Actions

Work Header

Gone But Not Forgotten

Chapter Text

 

 

 

Story Notes:

İlk bölüm silindi.

Bilgisayarı pencereden atmaya kıyamadım.

Tekrar yayınlıyorum.

Dönüş by Betacan

 


 

Author's Notes:

Neely için <3


 

“Bir ayakkabı giymek bu kadar sürmez.”

 

Alexis beklemekten usandığını sesine yansıttığında Nora bağcıkları ayakkabının içine sokuşturup evden hızla çıktı. Alexis telefonu kapattı ve gülümsedi. Bu onun klasik gülümsemesiydi. Gözlerinde ışıltı yoktu. Yüzünde gülümsediğine dair tek kanıt dikkatle bakıldığında fark edilen hafifçe yukarı kıvrılmış dudaklarıydı. İnsanları kendisinden uzak tutmayı sağlıyordu. En azından soru sormayı bırakıyorlardı.

 

Nora, siyah Ford Focus’a doğru koştu hırkasının önünü iliklemeye çalışırken.

 

“Hadi gidelim!” dedi ön koltuğa yerleşir yerleşmez.

 

Alexis el frenini indirdi ve park ettiği yerden hızla çıktı.

 

“Sana da günaydın Nora.”

 

Sesinde kırılma veya sinirden eser yoktu. Nora yavaşça bakışlarını Brigdet’e çevirdi.

 

“Günaydın.” dedi Nora korkuyla.

 

“Korkma sana bağırmayacağım. Son sınıfın ilk gününü korkmadan geçir tatlım.”

 

Nora mavi gözlerini kısıp Alexis’i süzdü. Saman rengi saçlarını atkuyruğu şeklinde toplamıştı. Uzun kirpiklerinde bir kat rimel vardı. Dudaklarında her zamanki şeftali tonu… Gayet normal görünüyordu.

 

“Beni izlemeyi keser misin? Yola odaklanamıyorum.” dedi Alexis mavi ojeli parmaklarıyla radyodaki şarkıya direksiyon üzerinde ritim tutarken.  

 

Nora hızla kafasını diğer tarafa çevirip bir yerlere yetişmeye çalışan insanları izlemeye başladı. Fargo* için normal bir gündü. Hava yağmurlu ama ılıktı. Okula yaklaştıkça heyecanlandığını hissetti Nora. Yeni bir yıl, yeni olaylar ve elbette yeni dedikodular… Alexis gibi o da popüler sayılmazdı ama hep en saçma olaylar onların başına geliyor, bütün insanlar o ikisinin dedikodusunu yapıyordu. Son senesinde bunlarla uğraşmayacağını umarak saatine çevirdi gözünü.

 

“Tam zamanında!” dedi Brigdet’e geç kalmadıklarını kanıtlamak istercesine.

 

“Her zamanki gibi…” diye mırıldandı Alexis otoparkta yer ararken.

 

“Orda bir bo- ah doldu. Ah bak orası!”

 

Alexis, Nora’nin gösterdiği yere doğru ilerledi ve büyük bir marifetle arabayı saniyeler içinde park etti. Arabadan indiklerinde öğrencilerin hızla okula ilerlediklerini gördüler.

 

“İlk gün konuşması…” diye geveledi ağzında Nora. Haklarında çıkan dedikodulardan sonra en çok sinirini bozan şey müdürün yaptığı ilk gün konuşmalarıydı. Sadece okulun ilk günü de değil… Şükran Günü, Cadılar Bayramı, Noel, yılbaşı ve bunun gibi bir sürü özel günün ardından kendisine uzunca bir metin hazırlayan müdürleri tüm öğrencileri spor salonunda toplayıp bu egoist konuşmayı dinlemeye zorlardı.

 

Alexis derin bir nefes aldı ve Nora’yi kolundan tutup sürükledi.

 

Spor salonu normal görünüyordu. Her yerde öğrenciler vardı. Alexis kalabalıktan nefret ederdi ve bu onun için okuldan iki kat daha fazla nefret etmek demekti. Nora’nin gösterdiği yere doğru ilerlediler. Orta sıralarda kalabalığın arasında, göze çarpmayan bir yerdi. Konuşmayı dinlemediği pek de dikkat çekmeyeceği için içten içe sevinmişti Alexis.

 

Öğrencilerden çıkan tarif edilemez derece rahatsız edici sesi müdürün sesi bastırdı. Mikrofon böyle zamanlarda müdürün işine çok yarıyordu. Sahi adı neydi şu müdürün? Scott? Adam? Jonathan?

 

“Bu adamın adı neydi?” diye fısıldadı Alexis, Nora’nin kulağına.

 

“William.”

 

“Ah tamam.”

 

Ve müdür konuşmasını yapmaya başladı. Uzun çok uzun bir sürenin ardından Alexis daha fazla dayanamayacağını düşünmeye başladığında müdür mikrofonu basketbol koçu Dan Mayer’e uzattı.

 

Geniş omuzlu, uzun boylu ve yaşına göre oldukça çekici görünen Dan Mayer okuldaki tek eğlenceli öğretmendi. Tabi öğrencileri beden eğitimi dersinde iki kilometre koşturduğu gerçeği görmezden gelinirse... Karısından yazın başında boşandığı haberi doğrulandığından beri herkes gözünü Mayer ve edebiyat öğretmeni Emily Lawrance’a dikmişti. Öğrenciler öğretmenler arası aşk dedikodularını çikolatalı sütten bile fazla seviyordu.

 

Dan Mayer ne harika olduğundan ve geçen yıl yapılan okullar arası turnuvada ne kadar da güzel yenildiklerinden bahsettikten sonra bu yıl umutlarının hiç olmadığı kadar büyük olduğunu söyledi. İşte ilgi çekici bir konuydu. 2010’da zorla alabildikleri kupayı iki yıldır her maçta büyük farklarla yenilerek kaybediyorlardı. Koçun umutlarını yeşerten şeyin lambadaki cin veya peri anne olması gerekiyordu. Başka hiçbir şey bu takımı o kupaya götüremezdi.

 

Tabi eğer…

 

“Size mükemmel bir haberim var millet!”                                                                                                                       

 

Ah hayır…

 

“Kaptan geri döndü!”

 

Lanet olsun.

 

“Hadi onu alkışlarla buraya çağıralım!”

 

Kaptan Sam Collins… Her zaman muhteşem görünen sarı saçlar, uzun kirpiklerle çevrilmiş ışıltılı mavi gözler, okulda istisnasız her kızın öpmek isteyeceği dolgun dudaklar... Her genç erkeğin yerinde, her genç kızınsa yatağında olmak istediği mükemmel kaptan Sam Collins. Bazıları onu Kuzey Dakota’ya düşmüş bir melek olarak tanımlasa da Sam Collins kanlı canlı ve çekici bir insandı. Her kızın kalbini çalabilecek bir gülüşe ve takımını rahatlıkla galibiyete götürebilecek mükemmel bir basketbol zekâsına sahipti. Cenneti andıran, yumuşak, huzur veren bir sesi vardı.

 

Basketbol antrenmanlarında salonun yarısını kız öğrenciler işgal eder ve onları çıkartmaya çalışan herkesi ölümcül bakışlarıyla sustururlardı. Konu Sam Collins olduğunda kızlar gerçekten de tehlikeli olabilirdi.

 

Ailesiyle Kuzey Carolina’ya taşındığında okul sakinleşmişti. Kızlardan bir kaçı haftalarca ağlamıştı ama kaptanın gidişi en çok takıma zarar vermişti. Basketbol takımı onun yokluğunda iyice dağılmış ve toparlanamaz bir hale gelmişti. Ama artık umutları vardı. Hatta kupayı kesinlikle alacaklarına dair inançlarını düşünce gücüne vursalar okul binasını bile yakabilirlerdi.

 

O buradaydı. Sam Collins… Yıldız oyuncu, her genç kızın sevgilisi, her erkeğin arkadaşı… Ve Alexis’i gittikten sonra bir kere bile aramayan en yakın arkadaşı…

 

‘Eski.’ diye düzeltti Alexis düşüncesini. ‘Eski en yakın arkadaşım.’

 

 

Öğrenciler spor salonunu sırayla terk ederken Alexis boğazının kuruduğunu hissetti. Birazdan Nora’nin elini kolunda hissedecek ve zorla kızlar tuvaletine sürüklenecekti. Ve düşündüğü gibi oldu. Kendisini okulunda her yerinde olduğu gibi yeşil ve beyaz renkteki karolarla donatılmış tuvalette buldu. Nora’nin beklenti dolu bakışları Alexis’in üstündeydi.  Ağlamasını ya da çöp tenekesini tekmelemesini beklediği açıktı ama Alexis bunların hiçbirini yapmayacaktı. Bir şeye vurması gerekirse mükemmel Sam Collins’in mükemmel suratına vururdu!

 

“Nasılsın?” dedi Nora daha fazla dayanamayarak.

 

Alexis kuru bir omuz silkmeyle karşılık verdi.

 

“Konuşsana be kadın!”

 

“Ne dememi bekliyorsun Nora?”

 

Olamaz. Sesi çatlamıştı. Hayır! Nora’nin şefkatli bakışları…

 

Nora, kollarını açıp Alexis’e doğru bir adım attı. Alexis bir adım geri attı ve ellerini dur anlamında havaya kaldırdı. Bir adım daha geri çekildiğinde çıplak kollarında ve sırtında tuvaletin soğuk fayanslarını hissetti. Dudaklarını dişlerinin arasına sıkıştırıp geç de olsa kendisini tavana bakmaya zorladı. Gözyaşları yanaklarına akmadan önce kendini zorlayarak yerlerinde kalmalarını sağladı Alexis.

 

Nora arkadaşını korku dolu bakışlarla izliyordu. Alexis, gittiğinden beri Sam hakkında doğru düzgün tek kelime etmemiş ve ağlamamıştı. Yani en azından Nora’nin etrafında…

 

Alexis musluğu açtı ve ellerini soğuk suyun altına soktu. Sakinleşmek için gelirken arabada çalan şarkıyı mırıldanıyordu. Avuçlarını suyla doldurup lavaboya eğildi. Birkaç kere yüzüne su çarptıktan sonra doğruldu ve aynaya baktı. İçinde sakladığı her şey karşısındaki ıslak suratlı yorgun yansımasında açığa çıkıyordu. Gözlerindeki acı ve nefret… Alexis bakışlarını sırlarından ayırıp musluğu kapattı. Yanındaki peçetelikten iki tane peçete koparttı ve ellerini hızla kurulayıp peçeteleri çöp tenekesine fırlattı.

 

Alexis bunları yaparken Nora elleri ceplerinde onu izliyordu. Alexis hiçbir şey söylemeden kafasıyla gidelim işareti yaptı ve tuvaletten çıktı. Dolaplara doğru ilerlerken eşyalarını arabasında unuttuğu fark etti. Peşinden gelen Nora’ya döndü.

 

“Hey. Defterimi arabada unuttum. Sen git. Öğle yemeğinde görüşürüz.”

 

“Tamam.”

 

Nora merdivenlere doğru ilerledi. Alexis çıkış kapısından çıktığında nemli bir rüzgâr tüm titremesine neden oldu. İnce ceketine sıkı sıkı sarıldı ve otoparka doğru yürümeye başladı. El yordamıyla çantasından anahtarlığını bulup arabanın kilidini kaldırdı. Defterlerini bıraktığı arka koltuk kapısını açtı ve derin bir nefes aldı. Defterleri kenara itip koltuğa oturdu ve arabaya dolan rüzgârı önlemek için kapıyı kapattı. Başını ön koltuğa yaslayıp gözlerini kapattı. Ağlamamak için derin derin nefes alıp vermeye başladı.

 

Cam tıklatıldığında korkuyla gözlerini açtı. Dışarıda kendisine en şirin haliyle gülümseyip el sallayan Matthew vardı. Matthew, Alexis’in kendisinden bir yaş küçük kuzeniydi ve Nora ile iki senedir birliktelerdi. Nora’nın tüm saçmalıklarını yüzünde hoş bir gülümsemeyle izliyor ve her anlattığını can kulağıyla dinliyordu. Ona şarkı yazıp tüm insanların ortasında söyleyecek kadar âşık ve canını yakan her şeye büyük bir öfkeyle yaklaşacak kadar korumacıydı.

 

 Sam gittikten sonra Matt, Alexis’in aklını hep dolu tutmuş ve Sam’i düşünmesine engel olmuştu. Matt’e bu konuda minnettardı. Alexis defterini alıp arabadan indi.

 

“Günaydın.” dedi Matt yeni yeni oturan sesiyle.

 

“Günaydın. Aradığın kitabı bulabildin mi?”

 

“Hayır. Bu yüzden çıkışta benimle gelmen gerekiyor.”

 

“Her zamanki gibi…”

 

Alexis her ne kadar normal görünmeye çalışsa da Matt onun iyi olmadığını çoktan anlamıştı.

 

“Hey noldu?”

 

Alexis söyleyecek güzel bir yalan arıyordu ama Matt her zamanki gibi ondan hızlıydı.

 

“Sorun Collins değil mi?”

 

Alexis soruyu başıyla onayladı.

 

“Lanet olsun. Sana yemin ediyorum o çocuğun ağzını burnunu kırmamamın tek nedeni sensin Alex!”

 

Alexis bakışlarını ayakkabılarına indirdi. Matt sinirle parmaklarını koyu kestane saçlarından geçirip gökyüzüne baktı.

 

Matthew, Alexis’in Sam’e duyduğu sarsılmaz güveni çok iyi biliyordu. Gittiğinde suratında oluşan ve haftalarca gitmeyen o ifadeyi de… Kalbinin paramparça olduğu, Sam hakkında konuşmayı bıraktığı duygularını kimseye belli etmemeye başladığı o günü çok iyi hatırlıyordu. Sam Collins’ten belki de ölümüne nefret eden tek kişi Matthew’du.

 

Suratında gördüğü ifadeye daha fazla dayanamadı ve Alexis’i kollarının arasına aldı. Alexis’in güvenebildiği sayılı insanlardan biriydi Matthew. Kardeş gibi büyümüşlerdi. Matt’in sweatshirtünün sırt kısmını kavradı ve başını Matt’in göğsüne yasladı.

 

“Rahat bırak…” diye mırıldandı Matthew çenesini Alexis’in başının üstüne yerleştirirken.

 

Otoparkta yağmur çiselemeye başladığında Alexis bir saattir tuttuğu gözyaşlarını bırakmak için daha güvenli bir yer olmadığına karar verdi. Matthew, Alexis’i daha sıkı sardı ve saçlarını okşamaya başladı.

 

“Her şey düzelecek söz veriyorum. Her şey iyi olacak. Sadece sakinleş tamam mı? Söz veriyorum er şey çok daha iyi olacak.”

 

Alexis’in ağlarken duymaya ihtiyacı olan şeyleri biliyordu Matt. Alexis hakkında her şeyi biliyordu. Domates kokusunu ne kadar çok sevdiğini, çikolatalı pastanın onu nasıl mutlu ettiğini, haşlanmış mısırın dişilerinin arasında kalmasından nefret ettiğini, duş alırken bağıra çağıra şarkı söylediğini, her türlü böcekten korktuğunu, en sevdiği şarkıyı, izlemekten bıkmadığı filmleri, kitaplığındaki her kitabın anısını… Her şeyi biliyordu.

 

Dışarıda olanlar kadar içeride olanları da biliyordu. Sam yüzünden yaşadığı hayal kırıklığını, dinlediği şarkıların hangilerinin onu hatırlattığını, geceleri neden doğru düzgün uyuyamadığını, attım deyip kıyamadığı Sam’den kalan eşyaları… Matt, Alexis’in en yakın arkadaşıydı. Sahip olduğu her şeydi.

 

Annesi ve babası çok küçükken öldüğünde beş yaşındaydı. Fargo’ya, teyzesinin yanına geldiğinde kimsesi yoktu ve tüm gününü bir sandalyede oturup ellerini izleyerek geçiriyordu. Matt kendine gelmesini ve hayata tekrar bağlanmasını sağlamıştı. Belki de her kahkahasını Matt sayesinde atmıştı. En güzel anılarının içinde hep Matt vardı. Alexis, Matt’e kimseye olmadığı kadar bağlıydı. Şu an bunu daha iyi anlıyordu. Sahip olduğu en önemli şeyin Matt olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyordu.

 

Alexis burnunu çektiğinde Matt gülümsemeden edemedi. Rüzgârdan dağılmış saçlarına küçük bir öpücük kondurdu ve Alexis’i serbest bıraktı.

 

“Derse geç kalacağız.” dedi Alexis kızarmış burnunu Matt’in uzattığı peçeteye silerek.

 

“Geç kalıyoruz Alex.”

 

Matt, Alexis’in elini yakaladı ve onu koşmaya zorlayarak kiremit kırmızısı okul binasına sürükledi.

 

“Dersin ne?” dedi Matt koşmaya devam ederken.

 

“Matematik.”

 

“Bayan Jardine mi?”

 

“Evet.”

 

Aralarında geçen bu kısa diyalog sonrası Matt merdivenlere yöneldi. Alexis sorgulamadan Matt’e uyum sağlıyor ve koşarken bir yerlere çarpmamak için ekstra çaba sarf ediyordu.

 

Matt, Alexis’i Bayan Jardine’in sınıfının önünde bıraktı ve yanağına küçük bir öpücük kondurup koşmaya devam etti.

 

“Öğle yemeğinde görüşürüz Alex!”

 

Matt’in köşeyi dönerken bağırması Alexis’in suratında küçük bir gülümsemenin oluşmasını sağladı. Sınıfa girmesiyle suratında oluşan gülümsemenin solması bir oldu.

 

End Notes:

Neely yorumun için çok sevinmiştim ama bölüm silindi.

Özür dilerim. Yorumun için çok teşekkür ederim canım. 

Yorum bırakın =D