Actions

Work Header

The Dark Lust

Chapter Text

 

 

 

Story Notes:

Umarım büyülü bir diyara yolculuktan farksız olur...

 

 photo TDL.png


 

 

                Klaus

                Eve geldiğimde salonda oturmuş film izleyen sarışın kadını görüp gülümsedim. Artık iyiden iyiye her şeyi kendi tarafıma çektiğim New Orleans’ta sahip olduğum en iyi şeylerden birisi de oydu.

                Başlarda başka bir kadını hatırlattığı için yakın olmak istediğim kadın, şimdi bana onu hiç hatırlatmayacak kadar yakındı ve ondan aslında nasıl farklı olduğunu ortaya koymuştu ve şimdi arada yaptığım tüm karşılaştırmaları rafa kaldırmıştım.

                “Ben geldim.” Dedim tamamen filme yoğunlaştığı için beni fark edemeyeceğini anlayarak. Sesimi duyunca başını çevirip bana baktı ve gülümsedi.

                Ayağa kalkıp yanıma geldi ve kollarını boynuma doladı. Bana mutluluk veriyordu ve açıkçası hayatımın tamamı değildi ama aradığım eşin o olduğunu düşünüyordum. En azından son bir iki aydır…

                Ona vampir olmayı sadece bir kere teklif etmiştim ve o da bunu reddetmişti. Olduğu gibi kalmak istiyordu ve buna saygı duyuyordum. Ancak bu benim gibi olmadığını gösteriyordu.

                “Artık her şeyin bittiğini var sayıyorum.” dedi Camille mutlulukla gülümseyerek.

                “Her zaman yeni şeyler başlayacaktır, Camille. Ancak haklısın, şimdilik bitti.”

                Omuz silkti.

                “Şimdilik bittiyse bile bunu kutlamaya değer. Ve bu kez, bir kez daha sana sormadan o şarabı açacağım.”

                Hafifçe kıkırdarken beni de gülümsetti. O koşturarak mutfağa girerken arkasından seslendim. “Balkonda bekliyorum.”

                …

                Caroline

                Soğukta nefesimden çıkan buharla ellerimi ısıtmaya çalışıyordum. Burası çok soğuktu, ya da sadece Mystic Falls’tan biraz daha soğuktu; ama ben çok üşüyordum. Belki de yalnızlığımdandı, bilmiyordum, tek bildiğim sonunda anlayacağımı söylediğinde haklı olduğuydu. Kimse beni onun kadar tanımamıştı, sevmeyecekti ve dahası ben de kimseyi onun kadar sevmeyecektim.

                Basit bir mektupla Jessy’den ayrılmamın sebebi de buydu aslında. Bana bir gün kapımı çalacaksın ve dünyanın ne vaat ettiğini sana göstermeme izin vereceksin demişti. Bugün, o gündü. Ona olan kızgınlığımın bile onu tanıdıktan sonra gerçekte sevdiğim tek adamın o olduğu gerçeğini kapatamadığını hissediyordum. Üstü örtülmüş, baskılanmış ve bu yüzden büyümüş yığınla özlem ve bir de yalnızlık hepten üşümeme neden oluyordu. Yoldan geçen bir taksiyi durdurdum ve taksi şoförüne “Mikaelson Malikânesi’ne.” dedim. Her nasılsa bu kadar sürede herkesin onu tanıyacağına adım kadar emindim ve işte, haksız çıkmamıştım.

                …

                Klaus

                “Her zamanki şeyler.” dedi kaşlarını çatıp başını iki yana sallarken, Camille. “Sabah içen tipler, vesaire… Ama asıl anlatacak şeyi olan sensin. Nasıl oldu da Marcel gitti, anlamıyorum. Ve tüm şehre sahipsin…”

                Ufak bir kahkaha attım. Fazla meraklıydı. Ne kadar kişiyi öldürdüğümü duymaya ihtiyacı yoktu. Yalan söyledim.

                “Güvenini sınadım. Artık kimseye güvenmiyordu.” dedim. Kısacası böyleydi de. Yalanları barındıran ama çıkarları koruyan ilişkilerinde sallanan tüm direkleri kırmıştım ve artık ortada duran bir krallık yoktu. Evet, bunu yaparken elimi temiz tutmamıştım ama Camille bunu bilmek zorunda değildi. Zaten onu tüm bunlardan uzak tutmaya karar vermemiş miydim? O da fazla sorgulamayarak ver arkamdan çevirdiğim işleri kurcalamayarak itaat ediyordu.

                “Seni seviyorum.” Dedi dudaklarıma tutkulu bir öpücük kondurmadan hemen önce. Ve gözlerimi açıp baktığımda, girişte durmuş bize bakan sarışın kadını gördüm. Adını bir tabu gibi aylardır ağzıma almadığım kadını, öncekilerden çok daha fazla sevdiğim ve beklemek için söz verdiğim, yemin ettiğim ve bir seferde ikimizi de aldatarak yeminimi bozup, sözümü unutup aşkına ihanet ettiğim kadını… Caroline’ı…

                Artık Camille’yla olduğumu biliyordum, onu sevdiğimi de… Ancak Caroline’ı kapı girişinde bana bakarken gördüğümde öylece hayatıma devam edemedim.

                “Hemen geliyorum.” Dedim yanımdaki kadına ve sallanan bahçe sandalyesinden kalkıp onu tek başına bırakırken girişteki sarışın kadına yöneldim.

                “Caroline…” dedim içimdeki şaşkınlığı ona yansıtırken. Gözlerinden anlayabiliyordum ki sesim ve bakışlarım yeterliydi, ona ayrıca “Burada ne arıyorsun?” dememe gerek yoktu. Her zaman bir şekilde anlamıştı zaten…

                “Ben…” sesi titriyordu. Rahatlıkla anlaşılan bir pişmanlık vardı ancak neye olduğunu anlayamıyordum. Buraya gelmesine, bunu görmesine, gitmeme izin vermesine, var olmasına?

                “Bu…” dedi Camille’yı bizi duyamayacağı uzaklıktan göstererek. “Bunun ne olduğu çok açık, öyle değil mi?”

                Gözleri doluydu ama bunun dışında yüzünde üzgünlüğüne dair her şey gizliydi. Gizlemek konusunda her zaman çok başarılı olmuştu, kendini bile bu şekilde rahatlıkla kandırabiliyordu. Ama gözleri söylemek istemediği her şeyi haykıracak kadar isyankâr ve maviydi.

                “Öyle.” Dedim. Böyle olmalıydı. Gelme nedeninin biz olmamamızı ummuştum, ama görünen o ki öyleydi. İçime attığı kuşku tohumları hayatımı yerle bir edecek ve sevgimi verdiğim kadını kaybetmeme neden olacaksa, istemiyordum. Ama yine de söylediğim şeyler benim de kalbimi kırıyordu.

                “Zaten…” dedi sesi titreyerek ve yutkundu. “… kötü bir fikir olduğunu biliyordum. Yani… Bunun beni durdurması gerekirdi ama… Boş ver.”

                Derin bir nefes alıp başımı iki yana salladım. Haksızdı. Bunun iyi bir fikir olması gerekirdi ve benim ona verdiğim sözü tutuyor olmam gerekirdi. Ona gerekirse yüzyıl bekleyeceğimi söylediğimde en azından bir yılı sadakat içinde geçirmem ve ona olan hislerimin doğruluğunu kanıtlamalıydım. Herkese… Ama bu yaptığım… Neredeyse kendime olan inancımı kaybedecektim. Kolayı seçmiştim. Asla yapmadığım bir şekilde hem de…

                Onun yanındayken, asla bana yeterince iyi değildi, bunu herkes biliyordu, ancak gözlerinde gördüğüm şey beni tutuyordu. Hislerim gerçekti ve onunkiler de gerçekti, biliyordum, onu tutan her neyse kaybolana kadar beklemeye değeceğini de biliyordum. Mystic Falls’ı terk etmek istemeyişimin nedeni de oydu, Tyler’ın gitmesine izin verişimin nedeni de.

                Ve şimdi gözlerine bakarken “Git.” Diyemeyecek kadar suçluluğa, “Kal.” Diyemeyecek kadar başka bir hayata vermiştim kendimi. Ve sadece susup başımı iki yana sallıyordum. Ve bu sadece “Üzgünüm, Caroline…” demekti.

                “Sorun değil.” Dedi sonunda tıkanan nefesini bana bile hissettirip, derin bir nefesle işin içinden sıyrılmaya çalışarak.

                Ellerini kot pantolonunun kısa ön ceplerinden sokup arkasını döndü ve o ilerlerken, gecenin delici sessizliğinde, Camille’nın seslenişine kadar onun karanlıkta ilerleyen siluetini izleyip, o adım attıkça bedenine çarpan kol çantasının sesini dinledim.

                …

                Klaus

                “Yarın sen de bara gelmelisin.” Dedi Camille gülümserken. Başı göğsümün üzerindeydi ve huzurlu ve mutlu olduğu her halinden belliydi. Ve benim dalgınlığımın farkında olduğunu da biliyordum. Anlatacak hiçbir özel şey olmadığını söylemesine rağmen gece boyu bir sessizlik olmasın diye tabiri caizse kendi kendine anlatıp durmuştu. Haklıydı, çok enteresan olaylar yoktu -yani öyle sanıyordum- ve anlatmaya değecek şeyler de yoktu ama anlatıyordu işte…

                Gerçi anlatmaya değecek şeyler olsa çok mu dinlerdim, bilmiyorum. Onu gördüğüm andan beri aklımdan yüzü, sesi ve söyledikleri gitmiyordu. Bu yetmemiş gibi bir de eski anıların hücum ettiği zihnimde bırak Camille’yı dinleyip odaklanmayı, basit bir matematik hesabı yapamayacak hale gelmiştim.

                Derin bir nefes alıp Camille’ya döndüm. Tüm huzursuzluğuma rağmen yanımda huzuru bulmuş ve derin bir uykuya dalmıştı. Kalp atışları şimdiden yavaşlamıştı.

                Yarım saat kadar karanlık odada onun hızla bulduğu huzuru aradım uyuyabilmek için, ancak bırak uykuyu, gözümü bile kırpmıyordum.

                Bunun böyle olmayacağı belli, diye düşünerek yataktan kalktım ve hızla üzerime kıyafetlerimi geçirerek evin çıkışına yöneldim. Arabayla biraz dolaşmak belki kendimi bir nebze olsun iyi hissetmeme yardımcı olabilirdi. Ya da bu sadece boş bir umuttu, görecektim.

                Arabaya atladım ve kendimi eski halime getirmeye çalıştım. Eskiden sevdiğim yerler, vesaire… Bir yandan şanslıydım aslında, burası Mystic Falls değildi ve bir adım sonra kokusuna kadar dirilecek hayalet anılarla da dolu değildi. En azından hatırladığım şey Caroline olmuyordu.

                Bourbon Caddesi’ne gittiğimde her şey değişti ama… O köşe, Caroline’a sesli mesaj bıraktığım yer… Sözlerimi hatırlamam bile canımı fazlasıyla yakmıştı. Burayı ona göstermek istiyordum, burada benimle olsu istiyordum, o gelmişti ve ben onu göndermenin ağırlığından mı bilinmez, soğuk ve karanlık sokaklarda tek başıma geziyordum.

                Anlaşılan çok eskiye yönelmek kurtarmayacaktı. Ben de çok yeniyi tercih ederek, Camille’yla tanıştığımız, aynı zamanda onun da çalıştığı bara gittim ve hatırlamaya çalıştım.

                O gece oturduğum tabureye oturduğumda anılarımın canlanacağını umdum, ama düşündüğüm gibi olmadı. Canlanan anılar onunla ilgili düşüncelerimin hepsinin Caroline kıyaslamaları üzerinden geçtiğini gösteriyordu ve her şekilde Caroline’ı seçiyor olmasalardı bu işin belki de o gece biteceğini biliyordum. Ve lanet olsun ki hatırladığım tek şey buydu.

                Amacım saptı ve anı arayışım bir anda önüme ardı ardına konan cin tonikleri yuvarlayıp daha çok hatırlamamın önüne geçecek bilinçli yanımı da sarhoş ederek devam etti. Kanımdaki alkol oranı katlandıkça ve beynime çıkan her bir zerre kan yakmaya başladıkça düşünemediğimi düşünüyordum, anlamsızca…

                Telefonumun çatlığını fark ettiğimde ekrana bakarak kaşlarımı çattım. Adamlarımdan biri olan, Eric beni arıyordu. Adamlarımdan biri demek yersiz olurdu aslında. En güvendiğim oydu. Benim konumundayken bir başka vampire ne kadar güvenebilinirse, o kadar güveniyordum ona.

                “Alo.” Dedim telefonu açarak gayet ayık bir ses tonuyla.

                “Klaus, bir sorun var. Bir kız bulduk. Vampir…” Dedi sesindeki tedirginlikle damarlarımdaki alkolü aleve verirken.

                “Boynundaki kolye, senin boynundakiyle aynı işarete sahipti ve seni aramamız gerektiğini düşündük. Kız… Isırılmış. Bir kurt tarafından…”

                Hızla telefonu kapatarak deri ceketimi üzerime geçirdim ve dışarı fırladım. Bu kız Caroline’dı, şüphesiz…

                …

                Eskiden evim olan, evimiz olan, ama artık sadece bir iş yeri gibi kullanıp, sadık vampirlerimi barındırdığım eve girdim. Kapıda Eric beni karşıladı.

                “Nerede?” dedim başımı iki yana sallarken yüzümdeki soğukkanlı ifadeyi korumaya çalışarak. Ardından Eric’in bana gösterdiği odaya doğru ilerledim ve kapının aralığından başımı uzatarak ona baktım. Uyumuyordu. Odaya loş bir aydınlık veren gece lambasına dönmüştü yüzünü, sırtını kapıya çevirmişti, sakin sakin nefes alıp veriyordu, kuşkusuz acı da çekiyordu… Ama alnında birer inci taneleri gibi yayılmış ter damlacıklarını gösterdiği sıkıntıyı yüzünde göstermiyordu ve sadece düzenli nefes alıp verirken sarı kirpiklerini kırpıştırıyordu.

                Kapıyı biraz daha aralamak için iterken gıcırdamasına izin verdiğimde başını çevirip bana baktı. Kısa bir andan sonra kafasını tekrar gece lambasına çevirip aynı pozisyonu aldı. Bu duruşunu biliyordum. Düşünüyordu. Ama planlamıyordu. Sadece kuruyor, yazıyor ve oynuyordu, asla yapmaya cesaret edemeyeceği şeyleri…

                Ayakkabılarım ahşap zeminde kalın ve kısık sesli takırtılar bırakırken yüzünün dönük olduğu tarafa yürüdüm ve yatağının kenarına oturdum. Tıpkı o geceki gibi…

                “Caroline… Bunu sana kim yaptı?” dedim. Sesim endişeliydi ve bunu gizlemenin canı cehennemeydi.

                Caroline derin ve huzurlu olmaya çalışan bir nefes aldı. “Önemi var mı?”

                “Var.” Dedim. Tabi ki vardı. Nasıl böyle düşünürdü? Onun gitmesine izin vermem, ölmesine göz yumacağım anlamına gelmezdi. Nasıl böyle düşünürdü?

                “Önemi yok.” Dedi. “Zaten tanımıyorum.”

                Gözüme yarası çarptı. Kabuk bağlamıştı, kabarmıştı, korkunç görünüyordu. Doğama ait olan bir şeyin onu bu hale getirmesinden nefret etmiştim. Canı yanıyordu ve sebebi benim ırkım, belki benim melezimdi.

                “Canın çok yanıyor mu?” dedim ona bu haldeyken kızdığım için kendimden nefret ederek. İyice düşüncesizleşmeye başlamıştım. Onu onun doğum gününde öldürebileceğimi düşündüğünde haklı olmadığını kanıtlamak istemiştim ve şimdi belki de o kadar berbattım.

                Başını iki yana salladı ancak kirpiklerinin saniyelik seğirmesini bile benden kaçıramazdı. Belki de bunu bildiği için gözlerime değil, ışığa bakıyordu.

                “Hadi iyileştirelim seni.” Dedim kolumu sıvarken. Ancak ondan hiç beklemediğim bir tepki geldi.

                “İstemiyorum.” Dedi. Gözlerime hala bakmıyordu, ama biliyordum, istemiyordu. Sesi titrememiş, duraksamamış ve yargılamamıştı. Sadece istemiyordu işte, açık ve net. Ama ben de bunu istemiyordum. Onsuz bir dünyanın nasıl olabileceğini hayal edemiyordum o an. Bir çeşit bağlılık, ya da belki bir paranoyaklık olarak, onun yaşadığını bilmek istiyordum.

                “Caroline… Yaşamak zorundasın.” Dedim. İçimden geçen buydu ve doğru muydu? Hayır,  doğru değildi. Ölme hakkına sahipti, en az yaşamak hakkına olduğu kadar, ama o bunu bilmek zorunda değildi.

                “Hayır.” Dedi. “Hayır, yaşamak zorunda falan değilim. Bana bunu sen söylemiştin, unuttun mu? Ölebilirsin, demiştin. Eğer istediğim buysa, yaşamımın anlamının olmadığını düşünüyorsam ölebilirdim.” Gözleri dolmaya başlamıştı. Kirpikleri gözlerinde biriken yaşı almış ve birbirine yapışmıştı. Bir damla gözyaşı kulağına doğru yol buldu. Yutkundum.

                “Neden böyle düşünüyorsun? Yaşamak isteyen Caroline’a ne oldu?” dedim. Sesim acı doluydu, çünkü kendime pay biçiyordum ister istemez… Ve bu konuda haksız da sayılmazdım.

                “Çünkü dünyada görülecek güzellikler var, ama görecek kimsem yok. Ve yeni insanlar istemiyorum, Klaus. Bitti. Bu bir işaret, biliyorum, hissediyorum. Bırak seçimimi yapayım ve gideyim.”

                Başımı iki yana salladım.

 

                “Seçimini çoktan yaptın. Onları ne kadar çok görmek istediğini biliyorum. Ve eğer sorun görecek birisiyse, birlikte göreceğiz, tamam mı? Seni bırakmayacağım. Bizimle yaşayacaksın ve gitmek istediğin zamana kadar sana her şeyi göstereceğim. Tek anlaşma bu, Caroline. Ölmene izin vermem artık bir opsiyon değil.”

 

End Notes:

Yorumlarınızı eksik etmeyin, ne kadar değerli olduğunu biliyorsunuz...