Actions

Work Header

Zamanı Başa Sarmak

Chapter Text

 

 

 

Story Notes:

Stiles kaderle oynamanın iyi bir fikir olabileceğini düşünüyor. Dram, dram, kovalarca dram. 


 

 

Author's Notes:

Ölümle ilgili sıkıntılarınız varsa lütfen okumadan önce bir kez daha düşünün.

İyi okumalar diliyorum! 

 


 

18 Ekim 2018-

Stiles kendisini zorlayarak elindeki buz tutmuş kahveden bir yudum daha aldı. Kırk sekiz saattir uyku yüzü görmemiş bedeni kendisini yavaş yavaş kapatmaya hazırlanıyordu. Eğer uyursa çok önemli, geri alınamayacak kadar önemli bir şeyi kaçırabilirdi, elleri önlüğünün cebinde bir hemşire yaklaşarak Stiles'a;

-Lütfen beni takip edin, diye seslendi.

Stiles tüm gücünü toplayarak ayağa kalktı, birlikte hastane koridorunu geçip ağır, ruhu boğan türden, beyaz kapılı bir odanın önünde durdular. Hemşire içeriye girmeden önce;

-Beş dakikanız var, dedi.

Stiles başını sallayarak içeriye girmek için adımını attığında Melissa'yı bir anlığına oldukça andıran kadın anaç bir şefkatle Stiles'ın kolunu tutarak;

-Söylemek istediğin bir şey varsa ona şimdi söylemenin tam sırası, diye ekledi.

Bir daha fırsatın olmayabilir, söylenmeden kalsa da Stiles kadının ne demek istediğini anlayarak midesinde taş gibi bir ağırlık kadına bakmadan içeri girdi.

John Stilinski gözleri kapalı hâlde, bedeni ne işe yaradığı belirsiz borularla işgal edilmiş, tekdüze bir makinenin sesinden başka çıt çıkmayan odada yatıyordu. Stiles nefesinin kilitlendiğini fark ederek vücudunu gevşetmeye çalıştı. Bu son olabilirdi, ne olursa olsun bu anı kaçıramazdı. Yatağın yanındaki sandalyeye giderek babasının gevşek elini tuttu;

-Üzgünüm, dedi yavaşça. Bütün bunların hepsi benim hatam, çok üzgünüm.

Kısıtlı dakikalar bu cümlelerin ardından sessizlikle geçti. Stiles odadan çıkarken babasının yüzündeki yıllardır görmediği huzurlu ifadeyle alt üst oldu. Kapıdan çıktığında Isaac'i kendisini beklerken buldu. Kelimeler Stiles'ın boğazına hıçkırıklarla dizilirken Isaac Stiles'a sarıldı. Geriye yalnızca ikisi kalmışlardı.

 ...

Orada, hastanenin hasta yakınları için ayrılmış salonunda yanında Isaac'le oturmuş beklerken saniyeler Stiles'ın başının üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanıyordu.

Tüm mesele birkaç kumu kaydırmak, zamanı birazcık geriye almakta, çok fazla değil, yalnızca birkaç sene.

Zihni birbirini harekete geçiren onlarca olayı birer birer taradı, zincirleme reaksiyonu başlatan şeye gelene kadar; Paige.

Paige'in o ağacın altında ölmesinin önüne geçebilirsem, Derek'i kurtarabilirim, Peter'ı, Hale'leri, Scott'ı. Boyd, Erica, Heather herkes, zamansız ölmüş olanların tümü diye düşündü Stiles karşı duvardaki koca saatin tik taklarını dinlerken. Yapmam gereken tek şey Paige'i yaşatmak, böylece herkes yaşayabilir, babam yaşayabilir.

 

-Yapmam gereken bir şey var, dedi Stiles ayağa kalkarak.

Isaac Stiles'a engel olmak isteyerek Stiles'ın kolunu tuttu;

-Şuan nabzının düzenli attığını duyabiliyorum ama her an her şey olabilir dedi.

Stiles Isaac'in tutuşundan silkinerek;

-Bu yüzden sen burada kalıp ona göz kulak olmalısın, geriye döneceğim, diye cevap verdi. Ertelemeden yapmam gereken bir şey var.

...

Bundan dört sene önce Deaton'la pratik yapmaya başladığı ilk günlerde, zaman ve onun değiştirilip değiştirilemeyeceği hakkında konuşmuşlardı. Deaton zamanın deneyimlenişinin çeşitli yöntemlerle üst üste bindirilebileceğini fakat orijinal kabul edilen ilk doğrultunun ya da çoktan yaşanmış olan diğerlerinin değiştirilemez biçimde sabit kalacağını söylemişti. Stiles'ın aklını annesine kanser öncesi Isırık verilmiş olsaydı kadının kurtarılıp kurtarılamayacağı fikri işgal ediyordu. Stiles üstelemeye devam edince Deaton tartışmayı bitiren bir ifadeyle Stiles'a dönerek;

-Isırık kanserin daha hızlı gelişmesine yol açabilir. Eğer geriye gidip annenin kanseri ortaya çıkmadan önce onu yakalayacak bile olsan böyle bir adımın neye yol açıp açmayacağını asla tahmin edemezsin.  Ya Isırık onu öldürseydi? Yiten yaşamları yeniden kazanamazsın Stiles, ölüleri huzur içinde bırak. Zaman ölülerimize kavuşmak için oynanacak bir oyun değil.  

Deaton bunu söylerken bile zamanın tam da bu iş kullanabileceğini itiraf etmişti, bilerek ya da bilmeyerek. O zamanlar Stiles Deaton'ı annesi konusunda haklı bulmuştu. Yapacağı şeyler yarardan çok zarara yol açabilirdi; annesini öldüren dış etkenler değil, genetiğin ağırlığıydı, kanser erken teşhise rağmen amansızca yayılmıştı ve Isırık niyetin tüm iyiliğine rağmen ondan çok kıymetli bir kaç senenin daha çalınmasına neden olabilirdi.

 Şimdi Stiles'ın elinde kâr zarar hesabı yapabileceği bir şey kalmamıştı, elinde yitirmekten korktuğu hiç ama hiçbir şey yoktu. İmkansız görünen her bir kaybın ardından Stiles kalanlara daha sıkı sarılmıştı ta ki geriye hiç kimse kalmayıncaya dek. Ne babası ne kardeşi gibi sevdiği Scott ne de Alfa'sı. Lydia bile... Isaac'le ikisi devam edemezlerdi, çok fazla kırılıp çok fazla yitirmişlerdi.    

Odasına çıkıp karoların altına döşediği Dağ Kül'ünü çıkararak, onunla geniş bir çember çizip kucağında Jennifer'ın özel eşyaları arasında bulduğu kitapla oturdu. Uğursuz bir enerji yayan kapağı açmak için odaklandı. Kitap direniyordu, Stiles avuçlarının yanmaya başladığını hissetse de kitabı elinden bırakmadı. Şakaklarına iğneler batmaya, avuçları alev almaya başladığında kitabı bırakmadı, bütün ev, bütün dünya alev alacak bile olsa kitabı bırakamazdı, sonunda kitap ağır, uğultulu bir sesle açıldı. Sayfalar ürkütücü şekillerle, tanımadığı adlarla, tekinsiz çizimlerle kaplıydı. Stiles kalın kitabın hangi sayfasında olduğunu bilmediği büyü için tek bir düşünceye odaklandı; Olanları değiştirmek istiyorum. Olanları değiştirmek istiyorum, Paige'in hayatta olduğu zamana geri dönmeliyim.   

Darach'ın büyüsü karanlıktı fakat aydınlık büyünün sunabileceğinden daha fazlasını vaat ediyordu. Stiles'ın ihtiyacı olan tek bir şanstı, yalnızca bir şans. Bana cevabı ver, bedelini ödeyeceğim, bana sadece cevabı ver.

Ellerinin altındaki kitap parmaklarını zorlayacak bir şiddetle ortadaki bir sayfaya açıldı.

Kara mürekkepten çizimlerin yanındaki karıncaları andıran harflerle anlatılan öyküde, bebeğini kaybeden bir cadının hikayesi geçiyordu. Kadın bebeğini ölümden geri almayı denediğinde tek yöne akan, aldığını geri vermeyen onu kapılarından geri çeviriyordu. Yaslı anne kederini kabullenmek yerine Kudretli Ağaçlar'dan yardım istiyordu. Stiles'ın parmağı korkunç bir yüze benzeyen meşe ağacının altına yazılmış; Adsum  yazısını takip ederek yukarıya ağacın yapraksız dallarının üzerine çıkarak Absum  kelimesinin üzerinden geçti.  Stiles aklının tam olarak başında olmadığını biliyordu, bahsedilen gücün temiz, lekesiz bir kaynaktan gelmediğinin farkındaydı ancak Ağaçlar'a giden cadıyı ondan daha iyi kim anlayabilirdi? Stiles her şeyini kaybetmişti. Takip eden sayfada ayrıntılı bir biçimde cadının, bir başkasını boğazlaması gösteriliyordu. Umarım bu büyü için insan kurban etmem gerekmiyordur. Ağaçların daha önceki büyülerinin bedeli, Jennifer'ın  işine gücüne bakan Beacon Hills ahalisini katletmesiyle ödendiği için Stiles bunun pekâlâ da mümkün olduğunu görebiliyordu. Derin bir soluk alarak büyünün istediklerine bir göz attı, tek bir element haricinde her şey hazırda vardı. Büyücünün Nefesi? Büyünün ne istediğini anlayamayarak kitabın anlattığı öyküye geri döndü. Birkaç dakikalık incelemenin ardından sonunda gördü, cadı bir başkasını boğazlamıyordu, cadı kendi suretini boğazlıyordu. Herkesi geri almanın bedeli, onlarla kalamayacak olmaktı, diğerlerini alabilmek için kendi nefesinden vazgeçmesi gerekiyordu. Neden şaşırıyorum ki? İroni ve trajedi, hayatımın değişmeyen iki teması. Öykünün sonundaki çizime yeniden baktı, cadının pelerinin kıvrımlarının altından minik bebeğinin yüzü seçilebiliyordu. Bir günlüğüne bile olsa onları yeniden görebilmek, yaşlanabilmeleri için onlara bir fırsat verebilmek için Stiles nefesinden vazgeçebilirdi.

Bu kadarı bana yeter, diye düşündü ufak tefek malzemeleri toparlayıp çemberin köşelerine yerleştirirken, ardından vakit kaybetmeden çemberin içinde diz çökerek sayfanın yanına dizilmiş kelimeleri alçak sesle tekrarlamaya başladı.

Dudaklarından dökülen her bir kelimeyle içini tuhaf bir sıkıntı kaplamaya başladı yine de inatla kelimeleri tekrarlamaya devam etti, paragrafın üçüncü kez sonuna gelmişti ki yüreğinin üzerinde korkunç bir sızı hissetti. Başında, kollarında inanılmaz bir ağrı dolaşıyordu. Stiles hissettiği acıyı bir yana iterek soluk bile almadan büyüyü biçimlendirmeye koyuldu, harfler peş peşe dizildikçe bileklerine bir ağırlık yapıştı, kulakları atmadığı bir çığlıkla çınlıyordu. Stiles artık geri alamayacağını bilerek son kez paragrafı okumaya koyuldu. Bilekleri bir kez daha karşı koyan bir kuvvetle karşılaşarak sızladı, ardından Stiles artık nerede olduğunu bilmeyerek kendisinden geçti.

...

Gözleri karanlık duvarlara açıldığında uzun süren bir rüyadan uyanır gibi sersem, Stiles sendeleyerek ayağa kalktı. Yattığı taş zemin kemiklerini dondurmuştu, üzerindeki kalın kürklü parkaya şaşkınca bakarak nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Dışarıdan yabancı, boğuk bir dilin yankıları geliyordu. Stiles ancak altı adım genişliğindeki odanın tahta kapısını açar açmaz on yaşlarındaki kırmızı yanaklı, çekik gözlü bir kız çocuğu Stiles'ın eline bir kase tutuşturdu. Stiles midesinin guruldadığını hissederek düşünmeden içinde ot yüzen kaseyi yudumladı; sıcak, lezzetli, yabancı. Avucunda kase çocuğu izleyerek içinde ateş yanan küçük bir gözden ibaret başka bir odaya girdi, odanın ortasında üç adam ve genç bir çocuk ağır kış koşullarının gerektirdiği türden etnik kürkler içinde oturmuş yüksek sesle tartışıyorlardı, Stiles'ın geldiğini duyar duymaz sus pus kesildiler. Stiles adamların düşmanca sayılabilecek bir tutum içinde olduklarını sezerek olduğu yerde durdu. Ancak o zaman odanın köşesindeki beşinci kişiyi fark etti, koyu kırmızı, uzun bir kıyafet içindeki yaşlı kadın, soğuğun yaktığı yüzüyle Stiles'ın yanına geldi. Stiles'ın eline bir kumaşa sarılmış, ağırca bir şey tutuşturduktan sonra genç adamı itti, bir yandan tavuk kışkışlarmışçasına git git işareti yapıyordu. Stiles itiraz etmeye kalkıştığında kadın kendisinden beklenmeyecek bir kuvvetle daha sertçe itekleyerek Stiles'ı zorla cümle kapısından dışarıya attı. Stiles evden doğruca diz boyu karın içine düştü, ayağa kalkar kalkmaz bulunduğu yeri görerek upuzun bir ıslık çaldı. Kelimenin tam manasıyla dağ başındaydı. Neyse ki yarım saat sonra fark edeceği üzere yanında bir tekerlek ekmek vardı.

...

-12 saat sonra-

-Alo?

-Alo? Baba? Baba!

-Stiles, Stiles, Aman Tanrım Stiles, nerdesin, nereden arıyorsun?

 Stiles en umutlu düşlerinin, en çılgın arzularının bile yanına varamayacağı gerçekle sarsılarak elinde telefon olduğu yere çöktü.

 -Stiles orda mısın? Stiles!

-Buradayım, baba.

-Tam olarak neredesin?

-Moğolistan?

Bir kaç saniyelik sessizliğin ardından babası yavaşça;

-Stiles, eve dönmelisin, dedi.

-Hemen, hemen. Bana bilet alabilir misin? Yanımda hiç para yok.

...

Stiles koltuğunun altında parka üzerinde kazakla on altı derecelik sıcakta herkesin şaşkınlıkla kendisine bakmasını görmezden gelerek California havaalanının yolcu bekleme alanlarından birine bırakılmış gazetelerden birini kaptı.

 

-Beacon Hills Journal-

Dağ aslanı terörü devam ediyor, belediye başkanı...   

Haberin hemen üstündeki tarihle beraber Stiles titreyerek olduğu yere çöktü;

21 Ekim 2018.

Zamanda geriye gitmemişti, Stiles kendi dünyasına ne kadar benzerse benzesin tamamen başka bir yerdeydi.

...

Stiles gelen yolcu kapısından çıkar çıkmaz babasını gördü. Burası başka bir yer olabilirdi ama bu kesinlikle babasıydı. Onu hastane odasında can çekişirken değil de canlı, ayakta görmek Stiles'ın yüreğine bir alev gibi saplandı. Baba oğul birbirlerine sarıldılar, bir beş dakika gelene geçene aldırmadan öyle sıkıca kucaklaştılar. Stiles annesinin ölümünden sonra ilk kez babasını böyle hıçkırarak ağlarken görüyordu. Dışarı çıkarken önünden yürüyen babasının ne kadar zayıf, ne kadar hasta göründüğünü fark ederek Stiles dişlerini sıktı, demek burada da işler yolunda gitmiyordu.Bunu sonra düşünürüm, önce nerede yanlış yaptığımı çözmeye çalışmalıyım. John'un park edilmiş hâldeki devriye arabasına ya da emektar cipe yönelmesini beklerken, adamın koyu camlı bir cipin yanına gittiğini görerek babasını takip edip yabancı aracın kapısını açtı. Yolculuk sessiz, çok sessiz geçiyordu. Stiles ne söyleyebileceğini ya da neyi söyleyemeyeceğini bilmediği için susuyor, arabayı kullanan babasına ara ara göz atıyordu, John'un gözlerinin altı mosmordu, yüzü balmumu rengindeydi. Beacon Hills'e sapmalarına beş dakika kala John arabayı sağa çekerek oğluna baktı;

-Stiles, dedi sesi acıyla dolu.

Stiles yüreği kötü bir önseziyle hızlanarak babasına baktı.

-Stiles, sana bir şey söyleyeceğim ama bir daha kaçmayacağına dair söz vermelisin, anladın mı?

Stiles John'un neden söz ettiğini bilmese de yavaşça başını salladı.

-Annenin ölümünün seni ne kadar etkilediğini biliyorum sen gittiğinde seni hiç suçlamadım, çok endişelendim, ama hiç suçlamadım.

John bir an yutkunarak parmağına bol gelen yüzükle oynadı;

-Beni bir daha terk edersen dayanamam. Bir daha olmaz, o, o da gittikten sonra olmaz.

John kelimeler ağzından zorla dökülerek devam etti;

-Üç gece önce Jarogniew ateşlendi, başlangıçta çok kötü değildi, bir kaç saat sonra Melissa'yı aradım Scott'ın annesi? Scott'ı anımsıyor musun? Jarogniew'in anaokulundan arkadaşı? Birkaç kez bize kalmaya gelmişti?

Stiles başı dönerek arabadan dışarı, görmeyen gözlerle yola baktı.

John ceset gibi bir ifadeyle Stiles'a dönerek;

-Jarogniew'in ateşini düşüremedik, doktorlar ne olduğunu anlamadılar bile.

John Stiles'ı zorla kendisine çekerek boğuk bir sesle;

-Eğer beni aramasaydın... Eğer gelmeseydin... Tanrım, annenden sonra onu da kaybetmek... Yalnızca senin için bekledim, eğer aramasaydın...

Stiles nefes alamadığının farkındaydı, boğuluyordu, fakat panik yapmak yerine zihni sakinleşti, geriye yalnızca bir tek görüntü kalana dek sakinleşti, kendi suretini boğan cadı.... 

...

Stiles odasında bütün dünyadan saklanmış yatıyor, işlediği korkunç suçların ağırlığıyla kendisini delirtmeye devam ediyordu. Biraz sonra odasının kapısı gıcırtıyla aralanarak üzerindeki örtü yavaşça açıldı, sekiz yaşındaki minyatür Scott'ın kahverengi gözleri Stiles'a bakıyordu;

-Annem Jar'ın gittiğini söylediğinde çok ağladım, dedi Scott yavaşça.

Stiles yüreği inanılmaz bir kederle kabararak yerinden doğrulup Scott'ı kucakladı;

-Ben de, dedi Stiles en yakın arkadaşını en son kollarında tuttuğu zamanı anımsayarak, parçalanmış, gençliği kırılmış, masumiyeti yitirdikleri yüzünden zedelenmiş fakat tümden kaybolmamış. Stiles tıpkı diğer hayat çizgisinde Scott kendi kanıyla boğulurken yaptığı gibi diğerinden biraz daha değişik olan bu yerde de Scott'ı sıkıca tutarak; üzgünüm çok üzgünüm, dedi.

Alfa'nın ormanda başıboş dolaştığı akşam seni dışarı çıkarmamış olsaydım, diye düşünmüştü o uğursuz, keder dolu akşam.

Yalnızca buraya gelmemiş olsaydım, diye düşündü en yakın arkadaşını kaybettiği için gözleri şiş Scott'ı avutmaya çabalarken.

...

Büyü Stiles'ı mükemmel bir biçimde bu dünyanın içine yerleştirmişti, Stiles bu derece güçlü, neredeyse kusursuz bir büyünün gerçekleştirilebileceğinden haberdar bile değildi. Bu evrendeki varlığı öyle pürüzsüz bir gözbağıyla mühürlenmişti ki belki bu kadar çok trajediye neden olmasa Stiles huşuya bile kapılabilirdi.

 O akşam Stiles ve hiçbir şeyden şüphelenmeyen John bir şişe Jack eşliğinde sızana kadar zavallı Jar için ağladılar.

John ikide bir durup durup Stiles'a sarılıyor;

-İyi ki buradasın, diyordu. İyi ki buradasın.

Sözler o kadar ironikti ki Stiles göz yaşlarına boğuluncaya dek gülmek istedi.

Eğer benim burada olabilmek için biricik oğlunu öldürdüğümü bilseydi diye düşündü, ne yapardı acaba?

 

...

 

End Notes:

Adsum (lat): (here) Burada.

Absum (lat): (Absent, not here) Eksik, burada değil.

 

Stiles'ın annesinin kanseriyle ilgili:

Kanserde erken teşhisin kanserle mücadelede çok önemli bir rol oynadığını biliyorum, öykünün mantığına uydurabilmek için erken teşhise rağmen hastalığın tedavi edilemediğini yazmak durumundaydım, böylece Stiles ne kadar erken döneme giderse gitsin annesini kurtarmak gibi bir seçeneği olmayacaktı. Yok eğer öyle bir seçeneği olsaydı sanırım Stiles Paige'e değil annesinin zamanına dönmeyi tercih ederdi. Bu da öyküyü içinden çıkılmaz hâle getirecekti. Söylemek istediğim hikayeye öyle uygun düşmüş olsa da, kanser erken teşhisle bile önüne geçilemeyen, her zaman, her şartta ölümcül olan bir hastalık değil, herhangi bir şekilde kanser hastası veya kanser hastası yakını olanlar varsa kusuruma bakmamalarını diliyorum. 

Kurgunun mantığı yavaş yavaş oturacak, şimdilik mantıksız gelen kısımlara biraz sabır göstermenizi diliyorum.