Actions

Work Header

The Dark Lust

Chapter Text

 

 

 

Story Notes:

Umarım büyülü bir diyara yolculuktan farksız olur...

 

 photo TDL.png


 

 

                Klaus

                Eve geldiğimde salonda oturmuş film izleyen sarışın kadını görüp gülümsedim. Artık iyiden iyiye her şeyi kendi tarafıma çektiğim New Orleans’ta sahip olduğum en iyi şeylerden birisi de oydu.

                Başlarda başka bir kadını hatırlattığı için yakın olmak istediğim kadın, şimdi bana onu hiç hatırlatmayacak kadar yakındı ve ondan aslında nasıl farklı olduğunu ortaya koymuştu ve şimdi arada yaptığım tüm karşılaştırmaları rafa kaldırmıştım.

                “Ben geldim.” Dedim tamamen filme yoğunlaştığı için beni fark edemeyeceğini anlayarak. Sesimi duyunca başını çevirip bana baktı ve gülümsedi.

                Ayağa kalkıp yanıma geldi ve kollarını boynuma doladı. Bana mutluluk veriyordu ve açıkçası hayatımın tamamı değildi ama aradığım eşin o olduğunu düşünüyordum. En azından son bir iki aydır…

                Ona vampir olmayı sadece bir kere teklif etmiştim ve o da bunu reddetmişti. Olduğu gibi kalmak istiyordu ve buna saygı duyuyordum. Ancak bu benim gibi olmadığını gösteriyordu.

                “Artık her şeyin bittiğini var sayıyorum.” dedi Camille mutlulukla gülümseyerek.

                “Her zaman yeni şeyler başlayacaktır, Camille. Ancak haklısın, şimdilik bitti.”

                Omuz silkti.

                “Şimdilik bittiyse bile bunu kutlamaya değer. Ve bu kez, bir kez daha sana sormadan o şarabı açacağım.”

                Hafifçe kıkırdarken beni de gülümsetti. O koşturarak mutfağa girerken arkasından seslendim. “Balkonda bekliyorum.”

                …

                Caroline

                Soğukta nefesimden çıkan buharla ellerimi ısıtmaya çalışıyordum. Burası çok soğuktu, ya da sadece Mystic Falls’tan biraz daha soğuktu; ama ben çok üşüyordum. Belki de yalnızlığımdandı, bilmiyordum, tek bildiğim sonunda anlayacağımı söylediğinde haklı olduğuydu. Kimse beni onun kadar tanımamıştı, sevmeyecekti ve dahası ben de kimseyi onun kadar sevmeyecektim.

                Basit bir mektupla Jessy’den ayrılmamın sebebi de buydu aslında. Bana bir gün kapımı çalacaksın ve dünyanın ne vaat ettiğini sana göstermeme izin vereceksin demişti. Bugün, o gündü. Ona olan kızgınlığımın bile onu tanıdıktan sonra gerçekte sevdiğim tek adamın o olduğu gerçeğini kapatamadığını hissediyordum. Üstü örtülmüş, baskılanmış ve bu yüzden büyümüş yığınla özlem ve bir de yalnızlık hepten üşümeme neden oluyordu. Yoldan geçen bir taksiyi durdurdum ve taksi şoförüne “Mikaelson Malikânesi’ne.” dedim. Her nasılsa bu kadar sürede herkesin onu tanıyacağına adım kadar emindim ve işte, haksız çıkmamıştım.

                …

                Klaus

                “Her zamanki şeyler.” dedi kaşlarını çatıp başını iki yana sallarken, Camille. “Sabah içen tipler, vesaire… Ama asıl anlatacak şeyi olan sensin. Nasıl oldu da Marcel gitti, anlamıyorum. Ve tüm şehre sahipsin…”

                Ufak bir kahkaha attım. Fazla meraklıydı. Ne kadar kişiyi öldürdüğümü duymaya ihtiyacı yoktu. Yalan söyledim.

                “Güvenini sınadım. Artık kimseye güvenmiyordu.” dedim. Kısacası böyleydi de. Yalanları barındıran ama çıkarları koruyan ilişkilerinde sallanan tüm direkleri kırmıştım ve artık ortada duran bir krallık yoktu. Evet, bunu yaparken elimi temiz tutmamıştım ama Camille bunu bilmek zorunda değildi. Zaten onu tüm bunlardan uzak tutmaya karar vermemiş miydim? O da fazla sorgulamayarak ver arkamdan çevirdiğim işleri kurcalamayarak itaat ediyordu.

                “Seni seviyorum.” Dedi dudaklarıma tutkulu bir öpücük kondurmadan hemen önce. Ve gözlerimi açıp baktığımda, girişte durmuş bize bakan sarışın kadını gördüm. Adını bir tabu gibi aylardır ağzıma almadığım kadını, öncekilerden çok daha fazla sevdiğim ve beklemek için söz verdiğim, yemin ettiğim ve bir seferde ikimizi de aldatarak yeminimi bozup, sözümü unutup aşkına ihanet ettiğim kadını… Caroline’ı…

                Artık Camille’yla olduğumu biliyordum, onu sevdiğimi de… Ancak Caroline’ı kapı girişinde bana bakarken gördüğümde öylece hayatıma devam edemedim.

                “Hemen geliyorum.” Dedim yanımdaki kadına ve sallanan bahçe sandalyesinden kalkıp onu tek başına bırakırken girişteki sarışın kadına yöneldim.

                “Caroline…” dedim içimdeki şaşkınlığı ona yansıtırken. Gözlerinden anlayabiliyordum ki sesim ve bakışlarım yeterliydi, ona ayrıca “Burada ne arıyorsun?” dememe gerek yoktu. Her zaman bir şekilde anlamıştı zaten…

                “Ben…” sesi titriyordu. Rahatlıkla anlaşılan bir pişmanlık vardı ancak neye olduğunu anlayamıyordum. Buraya gelmesine, bunu görmesine, gitmeme izin vermesine, var olmasına?

                “Bu…” dedi Camille’yı bizi duyamayacağı uzaklıktan göstererek. “Bunun ne olduğu çok açık, öyle değil mi?”

                Gözleri doluydu ama bunun dışında yüzünde üzgünlüğüne dair her şey gizliydi. Gizlemek konusunda her zaman çok başarılı olmuştu, kendini bile bu şekilde rahatlıkla kandırabiliyordu. Ama gözleri söylemek istemediği her şeyi haykıracak kadar isyankâr ve maviydi.

                “Öyle.” Dedim. Böyle olmalıydı. Gelme nedeninin biz olmamamızı ummuştum, ama görünen o ki öyleydi. İçime attığı kuşku tohumları hayatımı yerle bir edecek ve sevgimi verdiğim kadını kaybetmeme neden olacaksa, istemiyordum. Ama yine de söylediğim şeyler benim de kalbimi kırıyordu.

                “Zaten…” dedi sesi titreyerek ve yutkundu. “… kötü bir fikir olduğunu biliyordum. Yani… Bunun beni durdurması gerekirdi ama… Boş ver.”

                Derin bir nefes alıp başımı iki yana salladım. Haksızdı. Bunun iyi bir fikir olması gerekirdi ve benim ona verdiğim sözü tutuyor olmam gerekirdi. Ona gerekirse yüzyıl bekleyeceğimi söylediğimde en azından bir yılı sadakat içinde geçirmem ve ona olan hislerimin doğruluğunu kanıtlamalıydım. Herkese… Ama bu yaptığım… Neredeyse kendime olan inancımı kaybedecektim. Kolayı seçmiştim. Asla yapmadığım bir şekilde hem de…

                Onun yanındayken, asla bana yeterince iyi değildi, bunu herkes biliyordu, ancak gözlerinde gördüğüm şey beni tutuyordu. Hislerim gerçekti ve onunkiler de gerçekti, biliyordum, onu tutan her neyse kaybolana kadar beklemeye değeceğini de biliyordum. Mystic Falls’ı terk etmek istemeyişimin nedeni de oydu, Tyler’ın gitmesine izin verişimin nedeni de.

                Ve şimdi gözlerine bakarken “Git.” Diyemeyecek kadar suçluluğa, “Kal.” Diyemeyecek kadar başka bir hayata vermiştim kendimi. Ve sadece susup başımı iki yana sallıyordum. Ve bu sadece “Üzgünüm, Caroline…” demekti.

                “Sorun değil.” Dedi sonunda tıkanan nefesini bana bile hissettirip, derin bir nefesle işin içinden sıyrılmaya çalışarak.

                Ellerini kot pantolonunun kısa ön ceplerinden sokup arkasını döndü ve o ilerlerken, gecenin delici sessizliğinde, Camille’nın seslenişine kadar onun karanlıkta ilerleyen siluetini izleyip, o adım attıkça bedenine çarpan kol çantasının sesini dinledim.

                …

                Klaus

                “Yarın sen de bara gelmelisin.” Dedi Camille gülümserken. Başı göğsümün üzerindeydi ve huzurlu ve mutlu olduğu her halinden belliydi. Ve benim dalgınlığımın farkında olduğunu da biliyordum. Anlatacak hiçbir özel şey olmadığını söylemesine rağmen gece boyu bir sessizlik olmasın diye tabiri caizse kendi kendine anlatıp durmuştu. Haklıydı, çok enteresan olaylar yoktu -yani öyle sanıyordum- ve anlatmaya değecek şeyler de yoktu ama anlatıyordu işte…

                Gerçi anlatmaya değecek şeyler olsa çok mu dinlerdim, bilmiyorum. Onu gördüğüm andan beri aklımdan yüzü, sesi ve söyledikleri gitmiyordu. Bu yetmemiş gibi bir de eski anıların hücum ettiği zihnimde bırak Camille’yı dinleyip odaklanmayı, basit bir matematik hesabı yapamayacak hale gelmiştim.

                Derin bir nefes alıp Camille’ya döndüm. Tüm huzursuzluğuma rağmen yanımda huzuru bulmuş ve derin bir uykuya dalmıştı. Kalp atışları şimdiden yavaşlamıştı.

                Yarım saat kadar karanlık odada onun hızla bulduğu huzuru aradım uyuyabilmek için, ancak bırak uykuyu, gözümü bile kırpmıyordum.

                Bunun böyle olmayacağı belli, diye düşünerek yataktan kalktım ve hızla üzerime kıyafetlerimi geçirerek evin çıkışına yöneldim. Arabayla biraz dolaşmak belki kendimi bir nebze olsun iyi hissetmeme yardımcı olabilirdi. Ya da bu sadece boş bir umuttu, görecektim.

                Arabaya atladım ve kendimi eski halime getirmeye çalıştım. Eskiden sevdiğim yerler, vesaire… Bir yandan şanslıydım aslında, burası Mystic Falls değildi ve bir adım sonra kokusuna kadar dirilecek hayalet anılarla da dolu değildi. En azından hatırladığım şey Caroline olmuyordu.

                Bourbon Caddesi’ne gittiğimde her şey değişti ama… O köşe, Caroline’a sesli mesaj bıraktığım yer… Sözlerimi hatırlamam bile canımı fazlasıyla yakmıştı. Burayı ona göstermek istiyordum, burada benimle olsu istiyordum, o gelmişti ve ben onu göndermenin ağırlığından mı bilinmez, soğuk ve karanlık sokaklarda tek başıma geziyordum.

                Anlaşılan çok eskiye yönelmek kurtarmayacaktı. Ben de çok yeniyi tercih ederek, Camille’yla tanıştığımız, aynı zamanda onun da çalıştığı bara gittim ve hatırlamaya çalıştım.

                O gece oturduğum tabureye oturduğumda anılarımın canlanacağını umdum, ama düşündüğüm gibi olmadı. Canlanan anılar onunla ilgili düşüncelerimin hepsinin Caroline kıyaslamaları üzerinden geçtiğini gösteriyordu ve her şekilde Caroline’ı seçiyor olmasalardı bu işin belki de o gece biteceğini biliyordum. Ve lanet olsun ki hatırladığım tek şey buydu.

                Amacım saptı ve anı arayışım bir anda önüme ardı ardına konan cin tonikleri yuvarlayıp daha çok hatırlamamın önüne geçecek bilinçli yanımı da sarhoş ederek devam etti. Kanımdaki alkol oranı katlandıkça ve beynime çıkan her bir zerre kan yakmaya başladıkça düşünemediğimi düşünüyordum, anlamsızca…

                Telefonumun çatlığını fark ettiğimde ekrana bakarak kaşlarımı çattım. Adamlarımdan biri olan, Eric beni arıyordu. Adamlarımdan biri demek yersiz olurdu aslında. En güvendiğim oydu. Benim konumundayken bir başka vampire ne kadar güvenebilinirse, o kadar güveniyordum ona.

                “Alo.” Dedim telefonu açarak gayet ayık bir ses tonuyla.

                “Klaus, bir sorun var. Bir kız bulduk. Vampir…” Dedi sesindeki tedirginlikle damarlarımdaki alkolü aleve verirken.

                “Boynundaki kolye, senin boynundakiyle aynı işarete sahipti ve seni aramamız gerektiğini düşündük. Kız… Isırılmış. Bir kurt tarafından…”

                Hızla telefonu kapatarak deri ceketimi üzerime geçirdim ve dışarı fırladım. Bu kız Caroline’dı, şüphesiz…

                …

                Eskiden evim olan, evimiz olan, ama artık sadece bir iş yeri gibi kullanıp, sadık vampirlerimi barındırdığım eve girdim. Kapıda Eric beni karşıladı.

                “Nerede?” dedim başımı iki yana sallarken yüzümdeki soğukkanlı ifadeyi korumaya çalışarak. Ardından Eric’in bana gösterdiği odaya doğru ilerledim ve kapının aralığından başımı uzatarak ona baktım. Uyumuyordu. Odaya loş bir aydınlık veren gece lambasına dönmüştü yüzünü, sırtını kapıya çevirmişti, sakin sakin nefes alıp veriyordu, kuşkusuz acı da çekiyordu… Ama alnında birer inci taneleri gibi yayılmış ter damlacıklarını gösterdiği sıkıntıyı yüzünde göstermiyordu ve sadece düzenli nefes alıp verirken sarı kirpiklerini kırpıştırıyordu.

                Kapıyı biraz daha aralamak için iterken gıcırdamasına izin verdiğimde başını çevirip bana baktı. Kısa bir andan sonra kafasını tekrar gece lambasına çevirip aynı pozisyonu aldı. Bu duruşunu biliyordum. Düşünüyordu. Ama planlamıyordu. Sadece kuruyor, yazıyor ve oynuyordu, asla yapmaya cesaret edemeyeceği şeyleri…

                Ayakkabılarım ahşap zeminde kalın ve kısık sesli takırtılar bırakırken yüzünün dönük olduğu tarafa yürüdüm ve yatağının kenarına oturdum. Tıpkı o geceki gibi…

                “Caroline… Bunu sana kim yaptı?” dedim. Sesim endişeliydi ve bunu gizlemenin canı cehennemeydi.

                Caroline derin ve huzurlu olmaya çalışan bir nefes aldı. “Önemi var mı?”

                “Var.” Dedim. Tabi ki vardı. Nasıl böyle düşünürdü? Onun gitmesine izin vermem, ölmesine göz yumacağım anlamına gelmezdi. Nasıl böyle düşünürdü?

                “Önemi yok.” Dedi. “Zaten tanımıyorum.”

                Gözüme yarası çarptı. Kabuk bağlamıştı, kabarmıştı, korkunç görünüyordu. Doğama ait olan bir şeyin onu bu hale getirmesinden nefret etmiştim. Canı yanıyordu ve sebebi benim ırkım, belki benim melezimdi.

                “Canın çok yanıyor mu?” dedim ona bu haldeyken kızdığım için kendimden nefret ederek. İyice düşüncesizleşmeye başlamıştım. Onu onun doğum gününde öldürebileceğimi düşündüğünde haklı olmadığını kanıtlamak istemiştim ve şimdi belki de o kadar berbattım.

                Başını iki yana salladı ancak kirpiklerinin saniyelik seğirmesini bile benden kaçıramazdı. Belki de bunu bildiği için gözlerime değil, ışığa bakıyordu.

                “Hadi iyileştirelim seni.” Dedim kolumu sıvarken. Ancak ondan hiç beklemediğim bir tepki geldi.

                “İstemiyorum.” Dedi. Gözlerime hala bakmıyordu, ama biliyordum, istemiyordu. Sesi titrememiş, duraksamamış ve yargılamamıştı. Sadece istemiyordu işte, açık ve net. Ama ben de bunu istemiyordum. Onsuz bir dünyanın nasıl olabileceğini hayal edemiyordum o an. Bir çeşit bağlılık, ya da belki bir paranoyaklık olarak, onun yaşadığını bilmek istiyordum.

                “Caroline… Yaşamak zorundasın.” Dedim. İçimden geçen buydu ve doğru muydu? Hayır,  doğru değildi. Ölme hakkına sahipti, en az yaşamak hakkına olduğu kadar, ama o bunu bilmek zorunda değildi.

                “Hayır.” Dedi. “Hayır, yaşamak zorunda falan değilim. Bana bunu sen söylemiştin, unuttun mu? Ölebilirsin, demiştin. Eğer istediğim buysa, yaşamımın anlamının olmadığını düşünüyorsam ölebilirdim.” Gözleri dolmaya başlamıştı. Kirpikleri gözlerinde biriken yaşı almış ve birbirine yapışmıştı. Bir damla gözyaşı kulağına doğru yol buldu. Yutkundum.

                “Neden böyle düşünüyorsun? Yaşamak isteyen Caroline’a ne oldu?” dedim. Sesim acı doluydu, çünkü kendime pay biçiyordum ister istemez… Ve bu konuda haksız da sayılmazdım.

                “Çünkü dünyada görülecek güzellikler var, ama görecek kimsem yok. Ve yeni insanlar istemiyorum, Klaus. Bitti. Bu bir işaret, biliyorum, hissediyorum. Bırak seçimimi yapayım ve gideyim.”

                Başımı iki yana salladım.

 

                “Seçimini çoktan yaptın. Onları ne kadar çok görmek istediğini biliyorum. Ve eğer sorun görecek birisiyse, birlikte göreceğiz, tamam mı? Seni bırakmayacağım. Bizimle yaşayacaksın ve gitmek istediğin zamana kadar sana her şeyi göstereceğim. Tek anlaşma bu, Caroline. Ölmene izin vermem artık bir opsiyon değil.”

 

End Notes:

Yorumlarınızı eksik etmeyin, ne kadar değerli olduğunu biliyorsunuz...

 

 

Chapter Text

 

 

                Caroline

                Evin girişinden girerken gözlerimi kapının girişindeki kemer dahi her şeyin üzerinde gezdiriyordum. Belki fazla meraklı olduğumdandı, belki Klaus’un burayı gerçekten evi ve o kızı gerçekten eşi olarak görüp görmediğini duvarlarda bulabileceğimi sanıyordum, belki de sadece gözlerimi Klaus’unkilerden kaçırıyordum, bilmiyorum. Ama gözlerimi yukarıya yada çevreme dikmek, direk karşıma bakıp görmemi istediği yakıcılığı görmekten korurdu, ya da ben öyle düşünüyordum, çünkü er ya da geç kızın yüzüne bakacaktım.

                “Caroline…”

                Klaus’un bana seslendiğini duyduğunda acıtacak anın geldiğini fark etsem de gözlerimi daha fazla duvarlarda tutamadım ve Klaus’un yüzüne baktım.

                “Seni tanıştırmak istediğim birisi var.” Dedi karşısında duran ve gecenin karanlığında anlayamadığım ve yüzünün bir nebze dolgunluğunun yanında ayna görüntümü andıran kadını bana göstererek.

                “Bu, Camille, kız arkadaşım. Camille, bu Caroline…”

                Bu Caroline ve ne? Hakikaten neydik biz? Caroline yeterliydi herhalde. Yada belki kişiliğim üzerinden betimlemeler yapabilirdi, bir kurt adamla beraberdi, inatçıydı, deli doluydu diyebilirdi,  ya da belki onun tabiriyle ışık saçtığımı düşündüğünü söyleyebilirdi, artık öyle düşünüp düşünmediğini bile bilmiyordum gerçi. Ama bunların hiçbiri bizim ne olduğumuzu açıklamıyordu. Sadece Caroline…

                Elimi kıza uzattım. Gülümsedi, ama kuşku doluydu. O da birbirimize benzediğimizi fark etmiş olacak ki, bir açıklama ya da belki bir rahatlatma bekliyordu. Onun için bir kuşku yumağı olduğum şüphesizdi, elimi sıkarken de bunu yansıtıyordu zaten.

                Bir yandan da benim aklımın içinden geçen düşünceler vardı. Bana benziyordu ve bu ne demekti? Klaus’un tipi olan kızlardan biriydim ve sıra benden ona geçti demek miydi, yoksa onu seçmesinin sebebi bana benzemesi miydi bilmiyordum. Tek bildiğim bu kız benden daha zekiydi ve doğru anda karşılık vermişti, onu kaybetmemişti ve şimdi ben onun arkadaşlığı için ölümden vaz geçerken, değer verdiğim son ve tek insan o kalmışken onun değer verdiği ilk insan olamayacak kadar aptallık etmiştim. Ama o aptallık etmemişti.

                Aramızda sadece çözümleme bakışları ve sıkılmış ellerle kaplı bir sessizlik vardı ve Klaus’un bunu izlediğini biliyordum, ta ki sessizlik onun telefonun çalmasıyla kesilene kadar.

                Klaus arkasını dönüp odadan çıkarken biz bir süre birbirimize baktık. Beni yargılayacak ve tedbir almak için cadılık yöntemlerine mi başvuracak, yoksa iyi kız görüntüsü için her şeyi yapacak mı merak ediyordum. O da beni fazla merakta bırakmadı.

                “Klaus’la ilişkiniz ne?” dedi. Gözleri yargılıyordu. Kırmak istemiyordu ama önlem almak konusunda akıllıca davranıyordu.

                “Biz… Arkadaşız.” Dedim. Ne kadar yalan, ne kadar doğru bilmiyordum. Sadece verilmesi gereken cevap buydu ve ben de sorgulamamıştım.

                Cevabım yüzündeki merakın bir kısmını silip bir nebze olsun güven koydu yerine ve hafifçe gülümsedi.

                “Bizimle mi kalacaksın? Öyleyse sana bir yer bulmamız gerek.” Dedi arkasını dönüp merdivenlere yönelirken. “En üst katta mükemmel bir misafir odamız var.” Diye devam etti sözlerine. “Manzarası mükemmel ama Klaus orada kalmak istemedi. Orayı gördüğünde bana hak vereceksin.” Dedi.

                Derin bir nefes aldım Camille’yı takip ederek ve merdivenleri bir kez daha tırmanarak. Bir yandan da düşünüyordum, gerçekten bu kadar iyilik dolu bir insan mı,  yoksa beni gerçekten güzel olmayan bir odaya tıkmak yada onlardan uzak tutmak gibi bir niyeti mi var? Aklımdan geçen şey her türlü sonuncusuydu çünkü Klaus’un çok hoşlanmadığı bir odaya koymak mantıklı ve güven verici bir hamleydi ve bu kız aptal değildi, biliyordum.

                Camille kapıyı açtığında mükemmel bir çatı odası olduğunu gördüm. Tavan çatıdan nasibini almıştı ve bir çatıyı andırıyordu, her yer açık renk ahşaptı, yerlere kadar inen pencereler güneş ışığını içerideymişçesine alıyordu ve içerisi beyaz-krem döşenmişti, kuşkusuz Klaus’un yonttuğu bir kadın eli değmişti. Her ne olursa olsun bu odayı geri çevirmem hem aptallık olurdu, hem de çok anlaşılır bir rahatsızlık verirdi. Zaten Klaus’un seçimi oyken yapabileceğim herhangi bir şey de yoktu. Sadece onların oynaşma seslerinden uzak olmanın nimetlerini barındıran bir oda olarak görünüyordu gözüme ve bu oldukça iyiydi.

                “Mükemmel bir yer.” Dedim. “Eğer sizin için sakıncası yoksa burada kalmayı çok isterim.”

                Gülümsedi başını sallarken. Onu yeterince tatmin etmiş ve yeteri kadar güvenle rahatlatmıştım, sanırım. “Burada kalman beni çok mutlu eder, eminim Klaus’un da bir itirazı olmayacaktır.” Dedi. “Hey, bak, burada kendine özel bir banyon var.”

                …

                Klaus

                “Eric, senden istemem gereken bir şey var. Yanına üç kişi daha al ve Mystic Falls’a git. Salvatore kardeşlere ve Şerif Forbes’a ne olduğunu öğren. Bir de, Tyler Lockwood’a…”

                …

                Caroline

                Odanın içinde dolandım bir süre. Diken üzerinde oturmak derler ya, işte tam olarak öyleydim. Bir adım sonrasını bilemiyor ve atamıyordum, hayata ve yarına dair en ufacık bir planım yoktu ve hala nasıl yaşamayı kabul ettiğimi bilmiyordum. Klaus bazen çok fazla ikna edici olabiliyordu.

                Kapının tıklanmasıyla başımı o yöne çevirdim, iyi insan lafının üzerine çıkagelmişti.

                “Gelebilir miyim?” dedi. Başımı sessizce aşağı yukarı sallayıp tekrar camdan dışarı döndüm. Yanıma gelip gözlerini dışarı dikti.

                “Burayı sevmediğini duydum.” Dedim, olabildiğince mimiksiz olmaya çalışarak.

                Güldü. “Kim söyledi?”

                “Kim olabilir?” dedim göz ucumla ona bakıp tekrar camdan dışarı dönerken.

                “Burayı sevmediğim falan yok. Sadece… Sadece uyumak için gereksiz bir tırmanış olarak görüyorum.” Dedi.

                Şaşkınlıkla gözlerimin büyüdüğünü hissettim. Klaus’un içini benim kadar kimse bilemezdi ve sanat düşkünü bir adamdı. Yapabildiğinin en iyisini yapar, yapamadığını satın alırdı. Onun için estetik hayat için kan kadar önemliydi.  Ve onun için ne zamandır yatak odası sadece uyumak için olmuştu?

                Başımı iki yana sallayıp derin bir nefes aldım. Nasıl oluyorsa durmadan kendimi onun Camille’yı sevmediğine inandırmaya çalışıyordum ve beynim bu konuda sınırlarını aşacak güçte çalışıyordu. Uyuduğu odanın manzarasıyla Camille’ya olan aşkı arasında nasıl bir bağlantı olabilirdi ki? Tabi ki, yoktu. Ancak bunu böyle düşünmeyi başarıncaya kadar kalbimi umutla besliyordum ve sonra, bum.

                “Camille sana yemek yapmak istiyor.” Dedi gülümseyerek yüzüme bakarken. Her şeye bir kulp buluyordum ama onunla duyduğu gurura bulamıyordum. Onu takdir ediyordu. Her şekilde…

                “Ne yemek yapacak? Sevmediğim bir şey yaparsa çünkü ayıp falan umursamam ve yemem. Biliyorsun, değil mi?” Dedim Klaus’a bakarken kaşlarımı çatarak.

                “Lazanya yapacak.” Dedi Klaus omuz silkerken. “O çok sevmiyor ama…”

                “Daha önce beraber hiç yemek yemedik, ama sen benim en sevdiğim yemeği biliyorsun. Şaka mı bu?” dedim kaşlarımı çatarak. Kalbimin hızla atmasından da utanç duyuyordum.

                Omuz silkti. “Lazanyayı senin en sevdiğin yemek olduğu için yapmıyor.” Dedi. “Benim en sevdiğim yemek olduğu için yapıyor.”

                …

                Klaus

                Camille yemeğinden bir çatal aldıktan sonra meraklı gözlerle bana baktı. Her zamanki gibi mükemmel bir lazanyaydı ama o yine de bunu duymak istiyordu.

                “Bana sorma.” Dedim gülümseyerek gözlerimi Caroline’a çevirerek. “Misafir olan Caroline.”

                Camille gülümseyen yüzünü Caroline’a çevirdi. Caroline kırmızı şarabından ufak bir yudum aldıktan sonra aldığı keyfin kapattığı gözlerini açtı. “Mükemmel.” Dedi. “Ne diyebilirim ki…”

                Biraz kırgındı, görebiliyordum. Camille’nın iyi yanları onu garip bir şekilde kırıyordu. Ama Camille bunu anlamadı ve yemeğine döndü.

                Tam o sırada Camille’nın telefonu çalmaya başladı. Camille telefonu eline aldıktan sonra kaşlarını çattı ve telefonu açarak cevapladı.

                “Alo… Hı-hı… Anlıyorum ama şuan yemekteyim… Yarına kadar bekleyemez mi?”

                Caroline’la kısa bir an gözlerimiz buluştu ve bunun üzerine Caroline boğazını temizleyerek yemeğine döndü.

                “Hayır, şuan mümkün değil… Bu mümkün değil, misafirimiz var… Pekala, tamam, geliyorum.”

                Camille telefonu kapattı ve yüzüme baktı.

                “Gitmek zorundayım. Bana ihtiyaçları varmış.” Dedi ve gözlerini kaçırdı. “Gece boyunca dönemeyebilirim.”

                Başımı iki yana salladım.

                “Gitmek zorunda değilsin. Bu işe ihtiyacın yok.”

                “Hayır.” Dedi. “Bu işe ihtiyacım var. En azından kendi harcamalarımı karşılamak istiyorum. İnsanca.”

                “Sen bilirsin.” Dedim. Ona saygı duyuyordum. Kendi seçimlerini yapmasına engel olmuyordum. Aramızdaki ya her şey değildi, ya da biz öyle görmüyorduk ki, hep uzakta yedek bir hayat barındırıyorduk. Bu da Camille’nın uzak özel hayatıydı ve buna karışmıyordum. Bu onun da benimkisine karışmasını engelliyordu.

                Caroline sessiz kalmaya çalışmak için kendisini öyle zorluyordu ki neredeyse ses çıkarmamak için nefes almıyordu. Gözlerimi ona götürdüm. Onunla ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Camille’ylaydım ve onu bir yavru köpek gibi evimde barındıramazdım ya da çevremden herhangi birisinin ona kur yapmasını da izleyecek değildim. Gitmesi için toparlanması, toparlanması için sevmesi gerekiyordu ama onun tekrar sevmesinin bendeki etkisi ne olacak hiç bilmiyordum.

                Ve hangi akılla onu bu eve getirdiğimi de bilmiyordum. Camille düşünceli davranarak ona çatıdaki odayı vermişti, ama hiçbir işe yaramazdı. O bir vampirdi, duyuları açıktı ve… Ah…

                Camille masadan kalkıp giderken tekrar tabağıma baktım. Caroline’ı buraya getirmiştim, çünkü gözüm dönmüştü. Onun ölmesinden ve bir daha onu görememe ihtimalimden deli gibi korkmuştum. Kim bilir, belki de kendime itiraf edemediğim şey Caroline’ı 50 yıl kadar sonraya sakladığımdı. Belki 50 yıl sonra onu yanımda görmek istediğim için onun ölmesini istememiştim, ne bencillik…

                Telefonumun titremesiyle kaşlarımı çattım. Eric. Görünen o ki bulmuşlardı.

                “Bir saniye.” Dedim ve yerimden kalkarak mutfağa yönelip telefonu açtım.

                “Alo. Bir şey bulabildiniz mi?”

                “Bir şey bulduk.” Dedi Eric. Sesi yalındı ama bunun içimi rahat tutması gerektiğini düşünmüyordum çünkü hiçbirini tanımıyordu. Ve tabi Caroline’a olan bağlarını, benim Caroline’a olan bağımı, hiçbirini bilmiyordu.

                “Evet.” Dedim dinlediğimi belirtirce tezgaha yaslanırken.

                “Şerif Forbes, Salvatore kardeşler tarafından öldürülmüş. Ve Tyler Lockwood’un kalbi Jeremy Gilbert adında bir avcı tarafından sökülmüş.”

                Derin bir nefes aldım. “Teşekkür ederim.”

                Telefonu kapatıp sırtımı kapıya döndüğümde kapının hemen önünde Caroline’ı gördüm.

                …

                Caroline

                Şarap şişesini bulmak için geldiğim mutfakta Klaus’un özellikle benden gizlediği konuşmasını rahatlıkla duydum. Gözlerim hızla yaşlarla doluyordu. Bunu nasıl yapar, benim hayatımı nasıl araştırırdı? Benden kurtulmak istiyordu, aşikardı, işleri düzeltecek ve beni postalayacaktı. Öyleyse neden beni durdurmuştu? Ben düzelsin istemiyordum, artık istemiyordum. Tek istediğim güven dolu nefesler alabileceğim tanıdık ve sevgi dolu kollardı. Ama o, kırdıkça batırdığı ve durmadan kırdığı cam şatosuna beni hapsetmişti.

                Vampir hızımla kendimi önce evin dışına, ardından en yakın barlardan birine attım. Acıyordu, içerde o kadar kırık vardı ki artık temizlemek imkansızdı. Ve batıyordu.

                …

                Klaus

                Camille’nın bulunduğu bar dışında gezmediğim bar neredeyse kalmamıştı, parklar ve sokaklar çoktan bitmişti. Endişeleniyordum, onu çok kırmıştım ve bu endişemi de hak ediyordum. Camille onu araştırmamı sorun etmezdi belki, ama Caroline öyle değildi ve saygı duymamıştım, anlatma seçeneğini sunmamıştım. Şimdi merak ediyordum acaba şehirde mi, yoksa çoktan gitti mi diye. Şehirdeyse, nerede diye? Camille’ya zarar verir mi diye…

                Eğer ona zarar verirse biterdi. Onu affedemezdim. Ama hak ettiğim buydu. Onun kaybedecek hiçbir şeyi yoktu, ama daha çok kırılmaya ihtiyacı da yoktu ve ben onu kırıyordum. Onu binlerce kez kırmıştım ve bitirmesine izin de vermiyordum. Tek yaptığım karışmak ve yönetip durmaktı. Eğer Camille’ya zarar verirse kaybeden sadece ben olacaktım. Elimdeki krallığa bakacak ve onu başka bir vampirimin istilasına bırakıp babam kılığına girmiş lanetimden kaçmak için başka bir şehir arayacaktım. Bunu istemiyordum.

                Girdiğim son barda da, diğerleri gibi müzik, alkol kokusu ve loş sarı ışıkta yayılan sigara dumanı vardı. Burada da onlarca sarışın genç kadın vardı. Masaları ve tabureleri, hepsini tek tek gezerek tüm sarışın kızların yüzlerini görmeye çalıştım. Hiçbiri o değildi. Ve bu bardan sonra bir tek bar kalıyordu, Camille’nın çalıştığı. Çaresizce ona gitmek için kapıya yönelirken, yoğun, ağır ve çirkin kokunun arasından yayılan vanilya kokusunu aldım. Binlerce kadın vanilya kokusu kullanabilirdi ancak tek bir kadının teninde vanilya böyle kokardı. Caroline, buradaydı.

                Hızla kokuyu aldığım tarafa yöneldim. Köşede bir yere geçmiş ve bar tezgahının üzerine oturmuştu. Saçlarının tamamı yüzünün önüne dökülmüştü ve ona asılan barmeni görmüyordu bile. Hızla yanına ulaştım.

                “Caroline.” Dedim saçlarının içinden bulduğum çenesini tutarak yüzünü yukarı kaldırıp saçları kenara iterek. Bitkin ve kırmızısı gözyaşlarının izlerini taşıyan gözlerinin çaresizliğini üzerime dikti. Yutkundum.

                “Hadi.” Dedim. “Gidelim buradan.”

                “Ben bir yere gelmiyorum.” Dedi. Başımı iki yana salladım. Onu bırakamazdım. Neden bilmiyordum, mantıklı bir açıklaması da yoktu ama bırakamazdım ve içimden bu güçlü baskıyla gelen duyguyu görmemem mümkün değildi.

                Onu kucakladım ve yerinden kaldırıp taşımaya başladım. Delicesine tepiniyordu ve beni zorluyordu. Ama onu bırakamazdım. Yapacağım en son şey olsa da yapamazdım.

                Bardan çıkıp arabama yöneldim ve Caroline’ı daldığı uykudan uyandırmamak için arka koltuğa yatırıp ön koltuğa geçtim. Başımda korkunç bir ağrı vardı ve suçluluk hissi benimle beraber arabamın da üzerine oturmuş olsaydı, eminim ki bir santim ileri gidemezdik.

                …

                Eve geldiğimde onu almak için arabanın arka koltuğuna yöneldim. Uyuyordu, huzurlu görünmüyordu, kaşları çatılmış ve vücudu kasılmıştı. Gözlerimi dikiz aynasından ayıramadığım için bu halde olduğunu biliyordum.

                Kim bilir kaç gündür beslenmemişti ve ısırıkla beraber vücudundaki kan da kirlenmiş ve atılmış olmalıydı. Görüntüsü garip bir şekilde, fazlaca canımı yakıyordu. Ben aptal bir adamdım. Güya onu umursuyordum ama aslında tek umursadığım kişi, bendim. Onun yaşıyor olduğu gerçeğinden başka hiçbir şeye önem vermemiştim. Onun duygularına, beslenmesine, isteklerine, hiçbirine.

                Yutkundum onu kucaklarken. Düzelmek istiyordum ve bunu onsuz yapamazdım. Ondan vazgeçemezdim. Eğer ölmek istediyse ben bilmeden ölmeliydi, bana gelip sonra bunu yapamazdı. Bu bana haksızlıktı. Öldüğünü bilmek daha çok acıtacaktı, her saniye… Ve ben tekrar iyi hissetmeyecektim. Daha kötü, eskisinden çok daha kötü bir canavara dönüşecektim. İzin veremezdim, artık olmazdı.

                Eve girdiğimde onu salondaki koltuğa yatırdım ve buzdolabına, bir kan torbası almaya ilerledim. Bunları aslında neden burada tuttuğumu bilmiyordum. İnsanlardan besleniyordum, bir şaraba karıştıracağım kanı bile damardan almak istiyordum ve dolabımda kan torbaları vardı. Belki de istemsizce bunların hepsini yapmama neden olan bilinçaltımdaki varlığıydı. Caroline’ın…

                Elime aldığım torbayla salona girdiğimde, uyandığını gördüm. Şimşekten korkmuş bir çocuk gibi ayaklarını kendisine çekmiş, kollarını bacaklarına sarmış ve başını koltuğun arka kısmına dayamış, arkası dönük oturuyordu. Yanına ilerledim ve karşısına oturdum.

                “Şunu iç.” Dedim torbayı uzatırken. “Daha iyi hissedeceksin, söz veriyorum.”

                Sertçe yutkundu ve sol gözünden bir damla yaş aşağı süzülürken başını iki yana salladı.

                “İstemiyorum.” Dedi. Nefesim tıkanıyordu.

                “İçmek zorundasın.”

                “Gitmek istiyorum.” Dedi ve ardından ayaklarını yere indirdi. Kolundan yakaladım.

                “Bir yere gidemezsin. İyi değilsin. Biraz olsun içmek zorundasın, Caroline.” Dedim ısrarla kan torbasını ona uzatarak. Kolunu çekerek benden kurtardı ve ayağa kalktı. Karşısına geçtim.

                “Caroline, gidemezsin diyorum. Sadece, iç şunu.”

                Caroline bir an durdu ve önce elimdeki kan torbasına, sonra suratıma baktı ve bir anda kahkahalar atmaya başladı. Kaşlarımı çattım. Neler oluyordu?

                “Sen var ya…” dedi yüzüne yayılmış dalga geçer gülümsemeyle bana bakarken gözleri yaşlarla dolu bir halde. “Sen koca bir egoistsin. Bana ne yapıp ne yapamayacağımı söylüyorsun, aynı anda Camille’ya sahip olmak ve beni bir köşede tutmak istiyorsun, New Orleans’ı istiyorsun, Mystic Falls’ı istiyorsun, Hayley’i ve bebeği istiyorsun, melezler istiyorsun, sadakat istiyorsun. Kimsin sen?” Dedi sesi çatallanıp bağırışları hıçkırığa dönüşürken beni ittirerek.

                Canım yanıyordu. Diyecek bir şey bulamıyordum. Haklıydı. Ben berbat bir adamdım. Hiçbir şeyi hak etmiyordum, iyi olan hiçbir şeyi. Ama iyi insanların canını yakmakta benden daha iyisi yoktu. Aslında iyilik meleği olmaları umurumda değildi. Sadece… Canını yaktığım kişi Caroline olmamalıydı. O, olmazdı.

                “İçmek zorundasın.” Dedim. İçim öyle acıyordu ki haline, bu hissim için bile nefret edilmeyi hak ediyordum aslında, aklıma onu iyileştirmekten başka bir şey gelmiyordu. İyi olmalıydı, doğru olan buydu ve aklımda durmadan bana bunu hatırlatan bir şey vardı.

                “Pisliğin birisin değil mi?”

                “İç şunu, Caroline.”

                “Kimse umurunda değil. Lanet olsun.”

                “Caroline, içmen gerek.”

                “İstemiyorum!” dedi rengi bütünüyle beyaza dönmeden önce çığlık atarak. Ardından yere boş bir poşet gibi yığılırken onu belinden yakaladım ve sırtı bedenime dönük bir şekilde kucağımda kalırken,  başının arka tarafı kalbimin üzerinde durdu.

                Hızla elimdeki torbayı açtım ve Caroline’ın dudaklarına götürdüm.

                Hayır, hayır,  hayır… Geç kalmış olamazdım. Olmamalıydım. Tek elimle torbayı sıkarak dudaklarının içine kan akıtıyordum, tek elimle de saçlarını okşuyordum. Umursamaz davranmıştım. Kanımı aldıktan sonra vücudu tüm eski kanı zehirle beraber boşaltmıştı ve şuan susuz kalmış bir vampirden farklıydı, ölüyordu.

                “Hadi, hadi. Yalvarırım pes etme. Sensiz baş edemem, Caroline. Olmaz. Sensiz batırırım. Düzelmem. Hadi… Uyanmak zorundasın.”

                Ağzına sıktığım kan dudaklarından dökülüyordu. Gidemezdi, olmazdı! Yapamazdım. Nasıl bırakırdı? Nasıl düşünmezdi?

                Tam o sırada hızlı bir nefes alışla gözlerini açtı ve kalbimin üzerine yavaş yavaş çökmüş tüm ağırlığı bir andan kalbimin üzerinden attı.

                “İç.” Dedim poşeti kavramış elini tutarak. Bir yandan da derin derin nefesler alıyordum. Yaşadığım korkunun tarifi yoktu ve burada olduğu için, gitmediği için, bırakmadığı için ne kadar teşekkür etsem azdı.

                Kalp atışlarım delici bir hızdaydı ve başını kalbimin üzerindeki yere yaslamışken bunu elbette ki duyuyordum ama umurumda değildi. Neden korktuğumu bilmesini istiyordum. Belki bunun yapmamasına neden olacağını umduğumdandı, belki karşısında zayıf olmayı umursamadığım tek insan olduğundandı. Önemi yoktu. Tek önemli olan şey onun yaşıyor oluşuydu ve gerisi hiç bu kadar boş gelmemişti.

                …

                İkimiz karşılıklı koltuklarda oturuyorduk. Uzun süren bir sessizlik vardı ve ikimiz de ne diyeceğimizi bilemiyorduk, en azından ben bilemiyordum ki o koşuntu zaten.

                “Neden araştırdın?” dedi gözlerini yüzüme çevirerek. “Neyi bilmek istiyordun? Ya da bilmek sana iyi hissettirdi mi?”

                Derin bir nefes alıp yutkundum.

                “Neyin seni üzdüğünü bilmek istedim. Düzeltmek istedim. İyi hissetmeni sağlamaktan başka bir amacım yoktu ama… Neyi düzgün yaptım ki zaten?” dedim ufak bir kahkahayla, ne kadar acı dolu olabilirse o kadar acı dolu bir kahkahayla, başımı ellerimin arasına aldım. Ardında başımı kaldırarak bana bakan ifadesiz yüzü inceledim.

                “Gitmek istiyorum.” Dedi, Caroline. Yutkunarak gözlerimi kapattım ve başımı aşağı yukarı salladım.

                “Gitmek istiyorsan, gidersin. Seni tutamam.” Dedim. Kalsın istemiyor muydum? İstiyordum, hem de her şeyden çok. Ama bu ona kalmasını istediğimi söyleyeceğim anlamına gelmez, gelemezdi. Artık…

                “O zaman…” dedi sessizliği delen sesiyle ve ardından yerinden kalktı.

                O, ayaklarını kapıya doğru sürüklerken, ben de yerimden kalktım ve onun arkasından baktım.

                Dış kapıya kadar yürüdü ve iç gıcıklayıcı bir gıcırtıyla açtı kapıyı ve dönüp bana baktı. Yüzüne sokak lambasının beyaz ışığı vuruyordu. Kalbim soğuktu, ama atıyordu.

                Ve birden vampir hızımın beni getirdiği yerde buldum bedenimi, onun karşısında. Ellerim havadaydı, boğazımda tıkanmış bir nefes ve kelimeler vardı, yüzümde acı… Söylemek istediğim ama ne olduğunu bilmediğim cümleler yüzümü her saniye biraz daha kasıyordu ve ben ellerimi hunharca havada savururken hiçbir şey söyleyemiyordum. Ağzımı açmış ve söyleyeceklerimi söyleyebilmek için, aptalca suratına bakıyordum.

                Onunki ise benimkinden çok da farklı değildi, sadece ağzı kapalıydı ve benimkinin aksine yavaşça nefes alıp veriyordu.

                Başımı iki yana sallarken ellerimi indirip, dudaklarımı kapattım ve derin nefesi ciğerlerimden dışarı verdim.

                “Kal…”

 

                Dudaklarının sıcacık tatlarına bakmadan, yaydığı vanilya kokusunu ciğerlerimde tüketmeden söylediğim son söz buydu.

 

End Notes:

Benim dahil beğendiğim bu bölüme umarım içinizde söyleyecek çok şeyiniz vardır ve onları esirgemezsiniz. Ne kadar yorum, o kadar çabuk yeni bölüm :)

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Yalnız... Ben bu bölüme aşık oldum gençler ya :) Ama tabi küfürlerinizi yemeye hazırım yani. :) Sevgiler.

Soundtrack'ımız: http://www.youtube.com/watch?v=mBmIptM7JvA

Take this night

Wrap it around me like a sheet

I know I'm not forgiven

But I need a place to sleep

 


 

 

                Klaus

                “Nik!”

                Rebekah’nın sesini duymamla gözlerimi açtım. Caroline çırılçıplak uyuyordu yanımda. Üstelik onun odasındaydık.

                Ben ne yapmıştım?

                Hızla yataktan doğruldum ve üzerimi giyinmeye başlarken Caroline’a seslendim.

                “Uyan ve üzerine bir şeyler giyin.” Dedim. Sesimi soğuk tutmaya çalışıyordum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Kalbim deli gibi atıyordu. Camille’yı kaybetmek istemiyordum. Hayır…

                Ama bunu yapamazdım. Yapmamalıydım. Caroline’ı öpen bendim. İlk adımı atan bendim. Durmayan bendim. Ve şimdi ona öylece ‘Camille’yla beraberim ve bunun bir anlamı yoktu.’ Diyemezdim.

                Ama dedim.

                “Dün gece…” dedim. “Hiçbir şey olmadı, tamam mı?”

                Bana bakarken dudaklarının titrediğini gördüm. İstemiyordu. Yaşanmamış gibi devam etmek istemiyordu.

                “Beni seni etki altına almak zorunda bırakma, Caroline. Sadece unut, olur mu?”

                Bunu söylememin üzerine bir kahkaha attı.

                “Bunun benim için bir anlamı olduğunu mu düşünüyorsun?” dedi. Bakışları kibirliydi ve canımı yakıyordu.

                “Unut gitsin, Nik.” Dedi. “Camille’yı bırakmadığın sürece hiçbir şeyin benim için hiçbir anlamı olamaz. Senin için olduğu kadar bile yok. Asla o barmen sevgilinin yedeği olmak için yaşamıyorum.”

                Yutkundum.

                Bunu beklemiyordum ve şaşırmıştım. Önemsendiğimi düşünmüştüm ve aldatılmıştım.

                Peki, şimdi bunun için onu suçlayabilir miydim?

                Hayır.

                Ben adi bir adamdım. Kimsenin duygularını düşünmemiştim ve sadece canım ne isterse onu yapmıştım. Canım lanet olası şeyler istiyordu. Camille kalsın, Caroline kalsın, istediğimde Caroline’a dokunabileyim ve Camille’yla olabileyim istiyordum.

                Camille’da güven vardı, sadakat vardı ve Caroline’ın bana verebileceği hiçbir güven kalmamıştı. Beni 2 yıl boyunca kandırmış, bana oyunlar oynamıştı. Sonunda istediği olmuştu ve beni göndermişti. Böyle dönmeye hakkı olmamalıydı. Ama vardı. Çünkü ona hep bekleyeceğimi söylemiştim.

                Ve içten içe beklemiştim de. Sadece bilmiyordum.

                Ama işler artık eskisi gibi değildi. Camille vardı. Güven vardı. Özgürlüğüm vardı çünkü Camille her işime burnunu sokmuyordu. Huzur vardı. Bana olan sevgisi ve beni kaybetme korkusu lüzumlu ya da lüzumsuz tüm kıskançlıkları gizliyordu.

                Yetiyor muydu?

                Bilmiyordum, ama öyle görünüyordu.

                Hem kim böyle bir sevgiyi kaybetmek isterdi ki?

                Derin bir nefes aldım.

                “Ben Rebekah’nın yanında olacağım. Giyin ve gel.”

                Odadan çıkarken son söylediklerim kulaklarımda yankıladı.

                Bunu duymayı hak edecek bir şey yapmış olamazdı.

                …

                Caroline

                Kapıdan çıkan Klaus’un arkasından baktım bir süre. Ardından düşünmemeye çalışarak yataktan kalkıp kıyafetlerimi toparlamaya başladım.

                O sırada gözüme aynadaki yansımam çarptı. Çırılçıplak vücudumu gördüm. Üzerimden yayılan kokusunu alabiliyordum.

                Gözlerimin dolmaya başladığını hissettim.

                Uzun zamandır bu geceyi hayal ediyordum.

                Boğazıma bir şey takıldı.

                Düşlediğim tutkudan çok daha fazlası vardı. Hatırlıyordum. Bedenimi sarmalayan kolları beni bir an bırakmamıştı. Beni öpmüştü, bana dokunmuştu, beni ona ait yapmıştı ama bunların hepsi kaybolup gidiyordu çünkü benim için çok daha önemli bir şey yapmıştı.

                Bana sıkıca, hayır sımsıkıdan çok daha fazla sarılmıştı. Öyle sıkı sarılmıştı ki, gidemezdim, hareket dahi edemezdim. Ve o da bunu yapıyordu zaten. Gitme diyordu. Seni bırakmam diyordu.

                Sonra sabah oldu.

                Kalbim acıyordu.

                Aynanın önünde duran törpüyü hızla karnıma sapladım.

                Hayır, hala kalbim daha çok acıyordu.

                …

                Caroline

                “Hoş geldin, Rebekah.”

                Kapının önünde durmuş, konuşan Klaus ve Rebekah’ya bakıyordum.

                Rebekah beni gördüğü anda gözbebeklerinin hızla büyümesini engelleyemedi.

                “Caroline.”

                Klaus bana baktı. Beni buraya o çağırmıştı ve şimdi yapabileceği bir şey yoktu, biliyordu. Aslında, bu normal olmalıydı belki ama biz, hayır ben bunu normal algılayamıyordum.

                “Camille nerede?” diye sordu Rebekah gözlerini Klaus’a çevirirken.

                Klaus geri yaslandı.

                “Barda. Gece çağırdılar ve gitmek zorunda kaldı.”

                “Gece burada… Nik. Konuşmamız gerek.”

                Yutkundum. Tahmin ediyor olabilirdi. Anlıyor olabilirdi. Bu belki Klaus’un canını sıkardı ve canı sıkılan sadece ben olmazdım.

                Klaus derin bir nefes alırken odadan çıkan Rebekah’yı takip etti. Rebekah banyoya girdi ve Klaus içeri girdikten sonra benim şaşkın bakışlarım arasında kapıyı kapattı. Banyo?

                Dikkatimi vermiş ve konuşmayı dinleyecektim ki duyabildiğim tek şey su sesiydi. Yok artık!

                …

                Klaus

                Rebekah suyu açıp konuşmamızın duyulmasını engellerken derin bir nefes alıp tezgaha yaslandım.

                “Derdin ne senin?”

                “Onunla yattın mı?”

                “Ne? Hayır.”

                Rebekah başını iki yana salladı gülerken. Ardından hızla bana yaklaşıp beni kokladı. Geri çekildiğinde yüzünde görebileceğim en devasa gülümseme vardı.

                “Yalancı.”

                Başımı hızla iki yana salladım.

                “Evet, yattık. Ama bu büyütülecek bir şey değildi. O da öyle düşünüyor. Dün gece yalnızdık ve…”

                “Ve ben buna kanarım.”

                Kaşlarımı çattım. Rebekah’nın hayatını bu tarz şeyler üzerine kurduğunu düşündüğümde büyütmesi normalmiş gibi geliyordu ama bu durumdan yine de hoşlanmıyordum. Bu kendimi tehlikede hissetmeme neden olsun istemiyordum. Camille’yla arasının iyi olmaması benden bazı şeylerin intikamını almak için duracağı anlamına gelmezdi.

                Korktuğumu, ya da en azından endişelendiğimi göstermek onun eline koz vermek demekti. Ben de rahat davrandım.

                “İma etmeyi kes. Ne düşünüyorsan söyle. Buna ayıracak vaktim yok.”

                Güldü.

                “Tabi ki. Sen beni kandır, Camille’yı kandır hatta kendini kandır. Onu burada tutan şeyin ne olduğunu ikimiz de biliyorum. Ve senin onu tutmanın sebebinin ne olduğunu biliyorum.

                Siz derin bir şey yaşadınız, Nik. Senin tekrar iyi bir şeyler yapmayı istemeni o kız sağladı. Merhamet gösterdiğini gördüm, şefkat gösterdiğini, önemsediğini gördüm. Sevdiğini gördüm. Ve kolay kolay sevemediğini hatırladım.

                Aileni seviyordun. Marcel’i sevdin ve ailene aldın. Caroline’a da yapmak istediğin buydu. Kabul etmedi. Onu beklediğini gördüm.”

                İstemsizce gözlerimi kaçırırken yakaladığımda kendimi, beni korkutan şey onun gülmesinden çok bunu yapıyor oluşumdu. Kalbimin üzerine bir ağırlık oturmaz diye düşünmüştüm ama oturmuştu.

                “Ve şimdi sen Camille’yı tercih ettiğini söylüyorsun. “ Diye devam etti ufak bir kahkaha atmadan hemen önce.

                “Aileye bile almadığın, sırlarını paylaşmadığın, seninle yaşayacağı sonsuzluğu vermediğin kızı tercih ettin öyle mi? Yoksa o, Caroline’ın cezası mı? İntikam almayı sevdiğini ikimiz de çok iyi biliyoruz Nik.”

                Hayır… Böyle olmamalıydı. Böyle olamazdı.

                Ama böyle gibi görünüyordu.

                Kaçtığım bir gerçek vardı.

                Camille insan haliyle benimle sonsuza dek yaşayamayacaktı. İhmal ettiğimi sanıyordum. Etmiyordum… Biliyordum ama umursamıyordum. Camille’yı geleceğimde göremiyordum.

                Ama bugünümde ondan vazgeçemezdim. Geçemiyordum.

                Zaten ondan vazgeçtiğimde Caroline’ın beni isteyip istemeyeceğini de bilmiyordum. Sadece oynuyordu. Vazgeçmeyecektim.

                “Bu bir intikam değil, sevgili kardeşim.” Dedim gülümserken. “Hayatımı yaşıyorum diyelim mi? Caroline’ın artık bir önemi yok. Ve Camille bugün için mantıklı bir tercih.”

                “Aptalın tekisin.”

                Omzunu omzuma çarptırıp banyodan çıkarken gülümsüyordu. Benim emin olamadığım tüm şeylerden emin gibi görünüyordu.

                …

                Caroline

                Odamda oturmuş ve düşünmemeye çalışıyordum. Ama bunun imkânı yoktu.

                Camille eve geldiğinden beri odamdan çıkmıyordum sanki ben odamdan çıkmasam ve Klaus’u görmesem dün olanların olmadığını düşünmesine katkı sağlayacakmışım gibi. İşe yaramıyordu, yarıyorsa da ben bilmiyordum. Ama benim üzerimde kötü bir etki yarattığı kesindi. İlk kez aşık olmuş gibi dün geceyi ve bu sabahı defalarca düşünmüştüm. Bunun sebebi Camille anlamasın diye değiştiremediğim yatak çarşafından yayılan, onun duymayacağı ama benim ciğerlerimin derinlerine hapsetmek için uğraştığım kokuydu. Onun kokusu…

                Önümde duran dergiden başımı kaldırıp kendimi sırt üstü yatağa bıraktım. Yorgun hissediyordum. Kendimi fazla yıpratıyordum. Madem beni acıtıyordu, bu sabah neden öyle davranmıştım. Neden gerçekleri söylememiş, beni incittin lanet olası dememiştim? Gurur mu? Kesinlikle. Zaten zerre kadar bunu duymayı hak etmemişti.

                Kapının tıklatıldığını duyduğumda beynimden hızla Klaus mu Camille mı olduğunu tarttım ama ulaşabildiğim herhangi bir sonuç yoktu. Klaus tıklamaz diyecektim, sonuçta burası onun eviydi, ama dün geceden sonra aramıza koyduğu buzdan kaleyi aşmak o kadar da kolay değildi. Yada pardon, bu sabah koyduğu buzdan kale.

                Bu durumda tek bir yöntem kalıyordu bende uyguladım.

                “Gir.”

                Kapı aralandığında hiçbir şeyden haberi olmayan gülümseyen yüzü göründü Camille’nın. O an ona gülmek istedim çünkü dün gece yaşananlardan haberdar olmaması yetmiyor, bir de bana gülümsüyordu. Ama asıl gülünecek halde olan bendim. Klaus’un sabahki tepkisinin sonunda komidine para bırakmadığı eksik kalmıştı. Kendimi aptal bir fahişe gibi hissediyordum. Hele o kahkaha neydi? Kendimden utanıyordum. Umursamamak, bir derece hoş görülür bir durum. Ancak kahkaha atmıştım.

                Camille içeri girdi ve benim kaşlarımı kaldırmamla beraber yatağa oturdu. Bu his oldukça garipti.

                “Biz… Klaus’la akşam partiye gidiyoruz. Halloween. Ve Klaus bu tarz şeyleri seveceğini söyledi.”

                Bana bir kâğıt uzattı. Kâğıtta bir adres yazıyordu.

                “Sana kostüm ayarlardım, ancak seveceğinden emin olamadım. O yüzden gidip kendin bakman daha iyi diye düşündüm. Eğer benim adımı söylersen daha fazla ilgilenirler. Gelmeni çok isterim.”

                Yutkundum başımı sallarken adrese bakıp.

                “Orada olmayı çok isterim.”

                …

                Klaus

                Elimdeki viski bardağını bir kez daha boşalttım. Kafam öyle karışıktı ve durmadan düşünüyordum ki boşaltmak için her şeyi yapıyordum. Buna daha Camille’nın istediği partiye gitmeden sarhoş olmak da dâhildi.

                “Nasıl olmuşum?”

                Camille’nın sesini duyduğumda dönüp ona baktım. Üzerinde bir peri kızı kıyafeti vardı. Oldukça sevimli görünüyordu ve bu beni gülümsetti.

                “Çok güzelsin.” Dedim onu da gülümsetirken.

                Benim üzerimdeyse onun aksine simsiyah bir takım ve şeytan boynuzları olan bir maske vardı. İyi ve kötü. Komik…

                Ona bakarken arkasından gelen Caroline’ı gördüğümde istemsizce kaşlarım çatıldı. Kapkara yırtık gelinliği, ince topuklu kısa botları, eteğin yırtıldığı yerlerden görünen jartiyerlerle tutturulmuş siyah dantel çorapları, deri korsesi, ışıltılı siyah tacı ve kafasında dantellerle dağıtılmış tülü vardı. Gözlerinin çevresini neredeyse simsiyah yapmıştı ama bu gözlerinin mavisini hepten ortaya koymuştu. Dudaklarını boyadığı bordo rujla beraber gözümü ondan çevirip Camille’ya tekrar bakamaz olmuştum.

                Camille’nın da yüzünün düştüğünü Caroline’ın zafer dolu bakışlarından anladım. Bunun sebebi muhtemelen bir çift gibi görünecek olanın Caroline ve ben olmamdı. Ve tabi Caroline’ın göze batıcı güzelliği.

                …

                Caroline düşündüğümün aksine tüm gece gelen teklifleri hızla reddediyordu. Ve bu Camille’nın ısrarlarına rağmen beni de oraya çakıyordu.

                Durum bu şekilde devam edince Camille’nın teklif aldığı bir insanla gitmesine izin verdim. Öldürmem gerekirse, başka bir işe daha yaramasını istiyordum.

                “Neden kız arkadaşınla pistte değilsin.” Dedi Caroline. Sorunun imayla geldiğini düşünmüştüm ama yüzüne baktığında sadece Camille’ya baktığını gördüm.

                “Dans etmeyi sevmiyorum.”

                Başını aşağı yukarı salladı. Biliyordu. Slow müziklerde dans etmeyi severdim ama hareketli müziklerde o kadar hoşlandığım söylenemezdi. Ama Caroline’ın dans edişinden hoşlandığımı hatırlıyordum.

                “Sen neden dans etmiyorsun?” dedim ona bakarken.

                Gözlerini kısa bir an benimkilerle buluşturdu.  Ardından başını iki yana salladı.

                “İstemiyorum.”

                İşte kaçtığım gerçek. Sabahki kahkahalarına inandığıma inanamıyorum Caroline…

                Yaşam enerjisini sömürüp atmıştım. Gelmesinin tek nedeni iyi hissetmeye çalışmak istemesiydi. Ama kıyafet seçerken bile içindeki karamsarlığı dışına yansıtarak bulabildiği en siyah şeyi aldığına emindim.

                Üzgün olduğunda ne kadar güzel olduğunu bilmiyordu.

                NE?

                Bunu düşünmüş olmamalıydım. Hayır, bunu düşünemezdim. Bunu yapmamam gerekiyordu. Bu beni arada kalmaya iterdi. Arada kalamazdım. Tercihimi yapmıştım. Ve bu tercihin onu üzmek pahasına olması gerekiyordu.

                Yerimden kalktım ve slowa dönen müzikte kız arkadaşımı o aptal insandan kurtarıp dansıma çektim.

                Kafamı dağıtmak için Cami’yi kullanmak… Bunu yapmıyor olduğumu umuyordum.

                …

                Klaus

                Derin bir nefes aldım gömleğimin düğmelerini açmaya başlarken. Aklımda Caroline’ın ben Camille’yla dansa başladıktan sonra bile tüm teklifleri reddedişi ve sürekli içişinden başka bir şey yoktu. Bakışlarım dalgındı. Mutlu hissetmeye çalışıyordum.

                Mutlu muydum?

                Bilmiyordum. Sürekli düşünceli olan bir insan mutlu olabilir miydi?

                Düşüncelerimden Camille’nın boynuma dolanan kollarıyla ayrıldım ve ona gülümsedim. Hala bana huzur verebiliyordu.

                “Dün akşam ne yaptın?”

                Sorusu anında bedenimin tüm dengesini bozarken o bunu hissetmedi. Belki de o an en sormaması gereken soruyu sordu.

                Ne duymak istediğini biliyordum. Her gece kalışından sonra ertesi akşam bana bunu sorardı ve ben öyle yapmamış olsam da “Seni özledim” derdim. Ama bu kez seni özledim yalanını söyleyecek kadar boş bir gece geçirmemiştim. Ve aklımda dün gece olanlar varken “Seni özledim.”in ardından gelmesi muhtemel seks bana uzaktı.

                Duraksamam onu da durdurdu.

                “Neyin var senin?”

                Bana dönmüştü ve gözlerini görebiliyordum. Gözlerinden hızla şüphenin gölgesi geçti. Bu da beni kısmen doğru bir cevap vermeye itti.

                “Caroline’la konuştuk.” Dedim. “Annesi… Annesi öldürülmüştü ve kötü hissediyordu.”

                Derin bir nefes alıp başını iki yana salladı.

                “Ve bu yüzden beni özlemeye vakit bulamadın.” Dedi. Yüzü düşmüştü.

                “Hayır.” Dedim. “Tabi ki öyle değil.”

                Sanki onu özlediğimi söyleyemediğimi anlamışçasına gözlerini kısa bir an benden kaçırdı. Böyle düşünmesini istemiyordum. Çenesini tutup yüzünü bana çevirdim.

                “Özledim…

                Ve içimden kendime lanetler yağdırdım. Seni demek bu kadar zor muydu? Bu kadar zor mu gelmişti gerçekten? Yoksa zor geleceğini düşünmüş, sesimin titreyeceğine mi inanmıştım? Peki ama neden?

                Camille benim aklımı kurcalayan tüm sorulardan, düşüncelerden ve benim diyemediğim seni kelimesinin eksikliğinden habersiz mutlulukla dudaklarıyla örttü dudaklarımı.

                İçim huzurla dolmuştu. Nihayet mutlu hissediyordum. Ama bir şey oldu.

                Üzerimde yatan Camille’nın kıkırdamalarına derinden duyduğum Caroline’ın hıçkırıkları eklenmişti.

                Yapamazdım.

                Onu dün gece istemiştim. Dün gece Caroline’ı, bu gece Camille’yı istediğimden daha çok istemiştim. Hem de çok derinlerde ve baskılanmış bir yerlerde. Öyleyse neydi? Ne istiyordum?

                Ne istediğimi bilmiyordum ama neyi istemediğimi biliyordum. Caroline’ı ağlatmak istemiyordum.

                Camille’nın yüzünü ellerimin arasına aldım. O yüze baktığımda ne kadar çok sevmiş olduğumu hatırlamak zor değildi. Ama çok sevdiğimi hatırladığım kadın, o değildi.

                Camille’nın gözlerine baktım.

                “Mükemmel bir geceydi.” Dedim. “Seviştik ve uyuduk. Şimdi soyun, yatağa gir ve uyu.”

                Camille’nın gözlerimin önünde soyunmasını izlememek için salona yürüdüm. Düşünüyordum. Ne zaman böyle bir adam olduğumu düşünüyordum.

                Her zaman bir oyun vardı, her zaman içinde olduğum bir iş ve yaptığım kötü şeyler vardı ama hiçbiri bu kadar kötü hissettirmemişti beni.

                Anlık hislerime yeniliyordum.

                Sevdiğimi düşündüğüm kadını etki altına alacak kadar küçülüp başımdan def ediyordum.

                Bir zamanlar sırf istediği için dünyayı yerinden oynatabileceğim kadar aşık olduğum kızın canını insafsızca yakıyordum.

                Beklemiyordum.

                Her zaman sorumsuz bir adam olmuştum ve istediğim her şey için ne var, ne yok yıkmıştım. Ama bu seferki başkaydı. Bu kez istediğim için değil, ne istediğimi bilmediğim için yıkıyordum. Onların değil sevgilileri, zavallılığından buharlaşıvermiş bir su damlası bile olmayı hak etmiyordum.

                Bir süre olduğum yerde öylece oturdum. Karanlıkta… Ama bu bana huzur veriyordu. Bir şeyleri, hele bir yansımada kendimi görmeyi hiç istemiyordum. Durmadan sözlerim yankılanıyordu kulaklarımda ve tüylerim diken diken oluyordu. Önce Camille’ya söylediğim sözler…

                “Mükemmel bir geceydi.

                Seviştik ve uyuduk.

                Şimdi SOYUN, YATAĞA GİR ve UYU.”

                Ardından Caroline’a söylediklerim…

                “Dün gece hiçbir şey olmadı… Beni seni etki altına almak zorunda bırakma!”

                Ne oluyordu?

                Caroline’ı sevdiğim ilk zamanlar kendimle gurur duyuyordum. Camille’yla birlikteyken de. Çünkü benim için bunun bir anlamı vardı. Bir şeyleri paylaşıyordum, uğraşıyordum, değer veriyordum. Zaten bu sonsuz hayatımı ve yaşayışımı, bekleyişimi anlamlı kılan şeydi.

                Sonra işler değişti.

                Ben değiştim.

                Bunun, duygusuz, karmaşık ve herkesi üzen bir ilişkinin, hayır ilişkilerin, kime ne yararı vardı? Ben dahil herkesi üzmek ve yıpratmak dışında ne yararı vardı? Bu evin bir haremden, benim mutsuz ve cinsellik düşkünü bir adamdan ne farkım vardı? Yaşamayı istememi sağlayan derin düşüncelerime, ruhuma, bekleyişlerime, sabrıma ne olmuştu?

                Sorular birbiri ardına bir nehir gibi beynimin içinde akarken oturduğum yerden kalktım ve yürümeye başladım. Ayaklarım beni çatı katına çıkan merdivene getirdiğinde bir an yutkunup durdum.

                Ne yapıyordum ben?

                Neden oraya gidiyordum?

                Çok uzun sürmedi kafamı içindeki sorular. Onları cevaplayacak nedenlerim vardı, ama onları cevaplamadılar. Kafamdaki tüm soruları def ederken tüylerimi diken diken etti içime çektiğim nefesle beraber.

                Yıprattığım ve ıslattığım tüy tanesi uyumuş muydu?

                Derin bir nefes aldım merdivenleri çıkmak için ilk adımı atarken. Ve başka bir soru geldi.

                Yoksa benim bulaştırdığım çamur yüzünden yatağına yatamayıp, uzaktan ağlıyor muydu?

                Merdivenlerin hepsini çıktığımda odaya dolan dolunay ışığı odanın bomboş olduğunu gösterdi. Bu mahvedici güzellikteki manzara onun boşluğuyla beni ağlatacak kadar kanatmıştı.

                Başımı iki yana sallayarak odanın içinde koşturmaya başladım. Bir yandan da Camille uyanmasın diye sessiz olmaya çalışıyordum ama elimden gelmiyordu. Neredeydi? Neredeye gitmişti? Terk mi etmişti? Ben onsuz ne yapardım? Gitme dememiş miydi? Onu ve her şeyi mahvetmemiş miydim? Neyin bencilliğiydi bu ki hala ona kal diyebilecek olmadığım için, erken gelmediğim için, Camille’nın yaptığı şeyler için? Neydim ki ben bu kadar karışık?

                Birden gözüme banyo ilişti.

                Orada olamazdı, ışık yanmıyordu ama umudu bilirsiniz.

                Öyle bir şey kenetlendi ki boğazıma, öyle bir his, bir inancım ve amacım olmamasına rağmen benden daha güçlü herhangi bir varlığın beni duyması için dua ettim. Beni duyması ve Caroline’ı burada tutması için.

                Boynumdan aşağı ter damlaları süzülürken banyoya yürüdüm ve kapıyı açtım. Yutkundum.

                Cılız ışık…

                Oradaydı. Oradaydı!

                Verdiğim derin nefes bir ejderhanın ağzından çıkıyor olsaydı ateş halinde, evreni yakardı şüphesiz.

                Buradaydı…

                Küvetin içinde uyuyordu.

                Sarı saçlarının uçları ıslanmıştı ve tamamen köpüklere bulanmıştı. Bembeyaz tenini köpüklerden ayıran tek şey kusursuz şekliydi zaten.

                Bir köpükten bile daha güzeldi.

                İstemsizce merhametle gülümserken yanına yaklaştım ve saçlarını geri ittirdim.

                Tanrım…

                Nefesi şarabın ekşimsi kokusuna bulanmıştı ve yüzü uykusunun süresinin kısa olmadığını anlamama yetmesine rağmen kıpkırmızıydı.

                Lanet ettim kendime.

                Ağlamıştı.

                Bilmiyor muydum zaten?

                Biliyordum tabi.

                Peki, acıtmamış mıydı zaten daha önce?

                Sesi ayrı acıtmıştı, bu ayrı…

                Yüzüne dokundum istemsiz…

                Buz.

                Evet, titriyordu. Üşüyordu. Çok üşüyordu hem de.

                Ah, Caroline…

                Hızla onu kucakladım. İçtiği şarabın etkisiyle uyanmaya niyeti yoktu zaten.

                Onu hızla yatağına taşıyıp bıraktım önce. Ardından üzerini bornozuyla örttüm ve bir havlu aldım elime. Vücudunda kalan köpükleri sildim onu uyandırmamaya çalışarak. Ve parmaklarımla ısıtmaya çalıştım her bir hücresini.

                Hızla giydirdim ardından üstünü.

                Yeni yıkanmıştı ve köpüklerin karanfil koktuğuna emindim. Ama o bir şekilde hala vanilya kokuyordu. Hala…

                Üzerini giyindirirken hep bunu düşündüm.

                Acaba hangisi daha cezp ediciydi? Kokusu mu, tanrıçaları kıskandıracak güzelliği mi, benim için gözyaşları dökmesi mi, yoksa onun aklımdan geçirdiği düşünceler mi?

                Kızdım kendime. Ona kızamıyordum çünkü banyoda uyuduğu için. Hala titrediği için, üşüdüğü için.

                Onu hızla yatağa geçirdim ve bir süre başında oturdum. Saniyeler saatler gibi geçerken, dünya saatiyle 1 saat kadar başında onun durmaksızın titremesiyle içimi ezdim. Gitmedim. Gidemedim.

                Bana başımı iki yana sallattırıp önce kendi üstümü, sonra onunkini çıkarttırdı bir saatin ardından. İkimizde iç çamaşırlarımızla kaldığımızda o hala uyuyordu. Yatağa yanına girdim hızla. Ardından içimi donduran ya da heyecanlandıran o buz gibi bedene sarıldım ve titredim. Gerçekten titredim, ama neden bilmiyordum.

                Üşümüştü alt tarafı belki.

                Hem bir insan da değildi ya. İlla düzelecekti. Hasta falan da olmayacaktı.

                Ama titreyemezdi işte bu küçücük beden.

                Çığırımdan çıkarmıştı beni belki. Saçma şeyler yaptırıyordu ama umurumda değildi. Onun en azından soğuğunu paylaşmak, ondan almak istiyordum. Onu ısıtmak ve güvende tutmak istiyordum.

                Belki suçluluktandı.

                Belki Rebekah haklıydı.

                Ama kollarımın arasında o varken bunu bile çok uzun düşünemiyordum.

                Uyudum. Uyuduk.

 

                Kollarımın arasında titremesi kesilen ve ısınan bedeni, yarı ıslak saçlarının arasında burnum…

 

End Notes:

Yorum istiyorum. 

Sevin, sövün, iltifat ve hakaret istiyorum :)

Çünkü öyle yoğun hissettim ki bu bölümü

Sizin de hissettiğinizi görmem lazım :)

sizi seviyorum

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

Bir geçiş bölümüdür.

 


 

                Hayatta her zaman iki yüz vardır derler.

                Biri çevrene bakarak yaşadığın hayattır, diğeriyse kendi içine.

                Çevrene baktığında görmemek mümkündür. İnsanları anlamazsın, onlar seni anlamaz ve bu belki yalnızlık getirir. Ya da küskünlük, kırgınlık… İnciteceği kesindir ama sonunda geçer. Biz bazen buna yanlış anlaşılma deriz, bazen de onları düzeltmeye zaman harcamadığımız için asla bunu söylemeye fırsat bulamayız.

                Bir de kendine baktığında görememek var. Herkesin her gün yaşayacağı bir şey değildir bu. Önündeki seçeneklerden hangisini gerçekten istediğini bilemezsin. Hangisini gerçekten istediğini, hangi hayatı seçtiğini, neden var olduğunu… Bazen öyle bir çırpınırsın ki içinde kimseye kızamadan, asla toparlanamayacağını ve tekrar iyi olamayacağını düşünürsün. Hayat anlamsızlaşır. İçinden çıkamayacağı işler bazen insanların küçük intiharlarıyla sonuçlandırmasıyla biten hayatlarına sebebiyet verir. Bu da basit bir sondur her şey için.

                Bu durumda bir de ben varım. Bin yıllık hayatımı kurtulamadığım boğulmalarla geçirdim. Her zaman bir kendimle yanlış anlaşma vardı. Hiçbir zaman kurtulamamıştım. Ne için yaşadığımı bilemeyeceğim kadar uzun yaşamıştım.

Güç için mi? İstediğim kadarına sahip değil miydim zaten? Benden daha güçlü kim vardı?

Ailem için mi? Hadi ama… Bunun doğru olmadığını içimdeki kendisiyle tartışmaya yatkın yan bile biliyordu. Ailem sorun değildi. Onları birer aksesuar gibi paketleyip taşımam da bunu ortaya koyuyordu zaten.

                Peki neydi? Ne için yaşıyordum. İşlerime burnunu sokmayacağı insani hevesleri olan bir sarışın için mi? Camille için mi? Hayır.

                Ne için yaşadığımı biliyordum. Ne için yaşadığımı bilmediğim yıllar boyunca neden yaşadığımı anlamamı sağlayan şeyi biliyordum. Ölüme inatla başkaldırışlarımın sebebini bulmuştum, biliyordum. Onca yıl aradığım huzuru birkaç dakikada bulmuş ve ona sıkıca tutunmuştum. Hayatımda hiçbir şey bana yeniden yaşama arzusunu böyle vermemişti. Bir yaşlı gibi yaşadığımı yaşamış ve bir asker gibi yeni görevlerimin peşini kovalarken aslında dünya denilen küçük yerde gitmediğim, görmediğim şey kalmamıştı. Ama hiçbirinin bir ruhu tatmin edebilecek kadar anlamlı ve güzel olmadığını görmüştüm.

Ve sonra birden bir amacım olmuştu. Bedensel yeterliliğime rağmen yaşlanmış ruhuma sabah uyanmayı anlamlı kılan bir amaç. Farklı bir şey. Sevemeyen adamı değiştiren bir şey. Bin yıl sevmek için beklememe değen bir şey.

                Sonra ne yapmıştım?

                Sanki hayatımda her şey güveliymişçesine, her şeye çok güveniyormuşçasına güvensizlik denen bir bahaneyle ona sırtımı dönmüştüm. Hakikaten güvensizlik olsaydı keşke bahanem ve paranoyak bir melez olarak var gücümle tüm ihanetleri de onunla birlikte cezalandırsaydım. Tabi ki güvensizlik değildi. Yapma bir sarışının arkasına saklanmamın nedeni nasıl güvensizlik olurdu ki? Camille’ya ne kadar güvenebilirdim zaten?

                Güvensizlik değildi.

                Her şeyin sahibi olmak ve yüzyıllarca yaşamak bana bazı şeyler öğretmişti. Başta savaşmak strateji kurmak, çabalamak, güçlenmek, aldatmak geliyordu. Kin ve nefret duyulmak ancak bunları duymama sebep oluyordu. Yıllar önce genç ve körpe duygularım bir görsel ikize kapılmıştı ancak ihanetin derinliği bana ondan da geriye nefret dışında bir şey bırakmamıştı. Bu da beni bir seri katile, bir askere dönüştürmüştü. Bu da benim sonsuza kadar sırtımı sevmeye döndüğümü düşünmeme neden oldu.

                Sonra o geldi. İçindeki deli dolu heyecanla, her zaman umut dolu varlığıyla, güzelliğiyle dik kafalılığıyla, her şeyiyle o geldi. Birden anladım, hayat beni aldatmıştı ve eğitim bitmemişti. Şimdi de sevmeyi öğretecekti. Sevilmesem de sevmeyi öğretecektim canım yana yana, içimden en son damla kanım çekilircesine acıta acıta sevmeyi öğretecekti hayat. Ve sonunda oldu. O bana ışıl ışıl mavi gözleriyle nefret kusarken, ben ve bana ait her şeyden ölesiye korkarken ben onun kalp atış düzenimi bozmasını engelleyemedim. O içimdeki tüm ruhu kendine çekerken bedenimi ittikçe öğrenmem dediğim ne varsa hepsini öğrendim. Sevmeyi, düşünmeyi, umursamayı, korumayı, onun için korkmayı…

                Sonra fark ettim hiçbir şeyin sebepsizce olmadığını. Elimde onca şey alınırken yüzüm gülmüştü ve bu derin sancı bana hayatımda sahip olabileceğim anlam adına en gerçek şeyi verecekti. Onu… Caroline’ı…

                Beklemeliydim. Onun için beklemeliydim. Ama bir gecelik ilişkimin bedeli kurt kızın karnına yerleşen canıma ait bir parçayla hayat buldu. Artık doğru olan şeylere sırtımı dönemeyecektim. Doğru yapıyordum, hayatımda ilk defa kim ne derse ve ne düşünürse düşünsün onu sevmek için ve ona güvenmek için ona verdiğim ve vereceğim sonsuz şans beni iyi biri yapmıştı. Bunu umursamamıştım. Asla umursamazdım ama iyi şeyler mükâfatlandırılıyordu. Dünya sinsiydi ama yine de bunu yapıyordu. Bu bebek belki de bana şans getirecek bir şey olacaktı. Belki Hayley’e rağmen bana gerçekten aile verebilecek Caroline’dan sonra ikinci varlıktı. Böyle ummuştum. Ve ona bir şans vermeye karar vermiştim.

                Bebeğe verdiğim şans Caroline’a verdiğim zamanla birleşince aklım dışında tüm varlığımı New Orleans’a taşıdım ve artık sözde ayrı şehirlerde yaşayan iki insan, varlık ya da ruhtuk. Ama bu onu beklemeyeceğim anlamına gelmezdi. Bunu bilmeye hakkı vardı. Hele ki bana davetiyesiyle açıkça, tamam belki içindeki bazı duyguları dizginleyemediği için kısmen açıkça, bana beni mezuniyetinde görmek istediğini dile getirdiğinde ikimizin de artık birbirimiz için umursanır olduğunun saklanacak bir tarafı kalmamıştı. Ve belki sırf bundan ya da belki sırf artık olduğum kişiyi değiştirdiğinden bunu, yani onu bekleyeceğimi bilmeye hakkı vardı, ikimiz de bunu biliyorduk.

                Buraya kadar her şey çok doğruydu. Kulağa doğru gelmesinin yanında yaptığım en doğru şeydi de. Birine koşulsuz güvenmek, birini kendimden çok sevmek ve onun için yaptığım ve olduğum kişiyi değiştirmek benim için sıradan olmayan şeylerdi ve ilk defa bir amacım varmış gibi hissetmiştim. Elbette bu görsel ikizin bir Pollyanna edasıyla yaptığı iyilikler gibi ben fedakârım ve iyiyim ve beni sevmek zorundasınız der gibi değildi. Gerçekçiydi ama sevebilen birisi için her zaman mümkün olan zaaflar bende de vardı. Ve bunların neredeyse hepsi Caroline’la ilgiliydi. Beni apar topar Mystic Falls’a döndüren de buydu, bana birden bire ve nereden geldiğini anlamadığım bir şekilde Tyler’ın dönmesine izin verdiğimi söyleten de oydu. Garip bir şekilde onunlayken mantığım ve çıkarlarım dışında başka şeylerin de beynimi yönettiğini hissediyordum ve bu açık bir şekilde görülüyordu da.

                Sonra…

                Sonra ondan uzaklaştım. Eti tırnaktan kopmasından çok daha fazla acıtmıştı ve ne kadar zaman geçerse geçsin insan acı çekmeye alışamıyor. Ama bunu göstermemek konusunda iyiydim. Zamanın acımı hafifletmesi için kendime yeni arzu ve hırslar yarattım. New Orleans benim istediğim evdi, Caroline’la olmak istediğim yerdi, evimdi ve bana aitti. Orayı istiyordum. Bu istek ve tutku zamanla hırs ve savaşa dönüştü.

                Savaş başladıktan sonraysa neyin nasıl geliştiğini anlayamadım. İçimden Caroline’ın acısını atma çabalarım onu neredeyse bütünüyle söküp almış gibiydi ve bu benim acımasız yanımı ortaya çıkardı. Ama bir şey vardı. O yan ortaya çıktıktan sonra ortalığı tekrar umursayan tarafıma bırakmak konusunda hiç de istekli olmuyordu.

                Caroline’ın çekilmesi damarlarımdan, vücudumda beklenmedik etkiler yarattı. Aradığım hayatta artık yalnız nefes alabilmem mümkün değildi. Gözlerimi kapattığımda hatırladığım yüz ve koku olmadan depresyondaki bir ihtiyardan farklı hissetmiyordum. Aradığım şey tam olarak yerine koyabileceğim biriydi. Bir başkasını kullanmak bana mantıklı geldi. Sonuçta sevmeyi öğrenmiş ve alışkanlık edinmiş bir adam bir sarışında bulduğunu diğerinde de bulabilirdi değil mi? Yanlış. Eğer binlerce sarışında bulabilecek olsaydım Caroline’a değer vermek için 1000 yıl beklemiş olmazdım. Neyi beklediğini bilmek ya da bilmemek değiştirmez. Beklediğim şey oydu ve ondan başkasını oraya koyabileceğimi düşünmek aptallıktı.

                Ama ben koca bir aptal gibi davranma konusunda her zaman birazdan daha fazla istekli olmuştum. Ve ona, ona ihtiyacım olmadığını gösterdim. Vardı. Onsuz mutlu olduğumu gösterdim. Değildim. Onun ölmesine izin vermeyeceğimi söyledim. Belki de söylediğim tek doğru buydu. Ona bir anlamı olmadığını tekrarladığım gece ona dünyaya, dünyama tutunur gibi sıkıca tutunmuştum. Düşüp gidecekti, düşüp gidecektim, ruhlarımızı öldürmek üzereydim. Belki bunu ben hak ediyordum da. Yıllarca lanet olası bir hayat sürmüşken hayatın bana verebileceği en güzel şeye tek yaşattığım acıydı. Ve onun zayıf titremesinin kalbimi titrettiği kadar Camille’nın bir kere titrettiğini hatırlamıyordum. Onun hissettirdiklerini tekrar hissetsem bunu hatırlamamın imkânı yoktu. Ben küçük kandillerle döşemeye çalışıyordum hayatı, oysa koskocaman bir güneşti. Onun için gidemeyeceğim yer yoktu ve Camille için iki kat daha çıkamıyordum. Bunu görmek için bu kadar gecikebileceğimi bilmiyordum.

                Gecikmiştim. Gecikmiştim çünkü uyandığımda ona her şeyi söyleyeceğime kendime söz vermiştim ama o uyandığımda yanımda yoktu.

                Onun yerine odada bıraktığı hemen belli olan boşlukta yankılanan bir kapı tıkırtısı kalmıştı. Aklımdan ne geçiyordu? Umursamadım. Kalktım ve kapıyı açtım. Karşımda duran kadın, Camille, benim yarı çıplak halde Caroline’ın odasında olduğumu gördü. Düşündüğü gibi değildi. Asla da o şekilde olmayacaktı. Asla o şekilde olmayacaktı. Caroline’la beraber olmamıştım. Ama karşısında gördüğü adamda ona ait olması gereken hiçbir şey yoktu.

                Gözlerinin kızarma ve dolma hızına aldırmadan yanından geçip gittim. Aklımdan en ufacık bir şey geçmiyordu. Caroline’ın nerede olduğunu bilmek istiyordum. Sadece buydu. Ama muhtemelen düşündüğü şeyden sonra asla geri dönmeyecekti.

                Camille’yla aramızda geçmek üzere olan ilişkinin seslerinde ağlayarak uyuyakalmıştı, titremişti, canı yanmıştı ve uyandığında yanında yarı çıplak ben vardım. Bütün manzaranın ona kusma isteği vermemiş olmasını umuyordum. Ama vermişti. O da nihayet hak ettiğimi yaşamama izin vererek çekip gitmişti.

                Onsuzluğa alışacak mıydım? Öyle bir şey yapılabilir mi bilmiyordum. Denemiştim ve fena halde çuvallamıştım. Başka şansım var mıydı? Nasıl olmazdı?

                Öyle boş dikiliyordum ki salonun ortasında…

                Lanet olsun…

               

                “Hey!”

                Başımı kaldırıp sesin geldiği yöne baktım. Bildik sarışın bana garip bir ifadeyle gülümserken gelip barda yanıma oturdu.

                “Kola mı? Sahiden mi?”

                “Alkolün bile bir anlamı yok desem.”

                Ufak bir kahkaha attı Rebekah.

                “Yanlış seçiminin bedelini yaşıyorsun tatlım. Nik’in hayatındaki ilk doğru şey olma yolunda ilerliyordun ama senin hayatındaki en yanlış şey olmak konusunda ısrar eden bir adam karşısında ne yapabilirsin ki? Ayrıca söz konusu olan Nik. Asla hayatında güzel ve anlamlı bir şey olmasına izin vermeyecek.”

                Derin bir nefes alıp kolamdan bir yudum aldım. En azından tatlıydı.

                “Bunu kendim görmek istemiş olmalıyım. Ne ara içimi titreten ve beynime gülle gibi oturup anında kendinden soğutan adamın ayaklarının dibinde uyumaya başladığımı ben de bilmiyorum. Ve seninle neden konuştuğum hakkında da bir fikrim yok. Ben iyi olandım ve sizinle işim…”

                “Caroline, bir konuda anlaşalım mı? Ben bir kökenim ve beni bir sözünle kandıramazsın. İyi olan falan değilsin. O sünepe görsel ikizden başka kimse kendisinden önce insanları koymaz. Ya da en azından öyle gösteriyor. Gerçi bu konuda da farklı düşünüyor olabiliriz ama sen iyi değilsin.”

                “Hayır.”

                “Tartışmayacağız değil mi?” dedi.

                “Hayır. Seninle aynı düşünüyorum. Elena konusunda… Yani o gerçekte de haklı olmaya ve doğrusunu yapmaya çalışıyormuş gibi görünüyor ama öyle değil. Sadece kendisini düşünüyor. Gerçekten olan bu.”

                “Hey… Bakalım burada ne varmış? Ne oldu sana, Forbes?” dedi Rebekah meraklı bir halde. Bir adım atacak halim kalmamıştı ve ben de bıraktım batsın.

                “Elena’nın kardeşi Tyler’ı öldürdü. Ve erkek arkadaşları da annemi. Hepsini sırf Elena istiyor diye yaptılar. Ve Elena tüm bunlardan sonra benden özür diledi. İnanabiliyor musun? Lanet olası sürtüğün kalbine kazığı saplamamak için ne yapmam gerektiğini bilemedim.”

                “Onu…”

                “Hayır. Klaus’u görmek istedim. Eğer o sürtüğün kalbine kazığı saplasaydım Stefan ya da Damon onların arkadaşları olmama rağmen yaşamama izin vermeyeceklerdi. Bundan daha anlamsız bir hayat olabilir mi? Tek istediğim arkadaşım kılığına girmiş bir şeytandan kaçmak ve gerçekten olmak istediğim şeyi bulmaktı. Ve şuan hiçbir şeyin bir anlamı varmış gibi görünmüyor. Bu kola bitince muhtemelen gidip onun kalbine kazığı sağlayacağım. Ölmek için iyi bir yöntem olacak.”

                “Tam zamanında karşılaştık tatlım.” Dedi Rebekah yüzünde devasa bir gülümsemeyle.

                “Ne demek bu?” dedim.

                “Yardımlaşacağız.”

                “Nasıl?” dedim şaşkınca suratındaki kocaman gülümsemeye bakarak.

                “Gidince görürsün.” dedi ve beni kolumdan tutup bar taburesinden kaldırdı.

                …

                “Hey!” diye seslendi Rebekah geldiğimiz köyümsü yerdeki tahta kulübede içeri doğru. İçeride bir insan bile olsa bizim geldiğimizi duyardı eminim, kulübe çok küçüktü. Ancak Rebekah seslenene kadar kimse kendisini göstermedi.

                “Kardeşim.” Dedi takım elbiseli adam. Elijah’nın burada olması şaşkınlık vericiydi. Klaus’la araları iyi sanıyordum.

                “Caroline’a merhaba de.” Dedi Rebekah beni işaret ederek.

                Elijah bakışlarını benim üzerime taşıdı ve gülümsedi. “Ben de bunu yapmak üzereydim. Bu alımlı sarışını buraya getiren ne, inan öğrenmek için sabırsızlanıyorum kardeşim.” Dedi Elijah.

                “İntikam.” Dedi Rebekah gülümserken. “Aynı nedenden burada toplanmış bulunuyoruz.”

                “Klaus?” dedi Elijah sesindeki soru ifadesi rahatlıkla anlaşılırken.

                “Tam olarak öyle denemez. Ama eminim bunun da olmasını isteyecektir. Önceliğimiz Elena. Onun ölmesini istiyor. Sonra bize Klaus’tan alınacak intikam konusunda yardımcı olacak.”

                “Ona güvenebileceğimizden emin misin kardeşim?” dedi Elijah sesindeki şüpheyle gözlerimi içinde aranarak.

                “Eminim denebilir. Klaus ona tahmin edebileceğinden çok daha kötü bir hafta yaşattı. Üstelik şuan tam olarak Caroline’ı umursadığı bile yok. Camille denilen o aptal barmen kızı dizlerine oturtmuş saçlarını tarıyor bile olabilir. Kardeşimizi bilirsin.”

                “Bize bundan fazlası gerek. Klaus’un ona güvendiğinden emin olmalıyız.”

                “Asla şüphe duymayacağım bir konu. Bu kız onu arkadan bıçaklamak üzere yakalansa eminim ak meşeyi süs eşyası olarak tanıtsa inanır. Ona karşı olan garip güvenini kullanmak istemiyor muyuz zaten?” dedi Rebekah.

                Tüm bunlar olurken sessizce konuşmayı dinliyordum. Elena’nın canına karşılık Klaus’tan alınacak bir intikamdan söz ediyorlardı. Kulağa mantıklı gelmiyordu ama bununla işim yoktu. Artık iyi küçük bir Barbie değildim. Önce Elena’dan intikam almak, sonra Klaus’tan, en sonunda da nihayet ölmek istiyordum. Tek istediğim buydu.

                “Bakalım kabul edecek mi?”

                “Kabul ediyorum.” Dedim.

                “Tatlım… Daha ne isteyeceğimizi bile bilmiyorsun. Yapacakların Elena’yı öldürmek ve Salvatore kardeşlerden kaçmaktan çok daha ağır olacak, şüphesiz.” Dedi Elijah.

                “Umurumda değil. İstediğimiz şeylere kavuşacağız.” Dedim. “Siz intikam alacaksınız, ben de intikamlarımı alıp öleceğim. Yaşamak için amaç ya da terk etmek için affediciliğim kalmayana dek tükettim. Şimdi, ne yapmamı istediğinizi söyleyin ve Elena’dan kurtulduğunuza emin olmamı sağlayın.”

                …

                Elimde viski bardağı, ne yapacağımı düşünüyordum. Camille’ya ondan vaz geçip vazgeçmeyeceğime karar vermem için zaman vermesi için gidip uyumasını söylemiştim. Gerçekten artık birisiyle olmak istiyor muydum bilmiyordum. Yalnız kalmak istiyor muydum onu da bilmiyordum. Sadece düşünmek için zaman istiyordum. Kim bilir belki asırlarca ve beni bu durumdan alıkoyabilecek tek bir şey vardı. Kendime ihtimaller vermemeliydim.

                Kapının tıklatıldığını duydum ve içimden bir ses bunun başıma bela olmak için gelen kız kardeşim olduğuna emindi. Ama yine de ayağa kalkıp kapıyı açtım. Tahmin ettiğim gibi karşımda bir sarışın duruyordu ama bu görmeyi en son beklediğim sarışındı.

                “Günaydın.” Dedi yüzüme saçma ve anlamsız bir gülüşeme bırakıp kalbimi bir çocuğunki kadar utangaç ve pişman ama mutlu ve umutlu bir gülümseme kaplarken. Tabi tüm bunlar arkasından çıkan ağabeyimle sona erdi.

                “Bizi içeri almayacak mısın Nik?” dedi Elijah.

                “Siz…” dedim.

                “Beraberiz.” Dedi Caroline sevinçle çığlık atarak Elijah’nın elini tuttu.

                “Dün balo için kıyafet bakmaya gittiğimde karşılaştık ve gece mesajlaştık. Biliyorum bir çocuk gibiyim ama sonunda istediğim şeyi ne olduğunu anlamamı sağladı.” Dedi Caroline soğuk bir sesle.

                “Saçmalamayı kesin.” Dedim.

                “Eminim dün gece odamda ne yaptığını kimseye açıklamak istemezsin. Hele Camille’yla yattıktan sonra. Aptal hareketlerinin sonu gelmeyecek mi merak ediyorum, doğrusu. Beni Elijah’dan başka bir şey buraya getirmiş gibi mi duruyorum?” dedi Caroline.

                “Hayır… Bu oyuna ayıracak vaktim yok.” Dedim. Sesim sinirliydi ve bu aptal oyuna inanmamın imkanı yoktu.

                “Senin inanman istediğim için gelmedim, Nik. Şehirdeki hakkımı almaya geldim.” Dedi Elijah. Klaus şaşkınlıkla onun suratına baktı. İşte bu bir kedi fare oyununa dönüyor demekti. Planları açıktı. Caroline’ı bir koruma kalkanı gibi kullanacak ve Hayley’e ve kendisine olanların acısını çıkaracaktı. Bunun için Caroline gerçekten kullanılıyor gibi görünüyordu. Onu gereğinden fazla incitmişti ve Caroline’ın biraz olsun korunmaya ihtiyacı vardı. Elijah da onu çok fazla korumuştu.

                …

                Birkaç saat önce

“Tıkır tıkır işleyecek, göreceksin.” Dedi Rebekah. “Nik bugünlerde doğru düzgün beslenmiyor. Onun rüyasıyla Caroline’ın yanına yatıracak kadar etkilesem yeterli olacak. Caroline buna hiçbir şekilde izin vermez. Damon ve Stefan’la konuştun mu?”

“Evet.” Dedi Elijah. “Yarın sabah Elena’yı şehirden uzaklaştırıyorlar. Caroline’a onun öldüğünü söylememizin yeterli olmayacağını biliyordum. Bunu önceden düşündüm.”

                “Umarım nihayet işe yarar.” Dedi Rebekah. “Bu plana uzun süredir hazırlanıyoruz. Caroline’ı buraya getirmek için en sevdiği insanları öldürmek dahil bir çok şey yaptık. Artık bir işe yaramasını istiyorum çünkü gerçekten çok yoruldum.”

                “Neden direk sarışının kalbine kazığı saplamıyoruz ki?”

 

                “Gümüş hançer yememek için. Kızsın istemiyorum, ağabey. Acıtsın istiyorum. Çırpınsın ve çırpındıkça batsın istiyorum. Benim kalbime aldığım tüm adamları kalbimle beraber öldürdüğünde çektiğim acıyı bir kızda çekmesi için elimde geleni yapacağım. Bir daha böyle sevmeyecek. Bunu Caroline’da sağlayacağım. Sonra kazıklama işini sen yaparsın.”

 

End Notes:

Yorumlar sevilir :)