Actions

Work Header

The blood of fallen angel

Work Text:

 

Author's Notes:

Acilen yazdığım için tekrar okuma fırsatım olmadı. O yüzden hata görmeniz olasıdır. 

Bu fic keyword: Orkide için yazılmıştır.

Umarım beğenirsiniz. 


 

 

‘’Alın. Bu adreste onu bulabileceğiniz yer yazıyor.’’ Sam ona uzanan kağıdı eline alıp cebine tıkıştırdı.

‘’Neden bize yardım ediyorsun Crowley?’’

‘’O cadı saçma sapan büyüsü için kaç tane şeytan öldürdü biliyor musun? Askerlerime ihtiyacım var.’’ Diye cevapladı akıcı aksanıyla siyah takım elbiseler içindeki adam. Sam her ne kadar inanmasa da belli belirsiz kafa salladı. Crowley burada işinin bittiğini düşündü, tam gidecekken aklına bir uyarı yapmayı unuttuğu geldi ve durdu.

‘’Bu arada cadı en az sizin kadar zeki. Büyüyü bozmak için melek aradığınızı biliyor olmalı. Muhtemelen ulaşabileceğiniz bütün düşmüşleri öldürmeyi planlıyordur. Acele edin ve dünyada çok fazla düşmüş melek yok. Yani, bunu mahvetmemeye çalışın.’’ Sözünü bitirir bitirmez parmağını şaklatarak kayboldu.

‘’Bilemiyorum Sammy. Ona güvenmeli miyiz? Ya cadıyla bir tür anlaşma yaptıysa?’’

‘’Ben de ona güvenmiyorum Dean. Ama başka şansımız da yok.’’ Dean ‘’Biliyorum.’’ Diye mızırdanarak çantasına uzandı.

__________________________________________________________________________________

 Siyah araba hafif bir frenle girişin önünde durdu. Sam cebinde buruşmuş kağıda bir kere daha bakarak doğru yere gelip gelmediklerini kontrol etti.  

Stillwather çiftliği, Montana.

Gözleri girişteki tahta tabelaya yazılmış Stillwather yazısıyla buluşunca doğru yere geldiklerine emin oldu. İkisi arabadan indiler ve kocaman bahçeye girdiler. Kenarda durmuş küçük kız onları görünce elindeki topu atarak onların yanına geldi.

‘’Çiçeklere bakmak ister misiniz?’’ dedi hevesle.

‘’Evet, çok isteriz ama önce büyüklerle konuşmamız lazım. Bizi götürebileceğin bir tanıdığın var mı?’’ dedi çocuğun başını okşarken Dean. Çocuk başını salladı ve koşturarak kulübeye doğru gitmeye başladı. Dean ve Sam de onu takip etti. Küçük kız kocaman kapıdan içeri süzüldü ve birkaç saniye sonra 25 yaşlarında esmer bir kadını elinden çekiştirerek çıkardı. Kadın üstündeki samanları silkeledi, toparlandı. Daha sonra Dean ve Sam’i inceledi.

‘’Durun tahmin edeyim. İş istiyorsunuz.’’

‘’Eh, aslında evet.’’ Dedi Sam geliş bahanelerinin bulunmasına sevinerek.

‘’Ne tür tecrübeleriniz var?’’

‘’Ne iş verirseniz yaparız.’’

‘’Tecrübeniz yok değil mi?’’ Tam bir şeyler yapabilecekleri hakkında konuşmaya başlayacaklardı ki kadın devam etti. ‘’Paraya ihtiyacınız var gibi görünüyor. İşe alındınız.’’

‘’Ne zaman başlıyoruz?’’

‘’Eşyalarınız varsa getirin, bir oda ayarlayalım. Burada ne zaman iş olacağı belli olmuyor. Burada kalmanız gerek. Kabul ederseniz.’’

‘’Tabi kabul ediyoruz.’’

‘’Harika, o zaman size etrafı gezdireyim. Neler yapacağınızdan bahsedeyim. Patronla tanışır, sonra yerleşirsiniz.’’

‘’Tamam.’’ Diye cevap verince Sam, kadın hemen üzerindeki önlüğü çıkarıp geleceğini söyledi, içeri girdi. Sam her şeyin çok hızlı gelişmesinden memnun, bir an önce kanı alıp büyüyü bozmayı düşünüyordu. Öteki yandan kadın birkaç gün önce işten ayrılan iki işçisinin yerinin çabuk doldurabilmenin mutluluğunu yaşıyordu. Artık ayak işlerini yapmak için kendisinin koşturmasına gerek kalmayacaktı. Dean ise neden çalışmaları gerektiğini düşünüyordu.

 Birazdan kadın önlüğünü çıkarmış, Dean ve Sam’in yanına geldi. Dean’e elini uzattı.

‘’Bu arada biraz aceleye geldi. Tanışamadık. Ben Cora.’’ Dean güzel kadının elini sıktı, bir sırıtış attı.

‘’Ben de Dean.’’ Devam etti. ‘’Bu da kardeşim Sam.’’

‘’Memnun oldum Dean.’’ Dedi kız gülümseyerek karşılık verirken. ‘’Ve Sam.’’ Diye ekledi. Sonra toparlandı.

‘’Evet, gezmeye başlayabiliriz. İlk meyve bahçelerinden başlayalım.’’ Dedi ve kafasıyla onu takip etmelerini işaret etti. Bahçenin ortasındaki evin sağ tarafına geçtiler. Çeşit çeşit ağaçlar sırayla dizilmiş, kimi çiçeklere bürünmüştü, kimindeyse yeşil yapraklar hakimiyetini koruyordu. Daha sonra çiçeklere geçitler. Renk renk manolyalar, laleler, güller, menekşeler, akşamsefası çiçekleri, sümbüller ve daha kim bilir kaç çeşit çiçek renkgarenk bir tablo oluşturmuş, sanki gökkuşağına meydan okuyorlardı. En sonunda bahçeyi dolaşmayı bitirip eve girdiler.

‘’Evet, sizin işiniz genel olarak burada. Dosya getir götürü, servis. Basit işler vereceğim. İhtiyacım olduğunda yanımda olun.’’ Dedi Cora ciddiyetle ve dev salonu geçerek sağa döndü. En sonunda bir kapıyı açarak içeriyi gösterdi.

‘’Burası da odanız.’’ Dean ve Sam iki yataklı odaya bir göz attıktan sonra ciddiyetle başlarını salladılar. ‘’Tamam o zaman. Sizi patronla tanışmaya götüreyim.’’ Dedi. Dean ve Sam onaylayınca, tekrar süslü salondan geçerek yukarı kata çıktılar. İlerdeki kapıdan çıkan siyah saçlı kadını gören Cora durdu. ‘’Temizlik günü.’’ Diye mırıldandı, Dean ve Sam’e döndü.

‘’Patron atların yanındadır o zaman. Hadi gidelim.’’ Diyerek hızla yanlarından geçti. Dean ve Sam da onu takip ettiler.

‘’O kız kimdi?’’ Diye sordu Dean. Ses tonunda meraktan çok çapkınlık seziliyordu. Bunu fark etmiş Cara, gözlerini devirdi.

‘’ Scarlet. Patronun sağ kolu da diyebiliriz. Patronun gerçekten konuştuğu tek insan. Temizlik gününde temizlikçi girmeden önce patronun odasını kontrol eder ve oldukça disiplinlidir. Bence daha eğlenceli birilerini düşünmelisin.’’ Dedikten sonra arkasına dönüp anlamlı bir bakış attı ve sırıttı, sonra önüne döndü.  Bahçeye çıktılar, büyük ve tahta kapıdan içeri girdiler. Dean ileride siyah bir atı okşayan adamı inceledi. Siyah saçlar, kendisinden biraz kısa boy, takım elbise ve trençkot. İçeri birinin girdiğini fark eden adam, Dean ve Sam’e döndü, Cara’ya açıklama bekleyen bir bakış attı.

‘’Patron bu Dean. Diğeri de Sam. İşe yarayabileceklerini düşündüm ve işe aldım.’’ Diye açıkladı Cara. Patron elini ciddiyetle Dean’e uzattı.

‘’Castiel. Memnun oldum.’’ Dean ona uzanan eli sıktı, onu izleyen mavi gözlere bakarak cevap verdi.

 

‘’Ben de memnun oldum.’’ Daha sonra da Castiel Sam’le el sıkıştı. Patronla da tanışmalarıyla her şey tamamlanmış oldu.

 

 

‘’Sammy sen delirmişsin!’’

‘’Hayır Dean, kesinlikle Baltimore Ravens daha iyi. Bunu görmemek için kör olman lazım.’’

‘’ Pittsburgh Steelers’la karşılaştırıyorsun. Bu duble viski ve viski-soda’yı karşılaştırmak gibi bir şey. Sert olan daima iyidir.’’

‘’Dean ben viski-soda severim.’’

‘’Cidden!’’ elindeki bira şişesini komodinin üzerine bıraktı ve şaşkınlıkla kardeşine baktı, devam etti. ‘’Seninle daha fazla tartışmayacağım.’’ Yataktan kalkıp sakince kapıdan çıktı. Sabah gezerken çiçek bahçelerinin kenarındaki bir köşeyi akşam gelmek için gözüne kestirmişti. Biraz nefes almak ve orada oturmak harika olacaktı. Genelde yorgun olmazsa motelin önünde gezinirdi ama burası çok büyüktü. Dean her gün gezebileceği yerleri düşündü ve gülümsedi.

 Bahçeye çıktı ve hızlı adımlarla arka tarafa dolandı. Birkaç adım sonra çitlere dayanmış bir adamın silueti gözükmeye başladı. Dean önce elini silahına attı, birkaç adım daha yaklaştı. Adamın ona bakışlarını çevirmesiyle ay ışığında parlayan mavi gözleri gördü ve elini silahından çekti. Birkaç adım daha atarak Castiel’in yanına yaklaştı. Birbirlerine gülümsediler.

‘’Hoş geldin. Dean’di değil mi?’’

‘’Evet.’’ Dean Castiel’in yanına çitlere yaslandı ve devam etti. ‘’Castiel.’’

‘’Sen de mi yıldızları izlemeye geldin?’’

‘’Aslında biraz oturmak ve kardeşimin saçmalamasından kurtulmak istiyordum Pittsburgh Steelers’la Baltimore Ravens’ı karşılaştırıyorduk da.’’

‘’Sakın bana Baltimore Ravens destekliyorum deme.’’

‘’ Pittsburgh Steelers varken mi? Asla.’’

‘’Adam bir kere sert oynuyor.’’

‘’Ben de öyle dedim. Yani bu viski-soda içmek gibi.’’

‘’Duble viski varken.’’ Birbirlerine bakıp gülüştüler. Dean kendisiyle aynı düşünen adamı bir kere daha inceledi. Bembeyaz ten, gecenin karanlığına karışmış simsiyah saçlar, mavi bakışlar. Bir an Dean kendini adamdan etkilenmiş hissetti. Eğer o an adamı tarif etmesini isteseler İmpala’sı gibi olduğunu söylerdi.

 Başını sallayarak bakışlarını adamdan çekti ve kendini toparladı. Dean bir erkekti, Castiel de öyle. Böyle bir şey olamazdı. Değil mi? Kardeşine bakması gerektiğini mırıldanarak kaçarcasına odasına gitti.

 

 

 

Elindeki tepsiyi mutfağa bırakarak insanları kurtarması gerektiği için bir kere daha küfretti Dean. Sam rahat sandalyesinde kağıtlarla uğraşırken kendisi getir götür işlerini yapıyordu. Üniversite okumadığı için bir kere de kendisine küfretti. O sırada Cora içeriye girdi.

‘’Dean, Castiel’in odasından kayıt dosyaları getirilecek. Acele et.’’

Dean biraz daha emir alırsa patlayacak, kendini sıkarak üst kata çıktı. Kapıya ilerlerdi, 2-3 kere tıklattı. Kimse cevap vermeyince kapıyı araladı, içeriye göz attı. Odada kahverengi ve tonları hakim, gayet sadeydi. İçeride yoğun bir oda spreyi kokusu vardı. Dean tam masaya gidecek, dosyaları kurcalayacaktı ki, dikkatini pencerenin önündeki bir şey çekti. Mavi orkideler. En parlak renklere bürünmüş, cansız odanın içinde adeta parlıyordu. Dean bu mavi çiçeklere hayranlıkla baktı. Çiftliğin bazı kısımlarında elbette güzel çiçekler yetiştiğini görmüştü ama hiçbiri bu kadar büyüleyici görünmüyordu. Birkaç küçük adımda çiçeklerin yanına geldi. Elini mor vazoya uzattı, parmaklarını vazo üstünde kaydırdı ve çiçeğin sapına ulaştı. Biraz daha yukarı çıkardı parmaklarını ama yapraklara dokunmaya kıyamadı. Eğer dokunursa dökülecekmişçesine narin görünüyordu yapraklar. Büyüye kapılmışçasına biraz daha yaklaştı çiçeğe ve o an sprey kokusu arasında kir koku sezdi. KAN. Kaşlarını çattı ve kokunun nereden geldiğini anlamaya çalıştı. Bir çiçek kan gibi kokar mıydı? Kokmazdı deği-

‘’Güzeller değil mi?’’ Duyduğu cümleyle sıçrayarak düşüncelerinden gerçek dünyaya döndü. Arkasına dönüm anlamamışçasına baktı.

‘’Ne?’’

‘’Orkideler. Güzeller değil mi?’’ Dean Castiel’in gözlerine baktı ve orkideyle neredeyse aynı tonda olduklarını fark etti. ‘’Evet orkideler gerçekten güzel, Castiel’in gözleri de öyle.’’ Diye düşündü ve hemen bu fikirden uzaklaştı. Bu ikinci defa oluyordu ve Dean kendine bir defa daha kızlardan hoşlandığını hatırlattı.

 Başını salladı ve çiçeklerden uzaklaştı Dean. Kokunun nereden geldiğini de çözmeyi aklının bir köşesine not etmeyi unutmadı.

‘’Buraya çiçekler için gelmedin herhalde?’’ Diyerek gülümsedi Castiel.

‘’Kayıt dosyaları.’’ Boğazını temizledi ve sakinleyerek devam etti Dean. ‘’Masanın üzerindeymiş.’’

 

Kafasını salladı ve masanın üzerinden birkaç dosya arasından kahverengi kapaklı dosyayı uzattı Castiel. Tekrar kaçarak odadan çıktı Dean. Büyük bir hızla kardeşinin yanına döndü, dosyayı verdi ve bütün saçma sapan işleri kendisinin yaptığı hakkında biraz mızırdandıktan sonra odasına gitti. Bugün erken yatacaktı, gece için planları vardı.

 

 

 Kardeşini uyandırmamaya dikkat ederek odadan çıktı Dean. Her yeri parmak ucunda geçerek Castiel’in kapısının önüne vardı. Yavaşça kapıyı açtı ve odada uyuyan Castiel’e bir bakış attı. Evet, uyandırmamayı başarmıştı sanırım. Sessizde pencereye döndü. Hala sprey kokusu alıyordu. Kan kokusu yoktu. Havayı kokladı.

Birden duvara yapışmasıyla şok oldu. Tek koluyla Dean’i duvarda tutan adam diğer elini uzatarak ışıkları açtı. Dean’i görünce şaşkınlıkla ona baktı.

‘’Dean? Sorun ne?’’ Dean’den cevap gelmeyince Castiel gülümsedi.

‘’Sanırım çiçekler hakkında tartışmaya geldin.’’

‘’Sanrım.’’

Castiel uykulu gözlerini ovuşturarak yatağa oturdu ve Dean’in de oturması için yanını patpatladı. Tereddütle baktı Dean daha sonra sakince gidip oturdu.

‘’Ee?’’ Dean Castiel’in ondan bir şeyler sormasını beklediğini anlamıştı. Dean de aklına gelen ilk şeyi sordu.

‘’Ben hangi çiçek gibi kokuyordum?’’ Dean ne söylediğini fark edince kendine milyonlarca kez küfretti. Panik anlarında pek de iyi değildi. Castiel Dean’in boynuna eğildi gözlerini kapattı. Kokuyu içine çekerken ılık nefesini Dean’in boynuna verdi, mırıldandı.

‘’Çoğunlukla manolya.’’ Sonra yüzünü Dean’in yüzünün hizasına getirdi, devam etti. ‘’Manolyaları severim.’’ Birden Dean uzanarak Castiel’in dudaklarını örttü. Önce çekingen, sonra daha yaramaz bir şekilde dudaklar birbiri üzerinde hareket etti. Dean bir kolunu Castiel’in beline doladı, elini Castiel’in saçına geçirdi. Castiel kollarını Dean’in boynuna doladı. Dean Castiel’in dudaklarını hafifçe ısırınca Castiel hafif bir inleme çıkardı. Birkaç saniye sonra nefes almak için ayrıldılar. Castiel soluk soluğa mırıldandı.

‘’Dean, senden hoşlandım.’’

 

‘’Biliyorum.’’ Hala yaşananları kabullenememiş Dean tüm geliş amacını unutarak çekip gitti. Castiel de öylece arkasından baktı.

 

 

‘’Bir tepsi daha!’’ Dean dalgın dalgın tepsinin üzerine bardakları dizerken bugün Castiel’i görmemiş olduğuna şükrediyordu. Bardakları aldı ve içeri götürdü. Daha önce görmemiş olduğu takım elbiseli adamlara içki ikram etti. Adamlarda bir tuhaflık sezmişti. Kapıdan çıkar çıkmaz hemen duvara yaslandı ve konuşmaları dinledi.

‘’Demek patronu görmeye geldiniz.’’ Dedi Cora sakin bir sesle.

‘’At pazarlamacılığından geliyoruz. Atlarınızı kontrol edip uygun olanları almayı düşünüyoruz.’’

‘’Ben de yardımcı olabilirim.’’

‘’Hayır. Biz işimizi yardımcılara bırakamayız.’’

 Dean Cora’nın bozulmuş ifadesini tahmin edebiliyor, yukarı çıkan ayak sesini dinledi. Birkaç saniye sonra iki kişi aşağı indi ve dışarı çıktılar. Dean onların biraz uzaklaştığını tahmin ettiği zaman peşlerinden dışarı çıktı. Onların hep beraber kulübeye girdiklerini gördü Dean. Oraya gitti, kulübenin kapısını araladı. Birden bıçaklanan Castiel’i görünce hızlıca kapıyı açtı fakat görevleri bitmiş şeytanlar yok oldular.

 Dean yerde yatan bedeni sıkıcı kolları arasına aldı.

‘’İyi olacaksın Cas. İyi olacaksın.’’

‘’De-Dean bana yalan söyleme. İyileşsem bile cadının askerleri beni asla canlı bırakmaz zaten.’’ Dean bulanıklaşan Castiel’in görüntüsüne daha da yaklaşarak yalan söylemediğini mırıldandı. Meleğin Castiel olması hakkında içinden küfretti.  Tam cevap verecekken Castiel kendini sıkan bedeni, gevşeyiverdi. Dean cansız bedeni daha da sıktı, gözyaşlarına hakim olamadı. ‘’Belki geç.’’ Diye düşündü. ‘’Belki çok geç.’’

Ama yine de dudaklarından fısıltı şeklinde dökülen kelimelere engel olamadı.

 

‘’Ben de senden Castiel. Ben de senden hoşlanıyorum.’’

 

 

Her şeyin üzerinden bir hafta geçmiş, kitaplara gömülmüş kafalar büyüyü bozmak için bir çözüm arıyorlarken birden kapının çalışıyla irkildiler. Bobby gitti ve kapıyı açtı. Ona uzatılan kağıda imza atıp postayı aldı. Kaşlarını çatarak postayı açtı Bobby. Önce bir kutu çıktı ve Bobby havaya inanamadığına dair bir şeyler mırıldandı. Kutudan bir vazo çıkardı. Bobby bu çiçeklerin meleklerin şeytanlardan saklanmasını sağlayan çok güçlü bir büyü olduğunu ve çiçeklerin sadece melek kanıyla canlı kalabileceğini söylüyordu. Vazonun dibindeki kana bakıp seviniyordu Sam ve Bobby. Dean o sırada olaydan soyutlanmış, beyninde alarmalar çalarak vazoya bakıyordu.

‘’Orkideler…’’

‘’Mavi orkideler…’’

‘’Mavi…’’

‘’Castiel…’’