünden atmaya çalışıyordu. "Tamam, bu gecelik bu kadar yeter." diyebilmesi için üç dakika beklemeleri gerekti.

Clay başını salladı ve "İyi geceler." deyip evden çıktı.

Claude uyku sersemi, rüyasını düşünmeye cesaret edemeden koltuğuna yığıldı ve bu sefer de Jack'le ilgili bir rüyaya daldı...

 

End Notes:

Eeeee? Nasıl olmuş???

Sınavdan sonraki ilk bölümüme yorum yapmaya ne dersiniz sevgili okurlarım???!!!! emin olun, sizin yorumlarınız beni en az kimyadan aldığım 100 kadar mutlu ediyor *-* 

O yüzdeeeeeen yorum yapalım!!!!!

not: umarım beğenmişsinizdir...

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Sevgili okurlarım size söylemek istediğim birkaç şey var: 

Fark etmiş olmalısınız ki sitede yorum sayısı azaldı. Buna gerçekten çok üzüldüm çünkü yazı yazmak çok zaman alan bir iş ve insan harcadığı zamana deyiyor mu deymiyor mu merak ediyor. Hatta bu nedenin de katkılarıyla siteden ayrılan çok değerli yazarlarımız var. 

Bu benim sitedeli ilk yazım ve onlar kadar tecrübeli ve iyi olmadığım için aldığım yorumlar bana yetiyor :D -tabii elbette ben de bir çok kişinin yorum yapmasını, hatalarımı söylemesini isterim-

o yüzden : sevgili liarkitsune, Arysalis, Annemariye, Leinth, obsidyen, L_Kira, zynpllcnn, alone, haru, Persephonexx, gmscng, D-Dean, esen, Theala, klaineforever, ladyrowena65, JgsNurLmh, rmmyd, ignorus, Nova-, Lili_DAnceee HEPİNİZE ÇOOOOOOOOOK TEŞEKKÜRLER!!! ELİNİZDEN GELDİĞİNCE BANA YORUM YAPTIĞINIZ İÇİN!!! UMARIM YAPMAYA DA DEVAM EDERSİNİZ!!! :D SİZİ ÇOOOK SEVİYORUM

Tamam sakinim, sadece söylemek istedim :D

 


 

 

             KOD: S.L.AS.H

                                                   Vol. 3 Karadul

Jack tekrar saatine baktı. Bu, son on beş dakikada bir tik haline gelmiş, neredeyse her saniye tekrarlanmış bir olaydı.

Jack çok sabırlı biri değildi ve işte o yüzden beklemek en nefret ettiği şeyler listesinde birinci numaradaydı. Sonraki sırayı palyaçolar alıyordu ki bu tamamen ayrı bir konuydu. Şu orospu çocuğu üç dakika içinde gelmezse çekip gideceğim! Jack müşterisine, yani Bay Harrison'a özellikle kızgındı.

Onu tam da Simon'la öpüşürken aramıştı!

Jack tam Simon'la öpüştükleri saniyeleri düşünmeye başlayacaktı ki gri saçları kafasına yapıştırılmış, buğday tenli ve orta yaşlı bir adam karşısındaki sandalyeye oturdu.  Jack toparlanıp Bay Harrison olması gereken adamı şüpheyle süzdü.

Takım elbisesi ve grileşmiş saçlarıyla ciddi birine benziyordu. Şekilli çenesiyle o sırada kendisini süzmekte olan Jack'e bir hareket yapıp "Sen Jack'sin değil mi?" diye sordu.

"O zaman siz de beklediğim Bay Harrison olmalısınız." diye mırıldandı Jack soğuk bir sesle, adamın sesindeki tınıdan hoşlanmamıştı. Bay Harrison cevap vermek yerine otururken yanına koyduğu iş çantasından birkaç fotoğraf çıkardı.

Masaya siyah bir zemine dökülmüş pembe tozların fotoğrafını koyarken "Bu yeni ürettiğim Ekinia." diye mırıldandı. Bay Harrison'ın yer altı dünyasında uyuşturucuyla kazanmış olduğu ünü bilen Jack şaşırmadı. Fotoğrafı eline alıp inceledi. Onun ilgisini çeken tek şey Ekinia'nın pembe olmasıydı.

"Umarım beni uyuşturucunuzun resimlerini göstermek için çağırmamışsınızdır." diye homurdandı Jack fotoğrafı masaya geri koyarken.

Bay Harrison kısa bir süre güldükten sonra "Maalesef hayır Jack." diye cevapladı. "Ekinia'nın elimdeki tek sürümü ben daha piyasaya süremeden çalındı, senden onu bana geri getirmeni istiyorum."

"Bu soygun yapılalı kaç gün oldu Bay Harrison?" diye sordu Jack kaşlarını çatarken.

"On gün. Bir profesyonele başvurmadan önce kendim araştırmak istedim."

"Umarım o on gün içinde uyuşturucunun çekilmiş olma olasılığının ne kadar yüksek olduğunu biliyorsunuzdur Bay Harrison. Yeraltında yaptığınız ünü biliyorum. Uyuşturucularınızın özel kullanıcıları var. Belki de onlardan biri uyuşturucuyu eline geçirdiği an bitirmiştir."

Bay Harrison Jack sözlerini bitirdiğinde masaya yeni bir fotoğraf koydu. Bu bir kolyeydi.  Jack neredeyse yumruğu kadar büyük olan şarap kırmızısı yakuta baktı. Gümüş çerçeveli yakutun konuyla ne alakası olduğunu anlamaya çalışan Jack Bay Harrison, "Uyuşturucuyu bu kolyenin içine saklamıştım." diyince aydınlandı.

"Kimse uyuşturucunun içinde olduğunu bilmiyor."

"O zaman bu klasik bir mücevher soygunu."

Jack Bay Harrison'un ona doğru ittiği üçüncü fotoğrafı eline aldı. Fotoğrafta doğal olmayacak kadar solgun tenli ve kömür siyahı saçları olan bir kadın vardı. Kadının oval yüzü neredeyse tamamen siyahtı. Siyah gözleri, göz  kapaklarını kapatan siyah far ve dolgun dudaklarında siyah bir ruj. Siyah irisleri göz bebekleriyle birleşmiş ürkütücü bir bakış kazandırıyordu ona.

Sol kulağının arkasına itilmiş düz siyah saçları kadının kulağındaki sayısız gümüş küpeyi ortaya çıkarıyordu. Kadının üstünde yırtık pırtık siyah bir tişört ve dar siyah bir pantolon vardı. Yüksek topuklu ve zımbalı botları ve metal bilekliklerine de bakılırsa kadın tam bir gotikti.

Jack'in gözü bu gotik kadını bir yerden ısırıyordu. Jack kadının ismini hatırlayamadan Bay Harrison konuştu. "Karadul."

Karadul...Jack şimdi kadını nereden tanıdığını tahmin edebiliyordu. Karadul da yeraltında efsane olmuş isimlerdendi. En büyük satanist gruplardan birini yöneten Karadul birçok kez cinayet  ve uyuşturucu gibi suçlardan tutuklanmış ama hiçbir zaman hapishaneye girmemişti.

Karadul'un babası dünyanın en büyük holdinglerinden birini yönetiyordu ve gücüyle her zaman kızını kurtarabilmişti. Karadul annesi kanserden öldükten sonra evi terk etmiş ve kendine istediği kadar siyah bir hayat kurmuştu. Gerçi Jack son zamanlarda onun ismini hiç duymamıştı.

"Kolyeyi Karadul mu çaldı?" diye sordu Jack şaşırarak. Karadul istediğini öldürebilir ve çoğu zaman uyuşturucu çekmiş olarak gezebilirdi ama çalmak ona göre değildi. Karadul'un istediği bir şeyi elde etmesi yağmurun yağması kadar doğal bir olaydı. O çalmazdı.

"Uyuşturucuyu piyasaya sürmeden önce biraz daha üretmeyi düşünüyordum ama istediğim malzemelerin gemisi fırtınanın ortasında maruz kalınca üretim aksadı. Ben de o süre içinde numuneyi saklamaya karar verdim. Rahmetli karımın kolyesi o an bana en uygun yer gibi geldi.

Birkaç gün sonra Karadul uyuşturucuyu almak için geldiğinde kolyeyi gördü. İlk önce satın almak istedi sonra beni baştan çıkarmaya çalıştı. Kolyeyi çalacağını hiç tahmin etmezdim."

Jack başını salladı. "Pekala, kolyeyi size geri getireceğim."

"Ücret?" diye sordu rahatlayan Bay Harrison.

"Karadul'a ulaşmam için grubuna katılmam gerekecek. Orada yaşayacaklarımı da hesaba katarsak..." Jack uzun bir süre düşündükten sonra "Yirmi kağıt süze uygun mudur?" diye sordu.

"Elbette."

"O zaman anlaştık." dedi Jack. Bir an önce işe başlamak istediğinden ayağa kalkmıştı. Bay Harrison da onun gibi ayağa kalktı, birbirlerinin elini sıktıktan sonra bu tür işlerin konuşulduğu kafeden çıktıklar.

 

Jack bir sigara yaktı ve sadece yer altı dünyalılarının bildiği Karadul'un yerine baktı. İçine çektiği dumanı üflerken tam da klasik bir gotikten beklenilebileceği gibi, diye düşünüyordu. Temkinli adımlarla 19. Yüzyıldan kalma metruk kiliseye yaklaştı.

 Kilisenin taştan yapılmış duvarları hala ayaktaydı. Vitraylı camları örten yer yer yenmiş perdeler içeridekileri saklıyordu. Taşların arasından çıkan çiçekler oldukça büyümüştü ve kiliseye olduğundan eskiymiş havası veriyordu. Kilisenin gotik mimariye göre yapılmış olduğunu belli eden çan kulesi sivri ve şeytan heykelleriyle süslüydü. Ağzını açmış şehre bakan şeytanların sırtında taşınan çan bakırdan yapılmıştı ve güneşte kahverengi bir ışık saçıyordu.

Kilisenin tahta kapısı aynı Jack'in odasının kapısı gibi tahta kurularının istilasına uğramıştı.

Kilisenin yere en fazla birkaç santim uzakta olan camları kilisenin bir bodrumu olduğunu gösteriyordu. Büyük ihtimalle Karadul ayinleri orada yapıyordu. Jack Karadul'un bu kilisede yaşadığını bildiği için kiliseye daha fazla yaklaşmadı.

 

Biten sigarasını yere atıp üstüne basarak söndürdükten sonra bir sigara daha yaktı. Bir şekilde bu kiliseye girmesi gerekiyordu. Ama girmek derken maddi bir girişten bahsetmiyordu, onların içine sızması gerekiyordu.

Jack satanistlerin her ayine birilerini götürdüklerini okumuştu bir yerde. Gerçi ayinlerden sonra misafirlere ne olduğunu kimse bilmiyordu. Kendisini bir satanist olarak tanıtabilir ve birkaç ayine katıldıktan sonra Karadul'a yaklaşabilirdi.

Jack klasik bir araya kaynamayla paçayı sıyırabilir miydi emin değildi ama aklına başka bir plan gelmiyordu.  Aralarına girmek için görünüşünü değiştirirdi. Zaten kulağında Karadul'unkiler kadar olmasa da birkaç delik vardı. Saçlarını boyar, fondöten kullanır ve deri bilezikler takar, kısaca gotik bir satanist nasıl görünürse öyle görünürdü.

Bunları düşünürken dördüncü sigarasını da bitirdiğini fark eden Jack umursamaz bir tavırla bir sigara daha yaktı ve ona gerekecek birkaç malzeme için kozmetik ürünler satan bir yer aramaya koyuldu...

 

Simon saat sekize doğru yemeğini bitirmişti ve  her zamanki gibi koltuğuna yayılmış uykulu uykulu televizyon izliyordu. Ya da izliyor muydu?

O malum günden beri parmakları sürekli dudaklarında onu düşünüyordu. Simon asla ama asla bir erkeğe aşık olacağını düşünmezdi. Ya da bir erkekle öpüşmekten zevk alacağını. Daha önce sevgilileri olmuş ve onlarla öpüşmekten de zevk almıştı.

Ama Jack'le öpüşürken hissettikleri...

Jack dudaklarını onun dudaklarına bastırdığında Simon çok şaşırmış ve ne yapacağını bilememişti.  Sonraysa vücudunu saran ateş Simon'u ele geçirmiş ve dudakları açılmıştı. Simon dudaklarında onun dilini hissettiği an yine ürperirken parmakları belki de bininci kez dudaklarına gitti.

Jack onu koltuğa yatırdığında Simon biraz korkmuştu ama Jack bir şey yapamadan telefon çalmıştı.

İtiraff etmeliydi, Simon hayal kırıklığına uğramıştı.

Eğer telefon çalmamış olsaydı...

Simon çalan kapıyla vücudunu zonklatan düşüncelerden ayrıldı. Gelenin Jack olduğunu kapıyı açmadan önce de biliyordu. Jack Simon kapıyı açtığında gülümsedi ve elindeki poşetle beraber salona daldı. Simon hızlanan kalbini yavaşlatmaya çalışarak Jack'i takip etti.

Jack koltuğa oturmuş poşetteki malzemeleri çıkarıyordu. Simon kaşlarını çatarak ona yaklaştı. "Saçlarını kırmızıya boyamaya mı karar verdin?"

Jack sırıttı. "Bir iş için kimlik değiştirmem lazım. Saçımı boyamama yardım eder misin?"

"Daha önce hiç saç boyamadım." diye mırıldandı Simon. Jack'in dudaklarına bakmak bile kızarmasına neden olurken Jack nasıl onla bu kadar rahat konuşabiliyordu ki?

"Ah, hadi ama!"

"Pekala." diye homurdandı Simon. Jack talimatlara göre boyayı hazırlarken Simon da eldivenleri takmaya çalışıyordu. Kısa bir süre sonra Jack'in siyah saçlarının yarısı kırmızı boyayla kaplanmıştı.

 "Bana dön de öndeki tutamları da boyayayım." Boyanın keskin kokusundan burnu yandığı için sesi biraz garip çıkmıştı.

Sırtı ona dönük olan Jack koltukta pozisyon değiştirdi. Simon onun saçlarına uzanırken Jack de iri gözlerini ona dikmişti. Boyama işi bittiğinde Simon eldivenleri çıkardı.

"Simon?"

"Efendim?"

Jack bir şey söylemek yerine Simon'u geriye iterek üstüne çıktı ve dudakları buluştu. Simon inlememek için kasılırken vücudu tekrar tekrar hissettiği ateşle doldu. Jack'in dudakları Simon'un dudaklarını emip ısırırken Simon da ellerini Jack'in sırtında birleştirmişti.

Öpücükleri ateşlendikçe Simon inlemelerini tutmakta zorlanıyordu. Jack Simon'un dudaklarını öpmeye başladığındaysa Simon çenesine değen boyayla haykırdı.

"Jack!"

Jack hemen Simon'un üstünden kalktı. Simon çenesine bulaşmış boyayı elinin tersiyle silerken Jack gülerek koltuktan kalktı.

 

"Yıkanıp geri döndüğümde beni durdurmak için bahanen olmayacak Simon." 

 

End Notes:

Eeeee? Nasıl buldunuz bakalım sevgili okurlarım :D 

Umarım beğenmişsinizdir ve içiniz yorum yapma isteğiyle dolmuştur :D 

Neyse bölüm notunda uzattığım kadar uzatmadan susuyorum :D

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Evet, bugün yeni bölümü koyacağım dedim ve günün bitmesine 42 dakika kala yeni bölümü koyuyorum :D -böyle de sözümde dururum işte :D

Öncelikle şimdiden, kırmızı saçlı bir Jack görmeyi hayal edenlerden özür dilemek ve Jack x Simon bekleyenlere iyi okumalar demek istiyorum :D

Bu bölüm sonunda beni linç etmemeniz dileğiyle...


 

Simon delirecekti. Kesinlikle kafayı yemek üzereydi. Ne yani, şimdi Jack duştan çıkınca sevişecekler miydi? Boğazı panikten kurumuş, kalbi hızlanmış ve başta kulakları olmak üzere her yeri zonklamaya başlamıştı.

Koltuktan kalkıp ateş basmış vücudunu serinletmek için pencerenin yanına gitti. Daha sadece birkaç gün önce öpüşmüşlerdi. Hemen şimdi sevişmek...

Üstelik bir yanı, ‘Simon, ikiniz de erkeksiniz!' diye haykırıyordu. Stresten dudağını kemirmeye başlarken olacakları hayal etmeye çalıştı. Lise yıllarında arkadaş olduğu bir eşcinsel, ilklerin altta olan için çok acılı geçtiğini söylemişti.

Ve şüphesiz, Simon altta olandı.

Dudağını bırakıp tırnaklarını kemirmeye başlarken aklı bir an ailesine gitti. Kesinlikle böyle bir ilişkiyi onaylamazlardı. Gerçi tek hayalini yıktıklarından beri onlarla sadece telefonda konuşuyordu. Üstelik eğer Jack'le sevgili olurlarsa işler asla istedikleri gibi gitmeyecekti.  Dışarıda eşcinselliği bir hastalıkmış gibi gören onca insan varken...

Yine de, seveceği kişinin Jack olacağını düşündüğü an anladı: Bunca olumsuzluğa rağmen Simon her şeyi sırtlamaya hazırdı. Yazar olmak istediğine karar verdikten sonra, her anını kitap okuyarak geçirir olmuştu. Okuduğu her kitapta karakter bir kez aşık olur; ama nasıl olursa onu hep elinden kaçırmayı başarırdı.

Simon, aşkını kaybettikten sonra git gide çöken karakterler okumaktan oldum olası nefret ederdi. Onlarla beraber o da çökerdi çünkü. Şimdi kendini o karakterler gibi hissediyordu. Jack'e karşı hissettiği şey aşk mıydı bilmiyordu; ama eğer öyleyse onu kaçırmamalıydı. Eğer kaçırırsa çökeceğinden korkuyordu.

O kaygı ve kararsızlık dolu düşüncelerine gömülmüştü ki omzu birden ıslandı. Evde biri olduğunu bilse de sıçramaktan kendini alamadı. Arkasını döndüğündeyse -onca kaygı ve korkuya rağmen- kahkaha atmaya başladı. Jack, yarı yarıya kısılmış gözler ve memnuniyetsizliğini belli eden çizgi dudaklarıyla tam karşısındaydı ve hiç de eğleniyora -normal olarak!- benzemiyordu.

Simon ona hak veriyordu. Kim saçları alacalı kırmızıya büründüğünde mutlu olurdu ki?

Evet, boyayı kullanmayı becerememişlerdi.

"Gülmeyi kesmezsen boğazını deşeceğim." diye tısladı Jack. Simon bu korkunç tehditle hemen susarken Jack'in belden yukarısının çıplak ve ıslak olduğunu fark etti. Jack'in vücudu, özenle oyulmuş bir yunan tanrısının bedenine benziyordu ve mükemmeldi, tabii yara izleri sayılmazsa.

Kaşlarını çatarak işaret parmağıyla Jack'in yara izlerinden birine dokundu. Jack ürperdiğinde Simon panikle, "Acıttım mı?" diye sordu.

Jack gülümsedi. "Kapanan yaralar acımaz Simon."

"Eğer kalbinde değilse tabii." diye bitirdi Simon.

Jack kaşlarını çatarken başıyla onayladı. Simon onun ne olduğunu tahmin edemese de kalbinde bir yara olduğunu fark etti. O merakla yanıp tutuşurken, Jack'in güzel gri gözlerini koyulaştıran düşünceli hali yok oldu. Simon'ın öpüşmelerinden beri bakmayı kendine yasakladığı dudaklarında hoş bir tebessüm oluştu. "Bu saçlarımla ne yapacağız?"

Simon'ın dudaklarından kısa bir kahkaha fırladı. "Yarın tekrar boyamayı deneyebiliriz?"

"Arkasında iki kere uygulanmasının aşırı yıpratıcı olabileceği yazıyordu."

"O zaman başın kanamış gibi dolaşmak zorundasın Jack."

"Benim saçımda kan belli olmuyor. Bir keresinde güvenlik görevlileri kafama sopayla vurmuştu. Ne kadar kan aktığını tahmin edemez-"

Jack'in heyecanlı anlatımı Simon'ın öğürmesiyle kesildi. "Beni kan tutuyor." diye açıkladı Simon.

Jack güldü. "Keşke ilk tanıştığımızda uyanık olsaydım o zaman. O halini görmek isterdim."

Simon Jack'in kan gölünde yatan halini hatırlayınca bayılacak gibi oldu. Dizleri titremiş olacaktı ki Jack onu kollarından tuttu. "Cidden bayılmayacaksın, değil mi?"  Tek kaşını kaldırmış, endişeyle Simon'ı süzüyordu.

Simon'ın yanakları kızarırken Jack'in hala yarı çıplak olduğu geldi aklına. "Giyinmeyi düşünmüyor musun?"

Jack sonunda konuya nereden girebileceğini bulmuş gibi zafer dolu bir bakış attı ona. "Bu gece giyinmek planlarım arasında yok." diye mırladı.

Simon tam bir şey diyecekti ki dudakları Jack'in dudaklarıyla buluştu. Islak ve yarı çıplak olduğu için üşüyen Jack'in dudakları soğuk; ama ısrarcı ve arzuluydu. Dudaklarını Simon'ın dudaklarına lehimlemek ister gibi sertçe öpüyordu onu. Simon'ın bedeni artık ona tanıdık gelen bir şekilde zonklamaya başlarken Jack onu pencereye dayadı.

Tek eli Simon'ın çenesini yukarı kaldırırken -aralarındaki azalan mesafe ikisi arasındaki boy farkını arttırmıştı- diğer elini Simon'ın ıslanmış tişörtünden içeri soktu. Simon zevkten mi, soğuktan mı olduğuna karar veremediği bir titremeyle kendini ona bastırdı.

Jack Simon'ın dudaklarını bırakıp gerilmiş boynuna yönelirken Simon, "Bu sefer telefonunu kapadın mı?" diye sormadan edemedi.

Jack dudaklarını Simon'ın boynundan birkaç santim uzaklaştırıp güldü, sıcak nefesi Simon'ın tenini yalayıp geçti. "Bütün önlemler alındı. Biri gelip böler diye kapıya güvenlik bile koydum." Simon gergince güldü. Jack'se o daha gülmeye başlamadan dudaklarını Simon'ın boynuna gömmüştü. Simon Jack'in ellerini göğüslerinde hissedip inlerken zevkten ayakta duramayacağını hissetti.

Jack'in parmakları Simon'ın göğüsleriyle oynamayı bıraktı ve tişörtünü çıkardı. Simon sırtına değen pencerenin soğukluğuyla ürperdi. Bir saniye, pencere mi?

Ellerini Jack'in omuzlarına koyup kendini ondan büyük bir çabayla -istemeyerek- ayırdı. "Pencerenin önündeyiz!"

Jack nerede olduklarını yeni fark etmiş gibi ona bön bön baktı. Simon bir an onun, ‘Pencere ne?' diye soracağından korktu. "Pekala." diye homurdandı Jack ve elinden tutup onu odasına çekiştirdi. Odanın ışığını bile açmadan Simon'ı yatağa itip üstüne çıktı. Onu öpmeye kaldığı yerden devam etmeden önce, "Bir daha durmayacağım, haberin olsun." diye tısladı boğuklaşmış bir sesle.

Simon cevap verecekti; ama Jack'in nemli dudakları göğüs ucuna değdiği an ağzından çıkan tek şey bir inleme oldu. Jack onun göğüslerini öpmeye devam ederken elleri pantolonunu sıyırmaya çalıştı.

Simon beceriksizce kendi fermuarını açıp Jack'e yardım etti. Jack kendi havlusunu ve Simon'ın pantolonunu büyük bir zafer hissiyle yere attı. Şimdi ikisi de çıplaktı, tamamen. Simon'ın içini Jack duştayken hissettiği korku sardı. Şimdi ne ol-

Simon Jack'in elini kendi üstünde hissettiği an düşünmeyi kesip inledi. Vücudu yatakta Jack'in hareketleriyle beraber aşağı yukarı hareket ederken Jack'in ona baktığını görebiliyordu.

Jack Simon'ı iyice sersemlettikten sonra durdu. İkisi de şimdiden nefes nefeseydi. Tereddütle Simon'ın bacaklarını araladı. "Bu fena acıtacak." dedikten sonra hemen, "Yani, öyle duymuştum." diye ekledi.

Eğer Jack bunu birkaç dakika önce söyleseydi Simon ondan durmasını bile isteyebilirdi; ama şimdi, Simon kendini durmaması için yalvarmaktan zor alıyordu. Kelimelerin sersemlemiş dudaklarından anlamsız bir halde çıkacağından emin olduğu için cevap olarak Jack'i öpmeye başladı.

Jack de ona karşılık verirken ikisi de nefeslerini tuttular.

 

Birkaç gün sonra Jack'in elinde Karadul'un yanına yaklaşabileceği kadar bilgi vardı. O yüzden harekete geçmeye karar vermişti. Bugün gruba sızacaktı. Birkaç gündür kullanmadığı yatağından -nedeni açıktı, anlarsınız ya- kalkıp yüzünü yıkadı ve hazırlanmaya başladı.

Bir sataniste benzemesi için tarzında birkaç (!) değişiklik yapması yetti: Uzun zamandır kullanmadığı, sol kulağının kıkırdağındaki üç deliği açıp metalik küpeler taktı, gözlerine onları açık gri gösterecek kadar fazla kalem çekti, siyah ruj sürdü ve porselen beyazı tenini mezarından fırlamış bir vampir tonuyla kapadı.

V yakası yırtılarak açılmış tişörtü, dar siyah pantolonu ve kalın topuklu botlarıyla hazır sayılırdı. İnce bileklerini zımbalı deri bilekliklerle doldurup boynuna ucunda satanizmin simgesi olan ters haç sallanan kolyesini taktı. Boy aynasında son kez süzdü kendini. İtiraf etmeliydi ki beklediğinden yakışıklı olmuştu.

Süreceği onca makyaj malzemesine ilk baktığında ergen bir çocuğa benzeyeceğini düşünmüştü aslında. Egosu aynadaki görüntüsüyle tazelenen Jack bir sigara yaktı ve pansiyondan çıktı. Metruk kilisenin yolunu tutarken yüzüne, onu görünce gözleri yerinden fırlayacak gibi olan Bay Tooga yüzünden kocaman bir gülümseme yayıldı. 

 

Jack, ilk defa sokakta yürürken insanların ona dikilen gözlerinden rahatsız oldu. Herkes ona korkuyla karışık bir nefretle bakıyordu ki bu, kesinlikle yakışıklılık abidesi Jack için alışılmadık bir durumdu.

Bütün cesaretini toplayıp karşıdan karşıya geçti. Şimdi kilisenin tahtakurtları tarafından yenmiş kapısı bir karış uzağındaydı. Jack yaptığı araştırmalar sonucu ayinlerin sabah erken saatte başlayıp geç saatlere kadar sürdüğünü biliyordu, o yüzden bu erken saatte kapının arkasından gelen boğuk sesi duyunca hiç şaşırmadı.

Cebinden bir sigara çıkarıp yaktı ve kapıyı açıp içeri girdi.

İçerideki hava Jack'i anında boğacak gibi oldu. O kadar boğucuydu ki Jack bir balık gibi, zorlukla nefes alıyordu. Sigara, pas, yanık ve tanımadığı başka bir şeyin kokusu Jack'in ciğerlerini yakıyordu. Burnu bu yakıcı havaya alıştığında dikkatini kiliseye verebildi.

İçerisi loştu, yer yer konulmuş mumlarla aydınlatılıyordu. Görünürde kimse yoktu. Kilisede birilerinin olduğunu belli eden tek şey yakılmış mumlar ve çalan hipnotize edici şarkıydı. Jack elektrogitar eşliğinde bir erkeğin ‘Satan.' diye mırıldandığını duyabiliyordu.

Bunu da duymuştu, satanistler kurbanlarını hipnotize eden şarkılarla sakinleştirip kaçmalarını engelliyordu.

Sonra müziğe alışan kulakları kahkahalar, çığlıklar ve sert bir şeyin sert bir şeye vurma sesini seçti. Stresten terlerken sigarasından derin bir nefes alıp temkinli adımlarla gelen sesi takip etmeye başladı.

Her adımında topuklarının altında gıcırdayan tahtalar, cadılarınkine benzer gülme sesleri ve daha birçok rahatsız edici ses birleşip Jack'i oradan kaçmaya itiyordu; ama çok geçti. Jack sesi takip edip kör karanlıkta merdivenlerden inmiş ve aynı loşluktaki başka bir kata varmıştı.

Kiliseye ilk geldiği gün fark ettiği bodrumda olmalıydı.

Merdivenin son basamağından başlayıp daha aydınlık bir odaya uzanan koridoru geçerken yüzündeki korku ifadesini silip kendinden emin bir ifade takındı. Sırtını dikleştirdi ve sigarasını tuttuğu elini hafifçe havaya kaldırdı.

Koridor bitip Jack odanın girişine vardığında afalladı.

Odada gördükleri...

 

İğrenme ve korkuyla yutkundu.

 

End Notes:

Evet yine kötü bi yerde bitirdim ama bu diğeri kadar kötü değil herhalde :D

Kötü yerlerde kesiyorum çünkü teneby olmak bunu gerektiriyo *delirdi* 

O değil de, nasıl buldunuz???
Diğer yoruma gelen yorumlar ne güzeldi!! bi an rüyadayım zannettim!!! Umarım yorumlar böyle gelmeye devam eder!!!

Ederse ben çok sevindirik olurum!!! -ayy tamam sustum :D

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

İşte yeni bölüüüüüüm :D

not: bi şey sorucam, hikaye artık sıkmaya mı başladı?? Çünkü okunma sayısı düştü birden :/ ayy nasıl üzüldüm nasıl :'( eğer öyleyse lütfen çekinmeden söyleyin ki ben de bir yolunu bulayım...

şimdi iyi okumalar...


 

 

 

Mumlarla aydınlatılmış odanın duvarları kanla çizildiği belli sembollerle doluydu. Jack'in tam karşısındaki duvara onun gibi siyahlara bürünmüş bir kız kopmuş bir kedi kafasıyla ŞEYTAN HEPİMİZİ GÖZETİR VE KORUR yazıyordu.

Odanın kuzeyinde yakılmış bir ateş ve ateşin yanında da tahta benzer bir sandalye vardı. Odada başka bir mobilya bulunmadığından diğerleri yere oturup bağdaş kurmuştu. Yerlerde duran şırıngalar ve paketlere bakılırsa hepsi uçmuştu.

Siyahlı kızlardan biri rüyadaymış gibi yerden paslı ve kanlı bir jilet aldı ve kesilmekten lime lime haline gelmiş kolunu bir kes daha kesti. Derin kesikten kan akması için koluna masaj yaparken yanında duran çocuğa sokuldu.

Çocuk ucunda piercing olan diliyle akan kanı yalarken ikisi de inledi.

İleride bileklerinden omuzlarına kadar iblis figürleri dövmeli bir çocuk ölmüş bir kediyi sıkıp alttaki kaseye kan doldurmaya çalışıyordu.

Ama Jack'i asıl dehşete düşüren bu değildi. Asıl onu dehşete düşüren sol duvara bileklerinden asılmış çıplak erkekti. Adamın vücudu yara bere içindeydi. O kadar yarası vardı ki üstüne kırmızı bir ipek sarılmış gibi duruyordu. Her yeri pislenmiş ve kırılmış gibi yamuk duruyordu.

Jack neredeyse kusacaktı. Adamın organını kesmişlerdi, akan kan da başka bir kasede toplanıyordu. Büyük ihtimalle adam ölmüştü.

Salonda olan ve uçmamış birkaç kişi onu fark etti. Siyah çevreli gözlerini ona diktiler. Jack'se mide bulantısını, kokudan kaynaklanan baş dönmesini unutmaya çalışıp gülümsedi. Bu her zaman attığı rahat ama kendini beğenmiş bir gülümsemeydi. Sigarasından derin bir nefes çekip o sırada Jack'e yaklaşan adamın yüzüne üfledi.

Hedefi hemen ileride, tahta oturmuştu.

Güzeller güzeli Karadul.

Nazik hareketlerle ona yaklaşan adamı geçti ve hiçbir şeye basmamaya çalışarak tahta yaklaştı. Karadul'un ona alıcı gözlerle baktığını biliyordu. Dolgun siyah dudaklarına beğendiğini gösteren bir kıvrılma vardı.

Jack onun önünde durdu, yüzünde birkaç saniye önce kusacak olan adamdan eser yoktu. Sigarasından bir nefes daha alıp Karadul'a üflerken güldü. "İsminizi bu kadar ciddiye alacağınızı düşünmezdim." derken başıyla asılmış adamı işaret etti.

Karadul da güldü. Jack onun sivrileştirilmiş vampir dişlerini görünce ürpermemek için kendini zor tuttu. "Kızlarımdan birine tecavüz etmişti. Biz de cezasını verdik."

Jack tam bir şeyler demek için ağzını açmıştı ki birinin onu omuzlarından kavradığını fark etti. Neredeyse iki metrelik Jack'ten daha uzun ve şüphesiz daha güçlü biriydi. Jack'i yere öyle güçlü bastırıyordu ki arkasına dönemiyordu.

"Bu garip saçlı eleman sizi rahatsız mı ediyor?" diye homurdandı.

Karadul bu soru üzerine Jack bir kez daha baştan aşağı süzdü. "Elbette hayır. Bu kadar güzel bir şey bir dişiyi nasıl rahatsız edebilir."

Jack sırıttı. Yakışıklı olmak kullanışlı bir şeydi. Adamsa hala onu bırakmamıştı. "Çekil Hugo." diye tısladı Karadul. Böylece ikisi o kalabalık yerde tekrar yalnız kaldı. "Seni krallığıma getiren şey nedir?"

"Aile ihtiyacı." diye cevapladı Jack hemen. "Size katılmak istiyorum."

"Aslında teklifleri bu kadar kolay kabul etmem ama senin gibi bir yaratığı geri çevirmek..." Jack o sırada parmaklarının arasında bir sıcaklık hissetti. Sigarası can çekişiyordu. Yere atıp üstüne bastı. Sonra Karadul'un sigarasından bir nefes almasını izledi ve onu kendine çekmesine izin verdi.

Karadul onu tahtının önünde diz çöktürmüştü. Dudakları buluştuğunda Jack ağzının dumanla dolduğunu hissetti. İkisi öpüşürken -ki Jack zerre kadar zevk almıyordu- duman yavaşça basık tavana yükseldi.

Dudakları ayrıldığında Jack gülümsedi. Karadul'sa çoktan dikkatini kaybetmiş gibi etrafına bakınıyordu. "Gözüm üstünde olacak."

Jack Karadul'un eline nazik bir öpücük kondurduktan sonra teşekkür etti ve odanın en kuytu köşesine süzüldü. Yanında sadece bir çift vardı ki Tanrı'ya şükürler olsun ikisi de Jack'le ilgilenmiyordu.

Biraz sonra yarı çıplak bir erkek elinde büyük bir tepsiyle ona eğildi. Jack yarım yamalak bir gülümsemeyle içi kırmızı bir sıvıyla doldurulmuş kadehi aldı. Çiftin de almasını izledi.

Kız kadehteki kırmızı sıvının birazını içip dudaklarını ıslattı. Çocuk kendi kadehini bırakıp kızın dudaklarını yaladı. Kız gülümseyip jiletle LUCİFER yazan kolunu havaya kaldırdı ve kadehteki sıvıyı yavaşça göğüslerine dökmeye başladı.

Çocuk kızın dudaklarını bırakıp dekolte tişörtünü yırttı ve göğüslerinin üzerindeki sıvıyı yalamaya başladı. Jack daha fazla bakamadı.

Merakla kadehi burnuna yaklaştırdı ve aldığı koku karşısında öğürmemek için kendini zor tuttu. On altı yaşından beri kokusunu almaya alışık olduğu bir kokuydu bu:

Kan.

Kadehi yere bırakacaktı ki gözü Karadul'a takıldı. Siyah gözlerini ona dikmişti. Elindeki kadehi şerefe der gibi kaldırıp tek dikişte bitirdi. Jack de şerefe yapıp nefesini tuttu ve dudaklarını kadehe bastırıp içer gibi yaptı.

Karadul tatmin olmuş halde bakışlarını ondan ayırırken Jack, şu lanet kolyeyi bulup buradan çığlık atarak kaçmalıyım, diye düşünüyordu...

 

O orospu çocuğu ona böyle bir iyilik yaptığım için bana daha iyi davransa iyi eder.Tanrım! Neden ona yardım etmeyi kabul ettim ki?! O soygunu yaptığımda yardım isteklerinin sonunun gelmeyeceğini tahmin etmeliydim! Eğer bu işin sonunda hapsi ya da mezarı boylarsam onu öldüreceğim! Eğ-

Claude'un iç homurdanması Clay denilen herifin kapıyı açmasıyla sonlandı. Claude yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmeye tenezzül bile etmezken "Selam." diye tısladı. Sabahın köründe -11:22- kalktığı için sinirleri daha da bozulmuştu.

Claude genelde bu saatlerde yeni yatmış olurdu. Biyolojik saatini şaşıran bedeni yüzünden daha da huysuzlaşırken Clay gülümseyerek karşılık verdi ortağına. Kapının önünden çekilip başıyla içeri girmesini işaret etti.

Claude derin bir nefes alıp içeri girdi. Clay'in evi tam bir dedektiften beklenileceği gibi küçük, sadece ve düzenliydi. Fazlasından kaçınıldığını belliydi. Salon bir koltuk ve televizyondan oluşuyordu.

Claude "iş çantasını" yanına koyup oturdu. Clay salona bağlı mutfaktan "Kahve ister misin?" diye bağırdı. "Hı-hı." diye cevap verdi.

Başını koltuğa yaslayıp yanan mavi gözlerini dinlendirmeye başladı. Kimse için -hatta ailesi için bile- bu kadar çaba harcamazken neden Jack için bu kadar uğraştığını merak ediyordu. Bazen kendini obsesif bir şekilde Jack'le konuşmak için bahane ararken buluyor, onu gördüğü an vücudunu ölümcül bir ateş sarıyordu.

Neden?

Hayır, bu Claude'nin neden arayışı değildi. Neden Jack'e böyle şeyler yaptığını biliyordu. Tek açıklaması vardı:

Ona deliler gibi aşıktı. İlk gördüğü andan beri.

Asıl soru, neden Jack'in ona karşılık vermediğiydi. Neden kendisi gibi mavi gözlü, sarı saçlı Apollon'u değil de bir ağaca benzeyen Simon'u seçiyordu? Claude Jack'le ilk defa seviştiğinde -ki bunu hatırlamak bile vücudunun zevkle ürpermesine yetti- onun Simon diye inlediğini duymuştu.

Claude bazen Simon'u depoda vurmadığı için kendine kızıyordu.

O an hissettiği acı ve kıskançlıkla yutkunurken düşünceleri bir kez daha Clay'in varlığıyla bölündü. Clay dumanlar çıkan iki siyah bardakla Claude'un yanına oturdu.

"Eeee?" diye sordu. "Yoksa Jack'ten bir haber mi var?"

Claude dilini yakan kahveyle kaşlarını çatarken "Hayır," diye cevapladı. "Sadece o yine bir işe başlamadan birbirimizin tekniklerini iyice öğrenmeliyiz diye düşündüm."

"Sen içeri sızıyorsun ben de psikolojik olarak takip ediyorum." diye mırıldandı Clay şüpheli bir sesle. "Bunları son görüşmemizde konuşmuştuk zaten."

"Öyle mi?" diye sordu şaşkınlıkla Claude. Aklını bir türlü toparlayamıyordu. Clay onun dağınıklığını fark etmiş olacaktı ki şüphelenmeyi kesti ve "Ama madem geldin, benim de sana sormak istediğim birkaç soru vardı." diye mırıldandı.

Claude panikle toparlanmaya çalıştı. Uykusuzluktan ağzından bir şeyler kaçırma olasılığı çok yüksekti.

"Evet?"

"Jack'in cinsel tercihi ne?"

Claude neredeyse ağzına doldurduğu bütün kahveyi Clay'in üstüne püskürtecekti. Bunun konuyla bir alakası olabilir miydi? Yoksa o da mı..! Tanrım, onun kadar yakışıklı olmak zor olmalı.

"Simon'un ortağı olmadığını söylüyordu ama onun bakışlarından aralarında bir şeyler olduğunu çıkarttım. Üstelik Simon hem panik olmuş hem de ihanete uğramış gibiydi. Jack'in tetiği çekmeyeceğine emin bir hali vardı üstelik. Onu evine bıraktığımızda sersemlemiş değil hayal kırıklığına uğramıştı."

Claude bir şey demeyince devam etti. "Hem bilgilere Simon'un bilgisayarından girdiğine göre görüşüyorlardı da."

Claude Simon'u hapse attırmak için eline geçen fırsatı geri teptiği için kendini tekmelemeyi aklının bir kenarına yazarken "Bilgisayarı ben çalmıştım." dedi.

Clay'in inanmadığını fark edince çabalamaya devam etti. "O banka soygunundan birkaç gün önceden işe tombul bir Simon daha girmişti, hatırlıyor musun?"

Clay onayladı. "O Jack'ti. İşteki birkaç günden sonra Jack senin ondan şüphelendiğini düşündüğü için şüpheyi diğer Simon'a yıkmaya karar verdi. Çünkü Simon işteki Jack hayranlarından en aptalıydı. Eğer suçlansa bile bizi ele vermeyeceğini düşündük. Ben bilgisayarını çaldım ve Simon onun ortağı gibi görünmeye başladı.

Sonra Jack seni kaçırdığında Simon beklentilerimizin aksine tavuk çıktı, biz de planı bozmak zorunda kaldık, Simon'un neresinden ne duygu geçiyorsa hep Jack'e olan hayranlığı yüzünden."

Clay anlamamış gibi ona bakıyordu. Doğrusu Claude de söylediği hiçbir şeyi anlamamıştı.

 

Tanrım, yardım et!

 

End Notes:

Hahahah umarım satanist kısım ağır kaçmamıştır :D -bir anda mod değiştirdi-

Şimdi yukarıdaki sorumu da cevaplamak için yorum yapmaya ne dersiniz sevgili okurlarım???

EVET mi? ÇOOOOOOOK TEŞEKKÜR EDERİM!!!

-umarım beğenmişsinizdir...

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

4 yorum..... Vay be.... 11'lere çıkıp 4'e düşmek varmış..... Vay, vay vay.

-bu eğer bu bölümde de yorum gelmezse maruz kalacağınız içki masası efkarının öz izlemesiydi, uyardım :D

Hımmm  başka bir şey..*parmağını çenesine burarak düşündü* yok :D

iyi okumalar.... *inine çekilir*


 

 

Jack kendini bir zafer çığlığı atmamak için zor tuttu.

 Sonunda bitti! Haha! Tanrım, o delilerin arasından sağ çıkabildiğime inanamıyorum! Nasıl bir yerdi öyle! Tanrım! Kusmama izin vermediğin için de ayrıca teşekkürler, bu iyiliğini unutmayacağım. Gerçi bir daha kedilere dokunabileceğimi ya da et yiyebileceğimi zannetmiyorum. Bok kafalı Harrison'dan kesinlikle üç katını istemeliyim! HAHAHAHAHAHA! KURTULDUM!

Jack rahatlamaktan düşmüş omuzlarında soğuk bir el hissetmese mutluluktan delirmeye devam edecekti. Yüzündeki gökkuşağını yok edip arkasına döndü. Satanistlerle geçirdiği on iki saatten -tam tamına 12 saat  11 dakika ve 43 saniye!- sonra ne adamın kaşlarındaki çengelli iğneler ne de dudağını ikiye yaran yara Jack'i rahatsız etti.

"Evet?" diye tısladı. Jack, tıslamanın bir sinir göstergesi değil satanistlerin konuşma tarzı olduğunu gözlemlemişti.

"İki gün sonra Karadul'un doğum günü var. Seni özellikle davet etmemi istedi." diye karşılık verdi adam tıslayarak, -gördünüz  mü?-

Jack başını sallamakla yetindi. Satanistlerin gereksiz yere konuşmaması da yaptığı gözlemler arasındaydı. Adam da onun gibi başını sallayıp uzaklaştı ve yolun biraz ötesindeki gruba karıştı. Jack koşarak oradan uzaklaşmamak için kendini zor tutarken içine olabildiğince fazla temiz hava çekmeye çalışıyordu. Jack gibi günde on-on beş sigara içen biri bile o odadaki dumana katlanamazdı.

Jack körükle öldürülen arıları anlıyordu...

Bok gibiydi.

Keşke orada bok gibi olan tek şey duman olsaydı, diye düşündü Jack ürpererek. Öyle korkunç sahnelere şahit olmuştu ki gece rahat rahat uyuyamayacağına emindi. Neyse ki Simon yatmak için beni bekliyor olacak, diye geçirdi içinden, sadece Simon'un hissettirdiği sıcaklığı tekrar hissederek.

Uzun süren bir dünyadaki bütün oksijeni bitirme çabasından sonra cebinin titrediğini hissetti Jack. Kaşlarını çatarak elini cebine atıp telefonunu çıkardı.

Ekranda parlayan ismi gördüğü an Simon'un aradığına -artık ikisinde de birbirinin telefonu vardı- dair bütün umudu toz olup uçtu.

"Ne var?" diye tısladı. Evet, satanistler onu fena etkilemişti.

Jack kedi kovalamaya ne zaman başlayacağını tahmin etmeye çalışırken Claude'un "Seninle konuşmam lazım." diyen huzursuz sesi duyuldu.

"Konuşuyorsun zaten."

"Jack! Üçe kadar sayacağım ve sen burada olacaksın." diye haykırdı Claude, normalden fazla sinirliydi.

Jack tam ağzını açmıştı ki "Bir!" diye böğüren Claude, lafı ağzına tıktı. Telefon kapandı.

Jack kaşlarını çattı. Claude neden bu kadar sinirlenmişti ki? Ciddi bir şey olma olasılığı Jack'i rahatsız etti.  Ya da sadece erken kalkmıştı. Jack Claude'u uzun -bayağı uzun- zamandır tanıyordu ve uykusuz bir Claude'un gözü önünde yavruları öldürülmüş bir hayvana benzediğini bir çok kez tecrübe etme şansı yakalamıştı.

Jack mutsuz bir şekilde saatine baktı. Simon'un yanına kıvrılıp uyumak istiyordu, Claude'la dalaşmak değil.

"Eğer sekiz yaşındaysanız ve aşıksanız hayat gerçekten zor."

Jack aklına gelen Cedric repliğiyle gülümserken Claude'nin evinin yolunu tuttu. Simon'la ilgili isteklerinin biraz beklemesi gerekiyordu...

"Eğer hırsızsanız ve aşıksanız hayat gerçekten zor..."

 

Simon ay sonu sayımını kontrol ederken uyuya kalmamak için kendine koyu bir kahve yaptı. Elini yakan kahveyle salona geçti ve bilgisayarını açtı. Kahvesini sehpaya bırakıp kendini koltuğa atmasıyla  haykırması bir oldu.

Canı acımıştı.

Simon acısının nedenini aklına getirdiği an kızardı. Onunla beraber olmasının üstünden beş gün -evet, obsesif bir şekilde saymıştı-  geçmiş olmasına rağmen canı hala ilk günkü kadar acıyordu. Acaba bir daha ne zaman yaparız? diye sordu içinden kendine şaşırarak. Ne zamandan beri şey onun için bu kadar -Simon'un kelimeyi bulması biraz zaman aldı- istenilesi olmuştu?  Aslında Simon, Jack'le beraber olmanın ona bu kadar zevk vereceğini hiç düşünmemişti...

Vücudunun eriyecekmiş gibi yanacağını... Jack'ten asla ayrılmak istemeyeceğini...Zevkten neredeyse ağlayacak duruma geleceğini... Nasıl düşünebilirdi ki? Daha önce hiç böyle bir deneyim yaşamamıştı.

Kahveden bir yudum aldığında kendini tükürmemek için zor tuttu. Tadı zehir gibiydi.

Bıkkın bir iç çekerek, sevişmelerinin -bu kelimeyi düşünmek bile Simon'un kızarmasına yetti- Jack için de önemli bir şey olmasını umdu. Gerçi Jack herhalde her gün biriyle sevişiyordu... Hatta şimdi... Simon artan kıskançlık seviyesini kontrol altına almak için bu düşünceyi kafasından uzaklaştırdı.

Tadını beğenmese de kahvesinden bir yudum daha aldı ve Jack'i düşünmeyi sonraya bırakıp sayımlara odaklandı...

 

"Geldiğime değse iyi olur." diye homurdandı Jack kendini Claude'nin siyah koltuğuna bırakırken. Claude Jack'in yanına oturdu, dalgın dalgın parmaklarıyla oynamasından rahat olmadığı belliydi. Neden hemen ötüp Jack'i serbest bırakmıyordu ki?

"Hey," diye seslendi. "Beni duyuyor musun?"

Claude irkilerek ona döndüğünde hayır, diye cevapladı kendi sorusunu. "Beni buraya kadar çağırdıysan konuşmalısın dostum."

"Bugün Clay'e gittim." dedi Claude.

Jack'in kalbi heyecandan hızlanırken "Eee?" diyerek devam etmesini işaret etti.

"Birkaç şeyi ağzımdan kaçırmış olabilirim..."

"NE GİBİ?!"

"Şirketteki kimliğin gibi..."

Jack rahatladı. Zaten işle bir alakası kalmamıştı. Artık oraya gitmiyordu bile. Güldü. "Sadece bu muydu?"

Claude "Çok özür dilerim!" diye mırıldandığında Jack kahkaha atmaya başladı. Ukala ve uyuz Claude nereye gitmişti? Claude koluna sağlam bir yumruk attığındaysa anlaşılan hiçbir yere gitmemiş, diye düşündü.

"Bu acıttı!"

Claude sırıtırken "O yüzden vurdum zaten." diye cevapladı.

"Başka bir şey yoksa..."

"Elbette var." Jack bir şey demeyince devam etti. "Ö-D-E-M-E!"

"Ne?! Hiçbir şey yapmadın ki!" diye itiraz etti Jack.

"Bugün sadece Clay'in yanına gitmek için kaçta uyandım biliyor musun?!"

"Clay'den bir şeyler öğrendin mi?"

"Elbette. Ödemeden hemen sonra söyleyeceğim." diye cevapladı Claude sinsice.

Jack bıkkın bir iç çekti. "Tanrım..." diye mırıldandığı ansa ikisinin dudakları buluştu. Jack kısa kesmek için hemen tişörtünü ve Claude'unkini çıkardı. Claude nefes nefese güldü, "Sonunda alışmaya başladın bakıyorum."

Jack'in omzunu ısırdı. "Yoksa başka biriyle antreman mı yapıyorsun?"

"Saçmalamayı kes." diye homurdandı Jack gözlerini Claude'un ışıl ışıl parlayan mavi gözlerinden kaçırırken. "Hımmm." diye mırladı Claude elini Jack'in pantolonundan içeri kaydırırken.

"Simon?" diye fısıldadı.

Jack Claude'nin sinirini daha fazla bozmaması için dudaklarını kapattı. Eğer biraz daha konuşmaya devam ederse Jack katil olacaktı, ki bu fikir Jack'e oldukça çekici geliyordu.

Neyse ki Claude daha fazla şansını zorlamayıp elini hareket ettirmeye başladı...

 

"Yani kişisel özelliklerimden yola çıkarak adımlarımı tahmin ediyor?" diye tekrarladı Jack huzursuzca. Claude parmağını Jack'in çıplak karnında dolaştırmaya devam ederken başıyla onayladı.

Nasıl bir insanın vücudu bu kadar mükemmel olabilirdi? Claude Jack'in her detayını ezberlemek istiyordu. Gerçi tek isteği bu değildi... "O zaman tarzımı bir yana bırakıp hareket etmem lazım."

Claude yine başıyla onayladı.

Simon'du. Kesinlikle. Başkası olamazdı. Claude'nin içi ölümcül bir kıskançlıkla doldu. Jack'i uzun zamandır tanıyordu. Sevgili istemediğini bilecek kadar uzun zamandır... Simon'u cidden sevmiş olmalıydı. Tanrım! O ağaç...

"Sadece kamunun bildiği soygunlarımı biliyorsa... O zaman... O zaman sadece banka otel gibi açık yerlere yaptığım soygunları değiştirsem yeterli."

Claude onayladı.

"Hımm...Bunu bildiğim iyi oldu. Şu anki işimi biliyor mu?"

Claude başını hayır anlamında salladı. Sonra dudaklarını hala altında çıplak yatan düşünceli Jack'in göğsüne bastırdı. Claude'un dudakları Jack'in pürüzsüz teniyle uyuşurken Jack'in onu omuzlarından ittirmesiyle ofladı.

"En azından altımda yatarken iş konuşmasan?" diye homurdandı.

Jack Claude'un altında yattığını yeni fark etmiş gibi gözlerini iri iri açtı. Şişmiş dudaklarında Claude'u sersemleten bir gülümseme belirirken hızla Claude'un altından kalktı. "Ben duşa giriyorum."

Claude yine onayladı...

 

Simon bininci kez esnedi. Sayım bitmiş üstüne bir tane de film izlemişti. İçtiği zehir gibi kahveye rağmen uykudan ölmek üzereydi.

Jack nerede kalmıştı?

Ona geleceğini söylememişti gerçi. Simon sadece onun geleceğini umuyordu. Ama eğer gelmek isteseydi şimdiye kadar gelmez miydi? Çoktan gece yarısı olmuştu. Acaba başına bir şey mi geldi? diye düşündü Simon. Gözünün önüne Jack'in baygın ve kanlı hali gelince koltuktan fırlayıp telefonuna sarıldı.

Korku dolu iki çalıştan sonra telefon açıldı. Simon tuttuğu nefesini verdi. "Jack?"

"Ve sen de Simon?"

Simon duyduğu sesle şaşırdı. Aynı sesi depoda da duymuştu... Alex?

"Jack'e bir şey mi oldu?" diye sordu endişeyle. Bir şey olmasa telefonun Alex'te işi neydi ki? Alex garip bir ses çıkardı, kızların yavru köpek gördüklerinde çıkardıkları seslerden. "Çok tatlı! Ama merak etme.  Gerçi onu biraz yormuş olabilirim..."

Kısa bir sessizlikten sonra devam etti. "Şimdi duş alıyor."

Simon'un düşündüğü şey doğruydu demek ki... Her gün başka biriyle. Gözleri dolarken sessiz kalmaya devam etti. Şu anda boğazındaki yumru ve burnunun ucundaki acı yüzünden konuşacak durumda değildi.

"Şey, çıktığında seni aramasını söyleyeyim mi?"

"Yo, gerek yok."

"Peki, iyi ge-"

Simon telefonu kapattı.

Yanakları yanıyordu. Yaşlar gözlerinden akmaya başlamıştı. Nedense ne kadar hazırlıklı olduğunu düşünse de değildi, Jack'in ondan sonra başka biriyle yatacağını hiç düşünmemişti.

Ayaklarını yere sürte sürte kapıyı kilitledi. Sonra da bütün ışıkları kapatıp bir robot gibi mekanik hareketlerle yatağına yattı.

 

Anlaşılan, yanılmıştı.

 

End Notes:

Eeee? Nasıldı?

Sanırım bana söyleyecek ya da haykıracak şeyleriniz var :D Daha çok haykıracak :D

OLSUN!!!bu yoruma aç yazar ona da razı.

Ee hadi oturmaya mı geldik!! yoruma hücumm :D -bugün biraz kafam iyi, evet-

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Biliyorum daha Vol sonu gelmedi ve biliyorum çok iğrenç bir yerde bıraktım ama sizi o kadar çok seviyorum ki okurlarım yılbaşı için bir hediye vermek istedim.

Yapabileceğim tek şey de bir Ova yazmak oldu :D

Umarım beğenirsiniz, sanırım güzel bir  SimonxJack oldu :D

Hepinize mutlu yıllar sevgili okurlarım!!!! -seviliyorsunuz 


 

 

Simon gözleri yaşaracak kadar uzun süre esnedikten sonra saatin daha akşam 8 olmasıyla ilgili bir şeyler homurdandı.  Gerçi artık alışmış sayılırdı, her sene küçük bir çocuk gibi -her seneyle bir yaş daha yaşlanıyor olması bu durumda ironikti- gece yarısını göremeden uyuya kalıyordu.

Bu sefer farklı, diye homurdandı kendisine içinden.

Bu sefer gerçekten farklıydı. Ne ailenin yaşlılarıyla sıkıntıdan ölene kadar tombala oynayacak ne de dandik yıl başı programlarını izleyecekti. Bu  sefer... Gerçi Simon ne yapacaklarından emin değildi. Konu Jack olduğunda hiçbir şeyden emin olamıyordu.

Birkaç gün önce, sanki çok popülermiş gibi ona kimseyi çağırmamasını tembihlemişti. Aslında Simon, Jack'in bunu söylerken yüzünde beliren sinsi ifadeden neler yapacaklarını az çok tahmin ediyordu. Tahminleri gözünün önünde canlandığı an Simon ısındı, yanakları ve kulakları da kızarmış olmalıydı.

Yeni yıla şey yaparak -Simon şey'in yerini dolduracak bir yığın kelime bilmesine rağmen onları kullanınca garip bir hissettiği için kullanmamayı tercih ediyordu- girme fikri tam da Jack'e göre zaten, diye düşündü. Ancak onun kadar yakışıklı biri bu kadar sapık olabilir.

Jack'i düşünürken ne kadar metabolizması hızlanmış olsa da esnemeye başlaması çok sürmedi. Yapacak bir iş bulma umuduyla etrafa bakındı. Salon temizlenmiş, televizyonun yanına minik ve süslenmiş bir yılbaşı ağacı koyulmuş ve sofra çoktan Simon'un dışarıdan aldığı kızarmış tavukla tamamlanmıştı.

Kısaca, yapacak hiçbir şey yoktu!

Simon oflayarak tavana baktı. Hava karardığı için oda aydınlıktı, yine de çam ağacının mavi, yeşil ve kırmızı ışıklarının dansı görünüyordu.

Simon onları izlemeye başl-

 

Simon üstüne çöken bir ağırlık hissettiğinde Yılbaşı ruhuyla ilgili oldukça korkunç bir rüya görmekteydi. Çığlık atarak doğrulduğunda burnu tanıdık bir kokuya doldu. Kafasını Jack'in kazağına gömmüştü. Zorlanarak Jack'ten ayrılıp "Senin derdin ne?" diye homurdandı.

Jack güldü. Karanlık salonda iyice belirginleşen çam ağacı ışıkları Jack'in siyah saçlarında oynaşıyor, ara sıra Jack'in gri gözlerini renklendiriyordu. Simon Jack'in renkten renge giren yüzünün muhteşemliğiyle sersemlerken "Geldiğimde uyuyordun," diye karşılık verdi Jack Simon'un içini gıdıklayacak kadar yumuşak bir sesle.  "Ben de seni uyandırmaya kıyamadığımdan ışıkları kapatıp saatin on bir buçuk olmasını bekledim."

Sonrasında yüzünde beliren utangaç gülümseme Simon'un şaşkınlıktan nefesini tutmasına neden oldu. "Gerçi yeni yıla benimle değil de uyuyarak girmek istersen..."

Jack'in kendinden emin olmayan utangaç sesini ilk defa duyan Simon'un "Saçmalama." diyerek olayı geçiştirmesi uzun bir süre aldı. Jack Simon'un cevabıyla eski haline dönerken "O zaman..." diye mırıldandı. Bir hışırtı duyuldu ve Simon'un kucağında bir paket belirdi.

"Daha on iki olmadı, hediyeni sonraya sakla." dedi Simon.

"Olmaz, ben benimkine çoktan baktım. Hatta bitirdim, güzel kitaptı." Simon uzun bir düşünme evresinden sonra ona en sevdiği kitabı almaya karar vermişti. "Ne ara okudun?" diye çıkıştı.

"Üç saattir buradayım."

"Tanrım..." diye homurdandı Simon paketini açarken.

Kocaman ama cidden kocaman, kahverengi bir kazak.

"Denesene!" diye haykırdı Jack yüzünde kocaman bir sırıtışla. Simon da gülümsedi, Jack'in neşesi bulaşıcıydı. Dev kazağı giydi. Gerçi Simon mı kazağı kazak mı Simon'u giydi belli olmuyordu. Kazağın sarkan kısımlarını eliyle çekiştirirken "Jack," diye inledi "Buraya bir kişi daha sığar, baksana!"

"Denemeden bilemeyiz."

"Ne -"

Simon itirazını bitiremeden nefesi kesildi. Jack'in kazağın içine kaymasıyla aralarındaki mesafe sıfıra inmişti. Simon Jack'in hızlı atan kalbini hissetmemesi için dua ederken onun ağırlığını daha fazla kaldıramayıp koltuğa uzandı.

"Cidden, iki kişi sığıyormuş." diye mırıldandı Jack dudaklarını Simon'un dudaklarına sürtmeden onu sersemletmeden önce.

Simon uzun zamandır şey yapmadıklarını hatırlayıp vücudunun neden bir öpücükle bu kadar yandığını anlarken aynı Jack'in yaptığı gibi dudaklarını onun dudaklarına kapattı. Jack ellerini rahatlıkla kazağın boğazından çıkarıp -o kadar bol yani- Simon'un boynuna doladı.

Dudakları sertçe birbirini yenmeye çalışırken Simon Jack'in kazağından kurtulmaya çalışıyordu. Birkaç saniye sonra ikisi de giydikleri kalın kıyafetlerden kurtulmuş birbirinin sıcaklıklarıyla sersemlemiş haldeydiler.

Birbirlerine o kadar dalmışlardı ki bütün şehir yeni yılı kutlamak için uluduğunda bile durmadılar...

 

 

 

 

 

End Notes:

Hımmm nasıl olmuş??

Umarım beğenmişsinizdir :D

Şimdi siz de yazarınıza hediye vermek için bir yorum yapın diyerek çirkinleşmeyeceğim merak etmeyin :D

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Merhaba ben Teneby, sable'la aynı profili kullanıyoruz. Kedileri, sahilde uzun yürüyüşleri severim. Kendimi tekrar tanıtayım dedim aradan uzun zaman geçti, unutmuşsunuzdur hani :D

Hımmm, başka başka... Şunu söylemem lazım ki bu bölüm notlarını yazmayı bile özlemişim <3

Neden yoktum? Çünkü Kaan diye bir elemandan hoşlandım, depresyona girdim, sınavlar bana girdi derkeeeen hop 1 ay geçmiş :/

Ama önümüz 15 tatil ve ben yazmaya hazır ve nazırım :D


 

 

Jack, odasının duvarları kadar geniş pencereden gelen ısrarcı ışıkla uyandı. İlk defa bu kadar rahat uyuduğu düşünürken -kabul etmeliydi ki Claude'un yatağı fena halde rahattı- bütün vücudunu saran ürpertiyle sabah sersemliğini üstünden attı.

Ürpermişti; çünkü çıplak yatıyordu, hareket ederken yatağın Claude ya da kendisi tarafından ısıtılmamış bir yerine denk gelmişti. Gri gözleri kuş tüyü yastığın diğer ucundaki sarı saç yığınına takıldı.

Claude ona sırtı dönük yatıyordu ve altın sarısı -ya da güneş sarısı demek daha mı uygundu?- saçları yastığa dağılmış durumdaydı. Aynı kendisi gibi çıplak yatan genç adamın vücuduna baktı. Yorganı sadece beline kadar çekmiş olduğu için kaslı sırtı ortadaydı. Herkesin arzuladığı bir vücudu olduğunu inkar edemezdi; ama...

Jack özlemle iç çekti.

Yanında yatan ve minik burnunu onun boynuna gömmüş bir Simon'ı tercih ederdi. Onunla ilk defa beraber olduktan sonraki sabah yaptığı gibi yüzünü boynuna gömen, ellerini Jack'in karnında birleştirip bacaklarını onun bacaklarına kenetleyen bir Simon'ı kesinlikle -ama kesinlikle- tercih ederdi. Simon'ın düşüncesiyle tamamen uyanan Jack, Claude'u uyandırmamaya dikkat ederek yataktan kalktı ve Claude'un -kendisininkinin en az iki katı olan- dolabını açtı.

Süslü gömlekler ve renkli pantolonlar tıkıştırılmış dolabta siyah bir şeyler bulabildiği için Tanrı'ya teşekkür ederken hızlıca giyindi. Onu uyandırmak, dolayısıyla da, onun sabah gevezeliğini çekmek istemiyordu. Metruk kiliseye gitmeden önce Simon'ı görmek istiyordu.

Büyük ihtimalle dün akşam eve gitmediği için onu merak etmişti -ki bu düşünce içini tatlı bir sıcaklıkla doldurdu-.

Uzun süredir ilk defa birine karşı aidiyet duygusu hissettiği için yüzünde aptal bir gülümseme belirirken Claude'un geniş dairesinden çıktı ve geçirdiği yoğun geceye rağmen olabildiğince hızla otobüs durağına yürümeye başladı.

 

Simon, ağlamanın verdiği yorgunlukla daldığı o derin, depresif uykudan evde çınlayan zil sesiyle uyandı. Başını ıslanmış yastığından kazırken, acaba kim gelmiş olabilir, dedi iç sesi alaycı bir şekilde. Yumruk yaptığı elleriyle gözlerini ovuşturan Simon, elbette kimin geldiğini biliyordu. Zaten sorun ne yapacağını bilmemesiydi.

Şaşırtıcı bir şekilde, onu görmek istemiyordu. Üstelik, yer çekimine karşı koyan kahverengi saçlarının çevrelediği kafasında oluşan iki hipotez, onu kapıyı açmamaya ikna etmiş sayılırdı:

1)            Ya o berbat romantik filmlerdeki gibi salya sümük halde Jack'e bağıracak ve sonunda deli gibi sevişeceklerdi.

2)            Ya da -yine- o berbat romantik filmlerdeki -evet, boş zamanlarında ne kadar berbat olduklarını bilse de öyle filmler izliyordu- gibi televizyon başında, salya sümük, sakalları çıkana kadar -ve yine evet, inanması zordu; ama onun da bir sakalı çıkabiliyordu- ağlayacaktı.

İki hipotezin de berbat romantik film olaylarına benzemesi sinirini iyice bozarken bir kez daha çalınan zil onu yataktan kalkmaya ve gözlerini ovuşturmaya devam ederek kapıya gitmeye zorladı.

Gözetleme deliğinden onun güzel yüzüne baktı. Kalbi hızlanırken eli otomatikman kapıyı açmak için kolu kavradı. Sonra da kolu çevirip kapıyı açmasına ramak kala durduğu için kendisiyle gurur duyarak odasına geri döndü.

İki hipotezin de gerçekleşmesine izin vermeyecekti. Hem artık olgunlaşmıştı, salya sümük ağlayacak yaşı geçmesiyle beraber... -Bilirsiniz işte, erkekler pek ağlamaz.- Şimdi odasına geri döndüğü gibi yatağına yatacak ve uyuyacaktı. Bugün cumartesiydi. Bu şansı kullanmalı ve kendini bütün gün eve hapsetmeliydi. Sonra da... Neyse, onu sonra düşünecekti.

Kapı bir kez daha çalındı.

Daha soğumamış yatağına geri döndü. Kafasını, Einstein'ın saç stilini benimsemesi gerekecek kadar yastığa gömdükten sonra da gözlerini kapadı.

Onun asıl canını yakan şey, Jack'in onun beklediğinin aksine sevişmelerine önem vermemiş olmasıydı. Tamam, Jack'ten bir şey beklememesi gerektiğini biliyordu. O bir hırsızdı ve büyük ihtimalle ahlaki kuralları pek umursamadığı gibi tek eşli de değildi.

Simon anlıyordu.

Aslında Simon bir ara Jack'in başka sevgilileri olabileceğini düşünmüştü; ama asla bu kadar üzüleceğini ya da kıskanacağını düşünmemişti.

Acaba başkaları da var mıydı? Gözünün önünde bir yığın sahne samba yapıyordu. Erkekler, kadınlar, Jack. Alex. O zaman Alex depoda onların artık ortak olmadıklarını, başından beri yalan söylediğini söylediğinde yalan söylemişti. Olayın polisiye boyutunu boş veren Simon soluna dönerken, kim bilir kaç kere şey yapmışlardır, diye düşünüyor, ciddi bir hesap yapmaya çalışıyordu.

Kapı, tam da Jack'in varlığını unutmaya başladığında tekrar çalındı.

Hayır, Bay Yakışıklı, hayır -gerçi ona sümüklü böcek demek şu an daha tatmin edici- sana kapıyı açmayacağım. Bütün yakışıklılığınla beni ele geçirmene ve beni aptal bir nedene inandırmana izin vermeyeceğim.

Ben Simon Runde, ant içiyorum ki senin cazibene bir kez daha yenilmeyeceğim-im-im-im -bu kısımda yankı giriyor.

Sanki dünyada sevebileceğim tek kişi sensin. Sanki, bir daha asla aşık olmayacağım -aşk kelimesine çok dikkat etmedi-. Sanki. Sanki...

Garip monologunu devam ettirirken içini saran korkuyla gözlerini açtı. Ya bir daha aşık olamazsa? Ya Jack onun için tekse?

Saçmalama, hayatının aşkı gibi şeyler sadece kitaplarda olur Evet, sadece kitaplarda.

 

Jack o kadar dalgındı ki yanındaki kanla kaplı çiftin sevişmesi onu iğrendirmedi bile. Ya da birkaç adım ilerisindeki keçi sakallı adamların ellerindeki başları kesik kediler... Hatta birbirine karışmış tütsü, yanık, pas ve sigara kokusu bile midesini kaldırmadı. Gerçi tavana dört patisinden asılmış bir düzine kedi acımayla inlemesine neden olmadı değildi.

Her neyse, asıl konuya dönersek, aklı Simon'da kalmıştı.

Simon, kapıyı en az üç kere çalmasına rağmen açmamıştı. Belki de evde değildir, dedi optimist yanı. Diğer yanıysa -ki genelde o yanını bir hançerle deşmek isterdi- işlerin yolunda gitmediğini söylüyordu.

Ne kadar optimist yanına inanmak istese de asıl gerçeği kötümser tarafının söylediğini biliyordu. Duştan çıktığında Claude'un garip davrandığını fark etmiş; ama onun her zamanki garipliğine verip çok umursamamıştı.

Her zamankinden daha garip bir Claude ve kapıyı açmayan bir Simon birleşince ortaya pekiyi bir sonuç çıkmıyordu doğrusu.

Komplolara alışık beyni bütün olasılıkları gözden geçirirken eline tutuşturulmuş keçi kanı dolu kadehi bir yana bırakıp telefonunu çıkardı.

Arama geçmişinde Simon'ın ismi yazıyordu. Onun duşa girdiği saatlerde.

Orospu çocuğu Claude bir piçlik yapmış olmalı, diye tısladı içinden. Gerçi sesli tıslasa da kimsenin duyacağını zannetmiyordu. Kilise hipnotize edici ve tek sözü Lucifer olan bir şarkıyla doluydu, herkes çoktan bir şeyler çekip kafayı bulmuştu ve bir şey çekmeyenler de içtikleri kandan ya da kaybettikleri kandan yarı uçuktu.

Uzun bir süredir sigara içmediğini fark edip bir sigara yaktı. Turuncu filtreyi siyah dudaklarının arasına yerleştirirken başını daha önceden kanla lekelenmiş kilise duvarına yasladı.

Eğer Claude piçi bir şey yaptıysa kafası bedeninden ayrılana kadar onu iğneleyecek ve sonra parçaladığım vücudunu aç farelere yedireceğim. Hatta gözleriyle masa tenisi bile oynayabilirim.

Zihninde beliren sadist düşüncelerle ürperirken, ne kadar konuyla bir alakası olmasa da gözün sekip sekmeyeceğini merak etti. Hayır, eğer sekmiyorsa onlarla yapacak başka sadist şeyler bulması gerekiyordu.

Satanistlerin onu fena etkilediğini düşünürken şans eseri duyduğu konuşma dikkatini çekti. Yanındaki sevişmeyi yeni bitirmiş çifte iyice kulak kabarttı.

"Acaba nasıl bir şey olacak?"

"Umarım sağlam bir şeydir. Gerçi Karadul'un partileri nasıl geçer bilirsin."

"Aynen. Manyak olacak."

Kız Jack'e sırtı dönük adamı öpmek için yaklaştığında onları dinleyen Jack'i görmüş olmalıydı ki yüzünde hınzır bir gülümseme belirdi. "Sen Karadul'un doğum günü pastası değil misin?"

"Ne?" diye sordu Jack panikle.

Bu manyaklar beni yemeyi planlıyorlarsa sıçtım.

İkisi de Jack'in paniğine ve korkudan iri iri açılmış gri gözlerine güldü. "Hadi ama, Karadul'un seni özellikle çağırdığını herkes biliyor."

Jack tam ne kastettiklerini soracaktı ki adam dudaklarını yalayıp "Çok şanslısın adamım." diye homurdandı bariz bir kıskançlıkla. "Karadul yatakta fenadır. Tabii ben hiç onu çıp- ah!" kız dirseğini adamın kaburgalarına geçirmişti.

Kasları yemeğin kendisi olmadığını öğrenmenin verdiği rahatlıkla gevşerken şansın yüzüne gülmeye başladığını düşündü. Bugün ayinlerin yapıldığı odaya girmeden önce bütün kiliseyi taramış ve kolyeden hiçbir iz bulamamıştı.

Ta ki yanında iki korumanın dikildiği o kapıyı görene kadar. Yani Karadul'un odasının kapısını. Büyük ihtimalle kolye orada, Karadul'un diğer takılarının durduğu herhangi bir kutunun içinde duruyordu. Sonuçta Karadul o kutunun içindeki ilk sürüm uyuşturucudan habersizdi.

O zaman Karadul beni yatağa attığında... Aklına gelen planla şeytani bir kahkaha atmamak için kendini zor tuttu.

Mide bulandırıcı grevinin yakında biteceğini düşünürken başını tekrar duvara yasladı ve Karadul'un hantal bir kedi gibi tahtından kalktığını gördü. Büyük ihtimalle yarın yapacağı doğum günü partisinin hazırlıklarını kontrol etmeye gidiyordu.

Bu fırsattan yararlanıp kiliseden hemen tüydü.

 

Simon çakma bir Noel baba gibi "Ho"larken koca bir kaşık çikolatalı dondurmayı direk midesine gönderdi. Tamam, kabul ediyordu, onun gibi zayıf bir bünyeye sahip olan birinin kışın ortasında kaşık kaşık dondurma yemesi pek akıllıca değildi; ama kendini tutamamıştı!

Ne kadar hipotezlerinin gerçekleşmesine izin vermemekte kararlı olsa da birkaç saat önce kendini daha fazla tutamayıp pijamalarıyla markete ışınlanmış ve neredeyse bütün dondurma reyonunu satın almıştı.

Sonuç olarak, akan bir burun ve çoktan ağrımaya başlamış bir boğazla o nefret ettiği aptal romantik filmlerden birini izliyordu.

Tek eşlikçisi olan sümüklü mendilini aldı ve beyni burnundan fırlayabilecek kadar hızla sümkürdü. Mendilini yanına bıraktı, tam çikolatalı dondurma ve sümük saça saça, "Neden Mary'yi bıraktın Anthony?" diye ağlamaya başlayacaktı ki zili duydu.

Omuzlarına sardığı battaniyenin yere sürünmesini umursamadan elinde koca dondurma kutusuyla -evet, terk edilmiş bir ergen resmi çizdiğinin farkındaydı- kapıya gitti.

Ağır gotik makyajıyla Jack karşısındaydı. Siyah kalem yüzünden belirginleşmiş gri gözleri endişeyle parlıyordu ve siyah dudaklarını kemiriyordu. Simon, onun bir kez daha zile basışını izledikten sonra koltuğuna geri döndü.

Bir kaşık dondurma. Bir zil. Bir kaşık dondurma. Bir zil. Bir kaşık dondurma. Bir zil.

"Orada olduğunu biliyorum!" diye bağırdı Jack..

Simon da, "Aman ne güzel." diye homurdandı. Kapıyı açmayacaktı. Jack'in kendini sümüklü ve kıpkırmızı gözlerle görmesini, salonun her yerine saçılmış dondurma kutularıyla dalga geçişini duymak istemiyordu.

Nasıl olsa biraz sonra pes edecek, diye düşündü bir kaşık dondurmayı daha midesine gönderirken.

"Kapıyı açıp beni dinleyene kadar burada oturacağım!"

Omuz silkti. Jack'in kapı önünü işgal etmesi sadece daha fazla dondurma almasını önlerdi. O kadar.

 

O yüzden saniyede bir çalınan zili görmezden gelmeye çalışarak filmi izlemeye devam etti...

 

End Notes:

Eeee? Nasıl olmuş?? -hahah bu soruları görmeyi özlemiştiniz değil mi?-

Ben tekrar aranızdayım, klasik yazar tribimle beraber: ben paslanmış mıyım??

Sorunun cevabını verirseniz: ah, bir de cevabını eklemenizi istediğim bir başka soru:

Jack x Simon mı yoksa Jack x Claude mu??

Cevabınız hikayenin akıbetini -evet Muhteşem Yüzyılı izliyorum- değiştirecektir :D

Haa tamam tamam sustum, hepinizin yorum yapmak için sabırsızlandığını biliyorum :D

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Veee geldik bir Vol'un daha sonuna *-*

Vay bee, bu kadar gitmesini beklemiyordum :D bayağı uzun oldu benim standartlarıma göre aslında -_-

not: Bu bölümü içinde bulundurduğu Simon oranı ve tutturduğu için zynpllcnn'a itaf ediyorum <3

not 2: Belitmeden edemeyeceğim minik bir Jack x Claude olarak cevaplara çok üzüldüm :D Ben Simon'u gönderip rahat rahat Jack x Claude yazacaktım :D

not 3: KOD: O.V.A'ya da bakınız!!! Onda da isimden anlaşılacağı gibi Ova'lar var, çok bıcılar :D

not 4: not yazmayı çok sevdim :3

not 5: baksanıza, çok hoş :D


 

 

Deli gibi dans eden vücutlardan biri onun duvara yaslanmış bedenine abandığında Jack ilk önce acıyla inledi, daha sonraysa bir küfür savurup bedeni aynı kuvvetle geldiği kalabalığa itti.

Bütün kemiklerinin sızlaması ve oturamıyor olması yetmiyormuş gibi bir oda dolusu sarhoş satanisti çekmek Jack’in sinirlerini iyice bozmuştu. Dün ayinden çıkıp Simon’ın evine gittiğinden beri o sürekli homurdanan çirkin yaşlılara benzemişti.

Gerçi asla o ihtiyarlar kadar çirkin olmayacaktı. Onun sonsuz yakışıklılığı -her neyse, konu bu değil!

Simon, saniyede bir çaldığı zillere ve arada bir yinelediği tehditlere rağmen kapıyı açmamıştı! O da onunla konuşana kadar orada kalacağını söylediği için kapının önüne tünemiş ve geceyi soğuk mermerin üzerinde, yaşam üçgeni pozisyonu alarak geçirmesi gerekmişti.

En azından, yatağımın dünyadaki en rahatsız şey olmadığını öğrendim, diye düşündü biraz sakinleşmek için elindeki şaraptan bir yudum alırken. 

Şarabın garip tadını aldığındaysa yüzünü buruşturdu. Bu şarap fazla mı yoğundu? Jack saflığına küfrederken şarapta kan olduğunu fark etmiş olmanın verdiği iğrenmeyle kadehini yere bıraktı. Elemanlar kanı tuz gibi kullanıyor, diye homurdandı ve boş kalan ellerini cebine tıktı.

Buraya geleli ne kadar olmuştu? Jack emin değildi; ama Karadul ortalarda görünmediğine göre çok olmuş olamazdı. Kan, kül, ölü kedilere katılmış ölü bir keçi ve sarhoşlarla atmosfer o kadar yorucu ve irrite ediciydi ki Jack saniyelerin dakikalara, dakikaların da saatlere dönüştüğünü düşünmeye başlamıştı.

Başını, son zamanlara çok yaptığı gibi arkasındaki duvara yaslayıp tütsü ve sigara kokan havayı içine çekti. Hafifçe öksürürken kendine, sabırlı ol, diyordu; bugün bu uçuk yerdeki son günüydü. O kolyeyi eline alır almaz Simon’a koşacak ve aralarını düzelttikten sonra…

Onu özlemişti. Tenini hissetmeyi, inlemelerini duymayı…

Kim, Simon kadar tatlı ve huzur verici bir şeyi özlemezdi ki? Üstelik Jack gibi rahatsız edici bir hayatı olduktan sonra…

İçi bulunduğu ortama rağmen Simon’ın verdiği huzurla dolup kendini soyutlamışken omzunda bir el hissetti.

Doğrulup elin sahibine baktı. İki kulağı da küpelerle kaplanmış, gözleri siyah delikler gibi görünecek kadar boyanmış ve elbette, kömür öpmüş gibi kararmış dudaklarla 19 civarı bir kız. Jack’in biraz önce kurtulduğu şaraptan bir yudum alıp gülümsedi.

“Parti sarmadı galiba?”

“Burada olduğuna göre seni de sarmamış.”

“Hep aynı şey. Uçmuş ve terli bedenler. İnsan bir yerden sonra sıkılıyor.”

“O zaman neden hala buradasın?”

“Karadul’un şartları: giriş var çıkış yok,” diye cevapladı kız alaycı bir sesle.

“Hadi ama, nereye kadar kovalayabilirler ki?”

“Ben ölmekten değil, yalnız kalmaktan korktuğum için buradayım zaten.”

Aynı korkuyu paylaştığı kıza acımadan edemedi. Kendini Simon gibi birini bulduğu için şanslı saymalıydı, sonuçta Simon, buradaki şeytana tapan sapıklardan bin kat iyiydi. Aniden içi, kızı bu durumdan kurtarma isteğiyle doldu, bir ev arayan on altı yaşındaki hali aklına gelmişti.

“İsmin ne?” diye sordu.

“Amelia.”

Tam Amelia’ya onunla dışarı çıkmasını söyleyecekti ki omzuna dokunan başka bir el onu durdurdu.

Gelen Hugo’ydu.

“Karadul seni çağırıyor.”

Başını sallayıp Amelia’ya döndü. “Gitmem lazım.”

Amelia’nın kahverengi gözlerindeki ışık soldu, başıyla onaylayıp uzaklaştı.

Ne kadar üzülse de Hugo’nun eşliğinde Karadul’un odasına götürüldüğünde Amelia’yı çoktan unutmuştu.

İçinde her soyguna gittiğinde hissettiği heyecanı hissederken gülümsedi, kapıyı açtı ve yavaşça içeri girdi.

İçerisi, birkaç yere serpilmiş kırmızı mumların yaydığı zayıf ışıklarla loş görünüyordu. Büyük, siyah çarşaflı yatağın yanına konulmuş mumlar, uzanmış, arzu dolu gözlerle onu izleyen Karadul’un tenini yumuşatıyor ve daha insansı görünmesini sağlıyordu. Jack yavaşça yatağa yaklaşırken Karadul’un kolyeyi saklamış olabileceği yerleri tarıyordu.

Birkaç çekmece, çalışma masasındaki çekmeceler, bir kasa -lanet olsun! Kasa açmak için yanında malzemeleri yoktu!- ve birkaç ayakkabı kutusu.

On beş dakika içinde her yeri tarayabileceğini düşünürken yatağa oturdu.

Tam ortamı rahatlatmak için bir şey söyleyecekti ki dudakları Karadul tarafından esir alındı. Uzun ve sert bir öpüşmeden sonra, “Konuşmayı sevmem,” diye mırladı Karadul. “Özellikle de yatakta.”

Bu sözler üzerine tekrar öpüşmeye başlarlarken Jack sertçe Karadul’u yatağa bastırdı. “Ben de altta olmayı sevmem,” diye karşılık verdi, bunu bir ara Claude’a da söylemeyi aklının bir köşesine not ederken.

Dudaklarını Karadul’un boynuna kaydırdığında dudaklarında metal bir şey hissetti. Uzaklaştığındaysa neredeyse çığlık atacaktı.

Kolyeyi bulmuştu!

“Kolyeyi çıkar.”diye emretti, sesindeki zafer tınısını hissettirmemeye çalışarak.

Karadul önce kaşlarını çattı; ama sonra omuz silkip kolyeyi çıkardı ve yanlarındaki komodine bıraktı. Jack kolyeye bir bakış daha attıktan sonra Karadul’u soydu.

Karadul da onu soyduktan sonra kendini ona bastırdı.

Jack’in dudaklarından sahte bir inleme dökülürken Karadul’dan uzaklaşıp siyah ruju kaymış ve şişmiş dudaklarına sinsi bir gülümseme yerleştirdi.

“Bu işi biraz daha sertleştirmeye ne dersiniz?”

Karadul anlayamadan çarşaftan uzun bir şerit kopardı. “Ne yapıyorsun?” diye sordu Karadul, başıyla çarşaf parçasını gösterirken.

Jack yüzündeki gülümsemeyi bozmadan Karadul’u yatağa yatırdı. Sonra da uzun, siyah tırnaklı ellerini yukarıda birleştirip yatağın korkuluğuna bağladı.

Karadul’un dudaklarından alaycı bir kahkaha döküldü. “Çöz beni.”

Jack başını hayır anlamında sallarken Karadul’un kulağını yalayıp “Emin olun seveceksiniz.” diye mırladı.

Bir parça daha koparıp Karadul’un ayaklarını yatağın iki köşesine sabitledi.  Karadul’un tedirginleştiğini fark edince üzerine yattı ve dudaklarını öperken kalçasını okşamaya başladı.

Jack’in dudakları Karadul’un göğüslerine kayarken, “Genelde ben dominant olurum…” diye mırıldandı Karadul.

Jack gülerken, “Her şeyin bir ilki vardır,” diye karşılık verdi.

Karadul zevkten serseme döndüğünde Jack doğruldu ve çarşaftan bir parça daha yırtıp Karadul’un ağzını bağladı. Karadul kaşlarını çattı, bir şeyler söylemeye de çalıştı; ama Jack anlamadı. Karadul’u tamamen etkisiz hale getirmenin rahatlığıyla derin bir nefes verdi ve giyindi. Dağılmış siyah saçlarını da düzelttikten sonra komodinde duran kolyeye uzandı.

Neşeyle gülümserken, “Kıymetlimisss.”diye fısıldamadan edemedi.

Kolyeyi cebine atıp Karadul’a son bir bakış attıktan sonra loş odadan çıktı.

Kapıyı kapatır kapatmaz burun buruna geldiği korumalara Karadul’un rahatsız edilmemek istediğini söyledikten sonra hızla kiliseden ayrıldı. Korumaların uyanması çok sürmezdi, hem şimdi onu bekleyen çok daha zor bir görev vardı:

Simon’a olanları anlatmak.

Birkaç derin nefesle temiz hava ihtiyacını karşıladıktan sonra uzun bir zamandan sonra pansiyonun yolunu tuttu. Alması gereken bir şey vardı.

 

“Pişuuu!”

Simon akan burnunu silmek için peçetesine uzandı. Oldukça sesli bir sümkürüşün ardından başını bitkince yatağına koyarken, o kadar dondurma yememem gerektiğini biliyordum, diye söyleniyordu içinden.

Fena halde hasta olmuştu.

Boğazını yumuşatmak için içtiği çayı iki elinin arasına alıp kendini ısıtmaya çalıştı. Ateşi çıkmış, boğazı şişmiş ve gözleri arasında bir sümük şelalesi oluşmuştu.  Hasta olmaktan nefret ediyordu.

“Pişuu!”

Duyan Pokemon izliyorum zannedecek, diye düşündü gülümsemeye çalışırken. Küçükken hapşırdığında onunla böyle dalga geçerlerdi. Bir kez daha sümkürdükten -dediği gibi, tam bir şelale!- sonra hapşırmadan önce komodinine koymayı becerdiği kupayı tekrar eline aldı. Karnı üstüne koyduğu kupa sayesinde ısınırken yorganının altında hareket ettirdiği ayaklarını izliyordu.

O kadar hasta olmuştu ki ne zaman ayağa kalksa başı dönüyor ve yeri boyluyordu. 

Depresyonda olduğum yetmiyormuş gibi bir de hastalıkla uğraşıyorum, diye homurdandı.

“Pişu-”

Hapşırığının devamı karanlık evi dolduran zilden duyulmadı.

Evet, bir Jack eksikti.

Artık bu konuda tecrübeli olan Simon, Jack’in birazdan pes edip gideceğini bildiğinden dans eden ayaklarını izlemeye devam etti. Zil bir kez daha çalındı, sonra bir kez daha. Ardından kesildi.

Çayından bir yudum daha aldı ve Jack’in bu kadar çabuk pes etmesinin getirdiği hayal kırıklığını düşünmemeye çalıştı.

“Pişuuu!”

Birden evde yankılanan bir kahkaha duydu. Neredeyse korkacaktı; ama kahkaha tanıdıktı. Bu kalbini hızlandıran kahkahayı nerede olsa tanırdı.

“Daha önce sana hiç Pikaçu der gibi hapşırdığını söyleyen oldu mu?”

Jack kapı pervazına yaslanmıştı, makyajı dağılmış güzel yüzünde yumuşak bir ifade, elindeyse sivri bir alet vardı.

“Umarım kilit hala kullanılabilir durumdadır.” diye homurdandı Simon yatakta toparlanmaya çalışırken. 

Jack ona doğru ilerlerken, “Yarın kilidi değiştiririm.” diye cevapladı. “Bana başka bir seçenek bırakmadın.”

“Hem suçlunun hem de homurdananın sen olması komik.”

“Suçlu?” Jack kaşlarını çatmıştı, Simon’ın ne dediğini anlamamış gibiydi.

“Suçlu, Jack!” diye haykırdı, boğazı acımıştı. Gerçi şu an acıyan tek yeri boğazı değildi. Düşünmemeye çalıştığı her şey, onun güzel yüzüyle beraber başına üşüşmüştü.

Nasıl yapardı? Nasıl onu aldatırdı?

Jack yatağın ucuna ilişti. “Eğer Claude’dan bahsediyorsa-”

“Ah, demek başkaları da var! Ben bir tek Alex zannediyordum, harika!”

“İkisi aynı kişi!”

Simon acı acı güldü. Boğazı ne kadar ağrısa da kendini bağırmaktan alamıyordu. “Elbette, hepimiz senin gözünde aynıyız, değil mi?”

“Hepsi bir oyundu! Clay’i kandırmak içindi! Claude’un ismini değiştirdik ve sahte bir kimlikle polis gibi görünmesini sağladık. Sadece casusluk yapması için.”

“Kaç kere?” diye sordu Simon. Artık bağırmıyordu, burnunun ucu yanmaya başlamıştı ve boğazına bir şey takılmıştı. Çok geçmeden yanakları sıcak gözyaşlarıyla ıslanmaya başladı.

“Bilmiyorum, saymadım,” diye cevap verdi Jack, çatallaşmış bir sesle. Simon onun yüz ifadesini de görmek isterdi; ama eğer başını kaldırırsa Jack de onun durmak bilmeyen gözyaşlarını görecekti.

“Pekala.”

Jack ona biraz daha yaklaştı, önünde birleştirdiği ellerini kendi sıcak elleri arasında alıp konuşmaya başladı:

“Simon, Claude’la ne yaşadıysak…  Kesinlikle sadece fizikseldi! Bu bir ödeme şekli. Claude’un bana yaptığı her iyiliği bedenimle ödemem gerekiyor. Biliyorum, biliyorum. Şimdi sen, başka birini bulmamı isteyeceksin; ama bizim dünyamızda güvenecek birini bulmak çok zordur. Ben neredeyse bu işe girdiğimden beri Claude’u tanıyorum, o yüzden bu işlerde sadece ona güvenebilirim.”

Simon bir şey demeyince devam etti: “Ah, Simon… Keşke sana karşı hissettiklerimi görebilsen! Yemin ediyorum, daha önce hiç böyle hissetmemiştim. Daha önce hiç birini düşününce yüzümde aptal bir sırıtış oluşmamıştı, içim hiç bu kadar sıcak bir huzurla dolmamıştı, hiç ayaklarımın beni götürdüğü biri olmamıştı. Simon, ben sana aşığım!”

Simon bu söz üzerine yüzünü ondan daha fazla saklayamadı. Jack’in gözyaşlarını görmesine izin verdi. Onun ağladığını gören Jack de başparmaklarıyla sevgilisinin yanaklarını kuruladı.

“Lütfen, bana güven. Ben sadece seni seviyorum.”

Simon sersemlemişti. Bir şey söyleyemiyordu. Doğru mu duymuştu? Çünkü bir an Jack’in onu sevdiğini söylediğini duymuştu. Ama hayır! Bu kadar çabuk pes etmemelisin Simon!

“Ne olursa olsun, benimle olmadığın her dakikayı kiminle seviştiğini merak ederek geçirmek istemiyorum.”

“Ne yapmamı istiyorsun?” Sesi perişan çıkmıştı, Simon bundan zevk aldı, bu durumda ona üzülmeyecekti.

“Anlamayacaksın değil mi?” Sesindeki hayal kırıklığına kendisi bile şaşırmıştı. Ağlamaktan şişmiş gözlerini ellerine indirdi.

“Neyi anlamayacağım?”

“Senin için birkaç kişiyle yatmak normal olabilir. Ne için olduğu fark etmez; ama benim için değil. İki muhasebecinin oğlu olarak her zaman belli etnik sınırlar içerisinde yetiştirildim ben Jack. Ben o kelimeyi bile daha söyleyemezken senin bunu bir ödeme şekline dökmüş olman…”

“Bu konuda yapabileceğim bir şey yok, Simon. Normal bir aileye sahip olma şansımın olmamasıyla beraber, her zaman başımın çaresine bakmam gerekti ve yalnız başıma geçirdiğim onca yıl bana, işime gelecek bir şey için verebileceğim her şeyi vermem gerektiğini öğretti.”

“Ben sadece benim olmanı istiyorum, Jack.” diye fısıldadı Simon.

“Zaten, işin dışında kimseyle sevişmiyorum, Simon.”

“İkisi aynı şey!” diye patladı Simon. “İş ya da aşk için sevişmen bir şeyi değiştirmez! Benim için değiştirmez!”

“Simon-” diye başladı Jack; ama Simon onu duymazlıktan gelip devam etti:

 

“Birimizi seçmelisin Jack. Ya ben ya da Claude.”

 

End Notes:

Tam bir dizi sonu olmamış mı?? 

Bundan sonra dını nı nıııın dını nı nııın tarzı bir müzik giriyor :D

Umarım beğenmişsinizdir!!

Son zamanlarda feci güzel yorum geliyor, bozmayalım!!! 15 tatili kan akıtmadan geçirelim :D

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Eveeeet, 3. ovamız!!! :D

Anahtar kelimeler: kedi- yağmur- gözyaşı

Bu sanırım kimsenin beklemediği bir çifttir :D Benim de arkadaşım yazmamı istemeseydi aklıma gelmezdi :D

Not: Bu aralar fena yorum geliyor!!!! Ay ağlayacağım! Umarım böyle devam eder çünkü çok mutlu oluyorum. Yorum yapan herkese çok teşekkürler!!


 

 

Simon burnunu çeke çeke merdivenleri tırmanırken tek istediği daha üç aylık kedisi Meredith'i bulmaktı. Akan burnunu kolunun tersiyle silerken hıçkırdı. Dışarıda yağmur yağıyordu ve Simon iliklerine kadar ıslanmıştı.

Ama düşündüğü zayıf bünyesinin kaldıramayacağı onca hastalık değildi.

Zavallı bebek Meredith şu an soğukta kim bilir ne yapıyordu?

Gözünün önünce avuç içi büyüklüğündeki gri tüy yumağının çamur ve sudan perişan olmuş hali geldi. Yağmur altında bir o yana bir bu yana koşuştururken yaptığı gibi haykıra haykıra ağlamaya başladı. Minik yavru Simon yüzünden ölebilirdi! Hatta ölmüş bile olabilirdi! Ah, ona o kadar alışmıştı ki! Simon'un baş parmağı büyüklüğündeki patilerine, minik pembe burnuna, iri iri açıp Simon'un yerde yuvarladığı yumağı takip ettiği yeşil gözlerine...

Merdivenler bitince Simon, arkasında su ve hıçkırıklardan bir iz bırakarak kapısına yöneldi. Ve tam hıçkırmaya tekrar başlayacaktı ki kapısının önünde birinin olduğunu fark etti. Onu bekleyenin Jack olması umuduyla adımlarını hızlandırdı.

Jack onu teselli edebilir, aklından Meredith'i uzaklaştırabilirdi belki de.

Ne yazık ki bu umut da çok geçmeden söndü. Simon attığı her adımla, siluetinin Claude'ye dönüştüğünü fark etmişti. Taktığı siyah bereden sarı saçları görünmüyordu.

Gözlerini ve burnunu bir kez daha kolunun tersiyle sildikten sonra "Claude?" diye mırıldandı ağlamaktan çatallaşmış bir sesle. "Burada ne arıyorsun?"

Simon'un kıpkırmızı olmuş gözleri ve burnundan ağladığını anlayan Claude, mavi bakışlarını ve sesini yumuşatıp "Jack'in burada olduğunu düşünmüştüm." diye cevapladı. Sonra, Simon'un ağlamış halinin tatlı hüznüne dayanamayıp "Sen iyi misin?" diye sordu.

Simon sanki bu soruyu bekliyormuşçasına ağlamaya başladı. Dar omuzları sallanıyor, bu sallanışla hızlanan yağmur damlaları dalgalı kahverengi saçlarından ancak bir melekte olabilecek kadar masum yüzüne kayıyor ve oradan da boynuna iniyordu. Claude, Simon'un daha önce hiç fark etmediği güzelliği karşısında sersemlemişken Simon kendini susturmaya çalışıyordu.

Karşısında ağlamayı isteyeceği tek kişi Claude'du.  Jack'i kullanan Claude.

Sonunda bunu sadece kaslarını kasarak beceremeyeceğini fark edip eliyle ağzını kapattığında Claude uyanır gibi oldu. Minik bir çocuğa benzeyen Simon'un ellerini çözüp sorusunu tekrarladı, "Sorun ne?"

"Ke-ke-dim k-k-a-y-bol-du."

Claude eğer Simon ciddi ciddi ağlamıyor olmasaydı gülmekten ölürdü. Simon'u bu kadar perişan eden bir olayın daha önemli olacağını düşünmüştü. Birinin ölmesi gibi.

İçe kıvırdığı parmağıyla Simon'un ağlamaktan kızarmış yanaklarını kuruladı. "Umarım kedilerin oldukça gelişmiş yön duyuları olduğunu biliyorsundur."

Claude'un beklenmedik temasıyla iyice kızaran Simon "Ama o daha sadece 3 aylık!" diye haykırdı.

Claude Simon'un aşırı duygusallığı karşısında mavi gözlerini devirdi. "Yine de bir kedi. Hadi içeri gir, ıslaksın ve hasta olacaksın."

Simon emir almaya alışkın, başını sallayıp cebinden ıslak anahtarını çıkardı ve kapıyı açıp içeri girdi. Arkasından kapıyı kapatıyordu ki durdu, "Jack'i burada da bekleyebilirsin."

Claude kapı arkasına sığınmış, iri kahverengi gözleriyle ona bakan masum Simon'u bir kez daha süzdü. Maalesef Jack'in onda ne bulduğunu anlayabiliyordu: Claude'un asla sahip olamayacağı bir masumiyet. Simon'da insanı etkileyen buydu, masumiyeti. Yüzünde aptal bir gülücüğün oluşmasına izin verip içeri girdi.

Koltuğa otururken düşünemeden edemedi: Acaba bu koltukta sevişmişler miydi? Elbette sevişmişlerdi! İşin içinde Jack varsa mekan fark etmezdi. Hem bu gayet normaldi, ikisi sevgiliydi...

Claude ne kadar Simon'u kıskansa da ilk defa ona kızamadı.

Birden Simon'a karşı garip hisler beslediğini fark ederken arkadan bir çığlık yükseldi. Claude panikle yerinden fırlayıp çığlığın geldiği yere uçtu.

Simon elinde gri bir yumakla deliler gibi sıçrıyor ve gülüyordu. Claude'un dikkatini çekense Simon'un nazik vücut hatlarıydı. Simon "Onu buldum!" diye haykırdığında gözlerini elinde tuttuğu gri yumağa çıkardı. Minik bir kediydi bu.

"Dolapta saklanıyormuş!"

Sonra da Claude ne olduğunu anlayamadan Simon kediyle beraber ona sarıldı. Simon'un ince, soğuk ve ıslak vücudunu kendi vücudunda hisseden Claude bir an bile düşünmeden dudaklarını onun dudaklarına kapadı. Simon'un dudakları da bedeni kadar soğuk ama tatlıydı. Claude inledi..

Ve kısa ama hoş öpücükleri çalan kapıyla kesildi.

Jack gelmiş olmalıydı...

 

 

 

 

End Notes:

Şimdi, böyle bir çift bekliyor muydunuz??

Ama kabul edin garip durmadı :D Bence olabilir hatta!!

Neyse :D ben gidiyorum, oh, siz çoktan yorum butonuna basmışsınız bile <3

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

01:41 ve ben burada Bölüm Notlarına saçmalayamacak kadar uykuluyum :D

Ne diyeceğim:

Yeni bir hedef koydum kendime: en çok yorum alan 10 hikaye listesine girmek! Bunun için deeee, hepinizin yorumuna ihtiyacım var! Elbette üye olmayanlara üye olun da yorum yapın! demiyorum ama yaklaşık şimdiye kadar 20 değişik isim gördüm, eğer bu 20 kişi bana birkaç kelime yorum yaparsa bu isteğimi çabucak gerçekleştirebiliriz *-*

Bunu cidden çok istiyorum! -neyse :D

Bu bir flashback, Jack'in değişimini göstereyim dedim :D

VE UNUTMADAN: DÜN AKŞAM 3'E KADAR BENİM EN 10'A GİRMEK İSTEDİĞİMİ ÖĞRENİNCE HER BÖLÜME TEKER TEKER YORUM YAPAN, İLK TFF OKURUM -AYLAK-'A VE BU BÖLÜME KADAR HEP YORUM YAPMIŞ OLAN HERKESE TEŞEKKÜR EDİYOR VE BU VOL'Ü ONLARA İTHAF EDİYORUM <3

 


 

 

 

                                             KOD:S.L.A.SH

                                                            Vol 4 Seçim.

Chp 1

 

28 mart 2001

 

Jack minik kalbine saplanan acının nedenini sıktığı yumruğunun içinde iyice küçültürken ileriye, ay ışığı altında gümüş gibi görünen dalgalara baktı. Kararından ne kadar emin olsa da düşünmeden edemiyordu: Acaba su çok soğuk muydu?

Gerçi ne kadar hissederdi ki? Tesadüfen önüne çıkmış haberi okuduğundan beri vücudunu bir hissizlik sarmıştı, bir keresinde kolunu kırdığında annesi çok ağladığı için ona morfin vermişti, aynı öyle hissediyordu işte.

Annesinin düşüncesi burnunun ucunu yakıp boğazını düğümlerken Jack soğuktan çatlamış dudaklarından bir hıçkırığın kaçmasına izin verdi. Biraz ilerisinde, elinde tuttuğu çantadan çıkardığı kağıtları parçalayıp alelacele denize atan biri vardı. Kağıtlar her havalanıp ona doğru uçtuğunda küfür ediyordu.

Jack'in o adamın gitmesini beklemesi gerekiyordu, eğer o varken kendini atarsa kurtulma olasılığı vardı. Gerçi adam, uçan kağıtları imha etmek ve küfür etmekle o kadar meşguldü ki onu ve yanındaki koca taşı fark etmemişti. Jack adamın işinin bu gidişle sabaha kadar sürebileceğini düşünüp hemen arkasındaki banka çöktü.

İşkence ettiği gazete parçasını okunabilecek kadar düzeltip onu hayatını bitirmeye iten haberi bir kez daha okudu, kabul ediyordu:

Mazoşistti.

 

POLİSTEN HALKI RAHATLATAN AÇIKLAMA: DÜNYACA ÜNLÜ HIRSIZ ÇİFT ÖLDÜ!

Uzun bir süredir etkin olan hırsız çift ( Aaron ve Jeanne Faye) 7 mart akşamı, 11 sularında yapılan sürpriz baskınla yakalandı. Evde çıkan silahlı çatışma sırasında 5 polis yaralandı ve 1 polis öldü. Çatışmada yaralanan çift, yaralarına gerekli müdahale yapıldıktan sonra 15 martta görülecek mahkemeyi beklemek üzere Luxor Hapishanesi'ne götürüldü.

Yargıçlığını Faxen Rambert'in yaptığı 15 mart tarihli mahkeme sonucu çifte, gerçekleştirdikleri bine yakın -resmi arşive göre, aydınlatılmamış soygunların olduğu da biliniyor- soygun gereğince müebbet verildi.

15 marttaki mahkeme sonrası Luxor Hapishanesine geri götürülen çift bir yolunu bulup içeri keskin alet sokmuş ve kendilerini kesmek suretiyle intihar etmiştir.

-Yerel gazete yazarı Rocky Harlen

 

Jack haberi okumayı bitirdiği an haykıra haykıra ağlamaya başladığını fark etti, ne kadar küçük düşürücüydü! Babası, erkeklerin ağlamaması gerektiğini düşünecek kadar sert biri değildi ama Jack her ağladığında somurturdu.

Acaba şu an da gittiği yerde somurtuyor muydu?

Jack yanındaki adamın ne yaptığını kontrol etti. Hala kağıtlarla savaşıyordu. Eğer ailesi hayatta olsaydı, eğer şu an bir taşla beraber kendini soğuk sularda boğmayı düşünmüyor olsaydı Jack kağıtlarda ne olduğunu merak edebilirdi.

Daha fazla sabredemeyip derin bir nefes aldı ve yanında oturmuş onu bekleyen taşını da kucaklayıp banktan kalktı. Adamın gideceği yoktu. Jack daha fazla beklemeyecekti, her geçen saniyeyle beraber acısı daha da artıyordu.

Zaten bu koca dünyada yalnız olma  düşüncesi ruhunu çoktan boğmuştu, tek yapması gereken vücudu da boğmaktı...

Son kez derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Kendini soğuk suya hazırlayıp öne doğru bir a-

"Hey!"

Jack kendini atmaya o kadar konsantre olmuştu ki sesi duyduğu an sıçradı ve elinden düşen taş "blop" gibi bir ses çıkarıp suyun derinliklerinde kayboldu.

Jack sinirle sesin geldiği yana dönüp "Ne!?" diye haykırdı. O taşı bulması bir saatini almıştı!

"Sakin ol dostum... Ben sadece bana yardım etmeni isteyecektim!"

Jack iki saattir atamadığı kağıtlarıyla beraber karşısında duran adamı süzdü. Jack'in ona adam demesine rağmen ondan çok da büyük olmadığı belliydi. Dağılmış sarı saçları çevrelerindeki tek ışık kaynağıymış gibi parlıyor, cam kadar berrak mavi-yeşil gözleri sarı kirpikleri yüzünden bir hareyle çevrelenmiş gibi görünüyordu.

Hem atletik yapısıyla Jack'in kıskançlıktan ölmesine neden olmuştu -sanki biraz önce intihar eden kendisi değildi-.

"Ee, beni yemeyi bitirdin mi?"

"Ne?"

"Sadece ‘ne' demeyi mi biliyorsun?"

"Hayır!" diye çıkıştı Jack.

"Rahatladım." diye homurdandı adam, sanki daha önce tanışmışlar gibi bir rahatlık vardı konuşmasında. Elindeki deri bavulu Jack'in eline tutuşturup bir avuç kağıdı aldığı gibi suya fırlattı. Jack adam uçan kağıtların arkasından koşarken bavuldan bir kağıt aldı. Kaşlarını çatmış sert dokulu kağıdı evirip çevirirken, "Bunlar ne?" diye sordu. Kağıt peşinde koşmaktan nefes nefese kalmış çocuk "Üretim fazlası." diye cevapladı.

"Ne üretimi?"

"Elbette, sahte kimlik! Tanrım, elemanlar kuşlardan iyi uçuyor!''

"Belki de, onları yakabilirsin."

Çocuk iri mavi gözlerini Jack'e dikti. "Adın ne demiştin?"

"Dememiştim."

Claude mavi-yeşil gözlerini devirip "Şimdi soruyorum, ben Claude." dedi.

"Jack."

"Neden ağlıyordun?" Jack tam inkar edecekti ki Claude tekrar konuştu, "inkar etmeye çalışma, haykırıyordun."

"Bu seni ilgilendirmez."

"O zaman neden kendini öldüreceğin de etmez herhalde."

"Aynen öyle."

"Peki ya, kalacak bir yerin olup olmadığı beni ilgilendirebilir mi?"

 

7 mart 2002

 

"Sırada ne var? Kızlar gibi ağlaşacak mıyız?"

Claude bir yıldır yanında yaşayan çocuğun kafasına patlatırken "Saçmala!" diye homurdanıp 16 mumlu pastayı önüne koydu. "Doğum  günleri önemli olaylardır."

"16 mum mu? Ayaklı bir klişesin Claude."

Claude  gözlerini devirdi, "Biraz sonra yüzünü pastaya gömeceğim. Hem de mumlar üzerindeyken."

Jack ürperdi, Claude'la geçirdiği bir yıl boyunca neler yapabileceğini görmüştü. Ne kadar sadece sahte kağıtlarla uğraşıyor olsa da herif birini öldürmek konusunda da oldukça başarılıydı. Jack'i bu konuda o çalıştırıyordu.

Jack Claude'un kafasını pastaya doğru ittirdiğini hissedince güldü ve mumları üfledi.  Mumların dumanı tavana uçarken her yerine kağıtlar tıkıştırılmış salon Claude'un alkışıyla doldu.

Claude Jack'e bir dilim pasta keserken Jack dirseğini önlerindeki masaya dayayıp çenesini elinin arasına aldı, dalgın dalgın, ailesiyle geçirdiği son doğum gününü düşündü...

 

7 mart 2001

 

Jack, kanepede oturan ve kolunu annesinin beline dolamış babası sırıtığında ona aynı derecede geniş ve parlak bir sırıtışla karşılık verdi.

"Şaka yapıyorsunuz..."

Çift, on beşindeki oğullarının heyecandan tizleşmiş sesine güldü.

"Neden olmayalım ki Jackie?" diye karşılık verdi babası Jack'in her zaman içini ısıtan gür sesiyle. "Neredeyse bizimle işe çıkacak yaşa geldin."

Jack tam "Gerçekten mi?!" diye haykırmak için ağzını açmıştı ki annesi "Aaron!" diye homurdandı. Babası sessizce "ne"lerken annesi güzel siyah saçlarını uçuşturan bir hızla Jack'e döndü. "On sekizine gelene kadar bu işlerden uzak duracaksın küçük beyefendi."


Jack gözleri tehlikeli bir ışık saçan annesiyle dalaşmayı göze alamayıp gönülsüzce başını salladı. Gerçi Jack'in hayal kırıklığı çok sürmedi, kucağındaki silahın ağırlığı o kadar mutluluk vericiydi ki!

Uzun zamandır babası gibi silah kullanmayı hayal ediyordu, babası bu konuda tam bir ustaydı. Prensip olarak taramalı kullanmamasına -ona göre taramalıyla adam öldürmek zıpkınla balık avlamak gibiydi- rağmen hedefleri her zaman vururdu, hem de tek kurşunla. Sonunda bu hayalini gerçekleştirmek için çalışmaya başlayabilecekti! Babasıyla yapacağı düellolar için şimdiden sabırsızlanıyordu hem.

Yapabileceklerinin heyecanıyla hediyesini oturduğu yumuşak halıya bırakıp annesiyle babasının üzerine atıldı. Ailesinin kolları onu sıkıca sararken Jack annesinin kokusunu içine çekti, acı karanfil gibi kokuyordu.

"Teşekkürler."

Küçük aile bir süre birbirine kenetli kaldıktan sonra Jack uzaklaşıp "Onu ne zaman kullanabilirim?" diye sordu.  Babası oğlunun ne zaman büyüyeceğini düşünürken gözlerini devirdi. Sonra da kahverengi sakalını kaşıyıp "Biliyorsun," dedi. " şu aralar polis her yerde bizi arıyor..."

Jack'in annesinden aldığı gri gözlerindeki ışık sönerken "Haklısın," diye mırıldandı kaygıyla. "Şu aralar dışarı çıkmanız pek akıllıca olmaz..."

"Bence iyi oldu," diye şakıdı annesi kocasıyla oğlunu saran kaygıyı dağıtmak için, "evimi özlemiştim."

"Evet, polisler olmasa büyük ihtimalle beni unuturdunuz."

Babası gülerken "Ergenlikten çıkmadın mı sen?" diye homurdanıp oğlunun siyah saçlarını karıştırdı. Jack "Yapma, baba!" diye homurdanıp kuş yuvasına benzemiş saçlarını düzeltmeye çalışırken babası üstüne atladı.

Baba oğul gülüp yerde yuvarlanmaya başlarken annesi gözlerini devirip kocasının ne zaman büyüyeceğini düşündü.

Oldukça zevk sahibi biri tarafından döşenmiş salon zil sesiyle dolduğunda annesi oğluna tezahürat yapıyordu. Oğlunun kafasını kolunun altına almış baba, zili duyduğu an toparlandı. Kaşları çatılmış, kahverengi gözlerine sert bir ifade yerleşmişti. Kasılan kaslarından ve dudaklarının ince bir çizgiye dönüşmesinden Jack bir şeylerin yolunda gitmediğini hemen anladı.

Annesi de anlamış olacaktı ki hemen kanepeden fırlayıp silahların durduğu dolaba koştu.  Dolaptan aldığı silahlardan birini babasına atıp diğerini de kendi aldı. Babası koşar adımlarla kapıya giderken annesi o sırada neler olduğunu idrak edememiş oğlunun omuzlarını kavradı.

Jack, annesinin yüzündeki panik ifadesinden nefret etti.

"Jackie, eğer bir şey olursa, ne yapman gerektiğini biliyorsun, değil mi?"

Ama Jack cevap veremeden bir gürültü duyuldu, kapı kırılmıştı. Annesi ona son bir bakış atamadan silahlar patlamaya başlamıştı bile...

Jack Claude'nin sesiyle gerçekliğe geri döndü.  "Bu sana özel bir yetenek mi?"

"Ne?"

"Bakarak yemek? Beni ilk gördüğünde de  böyle bakıyordun?"

"Ne?''

"Yine başladık." diye homurdandı Claude bir tabağa pastanın yarısını koyup tıkınmaya başlarken.

Jack yarısı çoktan Claude tarafından yenmiş pastasını önüne çekip bir parmağını kremaya gömüp tadına baktı.  "Ailemi düşünüyordum..."

Claude ‘un pastaya doğru yay şeklini almış bedeni dikleşirken "Ya?" dedi kayıtsız bir şekilde, ama Jack arkadaşının mavi gözlerindeki parlayan merakı görebiliyordu, beraber geçirdikleri bir yıl boyunca Claude ona birkaç kez ailesine ne olduğunu sormuş ama hiçbir yanıt alamamıştı.

"Bir yıl önce polislere yakalanınca hapishanede intihar eden Faye çiftini biliyor musun?"

"Elbette! Birkaç kez onlar için kimlik yaptığım oldu."

"Ben onların oğluyum."

Salonda uzun ve rahatsız edici bir sessizlik oldu. İkisi de sanki söylenebilecek her şeyi söylemişti. Jack şimdi fark ediyordu, doğum gününde konuşmak için muhteşem  bir konu bulmuştu! -çıkamadım aradan :D

"Pasta güzelmiş, çikolatayı sevdiğimi nered- ‘'

"Üzgünüm."

"Ne?"

Jack Claude gibi her şeyi şakaya vuran birinden bu kadar ciddi bir şey duymayı beklemiyordu. Sonrasında duyduklarıysa onu daha da şaşırttı:

"Eğer... Yani, eğer... Biliyorsun...İstersen..." Jack Claude'un derin ama titrek bir nefes alışını, ardından da bakışlarını ayaklarına indirişini izledi.  "Eğer istersen, ben ailen olabilirim Jack. Yani bunun sadece istenerek olmadığını biliyorum ama...Eğer bana bir şans verirsen..."

"Ne-"

"Aptal! Ailen olmak istiyorum diyorum!"

"Neden, diyecektim!"

"Neden mi?! Çünkü....çünkü..." Claude pastasından bir çatal daha aldı."Çünkü çikolata sevdiğini biliyorum."

 

End Notes:

Eveeet, Jack "Ne?"lerkene :D 

Gidiyorum ben, uykum geldi ya *-* Neyse, bunu bilmeseniz de olurdu :D

Hadi ama, özellikle o 20 üye okur! Bir şeyler karalayın!!!

Şimdiden teşekkürler ve umarım beğenmişsinizdir <3

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Yine ben :D 

Hım, sanırım bu bölüm biraz sakin oldu :D Neden bilmiyorum, uykum vardı :D Bir saniye, sanırım olmadı. Bilmiyorum, aklım karmakarışık.

Bu bir hiperbol :D

Umarım beğenilir! Yani diğer bölümlerin arasında sırıtmaz :/


 

 

"Birimizi seçmelisin Jack. Ya ben ya da Claude."

Herhalde taktığı 10 metalik küpe kulaklarına zarar vermişti, çünkü Jack bir an Simon'un Claude ve kendisi arasında bir seçim yapmasını istediğini duymuştu.

Bu çocuk anlamıyor mu?! Ben Claude'u sevmiyorum! Bunu ona daha kaç kere söylemem gerekiyor!? Hem Claude... Hem Claude benim tek ailem! Gerçi, yaptığımız şeyleri aileden biriyle yapar mıydım bilemiyorum... Belki uzak kuzenlerimle... Ah, doğru ya; onlar beni hiç görmedi, zavallılar.

Her neyse! Keşke piç Claude sapık düşüncelerine sahip çıkabilseydi de, onu eskisi gibi, abim olarak görmeye devam edebilseydim.

Ama onunla yatmayı kabul eden de sendin Jack.

Kapa çeneni! Zorundaydım! Başkasına güvenemezdim! Eğer başka biriyle çalışsaydım şimdi içeride, ailem gibi bileklerimi parçalayacak bir şey arıyor olabilirdim!

İkimiz de bunun doğru olmadığını biliyoruz Jack. Sen de istedin, ne kadar istemiyormuşsun gibi davransan da...

Pekala, Claude'nin neredeyse benim kadar yakışıklı olduğunu kabul ediyorum ama, hayır. Onu hiç istemedim sevgili iç ses.

Madem öyle, cevabını ver.

Vereceğim zaten! Ben sadece... Hayatımı birçok kez kurtaran ve kimsem yokken yanımda olan tek kişiyi kaybetmek istemiyorum...yani, sanırım. Ama uzun bir zamandan sonra yaşadığımı hissettiren çocuğu da kaybetmek istemiyorum. Ben ikisinin de yanımda olmasını istiyorum!

Olduğuna inanmadığım Tanrım, yakışıklılığım seni bu kadar mı kıskandırıyor ki başım dertten kurtulmuyor?

"Ben..." Jack'in devamını nasıl getireceğini bilmediği cümle, cebinde hissettiği bir titremeyle yarıda kesildi. Jack kaşlarını çatıp telefonu açarken Simon gözlerini devirip peçetesine işkence etmeye başladı.

"Pizzacı mı? 11  büyük boy pizza, adre-"

 "Ne?"

"Ah! Jack sen miydin?!"diye ciyaklayan mekanik ses kesildiğinde kısa bir sessizlik oldu. Jack'in beyniyse cevap komutunu veremeyecek kadar sersemlemiş ve meşguldü: Karadul Claude'nin telefonunu nasıl ele geçirmişti?

Aklına bir yığın tüyler ürpertici olasılık üşüşürken Karadul yapmacık bir bıkkınla devam etti: "Aptal telefon pizzacı yerine senin numaranı çevirmiş olmalı, gerçi aletin suçu yok. Kendisi en az sahibi kadar dağılmış durumda çünkü."

Jack "Claude." diye fısıldadı endişeyle.

"İsmi bu mu? Ben Loyd gibi bir şey duymuştum. Çocuklarımdan biri dudağını fena parçaladı da..."

Jack Simon'a ürkek bir bakış attı, kaşlarını çatmış peçeteyle oynamaya devam ediyordu. "Onu bırak, bu işle hiçbir alakası yok."

"Yalnız oynadığını biliyorum, minik hırsız, sadece bunu umursamıyorum."

Arkadan bir çığlık duyuldu. Jack panikle nefesini tutarken Claude'un inlemeleri kafasında yankılanıyordu. Daha fazla beklemeyecekti, kendi başını bile döndüren bir hızla yataktan kalktı. Simon'un arkasından geldiğini duyuyordu ama zaman kaybedemezdi. Karadul'un hoşlanmadığı insanlara ne yaptığını bizzat görmüştü.

Claude'u bir an önce o lanet yerden çıkarması gerekiyordu.

"Jack! Nereye gidiyorsun?!"

Sabırsızca arkasını dönüp Simon'un irileşmiş kahverengi gözlerine baktı. "Claude... Zamanım yok."

Simon'un bir şey demesine fırsat vermeden kırılmış kapıyı açtı ve kendini dışarı attı. Ailesinin ölüm haberini yazan gazete gibi telefonu da sıkı sıkı kavramış parmaklarını çözdü ve yardım edebilecek tek numarayı çevirdi.

"Hazırlan, birazdan oraya geleceğim."

Telefon kapanmadan Jack gözüne çarpan ilk arabanın camını kırmıştı bile.

 

Claude öksürüp belki de yüzüncü kez kan tükürürken parçalanmış dudaklarını bir gülümseme kapladı. "New York mafyasına yanlış kimliği verdiğimden beri bu kadar sağlam dayak yememiştim doğrusu."

Görüşünün bulanıklaşmasına rağmen -herifin teki mavi gözlerine acımayıp yumruğu gömmüştü- tahta benzer bir şeye oturan orospunun  -herkes ona Karadul diyordu- güldüğünü görebiliyordu. Siyah dudaklarını her araladığında dışarı sigara dumanı çıkıyordu. "Hizmetimizden memnun kalmana sevindim."

"Madem beni memnun etmeyi sevdin, neden gitmeme izin vermiyorsun?"

Karadul omuz silkerken iki parmağı arasında tuttuğu kadehten bir yudum daha aldı. Claude tiksintiyle ürperdi.

Onu apar topar buraya getirip soyduklarında, her yerini kesmeden önce üstüne o sıvıdan döküp yalamışlardı. Claude bir daha asla birinin vücudunu yalamasına izin vermeyecekti. Bir kez daha ürperdi.

"Seninle bir derdim yok Caude a-"

"Claude."

"En az sevgilin kadar ukalasın Caude."

Claude ‘sevgili' kelimesini duymasa, ukalalıkta dünya markası olduğuyla ilgili bir şey söylerdi. Kaşlarını çattı, daha doğrusu çatmaya çalıştı. Kaşını da yarmışlardı. "Sevgili mi? Yo tatlım, ben bağlanmayı sevmem."

"Zannettiğimden çok ortak yanımız varmış."

"Sevgili diyordun?"

"Söylemeyeceğim, nasıl olsa geldiğinde öğrenirsin." Ve kadehinden bir yudum daha aldı.

Jack'ten bahsediyor olmalılar, birkaç gündür o da buradaki elemanlar gibi giyiniyordu. Onlara yanıldıklarını söylersem büyük ihtimalle beni bırakmayacakları gibi Simon'un  peşine düşerler.

İşte bu da senin şansın Claude, aşk acısını da göt acısını da sen çekiyorsun!

Belki de korkaklığı bırakıp ona aşık olduğumu söyleseydim Simon'u gördüğünde benimle çoktan sevgili olmuş olurdu. Hatta belki de Simon'u hiç görmemiş olurdu...

Boynunda keskin bir acı hissettiğinde düşünmeye ara verdi. Ne ara siyah orospu tahtından kalkıp Claude'un boynuna bıçak dayamıştı? Çıplak göğsü çoktan kan ve pislikle kaplandığından Claude akan damlaları hissetmiyordu, tek hissettiği Karadul'un boynunda oyalanan diliydi.

Kasıldı. Acaba Jack piçi bugün teşrif eder mi?

O sırada bir gürültü duyuldu. Karadul hızla doğrulurken Claude tuttuğu nefesini verdi.

Silah sesleri duyulduğu an odada mırıldanmak dışında hiçbir şey yapmayan bütün sapıklar silahlandı. Karadul'sa sanki gittikçe yaklaşan silah seslerini duymuyormuş gibi sakince tahtına oturdu. Ellerinde Claude'un kanı olan birkaç eleman kapının iki koluna saklandı. Diğerleriyse Karadul'un önüne geçmiş, etten bir kalkan oluşturmuştu.

Savunma pozisyon o kadar hızlı alınmıştı ki Claude etkilenmeden edemedi, görünüşe göre savsak hareket eden kız -ki kimse onu takmamıştı-  dışında herkes böyle şeylere alışıktı.

Claude kan kaybetmiş, vücudu yarıklarla dolu ve iç çamaşırı dışında çıplak olanın kendisi olmasına rağmen Jack için endişelendiğine şaşırırken bodrum kapısının açıldığını duydu.

"Buranın kokusunu özlemişim," diye homurdandı Jack Karadul'a ilerlerken. Ama güzel gri gözleri Karadul'da değil birazdan bayılacağını fark etmiş Claude'un üzerindeydi.

"Beni öyle bırakıp kurtulacağını zannetmene şaşırdım, sevgilim."

"Eğer çıkmamıza izin verirsen, yemin ediyorum ki kimseye zarar vermeyeceğim."

Claude görüşünün iyice bulanıklaştığını ve iyice hissizleştiğini fark etti. Olanları zar zor takip edebiliyordu. Jack Karadul'un kararını beklerken sandalyeye bağlanmış Claude'un önünde durdu.

Harika, son gördüğüm şey herifin kıçı olacak.

"Tek başına zorla evime girip, sağ çıkabileceğini mi sanıyorsun, minik hırsız?"

"Yalnız olduğumu kim söyledi?"

O sırada kapı sonuna kadar açıldı ve takım elbise giymiş yaşlı bir adam, kendisi kadar büyük bir taramalıyla etrafı taramaya başladı. Jack çoktan Claude'u bağlı olduğu sandalyeyle beraber yere yatırmış, üstüne kapanmıştı.

Ortam sessizleştiğinde Jack Claude'un üzerinden kalkıp onu da kaldırdı. Jack, Claude'u  sandalyeye bağlayan ipleri çözerken o sırada alnındaki teri elinin tersiyle silmekle meşgul yaşlı adama döndü. "Knight 0648 ha, Bay Tooga?"

"Senin olduğunu düşünüp aldım, doğum gününde verecektim."

Claude onu ayakta tutan şeyin ipler olduğunu fark ettiğinde çoktan Jack'in üstüne yığılmıştı. Jack'in onu kucaklayıp kaldırırken "Ayaklı klişe." dediğini duydu ama vücudu cevap vermesine izin vermedi:

Ayaklı bir klişe olduğunu kanıtlayarak bayıldı.

 

Kapı çalındığında Simon, Jack'in arkasından homurdanmaktan bitkin düşmüş, aksiyon filmi izliyordu. Gelenin Jack olduğunu bildiğinden derin bir nefes alıp güç topladı.

Kafası bir karpuz gibi patlayana kadar söylenmeyi planlıyordu.

"Umarım sadece cevap vermemek için-" -karşısındaki manzarayı gördüğü an cümlesini bitirmesi için toparlanması gerekti-"kaçmamışsındır."

Elinde taramalı bir silah taşıyan yaşlı ve takımlı bir adam; baştan aşağı siyahlara bürünmüş, ağır makyajlı gotik bir kız ve sırtında kandan -KAN MI?!- görünmeyen baygın bir Claude'u taşıyan Jack.

"Şaka yapıyor olmalı-" Simon cümlesini bitiremedi, Claude'dan yayılan kan çoktan onu sarıp sarmalamıştı. Eliyle ağzını kaparken banyoya koştu. Neyse ki daha yemek yememişti, sadece öğürerek kurtardı. Midesi bulanmaya, kulakları uğuldamaya başlamıştı ama Jack'in "Siz onunla ilgilenin, Simon'a bakacağım." dediğini duyabildi.

Duymamış gibi musluğu açtı ve ağzını çalkalayıp yüzünü yıkadı.

Titreyen kollarını zorlayarak doğruldu ve solmuş tenine baktı. Sonra da arkadaki...

Simon çığlık atıp arkasını döndüğü an bedenleri arasındaki mesafe yok oldu. Jack uzun zamandır bu anı bekliyormuş gibi kollarını hızla Simon'un beline dolayıp onu kendine bastırırken Simon kaşlarını çattı.

"Ben sana bir seçim yap diyorum ve sen onu evime getiriyorsun. Sırada ne var, grup mu yapacağız?"

Jack gri gözlerini devirdi, "Yaralı, doktora gidemezdik, polisler beni fark ederdi, aklıma bir tek sen geldin." sonra yüzünde Simon'un kalbinin ritmini şaşırtacak bir gülümseme belirdi. "Gerçi grup yapmak istiyorsan..."

"Sevişmeye devam mı edeceksiniz yoksa çocuğa bakacak mısınız? Çocuğa acıdığımdan değil, koltuk şimdiden berbat oldu."

Kapıya dayanmış siyahlı kız ne zamandır oradaydı? Bir saniye, o kız kimdi?

Tam kızın kim olduğunu soracaktı ki Jack bir şeyler homurdanıp Simon'u bileğinden tuttuğu gibi salona sürükledi.

Simon koltuğuna uzanmış yarı çıplak ve kana bulanmış Claude'u gördüğü an yine öğürdü. "Sanırım çocuğu kan tutuyor."

Peki ya, taramalı dede kimdi?

Simon kafayı yemek üzereydi.

"Bana bir lazım şey" Simon kanın kokusuyla sersemlemiş halde mutfağa gitti. Bir salata kasesine içme suyu doldurup hiç kullanılmamış mutfak bezlerini alıp salona geri döndü. Aldıklarını Claude'un yattığı koltuğun karşısındaki sehpaya bırakıp bezlerden birini ıslattı ve kan izlerini temizlemeye koyuldu.

Çok geçmeden öğürmeye başlayınca çaresiz gözlerle o sırada gotik kıza tıslamakla meşgul Jack'e döndü. "En azından kanı temizleyin, yoksa üstüne kusacağım ve onu da temizlemek zorunda kalacaksınız."

Jack yüzünü buruştursa da gotik kızın yanından ayrılıp Simon'un yanına çöktü. Kuru kandan kahverengileşmiş bezi alıp Claude'un bedenine sürtmeye başladı. Simon kusmamak için gözlerin Jack'in güzel yüzüne odakladı. Kaşlarını çatmıştı ve arada dudağını dişliyordu. Simon yanaklarının kızardığını fark edince bakışlarını yere indirdi. "Hey," Simon Jack'in sesini duyunca bakışlarını tekrar ona çevirdi. "Hım?"

"Teşekkürler, bir ara bizi eve almayacağını düşünmüştüm."

"Eğer onu seçersen, ölümünün elimden olmasını istiyorum."

Jack gülerken boştaki eliyle sevgilisinin kahverengi saçlarını karıştırdı. "Kan tutan bir katilin eserini görmek isterim doğrusu."

"Komiksin," diye homurdandı Simon ve Jack'in çok yavaş olduğunu düşünüp bir bez aldı ve ona yardım etmeye başladı.

"Onu seçmeyeceğimi biliyorsun."

Simon durup Jack'e baktı. Yüzünde ciddi bir ifade vardı ama ona bakmıyordu.

"Ama onu bırakmayacağımı da bilmelisin. O benim tek ailem, sense benim tek aşkımsın. Siz farklı kulvarlardayken bir seçim yapamam."

Simon duyduğu "Tek aşk" kelimesiyle erimemek için kendini tutarken kan kokusunu almamak için tuttuğu nefesini verdi.

"En azından, bir daha sevişmeyeceğinize söz ver."

"Söz veriyorum."

Simon tam Jack'e sarılacaktı ki Claude'un kan lekelerinden arındığını fark etti. Simon sevgi gösterisini sonra bırakıp yaralara göz attı.

Her yeri kesik kesik olmasına rağmen çoğu önemsizdi, sadece kanayan türden yaralardı, dikiş gerektirmiyordu.

Sadece sağ kaşı, alt dudağı, sol kolunun üstündeki bir yarık ve sol bacağındaki yarık dikiş gerektiriyordu. Evet, çocuk uyandığında kendini bez bebek zannedebilirdi.

Jack sevgilisinin aklından geçenleri okumuş gibi "Dikiş malzemen var mı?" diye sorduğunda Simon çoktan malzemeleri almaya gitmişti bile. "Senle tanıştıktan sonra almıştım."

"Demek daha o zamandan uzun soluklu bir ilişkimiz olacağını biliyordun."

"Hayır, eğer yine iyilik damarım tutarsa kazaklarımı sökmek zorunda kalmayayım diye almıştım."

Simon Claude'un yüzüne eğilirken "Sana kötü bir haberim var Jack, dudağı fena parçalanmış, uzun bir süre öpüşmeyi bırak konuşamaz bile." diye mırıldandı.

Jack gözlerini devirirken Simon gülümsedi ve nefesini tutup iğneyi Claude'un derisine batırdı...

 

 

 

 

 

 

 

End Notes:

Eee, nasıl olmuş? *endişeli*

Bu arada, hayalimi öğrenip yorumlarını tamamlayan sevgili okurcuğum obsidyen'e çooooooooook teşekkürler!!!

Umarım bölüm cidden sırıtmamıştır, lütfen yorum yapmaya devam edin!!!! 57 yorum sonra listedeyim!!! :D

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

http://www.turkfanfiction.net/arsiv/toplists.php?list=reviewedstories

:D LİSTEYE GİRDİİİİİM!!! NASIL MUTLU OLDUM ANLATAMAM! O YÜZDEN O LİSTEYE GİRMEMİ SAĞLAYAN, HİÇ ÜŞENMEDEN YORUM YAPAN BÜTÜN OKURCUKLARIMA TEŞEKKÜR EDİYOR ONLARI ÖPÜYORUM :D <3

Şimdi ciddileşip konuşma kağıdımı açıyorum:

Bu hikayeyi ilk yazmaya başladığımda, böyle bir tepki alacağımı, bu kadar Team Jack'inden tutun Team Bay Tooga'sına kadar fanları olacağını, o özenerek baktığım ilk 10 listesine girecek -ilk mi bilmiyorum ama- ÖZGÜN SLASH olacağımı hiç düşünmemiştim.

Hatta, büyük ihtimalle sonunu göremem diyordum. Sizin gibi insanlarla -yorum yapanlara diyorum, diğer okurcuklarımı maalesef tanımıyorum çünkü- tanışacağımı da hiç düşünmemiştim. Her "yeni bölümü görünce çığlık attım." her "Jack benim olsun" her "Kıyamam Simon'a!" beni hikayemde daha da bağladı, beni teşvik etti. 

O yüzden yorumun ne kadar önemli olduğunu... *yüklem bulamadı* Neyse! Demek istediğim, üşenmeden yorum yapıp, hem beni mutlu ettiğiniz hem de yazımı geliştirdiğiniz için çok teşekkür ederim! Sizi seviyorum! *sarılır*

Bu bölümü, hatta bütün hikayemi okuyucularıma ithaf ediyorum! <3

Not: komik olacak ama yine geçiş bölümü yazdım yaa :D Ama bundan sonraki bölüm tam anlamıyla M-A-N-Y-A-K!!!! Hatta ne kadar manyak olacağını göstermek için bölüme "fırtına öncesi sessizlik" ismini veriyorum :D

Ve not 2: Üzgünüm Persephonexx Simon x Claude olmadı pek :/


 

 

"Jack..."

"Jack?"

Simon tekrarlanan hırıltılı sesleniş yüzünden uykusuna son verip başını dayadığı koltuktan uzaklaştı.

Bir saniye, Claude'un başında  uyuya mı kalmıştı?

Simon! diye haykırdı sinirle iç sesi, yaralarını bakman yetmiyormuş gibi bir de yanında mı bekledin? İstersen Jack'le yatmasına da izin ver!

Simon iç sesinin o kelimeyi gayet rahatça söylemesine şaşırırken gözlerini ovuşturup uyku sersemliğini üstünden atmaya çalıştı.

"Uyandırdım mı?"

Simon yumruk yaptığı ellerini indirdiğinde Claude'un şişmiş ve morarmış oldukları halde parlayan berrak mavi gözleriyle karşılaştı. Kıskançlıkla çocuğun güzel gözleri olduğunu düşünürken kendi baskın kahverengi genlerine homurdanmadan edemedi.

Simon başını hayır anlamında sallayıp -ailesi ona nazik olunması gerektiğini söylerdi, onu öldürecek katile bile- gerindi. "Biyolojik saatim. Bir şey mi olmuştu?"

Claude yastıktan birkaç santim kaldırdığı başını serbest bırakıp altın rengi saçlarının beyaz yastığı kaplamasına izin verdi. Simon'un bir hiçmiş gibi hissetmesine sebep olan güzel yüzünde bitkin ve acılı bir ifade vardı: Simon'un dikişle bile toparlayamadı dudakları büzülmüş, dikişli sarı kaşları çatılmıştı.

"Jack'ten bir bardak su isteyecektim ama herifin kıçı-" Claude homurdanmayı kesti, Simon'un "kıç" kelimesini kaldıramayacağını fark etmişti.

Simon gülümsemeye çalışarak "Ben getiririm." dedi. Koltuktan destek aldı ve salondaki dağınıklığı görmezden gelmeye çalışarak mutfağa yollandı. Jack ortalıkta görünmüyordu, bir yere mi gitmişti acaba?

Halbuki Simon onu yanındaki koltukta sızmış bulacağını düşünmüştü.Dolaptan aldığı bir bardağa su doldururken, ne geceydi ama, diye düşündü. Kaç kere kusmuştu? On kere? Yirmi kere? Jack dikmeyi bilmediğini söylediğinde bütün iş ona kalmıştı. Simon'un parmakları boğazına gitti, kusmaktan boğazı ağrıyordu.

Susamış bir Claude'un onu beklediğini hatırlayıp salona geri döndü. Bardağı Claude'un sargılı eline tutuşturup sehpanın üzerinde yatan kanlı bezleri toparlamaya başladı.

Aralarında uzun ve gergin bir sessizlik oldu. Simon bezleri içinde kahverengi su olan salata kasesine koymaya devam etti, Claude'sa tek dikişte bitirdiği bardağın kesimini inceledi. Simon tam kaseyi kucaklamış mutfağa gidiyordu ki Claude onu durdurdu.

"Simon?"

Arkasını dönmeden cevapladı : "Hım?"

"Şey... Ben...te-teşekkür ederim."

Simon Claude'un güzel yüzündeki ifadeyi görmek için arkasını döndü ama Claude ona değil, hala parmakları arasında tuttuğu bardağa bakıyordu. "Jack'le olan ilişkimizi bilmene ve seni kan tutmasına rağmen bana yardım ettiğin için."

"Jack" ve "ilişkimiz" kelimesi bütün bedeninin kasılmasına neden olurken Simon gülümseyemedi bile. Rica etmemek için konuyu değiştirdi: "Beni kan tuttuğunu nereden biliyorsun ki?"

Claude güldü. "O kadar yüksek sesle öğürüyorsun ki duymamak imkansızdı."

Simon tam zamanında arkasını dönüp mutfağa girdi. Yanakları kızarmıştı. Cidden o kadar yüksek sesle mi öğürüyordu? Nanköre bak! diye homurdandı iç sesi -evet, bugün pek iyi gününde değildi- Sen onun için kusup kendini parçalıyorsun, o seninle dalga geçiyor!

Simon iç sesini duymazlıktan gelip bezleri ve salata kasesini çöpe attı. O kaseden bir daha bir şey yiyemezdi, ne kadar yıkarsa yıkasın. Sonra yüzünü yıkayıp dişlerini fırçaladı ve üstünü değiştirmek için odasına gitti.

Dolabından bir tişört ve pantolon çıkarıp yorganı bozulmuş yatağına attı, sonra da buruşmuş ve Claude'un kanıyla kirlenmiş tişörtünü çıkardı. Yeni tişörtünü almak için arkasını döndüğündeyse boğazından yükselen çığlığı zar zor engelledi.

"Jack?" diye mırıldandı panikle bir elini hızlı atan kalbinin üstüne koyarken.

Jack'in yüzünde Simon'un kalbinin yavaşlamasına hiç yardımcı olmayan bir gülümseme belirdi. "Tuzağıma düştün!" diye haykırdı.

Simon anlamadığını gösterecek kadar irileşmiş gözlerini Jack'e dikerken Jack'in yüzünü çoktan sinsi bir gülümseme kaplamıştı, Simon'u tuttuğu gibi yatağa çekti.

Simon dudaklarından minik bir şaşkınlık çığlığının kaçmasına izin verirken "Kapı açık!" diye homurdandı. Jack sevgilisinin kapıyı kapatmadan isteyeceği hiçbir şeyi yapmayacağını bildiğinden hızla kapıya uçtu.

Yatağa döndüğündeyse Simon çoktan kızarmış halde tişörtünü arıyordu. Avına yaklaşan bir aslan gibi yatakta emekleyip hala panikle tişörtünü aranan sevgilisinin üstüne çıktı. Dudakları buluşurken Simon kaskatı kesildi.

Uzun zamandır hiç şey yapmamışlardı, doğru düzgün öpüşmemişlerdi bile.

Jack Simon'un dudağını dişlerken bir eliyle de göğüs uçlarını okşuyordu. Simon'un bedeni zevkten ürperdi ve Jack'i gerçekten o anlamda özlediğini fark etti. Vücudu normalden erken zonklamaya başlamıştı.

Simon, Jack göğüs ucunu sıktığında inlerken dudakları çoktan onun dudaklarını bırakmış, boynunu emmeye başlamıştı. Simon nefes bile alamayacak kadar sersemlemiş halde sevgilisinin tişörtünü çıkarmaya çalıştı, onun tenini hissetmek istiyordu. Jack Simon'un arzusunu anlamış gibi birkaç saniyeliğine onun üzerinden kalktı ve tişörtünü çıkardı.

Şişmiş dudaklarında bir gülümseme belirdi. "Anlaşılan sen de beni özlemişsin Simon?"

Simon bu utanç verici sorudan kaçmak için sevgilisini omuzlarından tutarak kendine çekti. Vücutları yine buluşurken Jack dudaklarını Simon'un göğüs ucuna bastırdı.

Simon zevk dolu inlemesini bastırmak için elleriyle ağzını kapadı. Claude'un duymasını istemiyordu. Jack göğüs ucunu dişlediğindeyse Simon ellerini ağzına o kadar sert bastırdı ki dudağının kanamasına neden oldu.

Jack kafasını kaldırıp yanakları kızarmış ağzını tutan sevgilisine baktı ve bakışlarını ondan ayırmadan elini pantolonundan içeri soktu.

Simon çoktan...

"Oh, gerçekten beni özlemişsin." diye mırıldandı Jack.

Simon daha da kızarırken Jack'in sert hareketleriyle yatakta ileri geri gitmeye başladı. Artık inlemeleri tutamayacağı kadar şiddetliydi. Sevgilisini kıvama getiren Jack gülümserken kendi pantolonunun da fermuarını açtı...

 

Jack kendinden oldukça memnun halde dudaklarını kahve bardağına bastırdığında Simon kahvaltı hazırlamaya çalışıyordu. Her gözleri buluştuğunda kızarıp sakarlaşan sevgilisini rahat bırakıp Claude'ye döndü.

"Eee, nasılsın?"

"Fena değil," Simon'a döndü. "Bugün taburcu olurum değil mi, doktor?"

Simon'un yüzünde Jack'in o çok sevdiği şirin gülümsemelerden biri belirdi ve "hı-hı" diyerek onayladı. "Acaba seni nasıl buldular..." diye mırıldandı Jack.

Simon'a yardım etmeye çalışan Amelia'ya döndü. Kız Claude'u kurtarmak için yaptıkları baskından beri onlarlaydı, fırsattan yararlanıp kaçmıştı. "Bu konuda bir fikrin olabilir mi Amelia?"

Amelia neredeyse masaya koyacağı tabakları düşürüyordu. Şüpheli davranış 1, diye düşündü.

"Ben," gözle görülebilir bir şekilde yutkundu. "mi?" Şüpheli davranış 2.

"Simon'u kan tutmuyor olmasa..." diye homurdandı Claude. Jack arkadaşının imasına gülerken gri gözlerini Amelia'dan ayırmadı.

Kızda onu rahatsız eden bir şey olduğunu fark etmişti. Fazla şüpheli davranıyordu, gerçi Jack abartıyor da olabilirdi, başka kimse -ağır gotik makyajına rağmen- ondan rahatsız olmuş gibi durmuyordu.

"Hiçbir şey bilmiyorum. Birkaç gündür odasından çıkmıyordu."

"Ya?"

Amelia onaylayıp tabakları dizmeye geri döndü. Claude'sa mavi gözlerini ona dikmişti. Jack onun dudakları okudu.

Şüpheli değil mi?

Onayladı.

Salonu dolduran gergin havadan habersiz Simon yüzünde gurur dolu bir ifadeyle omlet yaptığını bildirirken Jack gülümsedi. Sevgilisini sıkıştırmaya gitmeden önce konuşmalıyız diye mırıldandı sessizce.

"Sanırım neden Simon'u sevdiğini anladım Jack."

O sırada çaldığı arabayı en yakın zamanda bir yere bırakması gerektiğini düşünen Jack neredeyse frene basacak kadar şaşırdı. "Sakın bana, şimdi de gözüne onu kestirdiğini söyleme."

Claude güldü, ama bu uzun sürmedi, parçalanan dudağı Jack yerine çenesini kapattı. "Hayır, benim için fazla saf. Eminim ne yapması gerektiğini bile bilmiyordur" Jack'in anlamadığını fark edince "yani yatakta." diye ekledi.

Jack frene bastı.

Claude acıyla inlerken Jack dikiz aynasından ona bir çift sinirli bakış attı. "Bu seni ilgilendirmez."

"Ben sadece benimleyken daha çok zevk aldığını söylemek istiyorum."         

"Eğer Simon'u neden sevdiğimi anladıysan olayın sadece bu olmadığını da anlamış olman gerekir."

Claude cevap vermek için ağzını açmıştı ki Jack konuyu değiştirmek için "Clay'den bir haber var mı?" diye sordu.

"Hayır, herif sadece resmi soygunlarını görebiliyor. Şu an ne yaptığını bilmek için canını bile verir."

Jack rahat bir nefes aldı, bir de Clay piçiyle uğraşmak istemiyordu. Arabayı sağa çekti ve inip Claude'un da inmesine yardım etti. Koluna girip yavaşça merdivenleri çıkmaya başladılar. "Şu gotik eleman, sana da şüpheli geldi, değil mi?"

"Evet, bir şeyler saklıyor."

"Ve sen onu hayatının aşkıyla -Simon'u kastederken gözlerini devirdi- yalnız mı bırakıyorsun? Ne romantik!"

"İşin aslını bulana kadar ona güveniyormuşum gibi davranmalıyım."

Claude omuz silkti. "Eğer bir daha kapıma dayanırlarsa kızın kafasını dağıtırım."

Jack gülümserken evin kapısını açtı. Claude kendini içeri atıp evim evim güzel evim tarzı bir şey mırıldanırken Jack'e döndü. Birden ciddileşmişti.

"Gerçekten beni sadece ailenden biri gibi mi görüyorsun?"

Jack gülümsedi, onu o kadar zamandır tanıyordu ki Simon'la konuştuklarını dinleyeceğini biliyordu. "Evet, sadece aileden biri."

Claude onaylayıp koltuğuna uzanırken Jack, onun duyamayacağı bir sesle "Yoksa kimi seçerdim, bilemiyorum." diye homurdandı.

Claude salondan "Bir şey mi dedin?" diye sordu ama Jack cevap vermedi, birkaç saniye önce gelen mesajı okumakla meşguldü:

18:15

Her zamanki kafede.

Sadece yarım saati olduğunu fark eden Jack kapıya davrandığında Claude"Biraz oturmayacak mısın?" diye sordu.

Jack sırıttı, "Görev beni bekler."

Claude da sırıtırken "İkile o zaman Superman." diye homurdandı.

 

 

"Yani tek istediğim 567 numaralı kasadaki kaseti bana getirmeniz."

Jack başıyla onayladı, Rusé bankasına daha önce de girmişti, kolay avdı. Bir önceki soygununda kapıdaki güvenliği geçtiği an önü boşalmıştı.

Eğer, Knight 0648'sıyla içeri dalarsa, güvenliği kısa bir sürede temizlerdi, böylece yedek kuvvet gelmeden bankadan çıkmış olurdu.

Tek ihtiyacım bankanın planı...  Bende olması lazımdı, umarım atmamışımdır.

"Pekala, yapacağım." diyerek kabul etti Jack, beyni çoktan çalışmaya başlamıştı bile. Adamın yüzünde rahatlığını belli eden bir gülümseme oluştu. "Ücret?"

"5 kağıt yeterli olacaktır."

"Kabul, kaseti elden teslim ettiğiniz an, para sizdedir."

Jack bir kez daha başıyla onaylayıp masadan kalktı. Gri gözleriyle kahveyi işaret edip teşekkür ettikten sonra çalışmak için pansiyona gittiğini söylemek için telefonunu çıkardı ve sevgilisinin numarasını çevirdi...

 

 

 

 

 

 

End Notes:

Dediğim gibi işte, sonraki bölüm ;)

De, şimdi ben listeye girdim diye yorum yapmayı kesmeyin lüften!!! O listeye girdim ama sağlam HP ficleriyle baş başayım! Sollanmam an meselesi, o yüzden yoruma tam gaz devaaam!!!!

15 tatil bitsin sizi rahat bırakacağım, merak etmeyin :D

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

İşte, son bölüme 1 kala...

"Jack?" kısmına geldikten sonra 

http://www.youtube.com/watch?v=8Uw8mIcQJn8

dinlemenizi öneririm.

Umarım, diğer bölümden sonra güzel yazabilmişimdir...


 

 

Soygun teklifinden birkaç gün sonra...

345...346...347... Vay be, cidden gözlerini hiç kırpmadı. Doğrusu ben de benim kadar yakışıklı birine bakıyor olsam göz kırparak zaman kaybetmek istemezdim. Haha, gerçi bu biraz, hatta bayağı garip, beni melek zanneden rahip kadar garip.

Simon bana hiç bu kadar uzun bakamazdı. Şu an çoktan kıpkırmızı bir elmaya dönüşmüş olmalıydı. Ama dönüşmemesine sevindim, çünkü o zaman onu ısırmak hiç eğlenceli olmayacaktı. Kırmızı elmadan nefret ediyorum, bence hepsi aforoz edilmeli. Acaba hırsızlığı bırakıp kendimi kırmızı elma katilliğine mi versem?

Neler saçmalıyorum ben?

Sanırım bana böyle -kahverengi gözleri yuvalarından düşecekmiş gibi açıktı ve dudakları ince bir çizgi haline gelmişti- bakması ve yarım saat sonra basacağım banka olayı yüzünden biraz gerildim.

Acaba sorunun ne olduğunu sormalı mıyım? Ne dersin, Knight?

Jack tam ağzını açmıştı ki Simon "İçimde kötü bir his var." diye mırıldandı aceleyle. Jack bütün sorunun sadece minicik bir his olmasına sevinirken parlatmak için nemli süngerle ovduğu Knight 0648'i hazırladığı bavula koydu.

Soygunlarda giydiği kalın topuklu botlarını gıcırdatarak perdelerin arkasına saklanmaya hazırlanıyormuş gibi duran sevgilisinin yanına gitti. Jack, Simon'un belini sarmasına ve kendini ona bastırmasına ilk defa homurdanmamasına gülümserken, "Bunun soygunla bir alakası olabilir mi?" diye sordu yumuşacık bir sesle.

Simon, küsmüş bir çocuk gibi dudak büküp başıyla onayladı. Jack yavaşça benliğini saran arzuyu dizginlemek için kendini Simon'a biraz daha bastırırken "Korkacak bir şey yok, bunu ilk yapışım değil." diye mırıldanarak sevgilisini yatıştırmaya çalıştı.

Aslında Simon'un kaygısı hoşuna gitmişti. Daha önce kimse, o soyguna gidiyor diye surat asmamıştı.

Jack'in her kendini bastırışıyla daha da kızaran Simon gözlerini Jack'in gri gözlerinden kaçırdı, "Biliyorum ama bu endişelenmemi engellemiyor."

Jack keyifle güldü. Sonra da sevgilisinin itiraz etmek için açılmış dudaklarına masum bir öpücük kondurdu. "Endişelenebilirsin aslında. Bu halin hoşuma gitti." Sonra bir kez daha dudaklarını Simon'unkilere bastırdı. "Sadece bir işe yaramaz."

Bip bip! Bip bip!

Jack istemeyerek kollarını çözüp Simon'u serbest. Zamanı gelmişti. Telefonunun alarmını kapatıp yatağın yanına onu bekleyen silah dolu bavulu aldı.

Kapıya doğru ilerlerken Jack geldiğinden beri aklını kurcalayan soruyu sordu: "Amelia nerede?"

"Sabah bir işi olduğunu söyleyip gitti."

Jack kaşlarını çattı. "Umarım ona soygun hakkında bir şey dememişsindir?"

Simon başını hayır anlamında salladı. "Tek kelime bile etmedim."

Jack gülümseyip sevgilisinin kahverengi saçlarını karıştırdı, "Aferin."

Kapıyı açtı ve görüşürüz demek için ağzını açtı ama Simon onu öperek durdurdu. Simon'un ilk defa onu öptüğünü fark eden Jack'in içi aptal bir mutlulukla dolarken Simon geri çekildi.

"Eğer erken gelirsen... şey yapabiliriz."

 

Bankanın zilleri çalmaya başladığında Jack çoktan 5 güvenliği indirmişti bile. Ona doğru koşan birkaç güvenliği daha tararken etrafta ördekler gibi koşuşturan sivil kalabalığa bir kez daha lanet etti.

Önüne çıkan 17 yaşında bir çocuğu çelme takarak etkisiz hale getirdikten sonra iki yandan gelen görevlilere ateş etti. Yüzüne sıçrayan kanı temizleyecek zamanı bulamadan başka görevliler ortaya çıktı.

Jack kendini kan banyosunda gibi hissederken taramalıyı ateşledi. 15..17, 20, başlangıç için 20 güvenlik fena değildi. Sivil kalabalık yere yattığı ve görevliler de yatırıldığı için Jack etrafı kolaçan ede ede kasaların olduğu yere ilerlemeye başladı.

İsabet eden mermiler yüzünden cızırdayan lambaları, ağlayan sivilleri ve inleyen güvenlikleri görmezden gelerek, üzerinde KASALAR yazan kapıyı tekmeyle açtı -bir önceki baskınında kapıyı açtığı an mermi yağmuruna tutulmuştu-.

Hiçbir şey yoktu.

İçerisi boştu. Jack Simon'la tanışmadan önceki son soygununu hatırlarken gerildi, bir tuzağa doğru gidiyor olmalıydı. Adımlarını hızlandırdı ve 567 numaralı kasayı aramaya koyuldu. Paniklemişti, elleri titremeye başlamıştı.

Biraz sonra nefesinin daraldığını ve ellerinin titremekten çok sallandığını fark etti. Sudan çıkmış gibi hissetti, ıslanmış mıydı yoksa terliyor muydu? Bu ciğerleri sökülüyormuş gibi gelen öksürük güvenliklerden mi geliyordu? Kasalar erimeye mi başlamıştı? Yer mi sallanıyordu?

Bir kez daha öksürürken Jack odaya havalandırmadan gaz verdiklerini fark etti. Küfür bile savuramadan kendini odadan dışarı attı. Temiz hava ciğerlerini daha da perişan ederken Jack sendeleye sendeleye çıkışa ulaşmaya çalıştı ama boşunaydı, güvenlikler onu bekliyordu.

Bam! Bam! Bam!

Mermilerin sıcak acısı bütün vücudunu kaplamış, zehirli gaz beynini bulandırmıştı ama Jack ne kadar dehşete kapılsa da koşmaya devam etti.

Hayati yerlerine yaklaşık 10 kurşun yedikten sonra hayatta kalamayacağını bilse de koşmaya devam etti, ölecekse de Simon'un yanında ölecekti!

Ölmeden önce hissettiği şeyin Simon'un huzur verici varlığı olmasını istiyordu. Çünkü öldüğünde pek huzur bulamayacağına emindi, onu melek sanan rahip hırsızların cehenneme gittiğini söylemişti.

Bankanın önüne park edilmiş arabalardan birinin camını kırıp kapısını açtı ve olabildiğince hızlı düz kontak yaptı.

Bacağındaki deliklerden kan fışkıracak kadar hızla gaza bastı.

 

"Evet, sayın seyirciler, şok bir son dakika haberiyle karşınızdayız! Aldığımız ihbara göre, dünyaca ünlü hırsız Jack şu an 104 karayolunda polisler tarafından takip edilmekte!

Hırsız Jack saat sekiz sularında yaptığı soygundan beri polisler tarafından takip ediliyor! Yetkililer Jack'in oldukça ağır yaralı olmakla beraber sersemletici bir gaza maruz kaldığını açıkladı.

Sözü şu an yanımda olan Rusé bankası genel müdürü Martin'e bırakıyorum.

‘Evet Bay Martin, bize olanları anlatabilir misiniz?'

‘Baskından 6 saat önce siyahlar içinde bir bayan gelip bizi uyardı. Biz de önlemimizi aldık ve olacakları beklemeye başladık. Altı saat sonra Jack banka'ya girdiğindeyse, hazırlıklıydık. Kasa odasında oyalandığı süre boyunca soluduğu sersemletici gazdan sonra kolay hedef haline geldiğinden görevlilerin onu vurması sorun olmadı.'

Güvenlik kayıtlarına göre Jack'e 7'si sırtından olmak üzere tam 13 kurşun isabet etmiş! Şu an araba kullanıyor olması bile bir mucize!

Sayın seyirciler! Şu an iki silahlı helikopter polis konvoyuna katılmış durumda! O da ne?! Jack direksiyonu kaybediyor!

Aman Tanrım! ARABA VİRAJI ALAMADI!"

 

"Jack?"

Claude titremeye başlamış bedeninin ürperdiğini hissetti. Sesi ne kadar kötü çıkmıştı. Burnu da yanmaya başlamıştı.

Ağlıyor muydu?

Vücudu o kadar hissizleşmişti ki bilmiyordu. Sadece, sol göğsünde bir acı vardı. Öldürücü bir acı... Bir boşluk... Onu içine almaya, karanlığında boğmaya hazır bir boşluk...

Claude şimdi anlıyordu: ilk tanıştıklarında içi Jack'in ailesi olmak için çok büyük bir arzuyla dolduğunda, o kimsesiz çocuğun yalnızlığa son vermek istememişti, o kendi yalnızlığını sonlandırmak istemişti.

Ve şimdi, sadece Jack'in yanında katlanılabilir olan yalnızlık onu eziyor, nefessiz bırakıyordu.

Hıçkırdı. Bu nasıl olabilirdi? Nasıl? NASIL?! Jack!?

Hayır, burada beklemeyecekti!

Hayatındaki tek arkadaşının, ailesinin, sevgilisinin, aşkının cesedinin çıkarılışını canlı yayında izleyemezdi. Onu...

Onu...

Onu ne kadar sevdiğini, ona ne kadar aşık olduğunu, onun için ölmeye ne kadar hazır olduğunu, onu ilk gördüğü andan beri sevdiğini, içindeki aile eksikliğini bastıramadığı için ne kadar üzgün olduğunu, ne kadar sadece "ödeme" dese de içinde hep "onu ne kadar sevdiğimi anlayacak" umudunu olduğunu söylemeden, sonsuzluğa karışmasına izin veremezdi!

Hıçkırarak ağladığını umursamazlıktan gelerek evinden dışarı fırladı...

 

Ölüm böyle bir şey mi anne, baba? diye düşündü Jack hissettiği acının altında ezilirken. Çünkü böyle bir şeyse eğer, o kadar da kötü değil.

Biliyorum, küfür ettiğim için kızacaksınız ama şu an bok gibiyim. Her yerim yanıyor. Her yerim acıyor. Her yerim kırıldı sanırım, parçalanmış da olabilirim. Ama en çok kalbim acıyor.

Onu görmek istiyorum. Parlayan iri kahverengi gözlerini...İnce ama pembe dudaklarındaki beni dünyanın en mutlu insanı yapan gülümsemesini... Onu her öptüğümde yaptığı gibi ismimi söylemesini istiyorum...

Bana sarılmasını, o huzur verici sıcaklığını hissetmek istiyorum. Çünkü, burası çok soğuk! Biraz ileride arabanın yanmasına rağmen ben bir buzulun içinde sıkışmış gibiyim. Bana her şeyin iyi olacağını fısıldamasını, saçlarımı okşamasını istiyorum.

Gerçi beni böyle görmesini istemiyorum. Bu parçalanmış bedeni... Beni hep en son gördüğü haliyle hatırlamalı, evet.

Ama keşke onu bir kez daha ne kadar sevdiğimi söyleyebilseydim! Ve onu özgür bıraktığımı... Cehennemimden onun mutlu olduğunu görmek istiyorum. Çünkü eğer o mutluysa ben de mutluyumdur.

Çok geçmeden, bir kan gölü içerisinde yatan genç adamın gri gözleri kapandı.

"Simon..."

 

 

 

End Notes:

Bölüm bende bir durgunluk yarattı ki çok duygusal yazamadım sanırım...

Bilemiyorum. Umarım beğenmişsinizdir...

Ama cidden kötü yazıp yazmadığımdan emin olmama yardım etmek için yorum yaparsanız sevinirim...

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Ve işte geldik finaleee :D

Umarım beğeneceğiniz bir final olmuştur *-*

O yüzden kapanış konuşması : Bu bölüme kadar okuyan, beni yorum yapıp sevindiren herkese çok teşekkür ediyorum. Ben her zaman yazarın kendine yazması gerektiğini düşünürüm ama siz olmasaydınız hayatta yazamadım! Ciddiyim, yorumlar, okunma sayısı...

Bir de yetmiyormuş gibi ilk 10 listesine girmem...

Bana bu kadar mutluluk yaşattığınız için çok teşekkür ediyorum! Cidden çok büyük bir anlamı var benim için *-*

Bir süre yazmayı bırakıyorum, aylis adlı okurcuğuma dediğim gibi, bu okunma sayısı takibi, yorum takibi biraz yordu beni. Bu konularda o kadar obsesifim ki yoruldum yani, yoksa sizinle bir alakası yok :D

Gerçi aklımda dark bir slash var ama hayırlısı :D

Aklınızda bir soru varsa : unamuno_98@hotmail.com ya da http://ask.fm/teneby_sable biliyorsunuz :D


 

 

1 ay sonra.

Bi-bip.

Simon mesai kartını okuttuktan sonra atkısını düzelti ve işyerinden çıktı. Sonbaharın tahtını kışa bırakmasıyla beraber Simon etrafta kazaklardan yapılma bir lahana gibi dolaşmaya başlamıştı ki bu bile Simon'ın burnunun kızarıp akmasını, boğazının şişmesini ve korkunç bir sesle konuşmasını engellemiyordu. Ne kadar kazak giyerse giysin, ne kadar kaynar suyla banyo yaparsa yapsın...

En kötüsü de bu soğuğun asla bitmeyecek olmasıydı: Sevgilisi -eski sevgili derse haykırarak ağlamaya başlayacağını biliyordu- giderken ondaki bütün yaşam enerjisini ve sıcaklığı da götürmüştü.

Simon gözlerinin soğuktan değil, acıdan dolduğunu fark edip çatlamış dudağını ısırdı. Bir kez daha kendini kaybedemezsin, bir kez daha kendini eve kapatamazsın. Toparlan ve onu unut, o seni çoktan unuttu.

Boğazından bir hıçkırık yükselirken Simon, adımlarını hızlandırdı. Kendine bir söz vermişti. İşyerinden bir arkadaşı, o iki hafta boyunca işe gelmeyince evini basmış ve onu yerde baygın bulduğu için hastaneye götürmüştü, Simon da hastanede uyandığında kendine bir söz vermişti: Onu asla unutmayacaktı, asla başka biri olmayacaktı; ama hayatına devam edecekti.

Sözünü tutmak için çok çabalıyordu, gerçekten. Yakında başka bir şehre taşınacaktı, tek gereken işten ayrıldığında yerini dolduracak birini bulmasıydı. Ölü sevgilisinin anılarıyla dolu bu yerde kalmayı daha fazla kaldıramazdı.

Apartmandan içeri girdi ve kısa bir asansör yolculuğundan sonra evine ulaştı. Her yer kolilerle doluydu, mutfak eşyaları bile kolilenmişti.

Çok bir şey yemiyordu artık.

Kıyafetlerini değiştirmeden koltuğuna uzandı, yatağında da yatmıyordu artık. Sonra titrek bir nefes alıp gözlerini kapattı.

 

"Eğer şaka yapıyorsan beynini uçuracağımı biliyorsun, değil mi?"

Doktor, iyice yıpranmış adamın ciddi ifadesini dağıtmak için gülümsemeye çalıştı; ama buz gibi parlayan mavi gözleri onu bir avmış gibi izlerken bu imkansızdı.

"Hayır, şaka yapmıyorum, hatta içeri girip onunla konuşabilirsiniz bile."

Adamın mavi gözlerinin şaşkınlıkla açılıp çatlamış dudaklarına bir gülümsemenin yayılmasını izledi doktor.  Kirli sakalı, uzayıp omuzlarına ulaşmış sarı saçları, mor gözaltları ve üstündeki deriyi yolmaktan çatlamış dudaklarına rağmen birkaç yaş gençleşmiş gibiydi.

Sırıtırken doktorun hemen arkasındaki 23 numaralı kapıya davrandı. Doktor onu kolundan tutup durdurmasa içeri dalacaktı.

"Size söylemem gereken bir şey var."

"Neymiş o?" diye sordu adam panikle.

"Hafızası... Sırtına aldığı mermilerden biri ve araba kazası sırasında aldığı darbeler beynine hasar vermiş. Hiçbir şeyi hatırlamıyor."

 

Birkaç ay sonra

Simon hâlâ inanamıyordu, burada olduğuna yani. Onunla beraber oturmuş, izlemeyi her zaman sevdiği aksiyon filmlerinden birini izlediğine inanamıyordu.

Gerçek olup olmadığını kontrol etmek için onu dürtüklememek için kendini zor tuttu, son iki ayda bunu o kadar çok yapmıştı ki bir tik haline gelmişti.

Aklından bunun bir rüya olduğunu düşüncesini atamıyordu ki. Sanki bu da o güzel rüyalarından biriymiş ve her an uyanacakmış gibi geliyordu.

Eğer öyleyse, diye düşündü Simon bütün karamsarlığıyla, uyanmamak için her şeyi yaparım.

Haberleri izlediğinde hissettiklerini bir kez daha hissedeceğine kendini öldürürdü. Spikerin yankılanan sesini, aradan 3 ay geçmesine rağmen hatırlıyordu. İçinin birden boşaldığını, bir kabuğa dönüştüğünü hissetmişti.

Kalbi acıdan kesilirken nefes alamaz duruma gelmiş, çığlık atmak için açılan ağzına tuzlu gözyaşları dolmuştu. Hareket edememişti. Hiçbir şey yapamamıştı. Öylece kalakalmıştı. Zaten şu an burada oturuyor olmasının tek nedeni, birkaç gün boyunca öylece kalakalmasıydı, yoksa büyük ihtimalle kendini öldürürdü.

Ürperdi. Şimdi, o yanındayken, bunları düşünmeyecekti.

"Film seni pek sarmadı galiba?"

Simon, onun sesinin dünyadaki en güzel ses olduğunu düşünürken onunla konuşabiliyor olmanın zevkini çıkararak, "Aksiyon filmlerini sevmem." diye yanıtladı.

Jack, gri gözleri utançla irileşirken, kumandayı aramaya koyuldu, "Televizyonunu esir aldım, üzgünüm. Kanalı değiştirebiliriz."

"Hayır, hem sen başka bir şeye odaklandığında daha kolay oluyor."

"Ne?" kaşlarını çatmıştı.

"Seni izlemek."

Simon onun kızarmasını izlerken sevgilisini anladı, bunu izlemek çok eğlenceliydi.

Güldü. Pekala, bu telaşlı, utangaç ve saf Jack onun Jack'i değildi; ama yine de Jack'ti.  Kolilerin kamyona yerleştirildiği gün Claude aramış, ona olanları anlatmış ve kötü haberi vermişti: Bütün hatıraları uçup gitmişti; ama Simon'ın bunu umursayacak lüksü yoktu, sevgilisi -o her ne kadar bunu bilmese de- geri gelmişti, yanında oturuyordu. Kayıp hatıralara üzülecek değildi.

 

Yenilerini yaratacak zaman vardı ne de olsa...

 

 SON

 

End Notes:

Eee? Umarım beğenmişsinizdir okurcuklarım! 15 tatil bitimi size bir moral olsun (olabiliyorsa)

DUYURU : KOD:O.V.A'yı silip buradan devam ettireceğim. Böylece okunma sayısı da yorum da bölünmemiş olacak -dedim ya, obsesifim- çünkü listede kalmaya uğraşıyorum :D

Neyse, umarım beğenmişsinizdir!!

Teneby kısa bir ara veriyor...

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

anahtar kelimeler : şantaj-not-zengin

Eeee, 15 tatile girdik, bu bütün okurlarıma benden karne hediyesi olsun :D

Umarım karneler iyidir <3

 


 

 

 

Sizi küçük sümüklü züppeler, diye düşündü Simon işaret parmağıyla gözlüğünü düzeltip sisteme bir 30 daha girerken. Hepsi baba parası yiyen, dünyanın kaç bucak olduğunu bilmeyen maymunlar, hayır bu maymunlara hakaret olur. Tanrım! Daha klas öğrencilerin olduğu bir okul yok muydu?! Burada kimse tüttürmek dışında bir şey yapmıyor!

Biz böyle miydik? Sorumluluklarımızın bilincindeydik. Kültürlü ve başarılıydık! Bir de şimdiki çocuklara bak! 50'yi geçince kendilerini Einstein zannediyorlar! Tan-

Tak. Tak.

Simon klasik, öğrencilerine karşı duyduğu tiksintiyi yansıtan iç homurdanmasına ara verip gözlüğünü çıkardı. Parmaklarıyla gözlük takmaktan zonklamaya başlamış burun kemerini ovarken "Girin," dedi otoriter bir sesle.

İki uzun parmaklı el kapıyı kavrayıp sonuna kadar açtı. Karşısında belalıların belalısı, Simon'un en nefret ettiği, üç yıldır sınıfta bıraktığı çocuk belirdi.

"Jack," diye tısladı, gözlüğünü geri takıp çene kaslarının gerilmesine izin verirken.

Jack'se Simon'un bile çekici bulduğu yüzüne çapkın bir gülümseme yerleştirmiş ona yaklaşıyordu. Simon içinden, çocukta Narcisse yüzü var, diye homurdandı. Jack elindeki defter ve kalem kutusunu Simon'un karşısındaki masaya bırakıp Simon'un masasına oturdu.

Simon iyice kasılıp sinirlenirken "Hareketlerine dikkat et Jack. Okul bitiyor olabilir ama hala son notumu girmedim," diyerek uyardı şımarık çocuğu.

Jack gülüp masaya iyice yerleşti. Bir yandan da okulun siyah kravatıyla oynuyor, Simon'un ateş saçan gözlerine bakmıyordu. "Size gerek kalmadı efendim, zaten sınıfta kalıyorum."

Gülme sırası Simon'daydı. "Ya?" dedi neşeyle. "Desene bana gerek kalmadı!"

"Aksine efendim!" diye haykırdı Jack neşeyle. Parlayan gri gözlerini Simon'un gözlerine dikmişti. "Sizden not istemeye geldim, tek şansım sizsiniz!"

Simon Jack'in sesindeki kendinden eminliğe uyuz olurken soğuk bir kahkaha daha patlattı. ""Ben de düşündüğümden daha zekasız olabilir misin diye düşünüyordum?"

"Aptal."

"NE DEDİN SEN?!"

"Ona aptal diyoruz efendim. Zekasız değil."

"Odayı terk et Jack, seninle harcayacak vaktim yok."

"Beni yok etmek için 90 yeterli efendim!"

"90 mı?! Sana verdiğim notun 9 katı!"

"Bence bir değişikliğin zamanı geldi efendim."

"İki saniye içinde kaybolmazsan o verdiğim 10 puanı da kaybedeceksin Jack."

"Eğer istediğiniz paraysa... Halledebiliriz! Babamın mevkisini biliyorsunuz..."

Bu bardağı taşıran son damlaydı! Simon Jack'in kaslı kolunu kavradığı gibi onu öğretmenler odasının kapısına sürüklemeye başladı. Bir yandan da içinden sürdürdüğü homurdanmayı sözlere vurmuştu. Maalesef  Jack'in Simon'u durdurması çok sürmedi.

Aralarında on yaş olmasına rağmen çocuk onun iki katıydı!

Birbirlerini iteklemeye çalışırken Simon vücutları arasında olmayan mesafeyi fark etti. Jack de Simon'daki renk değişimini fark etmiş olacaktı ki ciddileşmişti.

Simon tam Jack'e aşağılayıcı laflar sarf etmek için ağzını açmıştı ki...

Jack'in dili Simon'un başka bir amaç için açılmış dudaklarını yalıyor, çenesini tutan başparmağı Simon'un teninde sıcak dalgalar yaratıyordu. Simon ellerini Jack'i uzaklaştırmak için göğsüne koyduğunda Jack Simon'u hemen yanlarındaki masaya bastırdı.

"Dur!"

Dudakları Jack'in dudaklarından kurtulmuştu ama şimdi dudakları çok daha tehlikeli yerlerde dolaşıyordu. Simon Jack'i bir kez daha kendinden uzaklaştırmaya çalıştı ama çocuk onun için fazla güçlüydü. Simon hareket edemeyecek kıvama gelirken bir şeyin pantolonundan içeri girdiğini fark etti.

Jack Simon'un işini hızlı ve sert hareketlerle bitirdikten sonra gülümseyerek ondan uzaklaştı ve yamulmuş kravatını düzeltti. Simon ağzı açık bir şekilde ona bakıyor, olanların rezilliğini sindirmeye çalışıyordu.

Jack masalardan birine bıraktığı defter ve kalem kutusunu aldı. "Kayıtları satın aldım efendim, eğer o 90'ı görmezsem..."

Simon cevap veremedi, hala olanların etkisindeydi.

Jack tatmin olmuş halde sırıttı, "Bunu olumlu bir cevap sayıyorum!"

 

Simon Jack'in onu yalnız bırakmasından yarım saat sonra sisteme bir 90 girmek için donup kaldığı masadan kalktı... 

 

End Notes:

Eeee, beğendiniz mi??!!!!

 

Umarım bu Ovaları da KOD:S.L.A.S.H'ta yaptığınız gibi yorumsuz bırakmazsınız!!! 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Ask.fm istediği üzerine elimde olan Ova'lardan birini koyuyorum :D

Bakalım, yorumlar yorumlar :D

Listede kalma çabası bunlar hobalaboloploplaa :D

Kelimeler : Saat - Rüya- Balon


 

Jack x Simon

Sert esen rüzgar Jack'in burnunu ve gözlerini yakıp kuzguni saçlarını karıştırıyor, kulaklarında dayanılmaz bir uğultu bırakıyordu.

Neredeydi?

Sanki birisi kendine sorduğu soruyu duymuş gibi ortam birden aydınlandı ve Jack'in gri gözleri gökyüzünün sonsuz enginlikteki mavisiyle doldu. Hiçbir renk değişimi olmayan göğü yaran kuşlar dışında etraf tamamen boştu.

Yoksa...uçuyor muydu?

Hayır, bu imkansızdı, hem ayaklarının altında sert bir şey hissediyordu. Başını yukarı kaldırdı. Bir yığın renk yukarı yükseliyor, ortalarında bir ateş dans ediyordu. Tabii ya...

Bir balondaydı!

"Ne?" diye homurdandı. Buraya nasıl gelmişti?

"Hım?" Balondan aşağı sarkmayı bırakıp ona dönen Simon mıydı?

"Burada ne işimiz var?"

"E, böyle bir gün doğumunu kaçırmak aptallık olurdu!"

Jack konuşanı görmek için arkasına döndü. Ve çığlık atmamak ya da küfür etmemek, ya da ikisi birden yapmamak için kendini zor tuttu. Muhteşem elini seksi dudaklarına kapaması gerekmişti.

Ücübik takımı, iri kahverengi gözleri ve minik bir leopara benzeyen kedisi, ama hepsinden önemlisi burun deliklerinden içeri girebilecek kadar kıvrılmış bıyıklarıyla karşısında duran...

Salvador Dali'ydi!

Kendini tutamadı. "Siktir."

Dali -Dali!- ‘a aa'larken tek eliyle utanmış gibi ağzını kapattı, Simon'sa yüzünde yumuşak bir gülümsemeyle ona bakıyordu.

Simon sıcacık eliyle Jack'in elini kavradı ve Dali'yi -DALİ!- görmezden gelerek yanına çekti. İşaret parmağıyla Jack'in birkaç saniye önce orada olmadığına yemin edebileceği güneşi gösterip "Çok güzel değil mi?" diye mırıldandı heyecanla.

Jack olanları anlamaya çalışırken Simon'un elinin yaydığı sıcaklıkla gülümsedi ve kendini onun küçük bedenine yasladı. Simon başını onun göğsüne yaslayıp belini tutan ellerini kavradı.

Tam dudakları buluşuyordu ki Dali -Tanrım o DALİ'ydi!-  "Galacidalacidezoksiribonükleikasid!"* diye haykırdı.

İkisi de sıçrayarak birbirinden ayrıldı. Jack kaçırdığı öpücük için Dali'nin boğazına sarılacakken Simon kaşlarını çatıp "Gala ne?" diye sordu. Dali'yse o sırada minik balonun içinde kedisiyle vals yapmaya başlamıştı. Manyak herif, diye düşündü Jack.

İkisi kısa bir süre Dali'nin patilerinden tutup bir o yana bir bu yana salladığı kedisiyle sergilediği dansı izledikten sonra tekrar birbirlerine odaklandılar. Jack'in sesi mırlamaya dönüşürken "Nerede kalmıştık?" diye sordu.

Jack yeni fark ediyordu:   nerede olduğu, ne halde olduğu, kimin ne yaptığı Simon yanında olduğu sürece umurunda değildi. Aralarında o kadar garip bir şey vardı ki... Jack her Simon'u gördüğünde dünyasının onunla, sadece onunla dolduğunu hissediyordu. Simon'un hareketleri, hissettikleri, vücudu... Her şeyi Jack'i hipnotize ediyordu.

Dudakları buluştu. Simon göğsünü Jack'in göğsüne dayayıp inlediğinde Jack dudaklarını Simon'un boynuna bastırdı. Simon bir kez daha kendini Jack'e bastırdığındaysa...

Balondan düşmeye başladılar!

Arkada güneş doğuyor ve düz maviyi ikiye bölüyordu. İkisiyse çığlık bile atmadan sonsuzluğa düşüyorlardı. O sırada Dali kedisiyle beraber balondan sarkıp "Bu manzarayı kesinlikle çizmek lazım!" diye bağırdı. Sonraysa deli gibi gülmeye başladı, hem de kedisiyle beraber.

Doğan güneş birden saate döndü ve erimeye başladı. Her yer erimiş metalle dolarken Jack'in kulaklarında Dali ve kedisinin manyak gülüşü vardı.

 

Jack nefes nefese uyandı. Simon'un odasındaydı. Gözlerini ovmaya çalıştı ama kolları Simon'un altında kalmıştı. Gülümseyip yüzünü Simon'un saçlarına gömdü.

 

O Dali sergisine gitmemeleri gerektiğini biliyordu!

 

End Notes:

neden böyle bir şey yazdım bilmiyorum O.O

Ama garipliğinin farkındayım :D

Umarım beğenmişsinizdir!!

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Uzun bir aradan sonra tekrar karşısınzdayım okuyucularım, aslında bilmiyorum gördünüz mü ama Get Scared adlı hikayemle bir dönüş yapmıştım zaten ama neden bilmediğim bir şekilde zavallı hikayeme ilk şans bile verilmedi. 

Ya da görülmedi, çok geride kaldı da benim sevgili okurcuklarım görmedi, öyle düşünmek istiyorum. KOD:SLASH'ın bölümleri en az 180 okunup 10 küsür yorum alırken neden böyle bir düşüş olduğunu anlayamadım :/

Belki de yazdığım yeni hikayenin biraz da dark olmasından kaynaklıdır ama 3. bölümden sonra onun da hafifleyebileceğini söyleyebilirim! 

Ay çok ruhsuz konuştum ama moralim bozuldu ya, o kadar ask.fm'den yeni hikaye diyenler oldu, hikayelerini bekliyoruz yazan oldu yoruma, hiçbirini göremedim :(( Ana fikir: LÜTFEEEEEEEEEEN, EN  AZINDAN SEVDİĞİNİİİZ BU MİNİK YAZARCIK İÇİN YENİ HİKAYESİ GET SCARED'A (http://www.turkfanfiction.net/arsiv/viewstory.php?sid=3981) BİR ŞANS VERİN!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!


 

 

Simon, Jack'in büyük bir heyecan ve merakla izlediği aksiyon filminden o kadar sıkılmıştı ki 15 dakika önce yatak odasına çekilip kitap okumaya başlamıştı. Gerçi Jack'in iri iri açılmış gri gözlerinin ekrana kilitlenişi ve dudaklarının hafif aralanmasını izlemek Simon'a zevk veriyordu.

Anlayabiliyordu. Jack bu aksiyon filmlerine benzer bir hayat yaşıyordu, bunu film başlamadan önce kendisi de söylemişti. Filmin ana kahramanı gibi o da yakışıklıydı -hatta belki daha da yakışıklıydı- ve şüphesiz o filmdeki silahlar kadar büyük silahları vardı.

Onun sinirini asıl bozansa, binlerce kadının peşinden koşuyor olmasıydı. Dünyanın en güzel kadınları bile ana kahramana -dolaylı yoldan Jack'e- aşıkken Simon'ın nasıl bir şansı olabilirdi ki?

İçinin yine kıskançlıkla dolduğunu hissetti ve çatık kaşlarla kitabını okumaya geri döndü.

Birkaç sayfa okumuştu ki birinin ayaklarını gıdıkladığını hissetti. Ölümcül bakışlarını Jack'e yöneltmek için kitabını aşağı indirdi. "Film reklama mı girdi?" diye homurdandı.

Jack onun ayaklarını gıdıklamayı kesip sırıtarak yanına oturdu. Yüzünde kalbinin hızlanmasına neden olan bir sırıtış vardı.

"Bir insan, yanında benim gibi bir yakışıklılık tanrısı otururken nasıl olur da kitap okumaya gider?" diye homurdandı Jack.

"Filmi pekala tek başına da izleyebilirsin." diye cevap verdi Jack'in egoist sorusunu görmezden gelip.

Jack biraz daha ona yaklaştı. Simon'ın vücudu hemen Jack'in farkındalığıyla yanmaya başlarken Jack, "Tamam, benim evimde televizyon yok; ama buraya sadece televizyon izlemek için gelmiyorum." dedi.

Simon ne söyleyeceğini bilmediği için cevap vermedi. Onun yerine kitabına geri döndü, ne de olsa biraz sonra Jack ne kadar yakışıklı olduğuyla ilgili kısa bir söylev çektikten sonra giderdi.

Evet, kıskançlık onu huysuz birine çeviriyordu.

Jack bıkkın bir nefes verip yataktan kalktı, sonra da Simon'dan yüz bulamamanın verdiği hayal kırıklığıyla salona geri döndü. Simon ‘hıh' tarzı bir ses çıkarıp kitabı yatağa koydu.

Doğrusu Jack'i daha önce hiçbir kadınla yakalamamıştı. Gerçi Jack'in nerede kaldığını bile bilmiyordu. Sonra aklında hiç de onun tarzı olmayan bir fikir belirdi.

Yataktan hızla kalktı ve uçarcasına koşarak salona gitti. Jack ona küçük gelen koltuğa uzanmış film izlemeye devam ediyordu.

Hah! Bu işimi daha da kolaylaştırır, diye düşündükten sonra cesaretini kaybetmeden harekete geçmeye karar verdi. Jack kısa bir süre sonra televizyonun karşısında dikilen Simon'ı gördüğünde, "Çekiciliğime karşı koyamadın, değil mi?" diye haykırdı.

Simon cevap vermek yerine Jack'in üstüne uzandı. Jack'in bir şey demesine izin vermeden dudaklarını onun dudaklarına kapadı ve genelde onun yaptığı gibi sertçe öpmeye başladı. Ondan böyle bir hareket beklemeyen Jack'in ona karşılık vermek için dudaklarını açması biraz zaman aldı.

İlk defa iplerin kendi elinde olduğunu hisseden Simon heyecanla ellerini Jack'in tişörtünden içeri soktu. Elleri Jack'in muhteşem ve sıcak vücudunu keşfederken çoktan zonklamaya başlamış dudakları Jack'in boynunun her noktasına sertçe değiyordu.

Jack onun vücudunu öpmek isteyen Simon'ın tişörtünü çıkarmasına izin verdi. Sonra Simon da kendi tişörtünü çıkardı. Simon yarı çıplak sevgilisinin üzerine kapandığında ikisinin nefesi de birbirinin tenini hissetmenin verdiği zevkle kesildi.

Simon Jack'in yanan bedenini öpücüklere boğarken Jack de ellerini onun sırtında birleştirmiş onu kendisine bastırıyordu. Dudakları Jack'in boynuyla omuzlarının birleştiği hassas yerde oyalanırken eli Jack'in pantolonuna gitti.

Genelde Jack'in kendisine yaptığı gibi sert hareketlerle onu okşamaya başladı. Jack inlerken Simon ilk defa Jack'in tam anlamıyla zevk aldığını fark etti. Jack geldiğinde Simon hala onun vücudunu öpmekle meşguldü. Nefes nefese kalan Jack, "Şimdi sıra bende." diye mırıldanıp Simon'ın neler olduğunu fark edemeyeceği kadar çevik hareketlerle onu altına aldı.

Pantolonları yerle kavuşurken ikisi de ilk defa bu kadar arzuluydu. Kısa bir süre sonra kesik nefesleri birbirine karışmış, koltuğa sığmaya çalışıyorlardı.

"Bu performansı neye borçluyuz?" diye mırıldandı Jack.

Simon güldü.

"Anlayacağını zannetmiyorum." diyerek cevaptan kaçmaya çalıştı ama Jack Simon'ın omzunu ısırdıktan sonra, "Dene." deyince itiraf etmek zorunda kaldı.

"Sana bir kadın kadar zevk verebileceğimi kanıtlamak istedim."

 

Jack gülüp sevgilisinin şişmiş ve zonklayan dudaklarına hafif bir öpücük kondurdu. "Haklısın, anlamadım."

 

End Notes:

HHAHAHAHHAHAHAHAH BAKIN NASIL DA DUYGU SÖMÜRÜSÜNE BURADA DA DEVAM EDİCEM ŞİMDİ;

Yarın doğumgünüm! Yok ama cidden öyle, yoksa yorum falan için kandırmaya çalışmıyorum, o yüzden Get Scared'i okuyup yorum atarak bana hediye verebilirsiniz :3 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Hohohoho o kadar mutluyum ki!! sapık bir kurt gibi sırıtıyorum, annem bile garip bakıyor bana :D

 


 

UYARI: BU BİR BÖLÜM YA DA OVA DEĞİLDİR

Bugün uyandığımda ilk yaptığım şey telefonumu elime alıp siteyi kontrol etmek oldu. Ne kadar Get Scared'i tarzıma daha yakın bulsam da KOD:SLASH'ı asla bırakmadım, bu yüzden onun okunma sayısını da kontrol etmeye devam ediyorum. Bu sabah, sonunda hayal ettiğim şeyin gerçekleştiğini görünce ne kadar mutlu oldum anlatamam!

Sonunda KOD:SLASH yüz bin okunma sayısına ulaştı!

Bu yüzden size ne kadar teşekkür etsem az! Bu zamana kadar okuyan herkese gerçekten minnettarım! Sizi o kadar çok seviyorum ki! Her zaman aklımdasınız, ama bunun nedeni hikayemi En Çok Yorum Alan İlk 10 Listesi'ne sokmanız ya da hikayelerimi (hem KOD:SLASH'ı hem Get Scared'i) sitenin en çok okunan özgün slashları yapmanız değil, basitçe yazdığım şeyleri okumanız, bana zaman ayırmanız.

Bu hikaye benim biraz daha küçük olduğum dönemde yazılmıştı, hala okuyup eğleniyorum bile arada. Umarım siz de eğleniyorsunuzdur. Evet o kadar heyecanlıyım ki hala ne yazmam gerektiğini bilmiyorum. 

Ben sadece teşekkür etmek istedim, hem de en içten şekilde!

Sizi sevdiğimi bilin! İstanbulun bir köşesinde durmadan sizin için yazan bir amatör olduğunu bilin <3 

 

NOT: Herhangi bir şey için, sadece dertleşmek için ya da sıkıldığınız için bile bana mesaj atabilirsiniz, bunu biliyorsunuz değil mi? Mailim : unamuno_98@hotmail.com

 

Yine teşekkürler! Simon ve Jack'in macerasına ortak olduğunuz için minnettarım! <3