Actions

Work Header

YaSaK aSk

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

merhaba arkadaşlar. okuduğunuz bölümlerle ilgili yorumlarınızı paylaşırsanız çok sevinirim. lütfen çekinmedenyazın. iyi eglenceler.

 


 

Ufuk çizgisi sabahın ilk ışıklarıyla kızıla boyanmışken iki uğursuz şekil hiçliğin ortasında aniden beliriverdiler.  Kirli dumanları ağaçların çevresinde hortum gibi dolanıyor, etrafa karanlık saçıyordu. Etrafta ileri geri hızla uçuşan bu yoğun karanlık dumanlardan birinin içinde belli belirsiz bir yüz peyda oldu. Aradığını bulmanın verdiği hazla çarpıklaşan bir yüz. Asasından kirli sarı bir ışık patladı.

“Impractra!”

Aynı anda tiz kadın çığlığı ormanın sessizliğinde yankılandı “Vektim!” Eğer geri çevirme büyüsünü söylemekte bir iki saniye geç kalmış olsaydı, şimdi iç organları parçalanmış can çekiyor olacaktı.  Saklandığı çalının arkasından çıkan Hestia daha fazla kaçamayacağını biliyordu. Ölüm yiyenlerle yüzleşmek zorundaydı. Saklanamazdı. Buharlaşmaya yetecek gücü de kalmamıştı. Bunu bilen ölümyiyenler , Hestia’nın karşısında ete kemiğe büründüler. Şimdi asaları tetikte, göz çevreleri adrenalinden tedirgince kasılırken, genç kadının karşısında pis pis sırıtıyorlardı.

“Onu bize ver.” diye tısladı Alecto Carrow.

Hestia cevap vermedi. Yüzünde yorgun bir tebessüm vardı. Buradan canlı çıkamayacağını biliyordu ama giderken yanında bu pis sürüngenleri de götürmekte kararlıydı.

Kadının sessizliği  Amycus’u çileden çıkardı.  “Imperio!”

Hestia’nın savuşturma büyüsü zayıflamıştı. İki ölüm yiyen kan arzusuyla kudurmuş asalarından çıkan kızıl şimşekleri kadının üstüne yağdırdılar.  Hestia kendi asasıyla üstüne gelen şimşekleri savuşturmaya çabaladı. Biri sol dizini vurdu. Diğeri sağ omzunu. Nefes nefese kalan kadın acı içinde yere çöktü.  Zafer sarhoşu ölümyiyiciler aradıkları şeyi almak için kadının üstüne doğru yürüdüler. O anda  nefesini toplayan genç kadın son bir gayretle asasını salladı  “Avada kedavra maxima!”

Sevdiği onca kişiyi koruyabilmek için feda edeceği tek şeyi ortaya koydu Hestia, hayatını.

Üç cansız ceset sabah çiğinden ıslanmış yeşil taze çimenlerin üstüne yığıldı.

 

….

 

Aynı dakikalarda,Hogwards’da yoğun bir ders gününe daha gözlerini açan Hermione Jean Granger , huzursa yatakta kıpırdandı. Kabus görmüştü. Yine. Son bir aydır aynı kabusu görüyordu. Boğuluyormuşcasına nefes nefese uyanıyor, göğsü daralıyor, terden ensesi sırılsıklam oluyor ama uyandığında rüyasını bir türlü hatırlayamıyordu.  Bazı bulanık imgeler kalıyordu aklında, üstüne eski dilde rünler kazınmış yakut taşından narin bir pandantif,  ağaç dallarının gökyüzünü kapatarak ormanının içinde koridorlar oluşturan koyu yeşil karanlık bir patika, siyah cübbe içinde sırtı dönük bir erkek, yılan başı şeklinde oyulmuş bir baston… Yine keyfi kaçmıştı.  Yataktan çıkınca soğuktan ürperen bedeni güne başlamayı reddetse de pencereye doğru yürüdü ve kızıldan sarıya çalan günün ilk ışıklarını izlemeye başladı.

Kapısının çalınmasıyla irkilen Hermonie, zamanın nası geçtiğini anlamamıştı. Ginny onu ortak salona çağırıyordu. Hızla giyindi ve kahvaltı için arkadaşlarına katıldı.  Keyifli bir kahvaltı yapan Hermonie’ni  huzursuzluğunu unutmuş, her zamanki havasında etrafa bilgiçlik taslamaya başlamıştı. Birden Harry ile göz göze geldiler. Ne yaptığının farkına varıp sustu. Sonra hep birden gülmeye başladılar ve günün ilk dersi bitkibilim için Madam Pomona Sprout’un  bahçedeki serasına gittiler.

Profesör Sprout, gençleri , kıpkırmızı yanakları ve sevecen gülümsemesiyle karşıladı. “Günaydın bayanlar ve baylar. Bu sabah sizi sürpriz bir sınav bekliyor.” Tüm sınıftan endişeli bakışlar ve homurdanmalar yükseldi.  Profesör aldırmadan devam etti. “Kitaplarınızın 20. sayfasında verilen 5 farklı mantar türünün her birinden birer örnek bulmanızı ve sınıfa getirmenizi istiyorum. Doğru mantarları bulan takım 10 puan kazanacak. Hayır! Hayır Bay Neville! Adamotuna dokunmayın! Henüz yeterince olgunlaşmadılar!” 

Neville utanarak geri çekildi. 

Hufflepuff bu sene iyi performans sergiliyordu. Slytherin ise her zamanki gibi Gryffindor’u rakip görüyordu.  Takım arkadaşlarının önünde kral edasıyla dikilen Draco Malfoy, Harry’e sataşmaktan çekinmedi. “Pusula büyüsü yapmak ister misin Harry? Belki yolunu kaybedersin.” Slytherin kahkahalarla gülerken, Ron elini Harry’nin omzuna attı. “Boşver dostum, her zamanki Malfoy işte.”

Ve öğrenciler  ormanın yolunu tuttular.

Hermonie kendini işine kaptırdığında gruptan uzaklaştığını fark etmedi bile. Bir yandan elindeki kitaba bakıyor, bir yandan asasının ucuyla yaprakları kaldırıp altındaki mantarları inceliyordu.  Birden kaba saba bir el onu geriye itelediğinde dengesini kaybetti.

“Önüne bak pis bulanık!” bu Draco Malfoy’dan başkası değildi. “Arkadaşların yokken ayakta duramıyor musun?” Dengesini bulmaya çalışan Hermonie’nin elindeki asasını görünce korkuya kapılan Malfoy düşünmeden büyüsünü fırlattı “Sersemlet!”

Büyünün etkisiyle geriye fırlayan Hermonie bayırdan aşağı yuvarlandı. Kızın düştüğünü gören Vincent ve Gregory, Draco’yu kollarından çekerek, koşarak oradan uzaklaştırdılar.

Hermonie gözlerini açtığında kendini dik yamacın altındaki düzlükte buldu. Parlayan güneş direkt gözüne girdiği için hiçbirşey göremiyordu. Gözlerini kırpıştırdı ve düşmenin etkisiyle ağrıyan uzuvlarına aldırmadan yüzüstü döndü. O anda elinin buz gibi bir nesneye dokunduğunu hissederek şaşkınlıkla gözlerini açtı. Bu cesedi tanıyordu!

“Hestia Jones! Aman Tanrım! Oh hayır, hayır, hayır, hayır!” gözyaşları toprağa bulanmış yüzünde ince çamur izleri bırakarak süzülmeye başladı.  O anda olanın farkına varıp korunma içgüdüsüyle asasını çekti ve etrafa daha dikkatli baktı. Ve ölümyiyenleri gördü. Neler olduğunu anlayan Hermonie, gözyaşları içinde Hestia’nın yanıbaşına diz çöktü. Sarsılarak ağladı, kan kırmızı yakutun pırıltısı gözünü alana kadar. Elinin tersiyle gözlerini sildi ve daha yakından bakmak için pandantife dokundu…

Hermonie Jane Granger’ın etrafında yaprakları havada uçuşturarak esen rüzgar, yakuttan fırlayan ışıltıların solması ve genç kızın gözlerini açmasıyla, tamamen durdu. Hava yine o tatlı bahar havası olmuştu. Genç kız derin bir nefes aldı. Artık biliyordu ve Dumbledore da bilmeliydi.   

 

 

 

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

“Acele et  Draco!”  Vincent Draco’yu  Slytherin’in ortak salonundan kendi odasına çekiştiriyordu.  Draco’nun korkunç bakışlarına maruz kalan Gregory ellerini onun soylu omuzlarından çekmişti ama zekası daha az olan Vincent’ın jetonu hala düşmemişti.

“Vincent, yeter!” diye tısladı Draco. Sesi o kadar soğuk ve emreder çıkmıştı ki Vincent yüzünün ortasına geri çevrilemez lanet yemiş gibi donakaldı. Kekelemeye başladı. “A-a-a-a-ma Draco, k-kızı ittin! Se-S-Sersemlettin. O düştü!”

“Evet seni beyinsiz zaten bu yüzden ölüp ölmediğini kontrol etmeliydik.” diye öfkeyle gürledi Draco. İçinde bir yer sızlıyordu. Bulanıkları önemsediğinden değildi. Durduk yere savunmasız birine saldırmayı gururuna yedirememişti. O aptal Granger kendini savunmalıydı. Öyle aptal gibi boş boş bakıp düşmemeliydi. Ters giden bir şeyler vardı. Draco huzursuzdu. Granger’ı bulup hesap sormak istedi. Hırsını alamamıştı. Hırslanmıştı. Onu bulup asasını kendine doğrulttuğu anda dersini vermeliydi. Granger’ın ölmemiş olmasını dilerken kendine bu bahaneleri söyleyip duruyordu. Öfkeyle arkadaşlarına döndü,

“Vincent , Gregory , hemen şimdi bahçeye inin ve kendinizi belli etmeden Granger’a ne olduğunu öğrenin. Ben Snape’in iksir dersine girmek zorundayım. Orda olmazsam benden şüphelenirler. Sonra ortak salonda buluşalım sizi aptallar!” asasını havaya kaldırdı Malfoy.     Vincent ve Gregory koşarak odayı terk ettiler.

Aynanın karşısına geçip pahalı cüppesini ve platin sarısı saçlarını düzeltti Malfoy ama yüzündeki rahatsız ifadeyi silememişti. İksir sınıfının yolunu tuttu. Geçtiği koridorlarda yavaş yavaş yürümüş, yanından geçen herkese Granger’la ilgili konuşuyor olabilirler diye kulak kabartmıştı.

Sınıfa girdiğinde öğrencilerin çoğunun yerlerini aldığını gördü. Herkes kendi halindeydi. Patil ikizleri büyüyle kağıttan yusufçuklar yapıp uçuruyor,  Ravenclaw’dan Luna bir parça magazinin ön sayfasındaki hareketli resimleri inceliyor- Draco bu kızın bir cadı için bile fazla tuhaf olduğunu düşünürdü, Ron Weasley ikinci el cüppesi ve kitapları ve her zamanki sümsük oturuşuyla ortamın kalitesini düşürüyor, Cho ise çaktırmadan Potter’ı izliyordu.  Yerine geçip sessizce oturdu. Potter’ın Weasley’e Granger’ı sorduğunu duyduğunda midesine yumruk yemiş gibi oldu. Arkasını dönüp bakmaya cesaret edemedi.

İkizlerin  kağıt yusufcukları havada yanarak sırasına düştüğünde başını önünden kaldırdı ve Profesör Snape’in sınıfa girdiğini gördü.  Kimsenin çıtı çıkmıyordu. Snape in bakışları siyah cüppesiyle bütünleşen siyah saçlarından daha da karaydı. Herkes ondan korkardı. Snape asasını havada salladığında tahtada “ayrık otu zehirli iksiri” yazısı belirdi. “Bu iksirin ana malzemeleri nelerdir? Bay Potter?” diye sordu.  Potter soruyu bilemediğinde Malfoy’un normalde yüzünde memnuniyet olurdu ama şu an bu şeyleri fark edemeyecek kadar gergindi. Bir bulanık öldürdüyse ne olmuş? Dünyadan pis bir bulanık temizlenmiş olur. Ama bu düşünceler sıkıntısını bir türlü hafifletmiyordu. Hissediyordu, bir şeyler yanlıştı. Kasılmaktan buz gibi olmuş elleri ter içindeydi.

Profesör başka bir soru sordu.  “ …..? Bay Longbottom belki bilgilerinizi bizimle paylaşmak istersiniz?”

Neville, “o bitki deniz kenarında kayalıkların içinde kış mevsimi bulunur efendim” dedi.

Doğru cevabı alan Snape’in yüzünde soğuk tiksinmiş bir ifade belirdi. En sessiz ve en soğuk tonda yeni bir soru sordu. “…..? Evet bayan Granger, dersin başından beri kolunuzu aşağıda tutamayacak kadar ukala mısınız yoksa her şeyi bildiğini sanacak kadar aptal mı?”

“Ne? Nasıl yani Granger burada mı? Nasıl? Ama o düştü, gördüm! O ne zaman geldi?”Onlarca soru aynı anda üşüştü Malfoy’un zihnine. Ama hiç birini duyamıyordu. Kulakları uğulduyordu. Saatlerdir ilk kez rahat bir nefes aldı ve arkasını dönüp Granger’a en içten bakışıyla baktı.

 

 

 

Chapter Text

 

 

Hermonie, Malfoy’un yüzündeki ifadeye bir anlam verememişti. Sanki bir anlığına Malfoy’un gözünde içtenlik ve sıcaklık görür gibi oldu. Profesör Snape’in de sert çıkışıyla bütün dikkati dağıldı, “A-afedersiniz profesör.”dedi ve yerine oturup dersin kalanını sessizce dinledi. 

Ders bittiğinde birlikte kitaplarını toplayıp ortak salona yönlendiler. Ron gücenmişti, “Madem mantarları yalnız bulmak istiyordun önceden söyleyebilirdin, öyle sessizce kaybolmana gerek yoktu!”

“Özür dilerim Ron, ben fark etmedim.” dedi Hermonie. Bu sırada Draco Malfoy pahalı giysileri, havalı yürüyüşü ve en kendini beğenmiş yüz ifadesiyle yanlarından geçti. Geçerken Hermonie’ye bakıp zafer edasıyla sırıttı. Hermonie normalde çok sinirlenirdi, delikanlının suratının ortasına sağlam bir yumruk patlatmak isterdi, ama sabah olanlardan sonra zihni çok bulanıktı. Düşünecek çok daha önemli şeyler varken Malfoy’un her zamanki Malfoy’lukları ona çok çocukça geliyordu. Harry, genç kızdaki değişik ruh halini ve avuçlarındaki çizikleri fark etti. Eyvah! İyileştirme büyüsünü dizlerinde kullanmıştı ama avuçlarını unutmuştu anlaşılan. “Şeey..ben düştüm de, önemli değil..”dedi bir şeyler gizlemenin verdiği suçlulukla.

Ortak salonda Gryffindor masasında yerlerini aldıklarında Ron çatalını büyük sosise geçirip tıkınmaya başladı. Harry Hermonie’ye döndü ve daha fazla sessiz kalamadı. “Hermonie, ormanda neler oldu?” Bir taraftan Slytherin in masasına bakıyordu. Malfoy’u ortak salona geldiklerinden beri tam üç kez Hermonie’ye bakarken yakalamıştı.

Hermonie önündeki keki parmaklarıyla minik parçalara ayırıyordu. “Bir şey olmadı Harry, söyledim ya, sadece düştüm.”

“O zaman Malfoy neden durup durup sana bakıyor?” diye çıkıştı Harry. En yakın arkadaşının kendisine yalan söylediğini anlamıştı ve bu hiç hoşuna gitmemişti.

Hermonie yutkundu, bakışları bir an için dondu, boşluğa boş boş baktı. Onun bu hali Malfoy’un gözünden de kaçmadı. Ve Hermonie’ye baktığını gören Harry, Malfoy’a ters ters baktı. Malfoy’un Harry ile bakışları buluşunca ona pis pis sırıttı.

Endişelenen Harry “Hermonie!” dedi.

İrkilen genç kız “o her zamanki gibi Malfoyluk yapıyor, bilirsin Harry.” dedi, yüzüne yorgun bir ifade çötü. Yorulmuştu. Harry ve Ron birinci sınıftan beri en iyi dostlarıydı. Birlikte çok badire atlatmışlardı. Sırları olmamıştı. Ama bu, bu çok farklıydı.  Bunu paylaşabileceği tek kişi Dumbledore’du, dostlarının güvenliği için sessiz kalmak zorundaydı. Belki bu sayede Hestia boşuna ölmemiş olacaktı. Hestia’nın cansız bedeni aklına geldiğinde gözleri doldu. Gözyaşlarını geri göndermek için yutkundu.

 

O akşam yemekte Hermonie Jane Granger’ın üstündeki gözler sadece Harry ve Malfoy’a ait değildi. Hermonie’nin salondan çıkmasını gözleriyle takip eden yaşlı profesör, yavaş ama kararlı adımlarla başyönetici odasının yolunu tuttu.

 

Chapter Text

 

 

 

“İyi geceler Ginny.”

“İyi geceler Hermonie.”

Yoğun geçen günün ardından kızların gözleri kapandı. Sıcak duş, şampuanının tanıdık kokusu, yumuşak pijamaları ve sıcak rahat yatağı Hermonie için bir sığınak gibiydi. Gözlerini kapatmayı ve her şeyi unutmayı istedi. Ama yapamazdı. Ginny’nin nefes alış verişini dinledi. Arkadaşı uykuya geçmişti. Yavaşça üstündeki yorganı kenara itti. Ağır ağır doğruldu, parmak uçlarına basarak odayı sessizce terk etti.

Hermonie, odalarının kapasını usulca kapattığında, Ginny’nin yeşil gözleri kızıl çillerinin üzerinden karanlık odada kedi gibi parladı. “Bu kadar gizem de artık çok oldu Hermonie, bakalım neyin peşindesin” diye düşünerek yatağından kalktı ve karanlık gölgelere dalarak genç kızı takip etti.

Hermonie, değişen merdivenleri geçip ana koridora vardığında, ki sessiz olmaya ve yakalanmamaya çok özen gösteriyordu, takip edildiği hissine kapıldı. Asasını çekti. Neden olduğunu bilmediği bir ürperti hissetti. Arkasını döndü. Koridor boştu. Bu sessizlik ve karanlık tüylerini ürpertiyordu. Ensesinde bir esinti hissetti. Aklından bildiği tüm savunma büyülerini geçirdi. Hazırdı. Asasını havaya kaldırıp hemen arkasını döndü. Koridor boştu. Karanlık ve hiçlikten başka bir şey yoktu. Birden o şey bacağına değdi!! İstemsiz bir çığlık atan genç kız kır tüylü kedinin yanından geçtiğini anladı. Kediye bakmak için omzunun üstünde arkasına döndüğünde ise profesör Minerva McGonagall’ın asasıyla burun buruna geldi.

“Bayan Granger?”

“Profesör ben, …. , açıklayabilirim!”

“Acele edin Bayan Granger. Profesör Dumbledore sizi bekliyor. Ve sessiz çok sessiz olun.” Profesör fısıldıyordu.  “Asanızı kaldırmayın.”

Hızlı adımlarla son koridoru da döndüler. Dev anka kuşu heykelinin kanatlarını açarak koruduğu girişe ulaştılar.McGonagall şifreyi söyledi. Girişteki devasa heykel dönerek yükseldi ve merdivenleri açığa çıkardı. İki kadın hızla başyöneticinin odasına girdiler.

“Teşekkür ederim profesör. Gryffindor yatakhanelerini boş bırakmamalıyız. Bu gece tetikte olmalıyız.”

“Elbette Albus, elimden geleni yaparım.”diyerek odayı terk etti yaşlı kadın.

Yaşanan olayların ağırlığına daha fazla dayanamayan genç kız dizleri üzerine çöktü ve gözyaşlarının sel olmasına izin verdi.

Hermonie, bir süre sonra kendini daha iyi hissederek ayağa kalktı. Dumbledore bir büyü mü fısıldamıştı yoksa yaşlı gözleri yüzünden öyle gördüğünü mü sanmıştı?

“Profesör, ben..” olanları anlattı, hiçbir ayrıntıyı atlamadan.

“Bayan Granger, pandantifi verin.”

Hermonie pandantifi başyöneticiye uzattı.  Odanın ortasındaki büyük masanın iki yanında karşılıklı dikildiler. Masanın üzerinde siyah kadife örtüyle kaplanmış bir obje vardı. Dumbledore örtüyü kaldırdı. Sihirli sözcükleri söyledi “Sırlarını aç” ve örtünün altından çıkan kristal kürenin üzerine elinde, üzerine rünler kazınmış yakut taşını bıraktı. Pandantif camın icinden gecerek kürenin merkezine aktı. Ve odayı kızıl ışıklar doldurdu. Sabah Hermonie taşı ellerine ilk aldığında neler gördüyse hepsini profesörle birlikte yeniden izliyordu. Lucius Malfoy’un Hogwards’ın eski iksir profesörü Horace Slughorn’a vahşice işkence etmesi ve kedavra laneti yapması, ölümyiyicilerin bakanlıktaki seherbazları tuzağa düşürmesi, Narcissa Malfoy’un Nymphadora Tonks’un peşine düşmesi…karanlık lordun planları, saldırılacak masumlar… lanetler…

Kızıl ışık birden sönüverdi. Pandantif Dumbledore’un elindeydi. Hermonie’nin rengi sararmıştı. Gördükleri vahşiceydi, acımasızdı, insanlık dışıydı. Bu koyu kötülükten korunmanın bir yolu olabilir miydi? Umudu kırılmış gözlerle kim bilir yüz yaşını geçeli kaç yıl olmuş adama baktı.

“Bugün cesedini karanlık ormanda bulduğumuz Hestia Jones, bizim için casusluk yapıyordu. Karanlık Lordun planlarını Yoldaşlığa ulaştırmasına engel olmak için onu öldürmek istediler. Hestia’nın cesedi ailesine gönderildi, en azından onun bir mezarı olacak. Ve umalım ki boşu boşuna ölmemiş olsun.

Bayan Granger, bugün görmemeniz gereken şeyleri gördünüz. Ama bu pandantif özel bir büyüyle korunuyordu. İçinde saklı bilgileri size göstermesinin bir anlamı olmalı. Hestia’dan sonra sizi seçmiş olmalı. Şu an bir tercih hakkınız var. Eğer Hestia’nın yarım bıraktığı işi sürdürmek cesaretini gösterirseniz, size yeni görevinizden bahsedebilirim. Biz bir savaşın içindeyiz ve karanlık lordun emrindeki ölüm yiyiciler kadın, çocuk, muggle ya da safkan ayrımı yapmadan tüm hayatlara kast ediyor ve edecek. Onlar Hestia’nın öldüğünü ve sırlarının güvende olduğunu düşünüyorlar. Sizden haberleri yok. Bu sizi bir süre güvende tutar. Tabii bu görevi reddetmeyi seçebilirsiniz. O zaman bu bilgileri zihninizden silerim ve bu sabah hiç yaşanmamış gibi hayatınıza devam edersiniz.

Hermonie Jane Granger, tercih sizin.”

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Yaşadıklarını, duyguklarını ve gördüklerini hazmetmeye çalışan Hermonie, başyöneticinin önünde sessizce uzaklara daldı.  Profesör kızı merakla inceledi. Hermonie başını vakur bir edayla kaldırıp profesörün şefkatle bakan zeki gözlerine baktı. Başını hafifçe öne eğerek görevini onayladı.

“Karanlık tarafta son derece tehlikeli bir cadı olan  Bellatrix Lestrange, Azkaban  hapishanesinden kaçırıldığından beri, yeğeni Nymphadora Tonks, tarafından takip ediliyordu.  Nymphadora Yoldaşlığa çok değerli bilgiler sağladı. Bu sayede ölümyiyicilerin  Diyagon sokağında yapacakları bazı saldırıları önledik.

Seherbazlığın yanında metamorfmagus olan Nymphadora,  Malfoy’ların malikanesine orada yapılan son karanlık toplantıda, bir ev cini kılığında sızmayı başardı. Bellatrix Lestrange ondan şüphelendi ve saldırmaya yeltendi. Narcissia Malfoy’un araya girdiğini ve Nymphadora’nın Hogsmeade’e kaçmaya başardığını biliyoruz.

 Narcissia Malfoy Nymphadora’ya neden yardım etti? Malikanelerinde bir casus olduğu öğrenilince ailesinin lanetlenmesinden mi korktu, yoksa ölümyiyicilere sessiz bir başkaldırı mıydı? Lucius Malfoy karanlık lordun hizmetindeyken ve Narcissia’nın durumu net değilken bu durumda Draco bu işin neresinde duruyor? Karanlık tarafa hizmet ediyor  mu?

 Hogwards’da bir köstebek varsa bunun önlemini almalıyız,  Bayan Granger, Bay Malfoy’u izleyin.”

“Anlıyorum Profesör.”

“Bu pandantifi boynunuzda taşıyın. Bana göstermeniz gereken bir şey olduğunda, size yardımı olacaktır. Güvenliğiniz için Hermonie, konuşulanlar burada kalmalı.”

 

Hermonie, yaşlı adamın uzattığı eli içtenlikle kavradı ve asalarını çıkardılar. Sessizlik yemini için sihirli sözcüklerini mırıldanırlarken asalarından çıkan  sarmaşık dalları birbirini sımsıkı kavramış ellerin üzerini sardı, göz alıcı şekilde parıldadı ve karanlığa karıştı.

…..

 

Hogwards’ın gece yarısında karanlık ve daha da devasa görünen koridorlarında  Hermonie’nin izini kaybeden Ginny, Gryffindor bina başkanı profesör Minerva McGonagall’a yakalanmanın verdiği utançla bölüm yatakhanesine geri döndü. Gece binada izinsiz dolaştığı için Gryffindor  20 puan kaybedecekti.

Aceleyle yatakhaneye dönen Ginny sessizce yatağına girdi ve örtüyü tepesine çekti. Hermonie nihayet yatağına döndüğünde, Ginny hala uyuyamamıştı. Hiçbir şey çözülmemiş bir gizemin yerini tutamazdı. Başına çektiği örtünün altında neler olduğuyla ilgili senaryolar yazarken, Hermonie’nin derin bir iç çektiğini duydu.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

“Aaahh!”

Kafasına çarpan kuş tüyü yastıkla yerinden zıplayan genç kız, ne olduğunu anlamadan ikinci yastık yüzünde patladı ve odayı etrafta uçuşan kuş tüyleri doldurdu.

“Hermonie Jane Granger! Hala uyuyabildiğine inanmıyorum! Ron, o gece odayı terk etti ve ben onu takip ettim ve o kayboldu. Ve onun yüzünden profesör McGonagall’a yakalandım. 20 puan kaybettik!”

“Neredeydin Hermonie?” dedi Harry.

“Hermonie bugünlerde kaybolmayı seviyor.” Ron, Hermonie’ye gücenmişti, sesinden belliydi.

Başının dönmesi geçen Hermonie dizlerini altına toplarayarak yatakta oturdu ve gözlerini açtı. Ron, Ginny ve Harry yan yana Ginny’nin yatağına oturmuş tatmin edici bir cevap bekliyorlardı. Ginny öfkeli, Harry endişeli ve Ron kırgın görünüyordu.

Hermonie çenesini kapalı tutması gerektiğini biliyordu. Ama arkadaşlarının vazgeçmeyeceğini de biliyordu. O yüzden bu işi uzatmadan bitirmeye karar verdi.

“Bakın Dumbledore bu işi gizli tutmamı istedi tamam mı bunun sürpriz olması gerekiyordu ama siz her şeyi mahvetmek üzeresiniz.”

Ron iki gündür ilk defa Hermonie’nin yüzüne bakıyordu ve yüzünde endişe artık vardı.

Ginny’nin öfkesi yerine merakı bırakmıştı. Küçük kırmızı ağzı yarı açık Hermonie’ye şaşkınlıkla bakıyordu.

“Hermonie,” dedi Harry kucaklayan ses tonuyla.

“Bakın bunu söylemem kesinlikle yasaktı ama… bakın kesinleşene kadar kimseye söyleyemeyiz.”

Üçü de başlarını sallayıp anladıklarını belirttiler.

“Durum şu ki… son zamanlarda kötü şeyler oldu… ve… Dumbledore… bilirsiniz o… öğrencilerin moralini arttırmak için bir okul balosu vermeyi planlıyor… ve bu işi benim yapıp yapmak istemeyeceğimi sordu. Ama organizasyon kesinleşene kadar öğrencilere duyurmamı yasakladı.”

İşte bu hiç beklemedikleri bir şeydi. Kıza daha fazla soru sormadılar. Ginny bir dönem çıktığı, müzik grubu olan bir çocuğu parti için ayarlayabileceklerini söyledi. Tabi çıkma kısmını Ron’un yanında dile getirmedi.  Harry ana salonun süslenmesi için Weasley’lerden daha iyisini bulamayacaklarını söyledi. Bu konuda herkes hemfikirdi. Hermonie de afişleri hazırlayacaktı. Keyifleri şimdiden yerine gelmişti. Derse geç kalmamak için aceleyle giyinmeye gittiler.

Profesör Filius Filitwick Ravenclaw’un ana binasının altında bulunan tılsım sınıfında karşıladı öğrencileri. Yarım daire şeklinde tasarlanmış sınıfın düz duvarının ortasında kara tahta, tahtanın sağında sınıf kitaplığı solunda ise profesörün kürsüsü vardı. Sınıfı görmek isteyen profesör bir buçuk metre yüksekliğindeki taburesine merdiven yardımıyla tırmandı. Tılsım profesörünün beyaz saçı sakalı uzun ama boyu 1.16 cm kadar kısaydı. Yine de kimse onla alay etmeye cesaret edemezdi çünkü profesör kazandığı düellolarla ünlüydü. Büyük bir ciddiyetle yerini alan öğrenciler profesörden bugünün dersini-ziynet eşyalarının çalınmaması için koruyu tılsım yapmayı- dinlemeye başladılar.

Öğrenciler dinledikleri tılsımı önlerindeki yüzük ve kolyelerde uygulamaya başladıklarında, Hermonie’nin bakışları Malfoy’a kaydı. Platin sarısı saçlarını her zamanki gibi özenle taramıştı. Safkanının verdiği asaletle sırasında dimdik oturuyordu. Geniş omuzlarından aşağı dökülen siyah pelerini herkesinkinden daha pahalı ve klas duruyordu. Asasını ilk salladığında tılsım asasından önünde duran yüzüğe akıverdi. Hermonie’nin içi ürperdi. İlk defa Malfoy’dan çekindiğini hissetti. Malfoy’un önündeki sırada tılsımladığı yüzük aniden Hermonie’nin sol avucunda beliriverdi. Genç kız acı bir çığlık attı. Alev alev yanan yüzük avucunu yakıyordu ama bir türlü onu elinden düşüremiyordu. Alevlerle birlikte Hermonie’nin çığlıkları da arttı. Eli yanıyordu. Herkes şaşakalmış kimse kımıldayamıyordu. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Profesör Flitwick’in asası, Hermonie’nin avucundaki alevleri vantuzladı. Genç kız rahat bir nefes almıştı ama avucu yanık içindeydi. Yanık etinin kokusu tüm sınıfı sarmıştı. Malfoy ve arkasındaki Slythertin öğrencileri keyifle sırıtıyorlardı.

“Bu yaptığınız kurallara aykırı Bay Malfoy” dedi Profesör Flitwick.

“Ben sadece tılsımınızın çalışıp çalışmadığını test etmek istedim profesör” diye kendinden en emin tavrıyla cevap verdi Malfoy. Sesi o kadar kendinden emin çıkmıştı ki, profesör bir anlığına tereddüt etti.

O anda profesör aniden geriye döndü “Levicorpus!”

Malfoy’a asa çekmiş saldırmak üzere olan Harry ve Ron birden kendilerini görünmez iplerle havada asılı buldular.

“Sınıfımda daha fazla rezalet istemiyorum” dedi profesör, “Slytherin 50 puan kaybetti.”

Syltherinli öğrencilerin yüzleri asılmıştı, Malfoy hariç, yüzünde çarpık bir gülümseme vardı. Bu pis bulanığa ne yapsa yeriydi, geçen sefer değersiz hayatı yüzünden canını sıkmıştı, bunu hak etmişti. Kendinden oldukça memnun bir edayla arkasını dönen Malfoy sınıfı terk etti, Gregory ve Vincent da her zamanki gibi iri yarı cüsseleriyle Malfoy’un peşine düştüler.

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Suratı ekşiyen, rengi kireç beyazına dönen Hermonie revirin kapısını kapattı ve kütüphaneye yöneldi. Bu iyileştirme büyüsü bu kadar acıtmak zorunda mıydı sanki. Yemek saatine kadar ödevlerini tamamlamak için kütüphaneye yöneldi. Dört ana bölüm binasının ortasındaki bahçeyi adımlarken, tam karşısından havada süzülerek üstüne gelen saydam şekil dikkatini çekti.

“İyi günler Sir Nicholas” dedi Hermonie.

“Elin iyi mi Granger? Yerinde olsam o tarafa bugün olanlardan sonra gitmezdim ” dedi ve hızla ortadan kayboldu Neredeyse Başsız Nick.

Hermonie, cebinin içinde tuttuğu asasını kavradı, yarı tedirgin, yarı meraklı, avludan içeri girdi. İçgüdüsel olarak sessiz ve tetikte yürüyordu. Ana koridoru Slytherin binasına götüren yan koridorun girişinde durdu ve sırtını duvara dayayıp etrafı dinlemeye başladı.  Aniden iki güçlü el yan koridorun girişinden ileri atılıp Hermonie’nin yakasını kavradığı gibi onu havaya kaldırdı. Ayakları yerden kesilen genç kız sırtının duvara çarpmasıyla ciğerindeki bütün havanın boşaldığını hissetti.

“Aah!”

“Neden peşimdesin pis bulanık?” fısıldanan kelimeler Malfoy’un ağzından tükürür gibi çıkmıştı. Hermonine’nin yakasını kavrayan eli dirseğine kadar kızı göğsünden duvara bastırıyor ayaklarının yere değmesini engelliyordu. Burun buruna gelen iki genç birbirlerinin nefeslerini hissediyorlardı. Hermonie, Malfoy’un boşta kalan elindeki asasını boynuna dayadığını biliyordu.  Malfoy’un soğuk gri gözlerinin içine ifadesizce, gözlerini kırpmadan baktı. Nefesini topladı.

“Kütüphaneye gidiyorum seni aptal.” Kızın nefesinde çilek kokusu vardı, bu Draco’yu tiksindirdi. Bir bulanığın kendisine güzel kokması fikri midesini bulandırdı. Hırslandı.

“Buna bebekler bile inanmaz.” Genç safkan elleri kirlenmesin diye siyah deri eldivenlerini giymişti. Bunu fark eden Hermonie’nin midesi kasıldı.  Gözlerini kıstı ve genç adamın gözlerinin içine bakmaya devam etti.Artık daha zor nefes alıyordu ve ağzı yarı açılmıştı. Bu tavır Draco’yu deli etti. Kızın yanaklarına düşen kahve-karemel bukleleri, omzunun üstünden vuran güneş ışığının bal rengi gözlerinden yansıması, kirpiklerinin bu kadar uzun ve siyah olması, tozpembe ıslak dudakları, çilek kokan o nefesi… Bu bulanığın ona güzel görünmesine inanamıyordu. O soysuz kendini sağda solda takip ediyordu. Mutlaka Draco’dan intikam alacaktı. Fırsat kolladığı belliydi. İngiltere’nin en soylu ve en zengin büyücü ailesinin son  üyesi, bir bulanığa yenilemezdi. Bu rezaletti. O intikamı alamadan haddini bildirmek gerekiyordu. Kızın suratının ortasına esaslı bir lanet patlatması gerektiğini biliyordu ama sözcükler bir türlü aklına gelmiyordu.  

Ne kadar olduğunu bilmediği bir süre Draco hareketsiz ve Hermonie sessiz kaldı.

“Expelliarmus!” 

Malfoy’un genç cadının boğazına dayadığı asası elinden kayıp koridorun diğer ucuna fırlamıştı.

Hermonie, minnetle Harry’nin sesinin geldiği yöne baktı.

“Bırak onu.” dedi Harry gözleriyle.

Malfoy burnundan soluyordu. Avının ellerinin arasından kayıp gideceğini anladı ve daha çok sinirlendi. Asaya ihtiyacım yok diye fısıldadı. Bütün ağırlığını kızın göğsüne bastıran koluna vermek istedi, sadistçe Hermonie’nin gözlerine baktı. Kızın ifadesiz, olacakları kabullenmiş ifadesini görünce afalladı ve bir şey yapamadan Harry onu büyüsüyle sersemletip karşı duvara fırlattı.

 

Sırtını duvara vermiş yerde uzanan Malfoy’un bayılmadan önce gördüğü son şey, Harry’nin kollarına sığınan Hermonie’nin ifadesiz bakışlarıydı.

 

Chapter Text

 

 

 

Hogwards’ın en zengin öğrencilerinden biri olan Draco Malfoy, gözlerini Slytherin binasının kuzey kulesinde yer alan lüks odasında açtı. Ailesinden edindiği alışkanlıkları burada da devam ediyordu. Herşey pahalı ve ince zevkliydi. Kurşuni renkli ipek çarşafların içinde huzursuzca kıpırdandı ve buraya nasıl geldiğini hatırlamaya çalıştı.

O, bulanığı köşeye sıkıştırmıştı, sonra Potter onu bayıltmıştı. Orda olayı gören kimsenin olmaması içini rahatlattı. Kabul etmesi çok zor olmasına rağmen bir muggle doğumlunun dikkatini dağıtması ve Potter’a yenilmesi kesinlikle kimsenin bilmesini istemeyeceği türden şeylerdi.

Gözlerini gezegenlerin ve takım yıldızlarının büyüyle tasvir edildiği tavana dikti. Gezegenlerin uzayın boşluğunda umarsızca salınmasını ve yıldızların tembelce parlayıp sönmesini izledi. Başına gelenleri çözemediği için huzursuzdu. Beyninde sorular dolanıyordu.  Madam Pomona Sprout’un dersi için ormana indiklerinde Granger neden yanıbaşında belirivermişti? Sonra iksir sınıfına dönmeyi nasıl başarmıştı? Tılsım dersinde gözünü kendinden hiç ayırmamıştı aynı büyü yapan bir cadının konsantrasyonunu kaybetmemek için gözünü kırpmaması gibi. Ama ona verdiği ders taktire şayandı. Bu yetmezmiş gibi kendini, kendi bölüm binasının ana koridorunda izlemeye kalkmıştı. Ha ha! Çok aptalca. Bu kız intihar etmeye mi çalışıyor? Yoksa benden geçen yıllarda yaptığım bir iki eğlenceliğin intikamını almak için hazırlıksız yakalamaya mı çalışıyor? Derdi ne bu bulanığın? Sonra neden öyle kokuyordu ki!

Yumuşacık narin parmaklar Draco’nun göğsüne değip, karın çizgisinden göbeğine kadar ilerledi.

İrkilen genç adam başını yana çevirdi.

“Uyanmışsın” dedi mavi nazarını Draco’nun soğuk gri gözlerine kilitleyen genç kız. 

Pansy Parkinson kuzguni siyah saçları ve açık mavi gözleriyle göz alıcı bir kızdı. İngiltere’de parmakla gösterilen asil safkan ailelerden birine mensuptu. Ailesi zengindi. Ve Draco’ya olan ilgisini belli etmekten hiç utanmamıştı.

“Koridorda uzanmış ne yapıyordun Draco?”

“Beni buraya sen mi getirdin?”

“Taşıma büyüsünün yardımı oldu.”

“Kıyafet soyma büyüsünün de yardımı olmuş.”

“Ha ha! Onu büyü yapmadan hallettim. Baygın arkadaşımı rahat ettirmek istedim.”

“Sen arkadaşlarını böyle mi rahat ettiriyorsun Pansy?”

Pansy hiç oralı olmadı, oldukça keyifliydi. Kıkırdayarak sohbetine devam etti.

“Bu akşam ana salonda balo olduğunu biliyor muydum Draco?”

“Bu da nerden çıktı?”

“Seni koridorda bulmadan önce kütüphanedeydim. Gryffindorlu birkaç ezik kız parti posterleri boyuyorlardı. Akşam yemeğine yetişmezse Granger’ın onların haşlayacağı konusunda söyleniyorlardı.”

“!!!”        Draco midesinin kasıldığını hissetti. Yüzü buruştu. Pansy bu duruma bir anlam veremedi.  Konuşmaya devam etti.

“Partiye senin kolunda gitmek istiyorum Draco.” diyen Pansy, Draco’ya doğru eğildi.

Draco kızın istekle parlayan gözlerine baktı. Pansy güzeldi. Yüzüne yaklaşan ıslak dolgun dudakları aralandığında, Draco’nun aklı çilek kokusuyla doldu. Bunu düşündüğü için kendini hiç olmadığı kadar rahatsız  hisseden Draco, Pansy’yi geri iterek yataktan doğruldu ve banyoya yöneldi.

“Hazırlan Pansy.”

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Ronald Weasley bu sefer erken davranıp Hermonie’yi baloya en kibar haliyle davet etmişti. Siyah takımının içinde ancak  bir Weasley’in görünebileceği kadar asil duran Ron’un gözleri,  Hermonie’yi ana salona inen merdivenlerin başında gördüğünde yıllar sonra bir kez daha hayretle açıldı.

Merdivenleri ağır edalı adımlarla inen genç kızın kan kırmızı elbisesi ince beline tam oturuyor, göğüslerinin dolgunluğunu ortaya çıkarıyor, asimetrik kesimi adım attıkça bacaklarının etrafında uçuşan etekleri beyaz teniyle çarpıcı bir tezat oluşturuyordu.  Merdivendeki bütün sesler silinmişti. Ron kulağında sadece Hermonie’nin adım attıkça tıkırdayan siyah, ince, yüksek topuklarının sesini duyabiliyordu.

Genç kız son basamağın üstüne basınca durdu. Ronald’la boyları eşitti şimdi göz göze bakıyorlardı. Ron kızarmıştı.

“Çok güzel görünüyorsun Hermonie.” dedi.

Hermonie’nin yanakları kızardı, bakışlarını yere çevirdi. Sonra yeniden Ronald’ın gözlerine bakıp başını sağ yana eğdi ve sessizce gülümsedi. Ronald elinde tuttuğunu unuttuğu kırmızı gülü Hermonie’ye uzattı.

“Teşekkür ederim Ron.”

Kolkola girip birlikte ana solunun büyük kapısından geçtiler.  İçeri girdikleri anda bütün gözler onlara çevrilmişti. Kızlar kıskançlıkla, erkekler gıptayla bakıyorlardı yeni gelen çifte. Gryffindor masalarının olduğu tarafa ilerlediler ve arkadaşlarını bulup sohbet etmeye başladılar.

Başyönetici ve Profesör Mc Gonagall’un salona girmesiyle salon sessizleşti.  Onlar öğretmenlere ayrılan bölümde yerlerini alırken, genç öğrenciler de açılış valsini yapmak için dans pistinde yerlerini aldılar.

Profesör Dumbledore işaretini verince müzik başladı.

Genç çiftler sırayla yan yana dönmeye başladılar.

Yeşil straplez elbisesini alırken rengini Harry’nin gözlerine uydurmaya çalışan Ginny, Weasley kızılı saçlarını her zamanki gibi omuzlarına salmıştı. Harry’nin kollarında çok mutlu görünüyordu. Hemen yanındaki LakLakLovewood’u gördü Hermonie. Neville ile dans edeceği kimin aklına gelirdi? Hermonie, Neville’in, inci beyazı saçları kalçalarına kadar inen, saks mavi uzun balık elbisesi içindeki Luna’dan ayıramadığı aptal aşık bakışlarını görünce içtenlikle gülümsedi.  Fred ve George iki güzel Gryffindor’lu öğrenciyi partiye davet etmiş birbirleriyle şakalaşarak eğleniyorlardı.  Güzel elbiseler, sıcak arkadaşlıklar, keyifli kahkahalarla bütün salon genç kızın etrafında dönüyordu. Ronald onu havaya kaldırdığında bütün yükünün uçup gittiğini hissetti.

 Yere bastığında, salonun öteki ucunda Hogwards öğretmenlerine ayrılan masanın en ortasında Snape ve McGonagall’ın ortasında oturan Albus Dumbledore’la göz göze geldi Hermonie. Boynundaki pandantifin bir anlığına ısınıp tekrar soğuduğunu hissetti. Ve görevini hatırladı.  İtaatkar bir şekilde başıyla selam verdi. Ron bunu fark etmemişti. Müzik hareketlenmiş, gençler tempolu müziğin eşliğinde çılgınlar gibi dans edip eğlenmeye başlamışlardı. Ron’un kulağına bir şeyler içip döneceğini söyleyip sakin bir köşeye attı kendini ve hayatında görmek isteyeceği son kişiyi aramaya başladı gözleri.

Ve işte ordaydı. Salonun diğer köşesinde kendisini izliyordu. Gözleri buluştuğunda, Hermonie’yi buz gibi bir titreme aldı.  Malfoy gözünü kırpmadan kendisini izliyordu.  Safkan ailesinden asil Malfoy, kendini beğenmiş zengin budalası Malfoy, soğuk, vicdansız, merhametsiz Malfoy. Kendine yıllarca her fırsatta saldırmış ve yeniden ne zaman saldıracağını kestiremediği Malfoy. En kaliteli kumaştan, pahalı bir terzi elinden çıktığı belli, üst bedenine şahane oturan siyah takım elbisesi içinde mükemmel görünen, düşmanı olan Malfoy. Her zamanki gibi tiksinerek bakıyordu. Snape’in dersinde Malfoy’un kendine içtenlikle baktığını sanmak için delirmiş olmalıydı. Genç kız, ne kadar süredir göz hapsinde olduğunu düşündü.

Aynı anda, salonun karşı tarafında, Malfoyların genç varisi Slytherin’e ayrılan bölümde, iki kişilik masalardan birine sol dirseğini yaslamış, o gece salonun en göz alıcı kızını izliyordu. Pansy bile bedenini saran siyah mini elbisesinin içinde sönük kalmıştı. Draco bu durumdan hoşlanmamıştı. Granger, Weasley’in kolunda salona girdiği anda Draco’nun gözüne batmıştı. Aklına yine o lanet, iştah açan, tatlı çilek kokusu gelmişti. Açılış valsini yaparken Weasley’in kollarıyla havaya kaldırdığı Granger’ın, o baş belası asimetrik kırmızı eteği havada uçuşmuş, kızın süt beyazı bacaklarına anlık kaçamak frikikler verdirmişti. O görüntüyle afallayan Draco, asil Malfoy’ların nesillerce yapmayacağı aptalca bir hata yapmış, dans ederken Pansy’nin ayağına basmıştı. Neyse ki müzik değişmiş ve kendini Slytherin’in köşesine atabilmişti.

Granger, Draco’yu son derece rahatsız ediyordu. Koridorda kendisini takip ettiğinden emindi. Ama Pansy’le konuştuktan sonra aklı karışmıştı. Gerçekten tesadüfen karşılaşmış olabilirler miydi?  Kız kendini gerçekten umursamıyor olabilir miydi? Ortada bir şey yokken egosu için mi saldırmıştı kıza? “Kız” mı? Kız lafı midesini bulandırdı. O bulanığın cinsiyetinin bir önemi yoktu. O ucuz Weasley ile dans ederken neden o kadar mutlu ve umarsız görünüyordu?  “Ona saldırdığım anda ifadesiz bakan bu gözler şimdi nasıl böyle ışıldayabiliyor?” diye düşündü Draco. Yok böyle olmazdı. Granger’la konuşmalı ve derdinin ne olduğunu anlamalıydı. Ama bekleyemezdi. Ve yeniden saldırarak kendini aptal durumuna düşürmeyecekti.Kızı konuşmaya ikna etmenin bir yolu olmalıydı. Kararını verdi, ve asil adımlarıyla salonda ilerlemeye başladı.

Hermonie Jane Granger, arkadaşları dans pistinin altını üstüne getirirken, profesörlerin masasına gelmiş ve Dumbledore’la sohbet etmeye başlamıştı.  Malfoy’un saldırılarına karşılık vermek istemiyordu. Onunla ilgileniyormuş gibi görünmemeliydi. Onu Malfoy’un ilgisini ve dikkatini çekmeden takip etmesi gerekiyordu. Bu yüzden Malfoy’un  aralarında geçenleri çabuk unutması için tüm gücüyle sabrını zorluyor ve safkan büyücüyü kışkırtıp kavga çıkaracak her türlü bakıştan, sözden ve hareketten uzak durmaya çalışıyordu. Tam Dumbledore da aynı şeyi tavsiye ediyordu ki, Draco Malfoy yanlarında belirip sohbetlerini böldü.

“İyi akşamlar Profesör”

“İyi akşamlar Bay Malfoy” Dumbledore şaşkınlığını yılların ağarttığı uzun sakalının altına gizlemeyi iyi becerdi.

“Size katılmamda bir sakınca var mı?”

“Elbette yok, Bay Malfoy.” Dumbledore konuşurken, Hermonie bakışlarını devirmiş, genç adamla göz göze gelmemeye ve yüzünü ifadesiz tutmaya gayret ediyordu.

“Profesör, düşündüm de, Bayan Granger bu gece çok güzel görünüyor. Onu bu dansa kaldırırsam belki tılsım dersinde yaşadığımız tatsızlığı affettirme şansım olur?”

Şaşkınlıktan gözleri kocaman açılan Hermonie’nin bir an için ağzı ayrıldı ama bir şey söyleyemedi. Bunu gören Draco’nun aklı, Syltherin’in ana koridorunun girişinde genç kızla burun buruna oldukları ana kaydı. Bir anlığına bedeni gerilen Draco kendini topladı ve dik duruşuyla kusursuz bir centilmen gibi kolunu Granger’a uzattı.

“Bayan Granger?”

Bu hareketi gören öğrenciler şaşkınlıktan donakaldılar. Hiçbiri bir şey diyemiyordu.  Ronald Weasley kızgın gözlerini Malfoy’a dikmişti. Bu bakışı yakalayan Draco keyifle sırıttı.

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

“Bu çok nazik bir teklif Bay Malfoy.” dedi takdir eden gözlerle Albus Dumbledore. “Bayan Granger?”

Dumbledore’un onayladığını gören  Granger , nazikçe elini Draco’ya uzattı.

Bütün salon nefesini tutmuş bu imkansız olaya şahitlik ederken,  Malfoy ve Granger pistin ortasına geldiğinde Malfoy durdu. Granger’ın elini nazikçe havaya kaldırdı. Genç kız Draco’nun kolunun altından bir kez dönerek, genç adamla yüz yüze geldi.

 Diğer öğrenciler yavaş yavaş geri çekilerek bu bir araya gelmesi imkansız tuhaf çifti izlemeye başladı. Pansy Parkinson Slytherin masalarından birinde, Granger’ı tırnaklarıyla parçalayacak gibi bakıyordu. Bu bakış Draco’yu eğlendirdi. Ginny’nin  salonu son derece iyi eğlendiren müzik grubundaki gitarist (eski erkek) arkadası, pistin ortasına zerafetle yürüyen bu kırmızı siyah giysili çifti dikkatle izledi ve onlara en çok yakışacağını düşündüğü parçayı çalmaya başladı : La cumparsita.

İlk notaların salonda çınlağını duyan Draco, Granger’ın ince belini kavradı ve tutkuyla kendine doğru çekti. Dans pistinin ortasında bedenleri birbirine dolanan çift göz göze geldiler. Draco, doğru adımlarla dansı yönetmeye başladı.

Hermonie, bu işkence ne kadar çabuk biterse o kadar iyi diye düşünüyordu. Genç adamın soğuk gri gözlerine bakması gerektiğinde mümkün olan en ifadesiz bakışını kullanmaya çabalıyordu. Ama genç adamın müziğin akışıyla onu evirip çeviren elleri arasında bunu yapmak çok zordu. Bu hadsizin suratına yumruk atmamak icin adamın bedenine dokunan parmaklarını sıktı Hermonie.

Draco elbette bu hareketi hissetti. Yüzünde en geniş sırıtışı belirdi. Granger’ı huzursuz etmeye bayılıyordu. Notaların ritmiyle ayakları birbirine dolanarak salonda tur atarlarken Granger’ın kulağına eğildi: “Gerçekten kütüphaneye gidiyormuşsun diye duydum, Granger.” 

Hermonie cevabı yapıştırdı . “Eldivenlerini giymeyi unutmuşsun Malfoy,”

Draco suratını buruşturdu, “Bir beyefendi kapalı salonda asla eldiven kullanmaz Granger, takıldığın insanlara bakarak böyle görgü kurallarını bilmemen normal.”

Malfoy,  Hermonie’nin“bir bulanığa dokunarak ellerini kirletme takıntısına gönderme yaptığını” anlamamıştı. Hermonie öfkeden kızardı.

“Benimle dans edince yüzüne renk geldi Granger” diye alay etti Draco. Kız cevap veremeden ritmi yumuşayan müziğin hızına uyarak, Granger’ın bacağını sol baldırından yakaladı ve beline doladı. Bedenini geriye doğru eğerek kızın bütün ağırlığını kendi üzerine çekti. Bu figür bütün salonun nefesini kesmişti. Öfkeden kuduran Ron ayağa kalktı ve piste yürümeye yeltendi. Fred ve George onu yerine oturttular. Hermonie sırtı dönük olduğu için olanı görmemişti. Ama Draco çevreye verdiği rahatsızlıktan pek memnundu. Sonra gözleri Granger’ın bal rengi gözlerine kaydı. Çilek kokusu genzine doldu yeniden. Draco sersemlemişti. Bir iki saniye hareket edemedi. Sonra notaları kaçırdığını fark ederek pozisyonlarını bozdu ve Granger’ı döndürerek kendinden uzaklaştırdı.

Kendi etrafında dönerek uzaklaşan Granger’ın narin bacaklarının etrafında uçuşan eteği Draco’yu yeniden sersemletti. Draco kafasını iki yana salladı , yüzüne ciddi bir ifade takındı ve genç kızı sertce kendine çekerek göğsüne bastırdı.  “Benden ne istiyorsun Granger?”

Genç adamın sert ve ani hareketleriyle birlikte müziğe ayak uydurmaya çalışan Hermonie şaşkın bakışlarını Malfoy’un soğuk gözlerine çevirdi. Oldum olası soğuk olan o itici gözlerde şimdi bir merak ışıltısı görüyordu Hermonie.  “Unuttun mu Malfoy, beni dansa kaldıran sendin. Ben bir şey istemedim.”

“Oyun oynama Granger. Seni dansa sadece konuşmak için kaldırdığımı biliyorsun.Beni takip etmeyi bırak. Bir dahakine seni öldürürüm ve bundan zevk alırım.” sözlerini kızın kulağına tısladığında, Hermonie’nin bütün bedeni ürperdi ve midesi kasıldı.

“Ben seni hiçbir zaman takip etmedim. Egonu zedelediğim için üzgünüm ama sandığın kadar ilgi çekici biri değilsin Malfoy.”

Bu sözle gururu incinen Draco, Granger’ı sertçe döndürerek kendinden uzağa itti.

Genç kız bu dönüşün etkisiyle yere kapaklandığında müzik bitti, ve Draco Malfoy bütün asaletiyle salonu terk etti.

 

 

 

Chapter Text

 

 

Malfoy ana salonu terk ederken, Ron düştüğü yerden doğrulmaya çalışan Hermonie’nin yanına koştu.  Kızı kollarına aldı ve yerden kaldırdı. Hermonie’nin yüzünü kendi elleri arasına alan Ron Baş parmaklarıyla kızın gözlerinden süzülen yaşları sildi.

“İyi misin Hermonie?”

“İyiyim Ron.”

“O aptal Malfoy’u geberteceğim! Neden kendini korumadın Hermonie! Neden sana zarar vermesine izin veriyorsun?”

“O bir şey yapmadı Ron, ben kendi ayağıma dolanıp düştüm.  O düşmemi umursamadı hepsi bu.”

Ron üzgün gözlerini Hermonie’nin gözlerine dikmişti. Elini kızın beline doladı ve ana salonda gece devam ederken birlikte Gryffindor’un ana salonuna geldiler. Ana salonun girişinde şişman pembe elbiseli kadın portresi  nazik bir reveransla karşıladı onları.

“Ahah sadece siz ikiniz misiniz? O da olur olur evet olur, bakın dinleyin şimdi bu çığlıkla elimdeki kadehi kırabiliyorum” diyip ağzını kocaman açtı.

Ron hemen araya girdi “Kırılmayan kadeh!”

Şifreyi duyan portredeki kadının yüzü asıldı “Bir dahaki sefere.”dedi bozularak ve kenara açılıp gençlere yol verdi.

Yatakhanelere çıkan merdivenlerin önüne geldiklerinde Ron durup Hermonie’ye döndü. Kızdaki durgunluk onu üzüyordu. Onun iyi olduğunu bilmeye ihtiyacı vardı. Sessizce sağ taraftaki kızlar yatakhanesine çıkan merdivenlere yönelen Hermonie’nin elini tuttu. Hermonie geriye doğru bir adım atıp elini genç adamın elinden çekmeden Ron’la yüz yüze geldi.

“Seni üzgün görmekten hoşlanmıyorum Hermonie. Neler olduğunu bana anlatmayacak mısın?”

Hermonie Ron’a baktı. Son yıllarda boyu uzamış omuzları genişlemişti. O artık eski çocukluk arkadaşı değildi, yetişkin bir erkekti karşısındaki. Ron’un varlığının kendine güven verdiğini hissetti. Ve o an bu duyguya her şeyden çok ihtiyacı vardı. Dumbledore’la birlikte sessizlik yemini etmişlerdi.Görevini anlatamazdı. Ama bu arkadaşlarının varlığını hiçe saymasını gerektirmiyordu. Birbirlerinin gözlerinin içine sevgiyle baktılar.

“Ben sadece yorgunum Ron.”

Ron bencil ve geveze değildi. İnsanlar yalnız kalmaya ihtiyaç duyduklarında onlara anlayış gösterebilirdi.  “İyi geceler Hermonie” dedi.

Gözleri birbirinden ayrıldığında Hermonie yeniden baktı genç adamın gözlerine.

“Teşekkür ederim Ron.”

Ronald başını sağ yana hafifçe eğerek gülümsedi.  Girişleri yan yana olup her ikisi iki ayrı yöne yükselen merdivenlere yöneldiklerinde elleri usulca ayrıldı.

Ertesi sabaha uykusunu alarak gözlerini açan genç kız günlerdir ilk kez dinlendiğini hissediyordu. Düne göre daha keyifliydi. Hızla hazırlanıp ana salonda kahvaltı yapan arkadaşlarına katıldı. Gryffindor masasında, diğer masalarda olduğu gibi dün akşamki partinin muhabbeti dönüyordu. Gençler şaka yapıyor, yiyip içip gülüyorlardı. Gecenin olay tangosu çoktan unutulmuşa benziyordu. Hermonie’ nin keyfi biraz daha yerine geldi. Malfoy Slytherin masasında sırtı kendine dönük oturuyordu.  Yemek morali bozulmadan başarıyla bitmiş ve Profesör Lupin’in dersine katılmak için bahçeye çıkmışlardı.

Profesör de diğer herkes gibi bu sabah göğe yükselen bahar güneşinin aydınlığından çok hoşlanmış ve bu güzel temiz havadan faydalanmak için dersin bahçede yapılacağını duyurmuştu. Öğrenciler Hogwards’ın bakımlı bahçesine inerek Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Profesörü John Remus Lupin’i beklemeye koyuldular.  Öğrencilerden kimi taştan engin bahçe duvarının kenarına oturmuş, kimi ayakta dikiliyor, kimileri de sohbet ederek kısa yürüyüşler yapıyordu. Hermonie Ronald ve Harry’nin ortasında oturmuş her zamanki Hermonie olmuş yine sağa sola bilgiçlik taslıyordu.

“Biliyor muydunuz profesör Lupin her sabah Snape’in hazırladığı kurtboğan iksirini içiyormuş!”

“Profesör neden böyle bir şey yapsın ki?” diye itiraz etti Ronald.

“Çünkü o bir kurtadam” dedi Harry.

Hermonie yeniden lafa atladı, “O her dolunayda kurtadama dönüşüyor. Ve dönüşüm o kadar acı veriyormuş ki etrafındaki her insanı ısırarak parçalamak istiyormuş içgüdüsel olarak. O kurtadam olduğunda insan aklı kayboluyormuş Ron.”

“Vahşi bir hayvana dönüşüyormuş ve kimseyi tanımıyormuş” diye destekledi Harry.

Hermonie başını kaldırıp karşıya bakınca Draco Malfoy’u iki yanında insan azmanı badigardları Vincent ve Gregory ile gözlerini kendine dikmiş dururken yakaladı. İçi ürperen genç kız Malfoy’un geçen gece kendini yere itmesini hatırlayarak irlikdi. Bunu fark eden Ronald, Hermonie’nin baktığı yöne baktı. Malfoyu görünce konulu Hermonie’nin omuzlarına sardı ve Malfoy’a dik dik baktı. Hermonie ve Ron’un huzursuzluğunu gören Harry’de Malfoya tersce bakınca, sarışın genç soğuk kibirli bakışlarını başka tarafa çekti.

Hermonie’nin tedirginliğini geçirmek için dikkatini başka bir şeye çekmeye çalıştı Ron.

“Hermonie senin o şişko iğrenç kedinden nefret ediyorum! Traver’ı yemiş olabilir. Farem günlerdir kayıp!!”

Bu ani çıkışa üçü de gülmeye başladı. 

Profesör Lupin geldi ve havalı bir şekilde pelerinini tek omzunun üstünden geriye itip yakasının düğmeleri yarıya kadar açık beyaz gömleğini ortaya çıkararak, bahçede güneşi hissetmenin keyfiyle öğrencileri etrafına topladı.  Sabah selamlaşmaları bitmiş ve Profesör dersi anlatmaya başlayacakken genizden gelen ince hırıltılı tiksindirici bir erkek sesi bahçede yankılandı.

“Özünü göster!”

Gözleri korku ve hayretten yuvalarından fırlayan profesör Lupin diğer herkes gibi sesin geldiği yana baktı istemsizce.

Büyüyü yapan Peter Pettigrew’den başkası değildi. Herkes görmüştü uzun iğrenç tırnaklarıyla tuttuğu eğri büğrü asasını nasıl salladığını. Sarı kesmeşekeri gibi upuzun ön dişlerini daha da öne çıkararak kıs kıs güldü Kılkuyruk Pettigrew. 

Harry’nin ailesinin ölümünde parmağı vardı. Harry bunu biliyordu. Onu yakalamak için ok gibi fırladı yerinden Harry.  Kılkuyruk Harry’nin niyetini anladığında yasak ormana doğru kaçmaya başladı ama yanlış olan bir şey vardı. Pettigrew koştukça küçülüyordu, ve elbiselerinin içinde kayboldu. Sarı beyaz ekose gömlek , kahverengi pantolon ve eski siyah ayakkabılar yere cansızca yığıldı. Elbise öbeğinin içinden koyu sarı iri bir fare çıktı ve hızla ağaç köklerinden birinin dibinden yer altına girerek gözden kayboldu.

“Traver!” diye şaşkınlıkla bağırdı Ron.

“O senin faren miydi?” diye hayretle baktı Hermonie.

“Harry’yi yalnız gönderemeyiz!” diyen Ron, kızı elinden tutup çekerek ormana doğru koştu.

Aynı anda profesör Lupin’in göğsünden hırıltılı sesler çıkmaya başladı.  Vücudu ileri geri yamulurken kırılan kemik sesleri öğrencilerin kulaklarını acıtıyordu. Dizlerinin üstünde yere çöken profesör Lupin “KAÇIIIIIIN!” diye bağırdı. İkinci kez bağıramadan çenesi onlarca kırılma sesiyle öne doğru uzadı. İrileşip bıçak gibi sivrilen dişlerinin arasından salyalar süzülmeye başladı. Yerde kıvranan profesörün bedeni saniyeler geçtikçe irileşiyor, elbiseleri üstünde yırtılıp parçalanıyor ve tüm bedeni siyah tüylerle kaplanıyordu. Kulakları sivrileşen profesörün göz bebekleri şekil değiştirdi. İnlemesi kesilmişti. Herkesin kanı donmuştu. Kurtadam formunda ayağa kalkan Lupin, parlak bahar güneşinin altında gerindi , derin bir nefesle göğsünü şişirdi ve en korkunç sesiyle ulumaya başladı.

Cho chang korkudan ağlamaya başlamış, Neville Longbottom bir ağacın arkasına saklanıp nefesini tutmuştu. Slytherin’in iri yarı öğrencisi Vincent korkudan resmen altını ıslatmıştı. Sidik kokusu başka zaman olsa herkesin midesini bulandırır ve öğrenciler onla alay eder olurdu ama o an korkudan kimse bunu fark etmemişti.

Lupin salyalarını etrafa saçarak öğrencilerin üstüne saldırdı.  Lupin’den kaçmak isteyen öğrenciler, saklanabilmek için, kara ormanın “ kara orman” olduğunu unutmuş, çoktan ağaçların arasında kaybolmuşlardı.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

“Dur artık Harry!  Kaybolduk görmüyor musun?” Hermonie nefes nefese kalmıştı.

Ron ellerini dizlerinin üstüne koyarak soluğunu toplamaya başladı. Harry hırsını yenemiyor, bir o tarafa bir bu tarafa adım atıp sakinleşmeye çalışıyordu.

“Bu son fırsatın değil Harry, aptalca bir şey yapıp kendimize zarar vermeyelim. Nerede olduğumuzun farkında değil misiniz?”  Hermonie’nin bu sorusu Harry’yi kendine getirdi. Yasak ormandalardı. Ve nasıl geri dönüleceğini bilmiyorlardı.  Dakikalar önce kurtadama dönüşen Lupin ormanda başıboş dolanıyordu ve her an aralarından birini öldürebilirdi. Harry tehlikeyi anladığında elinde tuttuğu asasını daha sıkı kavradı. Kendi hırsı yüzünden en yakın dostları yaralanabilir hatta ölebilirdi. O anda duydukları ses gençleri şaşkına çevirdi.

“Expelliarmus!”

Slytherinli Gregory, Hermonie’nin asasını elinden uzağa fırlatan büyüyü yapmıştı. Hermonie’ye ikinci büyüsünü fırlattı.

“Dawod!”

!!! Uygulandığı yeri bıçak gibi kesen bu büyü Hermonie’nin kollarını bedeninden ayırabilirdi.  Herşey o kadar ani olmuştu ki Ron ve Harry ağzını bile açamamıştı.  Beceriksiz Gregory sözcüğü doğru tonlayamadığı için büyüsü tepti ve kendi asa tutan kolunu kesti. Gregory acıyla bağırıp olduğu yere oturdu ve insan irisi genç adam çocuk gibi ağlamaya başladı.

Gregory’nin büyüsünün geri teptiği anda yandaki ağacın arkasından çıkan Vincent asasını Ronald’a salladı. “Expelliarmus!”

Ronald çevik bir hareketle büyüyü savuşturdu. O Vincent’a , Harry de arkadan gelen Malfoy’a büyülerini fırlattılar, “Sersemlet!”

Onlar aralarında kapışırken asasını fırladığı yerden alan Hermonie Gregory’ye doğru yürüdü.  Gregory asasını sağlam eline aldı ve Hermonie’ye bir lanet fırlatmaya yeltendi.

Genç cadı erken davrandı, Gregory sözcükleri söyleyemeden salladı asasını, “İmmobulus!”

Suratına çarpan büyünün etkisiyle Gregory olduğu yerde donup kaldı. Kımıldayamıyordu ama olan biten her şeyi görüp duyabiliyordu. Hermonie kendisine yaklaşırken korkudan aklını kaçıracaktı.  Genç kız, iri yarı adamın yanına diz çöktü, asasını oluk oluk kan akan koluna dayadı ve “Ferula” dedi. Hermonie asasını salladıkça, yaranın üstüne sargı bezi dolanıyordu. bir iki saniye sonra Gregory’nin yarası sarılmış kanaması durmuştu. Gregory hareket edemiyor ve olanlara inanamıyordu. “Bu kız salak mı?” diye düşündü. Hermonie Gregory’ye baktı düşüncesini duymuş gibi. “Bir Gryffindor yaralılara saldırmaz ve ihtiyacı olanlara yardım eder. Buna insanlık denir.” dedi ve ayağa kalktı. Yaptığı büyü yüzünden genç adamı onlar uzaklaşana kadar hareket edemeyecekti.

Kan kokusu kara ormanda bir çok kötü canavarı kendine çeker, tabii örümcekleri de. Hermonie binlerce minik örümceğin ayaklarının altından aktığını fark edince çığlık attı.

“Hayır! Durun! Örümcekler! Harry!”

Expelliarmusla Malfoy’un asasını savuran Harry, Malfoy’a sağlam bir büyü atmaya hazırlandığı anda, Hermonie’nin çığlığıyla arkasını döndü ve dev bir örümceğin kendisine saldırmak üzere olduğunu gördü.  Malfoy’u unutup kendini savunma çabasına girdi.

Ron ve Vincent gözden kaybolmuştu. Gregory’nin kaya gibi donmuş hareket edemediği için örümcekler üstünden akıp gidiyor onu fark etmiyorlardı. Başka bir dev örümcek, keskin kıskaçları ileri geri kımıl kımıl oynarken kara kıllı iğrenç bacaklarıyla Malfoy’un üstüne yürüdü. Zehirinden bir damla bile bulaşsa Malfoy hemen orda ölürdü. Malfoy geri geri giderken yere düştü ve sürünmeye başladı. Sırtını bir ağaca dayayıp gidecek yeri kalmayana kadar geriye doğru süründü Malfoy. İçinen asasını elinden büyüyle alan Harry’ye küfürler savuran Malfoy, bir mucize olmadan hurtulamayacağını biliyordu. Kaçamazdı, saklanamazdı, ölümü kaçınılmazdı. Öleceğini anlayan Draco’nun soluk beyaz teni, daha canı bedenini terk etmeden bir cesetten daha da solgun hale geldi. Gözlerini kapatıp, fazla acılı olmamasını umarak beklemeye başladı.  Açlıktan salyaları akan dev örümcek iğrenç vıcırtılar çıkararak Malfoy’un üstüne kara bir bulut gibi çöktü.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

“Arania Exumai!”

Bayılan dev örümcek sırt üstü geriye yuvarlandı.

Draco, Granger’ın sesini duyduğuna bu kadar sevineceğine ölse inanmazdı ama olmuştu işte. Ve ölmemişti. Şaşkın gözlerle Hermonie’ye baktı. Neden kendini kurtardığını anlamamıştı. Çıkarı neydi bu aptal bulanığın?  Bir iyilik yaptı diye servetinden faydalanmak istiyor olabilir miydi? Aklı karışan Draco, ayağa kalktı ve Hermonie’ye soğuk kibirli gözleriyle boş boş baktı.

“Senin yerinde herhangi biri olabilirdi ve ben yine aynı şeyi yapardım.” dedi Hermonie. Aynı anda başka bir dev örümcek Hermonie’nin üzerine atladı. Genç kız kendini yere atıp ağaç köklerinin arasında yuvarlandı. Düştüğü yerden sol dirseğinin üstünde doğrulup sağ elindeki asasını üzerine yürüyen dev yaratığa salladı “Arania Exumai!”

Bu örümcek de  büyünün etkisiyle sırt üstü düşüp bayılmıştı. Ayağa kalkan Hermonie, Malfoy’u görmek için boşu boşuna etrafa bakıyordu. Çünkü Malfoy, kız yere düştüğünde, elinden düşürdüğü asasını bulmuş ve kendini ormanın uzak bir köşesine hiç vakit kaybetmeden ışınlamayı becermişti.

Kafasını iki yana sallayıp “Bildiğimiz Malfoy işte” diye düşündü Hermonie. Hayatını kurtaran genç kıza bir teşekkür bile etmemişti. Her zamanki gibi, soğuk,kibirli, tiksinerek bakmıştı. Ve ilk fırsatta onu tehlikenin ortasında yüz üstü bırakmıştı. Dumbledore , Malfoy’u izleme ve karanlık işlerden  sakınma görevini vermemiş olsaydı yaşamasına izin verir miydi Hermonie? Malfoy’a iyilik yapar mıydı? Küstahlıklarına sessiz kalır mıydı? Kesinlikle hayır. Ama ölmesine yine de göz yummazdı. “Aptal ve kibirli olmak birinin ölmesini gerektirmez” diye düşündü ormanda saklanacak bir yer bulma umuduyla koşarken.

Hava kararmaya başlamıştı ve yön bulmak git gide zorlaşıyordu. Hermonie paniklemeye başlamıştı. İkidir Lupin’in ulumasını duyuyordu. Gece çöktüğünde yasak ormanda Lupin’den çok daha tehlikeli yaratıkların ortaya çıkacağını biliyordu. Yasak orman ölmek istemeyen her Hogwards öğrencisine yasaktı.

Uzakta belli belirsiz bir yansıma gördü. O karanlık çalıların içinde bir şey yansımıştı. Hermonie ne olduğunu anlamak için gözlerini kısarak dikkatle ileri baktı. Karanlığın içinden peyda olan  daha da karanlık bir şekil attığı her ağır adımda biraz daha doğrularak tüm heybetiyle Hermonie’ye doğru ilerlemeye başladı. Yansıma, bu uğursuz gölgenin gözlerinden geliyordu. Hermonie anladı. Bu Lupin’di.  Korkudan ödü kopan genç kız ağır adımlarla geri geri gitmeye başladı. Kız hızlandıkça, kurtadam da hızlanıyordu. Hermonie arkasını dönüp vargücüyle koşmaya başladı. Kurtadamın hızı ürkütücüydü. Hermonie aşağı kıvrılan yamaçtan aşağı yarı kayarak yarı koşarak inmeye çalıştı. Yamacın yarısına gelemeden kurdun pis kokan nefesini ensesinde hissetti. Arkasına baktı. Yüzüne doğru savrulan bıçak gibi iri tırnaklı pençeyi gördüğünde aklı çıktı. Ayakları birbirine dolandı ve bayır aşağı yuvarlanmaya başladı. Yüzünü tek hamlede parçalayabilecek devasa pençe kafasının üstünü kız düşerken kıl payı sıyırmıştı. Yuvarlanarak düşen kız düzlüğe ulaştığında başını büyük bir taşa çarpınca bedeni durdu ve dünyası karardı.                                             

Lupin’in gölgesi akşamın son ışıklarında Hermonie’nin bedenini karanlığa gömdü.

 

 

Chapter Text

 

 

“Homorphus!”

Dikkatli bir şekilde yapıldığında bir kurtadamı bölgeden uzaklaştırabilecek tek büyüydü ve Malfoy büyüyü atarken tüm dikkatini kullanmıştı.

Büyüsü Lupin’in göğsünde patladı. 

Arkasını dönen iri canavar koşarak karanlıkta kayboldu.

Malfoy, Hermonie’nin başında diz çöktü. Parmaklarını kızın boynuna dayadı ve ölüp ölmediğini kontrol etti. Nabzı zayıf da olsa atıyordu. Güzel, artık bir bulanığa can borcu kalmamıştı. Bu skoru da eşitlediğine göre canı sıkılmazdı, konu kapanmıştı. Ayağa kalktı, arkasını döndü ve yürümeye başladı.

Batan güneşin kızıl ve mora boyadığı ufka bakan soğuk gözlerine kararsız bir ifade oturdu.  Eğer o bulanığı baygın halde yasak ormanın ortasında bırakırsa, sabaha kadar kemikleri bile kalmazdı ve bu skoru eşitlemek filan olmazdı. Bir Malfoy asla borçlu kalmamalıydı. Bunu neden yaptığını sindiremiyordu ama arkasını dönüp Hermonie’yi kucaklarken kendine bu bahaneleri söyledi Draco.

Genç kızı kollarına almak kendini iyi hissettirmişti. Doğru karar vermeye bağladı bunu. Onu soldaki ağaç kümesinin arkasına gizlenmiş küçük mağaraya kadar kucağında taşıdı. Aslında saçına elini dolayıp Granger’ı yerde sürüklemek de iyi bir fikir olabilirdi. Ama aklına gelen bu fikir zannettiğinin aksine kendini eğlendirmedi. Hermonie’nin zayıflığıyla bir türlü alay edemiyordu. Kollarında taşıdığı kız çok savunmasız görünüyordu. O, masum görünüyordu. O, bugün yaptıklarından sonra çok, asil görünüyordu. Çoğu safkan böyle asil şeyler yapmazdı. O, çok güzel görünüyordu.

Başını eğerek mağaranın girişinden içeri giren Draco, kucağındaki kızı sağa sola çarpmamaya ekstra özen gösterdi. Kızı duvarın dibine yatırdıktan sonra girişin önüne çıkarak koruyucu büyüleri arka arkaya tekrar etti, “Salvio Hexia, Protego tatalum, Salvio Hexia, Protego tatalum.”

Hava kararmıştı ve mağaranın içine dolunayın parlak ışığının bir kısmı girmeyi başarıyordu. Granger uyanmamıştı. Draco, kızın yanına diz çöküp bir kez daha kontrol etti ölüp ölmediğini. Nabzı yavaştı ama atıyordu. Ama bir terslik vardı. Kızın bedeni buz gibi soğumuştu bir saat içinde.Draco ceketini çıkardı.Kızın yanına oturarak sırtını duvara dayadı. Granger’ı kucağına çekip başını omzuna dayadı ve ceketini kızın üzerine örttü. Ceketin üzerinden de pelerinini sardı. Genç kızın buz gibi yüzü boynuna değdiğinde Draco’nun bütün bedeni güçlü bir ürpertiyle gerildi. Daha derin ve daha sık nefesler almaya başladı. Başka şeyler düşünmeye çalıştı ama bedenindeki gerilimi azaltamıyordu. Genç erkeğin boynunda atan şah damarı ve alın damarı belirginleşti. Kuvvetle deli gibi atan kalbinin her bir vuruşu kulaklarında çınlamaya başladı. Sıcak bastı vücudunu. Huzursuzca kıpırdandı. Hermonie’ye saran kollarını tüm kuvvetiyle sıktığında genç kızın başı geriye düştü ve ay ışığı yüzüne vurdu. Draco, Hermonie’nin yüzüne baktı…….Çok güzeldi….. Çok savunmasızdı……... Çok masumdu…… Draco’nun kolları gevşedi…… Tek eliyle kızın yüzüne düşen yumuşacık bir parça bukleyi geriye doğru itti. Günün geriliminden bembeyaz olmuş dudaklarına dokundu usulca. Aklına Slytherinin ana koridorunun girişinde yaşadıkları ilk temas gelmişti. Kızın ağzı yarı açık dudakları tozpembeydi. Çilek kokuyordu. Şefkatle gülümsedi Draco. Kızın başını nazikçe göğsüne dayadı. Uykuya kapanan Draco Malfoy’un gözlerine hayatında ilk defa yeni bir ifade yansımıştı:

Merhamet.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Mağaranın girişinden gözüne vuran güneşle rahatsız olan Hermonie gerinerek uyandı. Başında sebebini bilmediği korkunç bir ağrı vardı. Yorganı üstüne çekmek için uzandı ama yorganı yoktu. Yastık da yoktu. Yüz üstü dönerken ağzına giren toprağı çıkarabilmek için tiksinerek tükürdü. O an yatağında olmadığını anladı ve olanları hatırladı. Korkudan ürperen Hermonie, nerede olduğunu bilmediğini fark etti. Bu mağaraya nasıl gelmişti?  Lupin onu tanımış mıydı? Yoksa yeniden insan formuna mı dönüşmüştü? Yoksa bir at adam mıydı onu kurtaran? Arkadaşları olamazdı çünkü onları kaybedeli uzun saatler olmuştu. Acaba başlarının çaresine bakabildiler mi diye endişelendi Hermonie.  Sonra Hogwards’a nasıl döneceğini düşünmeye başladı.  “Bir yerden başlamak zorundayım” diyerek ayağa kalktı, mağaranın çıkışına yürüdü. Dışarı adım atacakken aniden geriye zıpladı. Son anda üstüne basmaktan kaçındığı toprağın üstüne bir hariya çizilmişti. İşaretli yerde Hogwards yazıyordu ve diğer işaretli yerde de “şu anda buradasın” yazıyordu.  Profesör Lupin miydi bu gerçekten? Başka kim olabilirdi ki?

Hermonie asasını çıkardı. Toprağa çizilen haritayı büyüyle hayava çizdi. Asası  havada asılı duran haritayı kız yürürken onun birkaç adım ilerisinde tutuyor ve modern bir navigasyon cihazı gibi yolun neresinde olduğunu ve nereye gideceğini gösteriyordu.  Bir buçuk saatlik yürüyüşten sonra ağaçlar aralandı ve Hagrid’in kulübesi ortaya çıktı.  Hagrid kapısının önünde devasa köpeğine sabah kahvaltısı veriyordu.

“Hagrid!”

“Hermonie!”

Hermonie, şaşıran dev adama doğru koşup boyunun yettiği ölçüde Hagrid’in göbeğine sarıldı. Hagrid de ona.

“Hermonie, Tanrı aşkına neredeydin? Bütün gece seni aradık! Gel, gel bakalım bir fincan sıcak çay iç.” Hagrid genç kızı kulübesine davet etti ve ona çay verdi. Hermonie olanları anlattı.

“Çok ilginç. Kurtadamlar insan akıllarıyla düşünemezler bu mümkün değil. Belki Harry ve Ron yardım etmiştir sana.”

“Ama bu çok mantıksız neden beni orda yalnız bırakıp gittiler ki?”

“Belki yardıma ihtiyacı olan başka öğrenciler için gittiler?”

“Hımm..Haklı olabilirsin Hagrid. Öyleyse onlar hala  yasak ormanda olabilirler! Geri dönmeliyiz!” heyecanla ayağa sıçradı Hermonie.

“Hayır, hayır, buna hiç gerek yok. Herkes hava kararmadan dönmüştü. Biz seni aradık ve bu sabah yeniden aramaya çıkacaktık. Dönmene çok sevindim Hermonie.”

“Teşekkür ederim Hagrid.”

Kafası karışan Hermonie Gryffindor yatakhanesinin yolunu tuttu. Slytherinin kuzey kulesinden kendini izleyen platin sarısı saçlı, gri soğuk bakışlı genç adamı görmedi.  Hermonie  Hogwards’ın arka kapısından içeri girdiğinde, yakışıklı adam penceresini kapattı ve perdesini çekti.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Hermonie, Gryffindor ortak salonuna girdiğinde arkadaşlarının sıcak karşılaması içini ısıttı. Onu sarılarak karşılayıp salonun ortasındaki koltuğa oturttular. Bütün arkadaşları etrafını sardı ve saatlerce olanları konuştular. Harita meselesini bir türlü çözemiyorlardı. Bu konu da çözülmemiş gizemler listesinde yerini almıştı. Bir önceki gün yaşadıkları talihsizlik yüzünden başyönetici o sabahı dinlenerek geçirmelerine izin vermişti ama öğleden sonra derslere devam etmeleri gerekiyordu. 

 

Bu talihsiz olaydan sonra Hogwards üzerinde tüm baskısını kullanan Sihir Bakanlığı, Profesör Lupin’in görevine son verilmesini sağlamıştı. Onun yerini  bir süreliğine Mad-Eye alacaktı. Seherbazlar kadar öğrenciler de Mad-Eye’dan çekinirdi. Derse geç kalmamak için acele ederlerken , Slytherin bölüm başkanı Profesör Snape , Harry, Ron ve Hermonie’nin yolunu kesti. Tek kaşını havaya kaldıran Spane, üçlüye burnunun üstünden bakarak, “Bayan Granger, beni takip edin.” dedi her zamanki buz gibi soğuk ve otoriter ifadesiyle. Gençler birbirlerine bakıştılar. Bakışlarıyla “sorun değil” dedi Hermonie. Erkekler sınıfa giderken, o da Snape’in uzun adımlarına yetişmek için hızlandı.  Snape’in arkasından giderken Malfoy yanından geçti. Bir kere bile yüzüne bakmamıştı genç adam. Hermonie omzunun üstünden bir saniyeliğine Malfoy’a dönüp baktığında, Pansy Parkinson’la kol kola yürüdüklerini gördü. Genç adam hiç istifini bozmadan Parkinson’la sohbet ederek yürüdü ve koridorun köşesinden dönüp gözden kayboldu. Hermonie de Snape’in peşinden koşturdu.

 

“Bu iksirin bir yudumu Bayan Granger…” sesi donuk, kelimeleri tane tane ve her birinden ayrı tiksiniyormuş gibi konuşan Snape, “bir saatliğine sizi görünmez kılar.” Profesörün gözleri de sesi kadar donuktu. “Dumbledore, ihtiyacınız olduğu sürece, …” duraksayıp Hermonie’yi tepeden tırnağa süzdü, “… size devamını sağlamamı istedi. Çıkabilirsiniz.”

 

Hermonie, Snape’le daha fazla yalnız kalmadığı için memnun, iksiri kullanması gereken yerler için tedirgindi. Dumbledore söylemişti. Draco’nun odasını araştırması gerekiyordu. Onun hakkında daha çok bilgi istiyordu başyönetici. Karanlık tarafa geçtiğini gösteren herhangi bir kanıt işini görürdü ve görevi biterdi. Ve ayrıca belki Draco’nun o binada, eğer kullanıyorsa, hangi Syltherin öğrencilerini nasıl kullandığını da öğrenmeliydi. Hermonie yutkundu. İksiri cebine koyup, Profesör Sybill Trelawney’in kehanet sınıfına yürüdü. Hermonie kapıyı çalamadan “İçeri gelin Bayan Granger” dedi Profesör Sybill Trelawney. Bardak dibi gibi kalın camlı gözlüklerle gözünün önünü göremezken, olan ve olacak olan her şeyi çok net görürdü Sybill Trelawney. Hermonie de kahvelerini içen diğer öğrencilerin yanına oturdu. Fallarını kapattılar ve kehanetlerde bulunmaya başladılar.  Profesör konsantre olmalarını istemişti. Bazan transa giriyor ve kendine ait olmayan bir sesle kehanetlerde bulunyordu eline aldığı fincanlara bakarak. En son Hermonie’nin yanına geldi.

 

“Fincanınızda ne görüyorsunuz Bayan Granger?”

 

“Ben, emin değilim Profesör.”Hermonie derste yan tarafında oturan ve çok sıkı fıkı muhabbet eden Malfoy ve Parkinson yüzünden konsantre olamıyordu.  Onların konuşmalarını dinliyordu bir şey bulabilmek umuduyla. Malfoy’a bakmamaya özen gösteriyordu. Dikkat çekmemesi lazımdı. Malfoy, Hermonie derse geç girdiğinde alay etmek için bile dönüp yüzüne bakmaya tenezzül etmemişti. Bütün ilgisi Parkinson’un üzerindeydi ve çok keyifli görünüyordu.

 

Kehanet uzmanı Sybill Trelawney, Hermonie’nin fincanını eline alarak dikkatle içine baktı. Hermonie tedirgin olmuştu. Ölüm, tehlike, gizem, sır , yakalanmak gibi kelimeler beklerken, gülümseyen profesör “aşk” dedi.

 

Draco Malfoy o gün ilk kez başını kaldırıp Hermonie’ye baktı.

 

Bütün sınıf konuşmayı kesmişti. Çıt çıkmıyordu. Bu dedikoduyu kaçırmak istemiyordu kimse.

 

“Anlayamadım Profesör” dedi Hermonie en çekingen ses tonuyla.

 

“Aşk” dedi profesör, “kaderinizde büyük bir aşk var.” profesör kıkırdadı “ayaklarınızı yerden kesecek.”

 

‘Bu kadarı da fazla yani ciddiyetle girdiğimiz ders dedikodu mekanına döndü’ diye düşündü Hermonie. Harry diğer bir iki arkadaşı gibi  Hermonie’ye belli etmemeye çalışarak gülüyordu.Kızın rahatsızlığı yüzünden apaçık belli oluyordu. Ron’un gözleri hevesle parlamış, arzuyla Hermonie’ye bakıyordu.

 

“Tebrikler Hermonie!” dedi Ginny. Alkış,kıyamet,kahkaha,şamata ortalık yıkıldı.

 

Hermonie öfkeden ve utançtan kıpkırmızı olmuştu. Ron’un yüzünde geniş bir gülümseme gözlerini Hermonie’den ayırmıyordu. Sınıfta Hermonie kadar sessiz ve gergin bir isim daha vardı. Soğuk gri bakışları daha da soğumuş Draco Malfoy iğrenen gözlerle Sybill Trelawney, Hermonie Granger, Ronald Weasley üçlüsüne bakıyordu. Hermonie Malfoy’un  bakışındaki nefreti yakaladı. Midesi öyle kasıldı ki o anda çok uzak bir yere buharlaşmak ve bir daha asla geri dönmemek istedi.

 

Lupin görevden uzaklaştırılmıştı. Draco’nun babası Lucius Malfoy, Sihir Bakanlığında çalışan bazı seherbazları gizlice öldürtmüş ve yerine ölümyiyicileri yerleştirmişti. Sıkıntılı günler geçiriyordu büyücü dünyası. Bu yüzden Dumbledore, Draco Malfoy’un daha sıkı takip edilmesini emretmişti.

 

Ders bittiğinde sınıfı koşan adımlarla terk eden Hermonie, en yakın kızlar tuvaletine girerek, Snape’in verdiği görünmezlik iksirinden bir yudum içti. İşe yaramıştı. Elleri kaybolmaya başlamıştı.  Aynadaki görüntüsü silindiğinde,Hermonie, harekete geçti.

 

Karşı sınıfta oturan Luna, kızlar tuvaletinin kapısının kendi kendine açılıp kapandığını gördü. Kaşları hayretle havaya kalktı.

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Slyherin binasına doğru yürüyen Hermonie, kendi adımlarını görememenin tuhaflığını yaşıyordu. Hestia Jones’un öldüğü gün bulduğunu yakut pandantifi cebinden çıkarıp boynuna takmıştı. Bu kolye, bir çeşit kamera gibi çalışıyordu. Bu sayede, Hermonie’nin gördüklerini aynı anda Dumbledore da görebilecekti. Slytherin’in ana salonuna giren tablonun önüne geldiğinde donakaldı Hermonie. Şifreyi bilmiyordu. Ne yapacağını düşündü. Sessiz olmaya çalışarak bir iki kilit açma büyüsü denedi. Büyüleri tabloyu gıdıklamaktan ileri gitmemişti. Durup beklemeye başladı.  Köşeyi dönen Malfoy arkasından gelen Gregory ve Vincent’ı azarlayarak kendine doğru yaklaşıyordu.

“Neden itiraz ediyorsun Draco, bu çok eğlenceli olacak” dedi Vincent.

“Hem ormanda olanların öcünü alacağız!” diye hevesle kafasını salladı Gregory.

“Neyin öcünü alacaksın seni aptal! Sen basit bir büyüyü bile yapamadın. Unuttun mu büyün geri tepti kendini yaraladın! Ve o bulanık…” 

‘Bulanık’ kelimesini duyan Hermonie’nin tepesi atmıştı. Asasını çıkardı. O aptal sarışına haddini bildirmemek, kendini açık etmemek için dişini sıktı.

“… senin yaranı sardı. Bu rezaletin duyulmasını mı istiyorsunuz!” öfkeden kuduran Malfoy, iri kıyım arkadaşlarının  üstüne yürüdü.

Ayağını yere tüm gücüyle vurarak ileri bir adım attı, “Hiçbir şey yapmayacaksınız!”

Vincent ve Gregory şaşırmıştı. Aptal ifadelerle Malfoy’un yüzne bakıyorlardı. Ama Malfoy onlara doğru bir adım attıkça onlar da korkuyla bir adım geriye çekiliyordu. Malfoy’a saygı duydukları ve ondan korktukları belliydi. Cüsselerine bakınca Malfoy’u çok kolay altedebilecek kapasiteleri vardı. Ama Malfoy’un karizması ve ailesinden gelen gücü onları ölesiye korkutuyordu.

Malfoy üstlerine doğru bir adım daha attı, “Bir şey yapmayacaksınız dedim!”, bir adım daha, “Anladınız mı!”

“E-evet anladık. Patron sensin” dediler.

Şık pelerinini havada savurarak iki koca aptala sırtını dönen Malfoy öfkeli adımlarla Hermonie’nin üstüne yürümeye başladı. Snape’in verdiği görünmezlik iksirini içtiğini unutan Hermonie bir anlığına korkuya kapıldı. Sonra kendini topladı ve Malfoy kendine çarpmadan hızlı bir adımla sağa çekilmeyi başardı. Malfoy’un, deli gibi çarpan kalbinin sesini duymasından korktu.

Draco, nerden geldiğini anlamadığı bir rüzgar hissetti yüzünde.Afallayıp durdu. Havada çilek kokusu vardı. Başını sağa çevirdi. Hermonie’nin iksirin etkisiyle göremediği gözlerinin tam içine baktı. Ama kızın gözleri yerine, birkaç gün önce kızı sıkıştırdığı duvarı gördü.

Kafasını iki yana sallayan Malfoy “Aklımı kaçırıyor olmalıyım, Merlinin sakalı, resmen aklımı kaçırıyorum.” diye fısıldadı kendi kendine. Bunu Hermonie de duymuştu. Ve nefes almamak için eliyle kendi ağzını sımsıkı örtüp, Malfoy’un kendisine çarpmadan uzaklaşmasını diledi.

Malfoy tabloya dönüp parolayı söyledi “Şakayık soğanı.” Tablo asil gence yol verdi. Arkasından Vincent ve Gregory içeri girdi. Arkalarından da görünmeyen sessiz adımlarıyla Hermonie Slytherin’in ortak salonuna süzüldü.

Koyu yeşil, siyah  ve ahşap ağırlıklı döşenen salon Gryffindor’dan çok daha resmi ve lüks görünüyordu. Kendi ortak salonlarındaki sıcak aile havası burada yoktu. Köşedeki büyük şöminedeki odunlar kendi yalnızlıklarında çıtırdayarak yanıyordu. Odanın döşenmesi  farklıydı fakat ana planı kendi ortak salonlarıyla aynı görünüyordu. Karşı duvarda Slytherin yatakhanelerine çıktığını tahmin ettiği merdivenlerden biri sağa diğeri sola doğru kıvrılarak yükseliyordu.

Malfoy bir hışımla soldaki merdivenlere tırmanmaya başladı. Hermonie de yakışıklı genci kedi gibi hafif ve sinsi adımlarla takip etti. Kulenin en yüksek odasına geldiğinde kapısındaki kiliti sihirle açan Malfoy odasına girdi. Kapısını kapatmak için geri ittiğinde, dışarıda kalmak istemeyen Hermonie de kapıyı diğer taraftan itti. Kapısının kapanmamak için direndiği hiç olmamıştı. Şaşıran Malfoy bir anlığına kapının kolunu bıraktı. Fırsattan yararlanan Hermonie içeriye attı adımını.Malfoy kapısını kapatmak için yeniden ileri uzanınca görünmeyen Hermonie ile dudak dudağa geldi. Kendini sakınmak isteyen genç kız hızlı ve sessiz bir hamleyle yeniden sağ tarafa atılırken uzun buklelerinden biri Malfoy’un sol yanağını belli belirsiz okşayarak geçti. Saçlarını bağlamadığı için, kendine sessizce lanetler yağdırdı Hermonie.

Draco ortak salonun girişinde hissettiği o hafif rüzgarı yeniden hissetmişti.  Yumuşacık bir şeyin yanağına dokunduğuna yemin edebilirdi. Bu defa kaşlarını çatarak ama çok sakin bir tonda “Kesinlikle aklımı kaçırıyor olmalıyım.” dedi. Draco Malfoy asasını çıkardı. Attığı büyüyle kapısı kapandı ve kilitlendi. Yalnız kalmışlardı.

Yokluktan odasını dolduran çilek kokusunu her nefeste içine çeken Draco, keçileri kaçırdığına kesin kanaat getirerek aklını toplamak için pencereleri açtı. Taze havayı içine çekince kendini daha iyi hissetti.  Havalı pelerinini çıkarıp karizmatik bir hareketle çift kişilik lüks yatağının ayak ucundaki siyah deri pufun üstüne attı.  Pencerenin önüne geri döndü ve yüksek kulesinden ufuk çizgisini izleyerek aklını toplamaya çalıştı.

Kapının yanındaki duvara sırtını dayamış, gözleriyle odayı ve Malfoy’u inceleyen Hermonie,  tavana tasvir edilmiş canlı uzay resmine hayran kalmıştı. Bu büyüyü aptal sarışın Malfoy yapmış olabilir mi diye düşündü.  Her ne kadar uzayın karanlığı çok gerçekti görünerek insanı ürkütse de, yanıp sönen yıldızların tasviri ve gezegenlerden yansıyan ışıkları odaya ayrı bir ışık veriyordu. Malfoy’un odası ışıkları söndürse bile tavandaki tasvir sayesinde asla zifiri karanlık olamazdı.

Malfoy’un odasını böyle hayal etmemişti Granger. Aslında bu konuda uzun uzadıya kafa yormamıştı ama yine de beklediği bu değildi. Birkaç pahalı sıkıcı bohem tarzı eşya, kendisi yeni tarzı eski oymalı bir kral yatağı filan görmeyi umuyordu. Ama gördüğü çok farklıydı. Muhakkak dokunduğu her şey pahallıydı ama öyle alışılageldik klasik mobilyalar yoktu. Her şey son derece sade ve ince zevkliydi. Abartılı gösterişi olan tek bir parça bile yoktu. Eşyaların hepsi bir birinden farklı tarzda gibi duruyor ama bir arada mükemmel bir uyum oluşturuyordu. Çizgileri modern ve zevk sahibiydi. Siyah atlastan yatak örtüsü tavandaki uzay tasvirinin devamı gibi duruyor, yukarıdan parlayan yıldızların yansıması örtünün üstünde solgunca yanıp sönüyordu. Odanın içinde iki kapı daha vardı. Birinin giysi odası olduğunu , önünde duran boy aynasından ve onun çerçevesiyle takım, siyah, son derece narin, ince bir dantel gibi oyulmuş yelpaze formlu paravandan anlamıştı. Diğer kapının  banyoya açıldığını tahmin etti.  Odanın bu  kısmına geçmek için iki basamak merdiven inilmesi gerekiyordu. Hermonie kitaplığın ve çalışma masasının durduğu  giriş kapısının yanında Malfoy’u yukardan izliyordu.

Birinci sınıftan beri binlerce kez gördüğü, her gördüğünde sinirlerini geren, kendini beğenmiş, ukala, duygusuz Draco Malfoy’a, onun her günki platin sarısı saçlarına ve siyah pahalı takım elbisesine, onu ilk kez görüyormuş gibi baktı Hermonie.  Onu hiç bu açıdan görmemişti. Gözünde yıllardır iflah olmaz bir zengin züppesinden başka bir şey olmayan Draco Malfoy, bugün genç kıza farklı görünüyordu.

O sessiz fısıltı odanın bej rengi duvarlarında yankılandığında her iki genç de düşüncelerinden sıyrıldı. Malfoy camı hızla kapattı, geniş adımlarla odayı geçerek merdivenleri bir sıçrayışta çıktı ve çalışma masasının üstündeki ayaklı, büyük, yayvan, siyah kristal kasenin içine baktı. Kaseyi dolduran su Narcissia Malfoy’un yüzünün formunu almıştı, konuşuyordu.

“Anne,”

“Draco iyi misin?”

“Evet anne.”

Her ikisi de fısıldıyordu. Söylenenleri duyabilmek için masanın yanına yaklaşan Hermonie, Draco’nun tam karşısına dikildi.

“Baban seni görmek istiyor.  Yarın Hogsmeade’de. Onunla hava karardıktan sonra Domuz Kafası Barında buluşmalısın. Hogwards’dan çıkman için  Profesör Snape sana yardım edecek. Çok dikkatli ol Draco.”

“Babam neden beni görmek istiyor?”

“Bilmiyorum.”

“Anne,”

“Asanı yanından ayırma Draco.Şimdi gitmeliyim. Seni seviyorum.”

Narcissia Malfoy’un yansıması kayboldu. Su normalde döndü. Draco afallamıştı. Hermonie, her ne olacaksa Draco’nun da yarın akşam öğreneceğini anladı ve Dumbledore’un da olanları pandantifi aracılığıyla görmüş olmasını diledi.

Draco asasını şakağına dayadı, bir parça anıyı zihninden çekip suyun içine bıraktı. Draco’nun kendine ait bir düşünseli mi vardı? Düşünseller, büyücünün aklı karışık olduğunda, yaşadığı olayları dışarıdan görebilmesi için tasarlanmış bir buluştu. Hermonie, Malfoy’un aklına ulaşmanın bir yolunu bulduğuna sevindi.

 Draco, Hermonie’nin yanından yürüyüp giyinme odasının önüne gitti. Ceketini çıkarıp yandaki koltuğun üstüne attı. Siyah deri ayakkabılarını çıkarırken gömleğinin düğmelerini çözdü. Utançla ellerini yüzüne kapatan Hermonie “kahretsin” diye düşündü. Pandantifi gömleğinin altına soktu. Dumbledore’un bu ayrıntıları görmesine gerek yoktu.

İzlendiğinden haberi olmayan Draco kemerini çözüp pantolonunu indirdi. Hermonie, Draco’nun üstünü değiştiği umarak parmaklarını aralayıp kaçamak bir bakış attı. Sonra utançtan kızararak arkasını döndü ve ses çıkarmamak için ağzını elleriyle kapadı. Draco dolaptan bir havlu alarak, her zamanki havalı Malfoy yürüyüşüyle banyonun yolunu tuttu.

Banyodan su sesi gelince, Hermonie rahat bir nefes aldı. Görünmezliğini garanti altına almak için iksirinden bir yudum daha içti, sonra yüzünü Draco’nun masasında tüm ihtişamıyla duran siyah kristal kasenin içine soktu. 

Yüzü suya değer değmez görünmeyen eller bir uçurumdan aşağı çekti genç kızı.  O ani düşme hissi yüzünden neredeyse çığlık atacaktı. Sonra kendini Hogwards’ın kütüphanesinde buldu. Harry ve Ron’la ödev yapıyorlardı. Draco kitap rafının ardından soğuk gözlerle onları izliyordu. Draco’yu gizlice onların yaptığı ödevi çalmakla suçladıkları gündü bu. Asalarını birbirlerine çekmişler, Severus Snape araya girip Malfoy’u oradan uzaklaştırmıştı. Kütüphaneyi terk eden Draco’nun yüzünde öfke vardı. Hermonie olayı bu bakış açısından görmemişti. Draco’nun görmeye çalıştığı şey ödevleri değildi, genç kızın kendisiydi! Sonra etrafındaki görüntüler birbirine girdi, renkler çevresinde dönmeye başladı. Görüntü netleştiğinde yemek salonunda Ron’un yanında oturuyordu. Ron yemek yerken, Hermonie Harry ve Ginny ile sohbet ediyordu. O gün ve diğer bir çok gün fark etmediği şey, Slytherin masasında arkası dönük oturan Draco’nun bütün ilgisiyle her yemekte kendini dinlediğiydi. Ve Ron kendisine her yakınlık gösterdiğinde Draco arkasını dönüp onlara sataşmıştı. Anılar akmaya devam etti. Hermonie, yaşadıkları her olayı Draco’nun bakış açısından yeniden yaşadı. Bitkibilim dersinde kendini sersemlettiği için vicdan azabı çekişi-  ‘vay be’ dedi ‘meğer Malfoy’un vicdanı varmış’-,  iksir dersinde Hermonie için endişelenmesi ve onu gördüğünde yaşağıdı sevinç, Slytherin binasına açılan koridorda kızın bulanık kanından tiksinip, güzelliğinden afallarken yaşadığı kafa karışıklığı, ormanda olanlar… Aman tanrım ormanda olanlar!

Hermonie kendini düşünselden geriye çektiğinde yüzü utançtan bir kez daha kıpkırmızı olmuştu.  Mağaranın girişine çizilen haritanın gizemi çözülmüştü. Öfkeyle kapıyı çarparak Malfoy’un odasını terk eden kız koşarak kendini Gryffindor ortak salonuna attı.

 

Sıcak suyun altında gözlerini kapatmış zihnini dinlendiren Malfoy, çarpan kapısının sesini duymamıştı.

 

 

Chapter Text

 

 

 

Gryffindor’un ortak salonuna girmeden önce eski görünür haline geri dönen Hermonie Jane Granger, az önce yaşadıklarını henüz hazmedememişti. Olanlara hiçbir anlam veremiyordu.  Eğer Malfoy, göründüğü gibi biri değilse, neden olduğu gibi görünmüyordu? Belki de Dumbledore’un söylemek istediği şey buydu. Hepimizin içinde zaman zaman mücadele ettiğimiz karanlık bir tarafımız var. Ona yenilmemeliyiz. Kurtarılabilecek her ruh değerlidir. Hermonie, Draco’ya yardım etmeye karar verdi. Ama bunu gizlice yapacaktı. Aklına bir fikir gelmişti.

-------

Sıcak suyun musluğunu kapatan Draco, dizlerine kadar inen havluyu beline dolayarak duştan çıktı. Gidip yatağına uzandı. Her ne kadar başka şeyler düşünmeye çalışsa da, zihni olan tuhaflıklara anlam veremediği için yeniden aynı şeylere takılıp kalıyordu. Hermonie’nin kokusunu duyduğuna yemin edebilirdi. Odasında koruma büyüleri olduğu için içeri büyüyle giren her casusun anında deşifre olacağını biliyordu. – Tabi bu büyüyle giren casuslar için geçerliydi. Snape’in görünmezlik iksiri yapacak kadar kendini aştığını ya da Hermonie’nin büyü yapmadan odasına dalacak kadar cesur olabileceğini düşünmesi imkansızdı.-  Aklının kendine oyun oynadığını düşündü. Kokuyu zihni uydurmuş olmalıydı. Zaten havalanan odadaki taze kesilmiş çimen kokusu kendini daha iyi hissettirmişti. Anlık bir zayıflık diye düşündü. Granger’ın ay ışığındaki yüzünün görüntüsünü hızla aklından uzaklaştırdı ve aklının böyle karışmasını önlemek için Pansy’yle daha çok zaman geçirmeye karar verdi.

------

Ertesi gün ne Granger, ne de Malfoy birbirlerinin yüzüne bakmamışlardı. Sessiz sıradan bir gün geçmişti.  Akşam yemeği zamanı geldiğinde öğrenciler ortak salona geçtiler.

Hogwards öğrencileri keyifli sohbetler eşliğinde yemeklerini yiyordu. Ron yemek yerken gözü bir şey görmüyordu. Hermonie onun bu haline güldü. Diğer arkadaşlarına döndü, masaya eğildi, onlarında eğilmesini istedi ve fısıldadı.

“Bu akşam Üç Süpürge Barına gitmeye ne dersiniz çocuklar?”

Ginny bu fikre bayılmıştı “Evet bu harika olur!”

Ginny’nin heyecanı Harry’ye de bulaştı “Uzun zamandır derslerden başka bir şey yapmadık. Bu çok hoş olabilir.”

“İyi de gece yarısı Hogwards’dan elimizi kolumuzu sallayarak çıkamayız salaklar. Bay Finch bizi anında yakalar.” diye itiraz etti Ron ağzındaki lokmayı şapırdatarak çiğnerken.

“İşte bu yüzden Harry’nin görünmezlik pelerinini kullanacağız.” dedi Hermonie bir sırrı paylaşır gibi.

Dört arkadaş uzun masanın ortasında kafa kafaya vermiş, onları kaçamak bakışlarla izleyen bir çift soğuk gri gözün farkında olmadan, planlarını yapmışlardı.

Draco Malfoy yerinde huzursuzca kıpırdandı. Sonra boş vererek sol yanına döndü.

“Pansy canım, bu akşam  göz alıcı göründüğünü söylemiş miydim?”

 

Herşey Hermonie’nin planına göre işliyordu. Malfoylar aile toplantılarını yaparken o da yakınlarında olacak ve hesapta olmayan bir saldırı olursa da arkadaşları yakında olacaktı. Bu olanlardan Dumbledore hariç hiç kimsenin haberi yoktu.

 

Yemekten sonra bölümler kendi anabinalarına dağıldılar. Severus Snape, Malfoy’u alarak kendi odasına götürdü ve koridordan öğrencilerin ayak sesleri kesildiğinde yer altındaki zindanlara indiler. Asalarının ışığıyla yollarını aydınlatarak yürüdüler.

“Bu tüneli takip et.” dedi Snape ve arkasını dönüp geldiği yoldan geri döndü. Karanlıktan ve soğuktan içi ürperen Malfoy , yer altındaki patikadan Hogsmeade’de Domuz Kafası Barına doğru ilerledi.

Aynı dakikalarda Harry’nin babasından kalan görünmezlik pelerinin altına sıkışan dört çılgın genç, Hagrid’in kulübesinin yanından geçerek büyücü köyünün yolunu tutmuştu bile.

Domuz Kafası barı pek tekin bir yer olmadığı için Hogwards öğrencileri genellikle Üç Süpürge barını tercih ederdi.

Barın sıcak atmosferi karanlıkta üşüyen gençleri bağrına bastı. Pek ayak altı olmayan bir masaya yerleşen gençler köpüklü biralarını sipariş ettiler ve müziğin keyfini çıkarmaya başladılar. Harry son quidditch antrenmanında olan komik olayları anlatıyor ve kahkaları barın içindeki keyifli müziğe karışıyordu.

 Birasından büyük bir yudum alan Hermonie, “sanırım çok içtim, biraz hava almalıyım” dedi.

“Birlikte gidelim” dedi Ron.

“Gerek yok Ron hemen dönerim” diyerek aceleyle çıktı Hermonie açık havaya. Domuz Kafası Barı yakındı. Kendini üst kata ışınlamayı düşündü sonra hemen vazgeçti. Arka pencerenin gerisinde iki sarışın Malfoy’un karşılıklı oturduklarını gördü. Emekleyerek pencerenin altına geldi ve onları duymanın bir yolunu düşündü. Lucius Malfoy’dan korkuyordu. O acımasız bir büyücüydü. Henüz ona meydan okuyacak kadar büyü öğrenmemişti. Ne yapacağını bilemez beklerken boynundaki pandantifin ısındığını hissetti. Dumbledore ona bu görevde bu kolye aracılığıyla yardım edeceğini söylemişti. Gerçekten de öyle oluyordu. Kolyeden fısıltılar geldiğini duydu. Kulağına götürdü sonra kolyeyi duvarla kulağı arasına alıp içerde konuşulanları dinlemeye başladı.

“Zamanı geldiğinde Draco, Bellatrixe’i ve yanında getirdiği diğer ölüm yiyicileri Hogwards’a sokacaksın. Dumbledore’un koruma büyüsüyle gizli tünellerin giriş çıkışlarını değiştirdiğini biliyorum. Dışardan biri zorlayamaz ama içerden biri kapıları açabilir.”

“Neden baba?” Baba kelimesi ağzından tiksintiyle çıkmıştı. “Tanıdığım insanları öldürmeniz için mi?”

“Tanıdığın insanların hayatı ailenden önemli mi?”

Draco cevap vermedi. Soğuk gözlerle babasına bakıyordu.

“Kendi hayatından önemli mi?” Sözlerini tamamlayan Lucius Malfoy sandalyesinden kalktı ve kendini Draco’nun bilmediği bir yere ışınladı.  Draco’yu yalnız bırakmıştı.

Konuşmanın bittiğini gören Hermonie aceleyle Üç Süpürge barına döndü. Barın girişinde Ron’u sokak lambasının altında dikilirken gördü.

“Ron bu soğukta dışarıda ne arıyorsun?”

“Tabiki seni”

“Ben… ben sadece biraz yürümek istedim. Bilirsin ayılmak için.”

“Ayıldın mı bari?”

“Ron…”

Hermonie kafasını iki yana sallayıp gülümsedi ve barın kapısına ilerledi.

Ron, Hermonie’yi elinden yakaladı ve kızın yüzünü kendine çevirdi.

“Hermonie,”

“Efendim Ron,”

Bebek mavisi gözleriyle kızın kahverengi gözlerinin içine bakıyordu. Elini uzatıp Hermonie’nin yanağına dokundu.

“Senin için endişelendim.”

“Ben iyiyim Ron.”

“Lütfen bir daha böyle uzaklaşma.”

Hermonie Ron’un söylemek istediği şeyi anlamazdan geldi.

“Tabii” diyerek arkadaşça gülümsedi. Arkasını döndü ve barın kapısına doğru bir adım attı.

Kızın tuttuğu elini kendisine doğru geriye çeken Ron, Hermonie’yi iri kollarıyla sardı.Tek eliyle kızın saçlarını kavramıştı, diğer eliyle de sırtının ortasını okşuyordu. Yüzünü genç kızın dudaklarına yaklaştırdı.

“Ron ne yapıyorsun?!!!”

“Hermonie,”

 Ron gözlerini kapatarak araladığı dudaklarını Hermonie’nin dudaklarına dayadı. Hermonie Ron’u geri itmeye çalışıyordu. Sarhoş olduğunu düşünüyordu  ama genç adamın güçlü ellerinden kendini kurtaramamıştı.İnatla Ron’u geri itmeye çabalıyordu, Ron da kızın dudaklarıyla buluşmaya.

“Sersemlet!”

Nerden geldiği belli olmayan bir kuvvet Ron’u karşı duvara fırlattı, Hermonie de fırlamanın etkisiyle sırt üstü yere düştü.

“Bu Lupin’in ders verdiği son gün, ormanda Vincent’e yaptıkların içindi!” diye kükredi Draco, soğuk gözlerini kısarak Hermonie’ye midesi bulanıyormuş gibi baktı ve hızla arkasını dönüp geldiği karanlıkta kayboldu.

 

 

 

Chapter Text

 

 

Harry, Ginny ve Hermonie, Draco’nun büyüsüyle sersemleyip bayılan Ronald Weasley’i yatağına kadar taşımak zorunda kaldılar ve bu hiç kolay olmadı. Ron kendine geldikten sonra hepsine esaslı birer iyilik yapmak zorunda kalacaktı.

Ne Ron ne de Draco bu karşılaşmadan bahsetmeyecekti, çünkü öğrencilerin okulu izinsiz terk etmeleri suçtu. Daha sonra hesaplaşmak üzere bu meseleyi şimdilik rafa kaldırdılar.

Ron  Hermonie’ye hiçbirşey olmamış gibi davranıyordu ve Hermonie de aynı oyunu sürmenin rahatlığını yaşıyordu. Bir süre sonra her ikisi de gerçekten hiçbirşey olmamış gibi hissetmeye başladı.

Draco Malfoy, her gün en asil duruşuyla derslere katılıyor ve en soğuk haliyle yanlarından geçip gidiyordu. Hogsmeade’de karşılaştıkları o günden sonra Gryffindor’dan kimseyle muhatap olmamıştı hatta yüzlerine bakmaya bile tenezzül etmemişti. Bu durum barışsever  Harry için bile garipti.  Fırtına öncesi sessizlik diyordu Harry bu duruma.

Draco’nun  gerçekten ne düşündüğünü Hermonie de anlayamıyordu. Her gün Snape’den aldığı görünmezlik iksirini yudumlayıp sağda solda Malfoy’u takip ediyordu.  Defalarca kez Vincent ve Gregory’nin aptal muhabbetlerini dinlemek zorunda kalmıştı. Malfoy ödevini bitirene kadar kütüphanede onun başını beklemişti. Kitapların arasında kitap okuyamadan beklemek onu deli etmişti. Parkinson’un Malfoy’un etrafında dolanışına ve cilveleşmesine şahit olmuştu defalarca kez. Malfoy hiçbirinde beyefendiliğini bozmamıştı ve o dünya güzeli Pansy’i en kibar tavırla geri itmeyi başarmıştı. Bunları izlemek Hermonie’nin hoşuna gitmiyordu. Ama ses çıkaramayacağını biliyordu.

Gecelerinin büyük kısmını Malfoy’un odasında geçirmeye başlamıştı Hermonie. Karanlık taraftan her an bir haber gelebilir bahanesini söylüyordu akşamları görünmezlik iksirini yudumlayıp  koşar adım Malfoy’un odasına çıkarken.

Draco da akşamları çilek kokusuyla uyumaya alışmıştı. Bunun nasıl olduğunu hala anlayamıyordu. Ama genç kızın varlığını hissediyordu ve bu onu içten içe mutlu ediyordu. Artık eskisi gibi yalnız hissetmiyordu kendini. Yine de bu durum onun sadece bir bulanık olduğu gerçeğini değiştirmemişti Malfoy için.  Granger ile konuşmamak ve göz göze gelmemek için o sanki yokmuş gibi davranıyordu.

Malfoy huzursuzdu. Babasının isteğinin sonuçları neler olacaktı? O isteği yapmazsa ailesine ne olacaktı?  Ve bu aptal Granger neden kendisini görmezden geliyordu? Kendine layık biri olduğu için değil ama kendinden bu kadar düşük seviyeli birinin kendini bu kadar aşağılamasını sindiremiyordu Draco. Balo gecesi ona sandığı kadar ilgi çekici olmadığını söylemişti. Bu Draco’yu delirtmişti!! Oysa Hogwards’da tanıştıkları ilk günden beri Draco’nun ilgisi kızın üstündeydi. Onun ailesinden gelen bir üstünlüğü vardı ve bu insanlar onu ilk günden beri aşağılamaya cüret ediyordu. Draco, bir Malfoy olarak gururunu korumaya çalışıyordu sadece. Sonra Granger kendini takip etmişti ve Draco ona peşinden gelmemesini söylemişti.  Biliyordu, bunun kimseye bir faydası olmazdı. Aralarında bir uçurum vardı. O zengindi, safkandı, ailesi asildi. Granger’la arkadaş olmaları bile skandal olurdu. Ailesini utandıramazdı, yüz üstü bırakamazdı. Konuyu burada kesmek istedi. Ama içi içini kemiriyordu.  Hermonie, - ne güzel bir isim diye düşündü- hakkında ne düşünüyordu? Bunu öğrenmeden rahat edemeyeceğini anladı. Plan yapmaya başladı. Granger’ın tam karşısında durmuş, görünmezlik iksirinin perdesi altından kendini izlediğini bilmiyordu.

Hermonie, gecelerdir Malfoy’u izliyor olmasına rağmen, hala genç adamın kendi odasında üstü çıplak gezmesine alışamamıştı. Odaya her girişinde kalbi daha hızlı çarpıyor, bedeninde anlamsız bir gerilim hissediyordu.  Malfoy’a üzülür olmuştu. Genç adam son günlerde farklılaşmıştı.  Her akşam odasına geliyor, çalışma masasında ödevlerini yapıyor, sonra yatağına uzanıp tavandaki gezegenleri izlerken düşüncelere dalıyordu.  Malfoy, okulu kırdıkları geceden beri kabus görüyordu. Bazan annesinin öldürülmesini sayıklıyor bazen sıkıntıdan boğulacak gibi oluyordu.  Onun bu hali Hermonie’ye dokunur olmuştu.

O duşa girdiğinde Hermonie de onun özel eşyalarını karıştırıyordu. Şu ana kadar hiçbir şey bulamamıştı.

Malfoy duştan her akşamki üstü çıplak haliyle çıkıp yatağına sırt üstü uzandı. İri kıyım bir adam değildi, ama uzun boylu zayıf ve kaslıydı. Eline bir kitap alıp, okurken, büyük yatağının kenarında,uyuyakaldı.

Odanın karanlığını tavandaki gezegen tasvirinin solgun ışıkları aydınlatıyordu.

Malfoy yine uykusunda huzursuzca kıpırdanmaya başladı. Genç adam ter içinde kalmıştı. Sırt üstü yatarken elleriyle çarşafı kavrayıp çekiyor “hayır” diye inliyordu.

Hermonie bunu izlemeye dayanamadı. Sonuçta görünmezlik iksirinin korumasındaydı. Draco uyansa bile uyku sersemi o olduğunu anlayamazdı. Asasıyla sersemletme büyüsü yapıp orayı terk edebilirdi. Asasını tek elinde hazır bekleten Hermonie, yatağın boş kenarına çıktı. Dizlerini altına alıp Draco’nun yanına oturdu. En yumuşak sesiyle “shhh” derken eliyle genç adamın dağılmış saçlarını okşadı usulca. İşe yaramıştı. Draco sakinleşti, nefes alış verişleri düzeldi. Hermonie, yorgundu, Draco’nun yanına sırtüstü uzanıp uzay tasvirini izlemeye başladı. Aniden yan tarafına dönen Draco “Hermonie” dedi. Genç kızın görünmeyen gözleri hayretle karanlıkta sonuna kadar açıldı. Draco yastığa sarılır gibi sarıldı görünmeyen sıcak bedene, kızın göğsüne koydu başını ve en mutlu uykusunu uyumaya devam etti.

 

Sabah son derece huzurlu bir uykudan uyanan Draco Malfoy yatakta keyifle gerindi. Gözlerini açtığında şaşkınlıktan ağzı ayrıldı.  Yatağın boş olması gerene tarafında, yorganının üstünde bir kadın bedeni izi vardı. Gözlerini ovuşturup kafasını kaşıdı. Pansy gece burada kalmış olabilir miydi? Hayır gelmediğinden emindi. Rüyasını hatırladı. Ama o rüyaydı.. Yoksa…. ?

 

Chapter Text

 

 

 

O sabah son derece keyifli hisseden Draco Malfoy en havalı halleriyle ıslık çalarak girdi ortak salondaki kahvaltıya. Onun bu halini fark etmeyen kalmamıştı. Draco Malfoy pis pis sırıtmıyordu, sevgiyle gülümsüyordu ve bu hali çok yakışıklıydı. Platin sarısı saçlarını özenle taramamıştı bugün gelişine dağınık bırakmıştı. Gri gözleri ilk kez soğuk bakmıyordu.

Hermonie, başını kaldırıp Malfoy’a bakmaya cesaret edemedi. Fark etmemiş gibi tabağındaki muffinle oynamaya devam etti. Draco’yu gördüğü her an üzerinde hissettiği o gerilimi arkadaşlarının fark etmesinden korkuyordu, daha da kötüsü Draco’nun fark etmesiydi.

“Bugün dersten sonra birlikte bir şeyler yapalım mı Hermonie?” diye sordu Ron. “Son zamanlarda vaktini hep kütüphanede geçiriyorsun. Ne dersin? Hogsmeade’deki çay evinde takılalım mı?”

Çay evi lafını duyan Hermonie gerildi. Burası aşıkların tercih ettiği bir mekandı. Üstelik bugun yarın  Hogwarts’a habersiz bir saldırı yapılabilirdi. Kendisi keyfine gezdiği için görevini savsaklarsa ve insanlar ölürse bunu kaldıramazdı. Bir bahane düşünmeye çalıştı.

“aa… şey… Ron.. aslında, ben..”

“Günaydın Weasley, bu sabah her zamanki gibi ucuz görünüyorsun” sırıttı Malfoy.

“Sen de her zamanki gibi aptal görünüyorsun” diye cevabı yapıştırdı Ron.

Harry araya girdi  “İşine bak Malfoy” ve masanın altından asasını çekti. Bunu gören Malfoy gözlerini devirdi. Sonra Ron’a döndü.

“Ron, benimle Hogsmeade’den kalma bir hesabın olduğunu düşünmüyor musun? Arkadaşlarının arkasına saklanmadan bana haddimi bildirmeni bekliyordum.. ama beklemekten sıkıldım. Bugün dersten sonra Weasley, sen ve ben. İhtiyaç odasında.” göz kırptı Malfoy.

Tam arkasını dönecekken vazgeçti, Gryffindor masasına eğildi ve “Gelmezsen pişman ederim seni” tehditini savurup ceketini omzuna attı ve o havalı Malfoy yürüyüşüyle derse gitti.

“Bunu yapma Ron.” Hermonie korkmuştu.

Bu sıradan bir düello olmamalıydı. Malfoy affedilmez lanetlerden birini savurabilirdi ve ailesine sığınabilirdi. O zaman hem Ron ölmüş olacak hem de Hogwarts iki büyücüsünü birden kaybedecekti.

“Ron yapma” dedi tekrar, sesi titremişti Hermonie’nin.

Ronald, gözleri dolan kıza baktı. “Merak etme Hermonie, o sadece Malfoy, ve ona yapacaklarımı hak etti.”

Birlikte derse gittiler. Snape’in dersinde yazılı etüt yapacaklardı. Öğrenciler çalışıyor, Snape sıraların aralarında geziyordu. Ginny’nin gözleri merak doluydu. Dayanamadı ve küçük bir kağıt parçasına not yazıp Hermonie’ye attı. Not Hermonie’nin kafasına çarpıp sırasına düştü. Bozuntuya vermeyen Hermonie notu avucuna saklayıp sıranın altından okudu.

“Hemen neler olduğunu anlat.”

Hermonie bakışlarını kaldırdı. Ginny’yle göz göze geldi. Hermonie bakışlarıyla Snape’i işaret etti. Ginny anladı. Konuşmadan “ sen, ben, başkanlar banyosunda konuşalım” işareti yaptı.  Başıyla ‘tamam’ işareti yapan Ginny, burnunun ucuyla karşı masayı işaret etti.

Hermonie başını kaldırmadan göz ucuyla karşı masaya baktı. Karışmış dalgalı sarı saçları yüzüne oldukça çocuksu bir ifade veren yakışlı delikanlı, sıcacık gözlerle kendini izliyordu. Bu beklenmedik manzara karşısında irliken Hermonie, hemen gözlerini önündeki kitaba indirdi ve özet çıkarmaya devam etti. Ama bir türlü cümlesini toparlayamadı. Okuduğunu anlamadı. Aklı o kısacık bakışta yakaladığı görüntüye takılmıştı. Gıcık Malfoy şimdi de sevimli olmaya mı çalışıyordu? Bu çocuk kasıntı olmaktan vazgeçmeye mi karar vermişti?  ‘Acaba doğru mu gördüm?’ diye düşündü. Tam gözlerini kaldırıp yeniden bakacaktı ki, Ron sırasının üstüne buruşturulmuş bir kağıt parçası attı. Genç kız notu açtı. İçinde  beceriksizce çizilmiş, birbirine bitişik duran iki çay fincanı resmi vardı. Çaylardan buhar çıkması gereken yerde minik kalpler yükseliyordu. Hermonie gülümsemesini gizleyemedi ve Ron’a baktı. Ron eliyle  kalemini asa gibi Malfoy’a salladı. Sonra Malfoy’u işaret edip parmağıyla boynunu kesen ‘Malfoy ölür’ işareti yaptı. Sonra işaret parmağıyla Hermonie’yi ve ardından kendini işaret etti ve fincandan çay içiyormuş gibi yaptı.

Hermonie Ron’un şirinliklerine dayanamayıp kıkırdadı. Sonra hemen eliyle ağzını kapadı.  Profesör Snape Hermonie’nin karşısına dikilmişti. Yüz ifadesini ciddileştiren Hermonie kafasını kitabına gömdü. Profesör mahkeme duvarı ifadeli yüzünü çevirip diğer tarafa yürüdüğünde, Hermonie’nin yüzü yumuşadı, tekrar Ron’a baktı sıcacık. Ve istemsiz olarak gözleri Malfoy’a kaydı. Ve Hogwarts’a ilk geldiği günden beri bilmem kaç yüzüncü kez, o açık gri iğrenmiş delici gözlerin buz gibi bakışlarına maruz kalmanın pişmanlığını yaşadı.

Hermonie, ders boyunca Malfoy’a tekrar bakmaya cesaret edemedi. Snape sınıfı terk ettiğinde, Ginny Hermonie’nin koluna girerek onunla bahçeye yürüdü. Arkada kalan Ron ve Harry kitaplarını topluyorlardı. Malfoy Ron’un karşısına dikildi. Başıyla ‘hadi kalk’ işareti yaptı.

“Şimdi Weasley, akşamı beklemeye gerek yok.” dedi.

“İyi olur Malfoy, akşam bir randevum var, anlarsın ya.”

Ron’un cevabına ağzının yarısıyla sırıtan Malfoy’un gözlerinden nefret aktı aktı.

Harry, Ron, Malfoy, Vincent ve Gregory, hep birlikte ihtiyaç odasına ilerlediler.

Genç adamlar içeri girdiğinde ihtiyaç odası kapılarını mühürledi.

Oda, gençlerin ruhundaki fırtınayı  hissetmiş gibi şekil değiştirmeye başladı ve bir ucunda Harry ile Ron, diğer ucunda da Slytherinliler kalacak şekilde uzayarak düzgün bir koridor formu aldı.

Selam faslını kale almadı Malfoy ve ani ataklarla saldırmaya başladı. Büyülü sözcükleri üç kez tekrarlamış ve asasından üç devasa yılan çıkarmıştı arka arkaya. Yılanlar Harry ve Ron’a doğru sürünürken, Malfoy asasından çakan şimşeklerle genç büyücülere saldırdı.

Harry yılan dili konuşabiliyordu ama yılanların üçünü birden ikna edemiyordu. Malfoy’un attığı yıldırımlarla korkan yılanlar vahşileşip Ron’un üstüne ok gibi fırladılar.

Ron, kedisini ve Harry’yi yıldırımlardan koruyan kalkan büyülerini tutarken, Harry de büyüsüyle yılanları ortadan ikiye böldü.

Yerde bölünen yılanlar küçük cızırtılarla yanıp küle dönerken Malfoy tekrar saldırdı. Harry, Malfoy’a saldırmak istiyordu ama Vincent ve Gregory onu meşgul ederek dikkatini dağıtıyorlardı.

Ron Malfoy’a büyüsünü attı. Draco havada taklalar atarak duvara çarptı ve arkası dönük yere düştü. Yaptığından pişman olan Ron çok ileri gidip gitmediğini merak etti ve yardım etmek için draco’ya doğru yürüdü.

“Hey Draco, iyi misin?”

Draco kımıldamadı, sesi çıkmadı.

Ron Dracoya doğru eğildi, onu yüz üstü çevirdiği anda Draco büyüsünü Ron’a fırlattı.

Ron yere düştü.

“Haaayıııııırrrr!!!!!!!!!!!!!!!!!!!”  Hermonie, son anda geldi. Ama yetişememişti. Olanları durduramamış ve arkadaşını koruyamamıştı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Koşarak geldi ve Ron’un yanıbaşında diz çöktü.

“Ron, Ron aç gözlerini Ron! Harry o öldü mü?”

Ron’un ağzından ve göğüs kafesinden kan geliyordu ve yerde kıpırdamadan yatıyordu.

Hermonie ıslak gözlerle Draco’ya baktı ve çığlıklarına engel olamadı. “Neden, neden, neden!”

Draco, Hermonie’ye bir insanın yer yüzünde mümkün olabilecek en uzak, en soğuk bakışıyla baktı. Dudakları kendini beğenmiş bir tavırla yukarı kıvrılmıştı. Hermonie’nin kanı dondu. Ron’a bakmaya tenezzül bile etmeden, başı dik, kendinden son derece emin, vakur bir edayla arkasını döndü ve o karizmatik Malfoy yürüyüşüyle ihtiyaç odasını terk etti.  Vincent ve Gregory de birbirlerini iterek ve koşarak buldular çıkışı.

Hermonie’nin boynundaki pandantif sayesinde –ki bunu Hermonie bile unutmuştu- olanları gören Dumbledore, gençlerin yanıbaşında belirdi. Asasını Ron’un parçalanmış kanayan göğsüne dayadı ve büyülü sözcükleri söylemeye başladı.

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

“Artık yeter! Dayanamıyorum Profesör!” Hermonie’nin öfke dolu bir o kadar da yalvaran sesi başyöneticinin odasında yankılandı.

“Dayanamıyorum. O, Ron’a saldırdı. O çok kötü kalpli ve tehlikeli. Öyle birine destek olmak istemiyorum! Benim destek olduğum kişi, benim arkadaşlarıma zarar veriyor! Ve siz kalbinde azıcık bile merhamet taşımayan Malfoy’a bakıcılık yapmamı istiyorsunuz!”

Dumbledore’un o çok ender bulunan masal yaratığı zümrüt-ü anka kuşu odadaki gerilime dayanamadı ve duyan herkesin ciğerini acıtan bir çığlıkla açık camdan süzülüp bulutların arasında kayboldu.

Gücü tükenen Hermonie  dizlerinin üstüne yığıldı. “Yapamıyorum Profesör.”

Yüzünde yaşanmış olca yılın sevincini, kederini, hatırasını, bilgisini ve yaklaşmakta olan savaşın endişesini taşıyan Albus, dizlerine kadar inen beyaz sakalını üstüne basmamak için tek eliyle havaya kaldırarak Hermonie’nin karşısına yere oturdu.

“Seni anlıyorum.”

Hermonie şaşkın gözlerle profesörün yüzüne baktı.

“İstersen bırakabilirsin.” dedi profesör.

Hermonie afalladı. Başyöneticinin onu motive etmesini, ikna etmesini, en olmadı azarlayıp suçlayıp işinin başına geri göndermesini bekliyordu.

“Gerçekten mi?” Hermonie inanmamıştı.

“Evet, elbette.” Genç kızın şaşkınlığını gören Albus, açıklama yapmak zorunda hissetti.

“Hepimizin içinde bir parça iyilik ve bir parça kötülük vardır. Bizler aydınlığa tutunmak için çabalıyoruz.  Elinde olmayan nedenlerle karanlığa mahkum edilen ruhları kurtarmak istiyoruz. Çünkü karanlığa terk edeceğimiz her ruh, zamanı geldiğinde bizden sevdiğimiz ve sahip olduğumuz bütün iyi şeyleri almaya yeltenecektir. Başaracaktır da.

İyilik kalpten gelir, Hermonie. Seni istemediğin birine iyilik yapmaya zorlayamam.” Albus anlayışla ve şefkatle bakıyordu.

Hermonie utandı, çok utandı. Çocukça hırçınlığı yüzünden çok şeyi riske atıyordu. Savaşta en ufak umutlar bile büyük mucizeler yaratabilirdi. Genç kız sakinleşmişti.

“Siz…haklısınız profesör. Ben..özür dilerim. Yapabilirim. Yapacağım. Sizi ve sevdiğim kimseyi yarı yolda bırakmayacağım. Şey ben… gidip Ron’a bakmalıyım.”

“Ah evet, elbette.” Albus memnuniyetle gülümsedi.

 

Hermonie, profesörü derin düşünceleriyle baş başa bıraktı ve hızla revire yöneldi. Etüt olarak kullanılan ortak salondan geçerken Harry’yle göz göze geldi. Hermonie hızla yürüyüp salonu geçerken Harry’le hafifçe selamlaştılar. Hermonie başını önüne çevirip ileri bakınca Malfoy’un uğursuz ifadesiz yüzünü gördü. Genç adamın yüzüne bile bakmadan yanından yürüyüp gitti.  Bir küfür, kasığa tekme, göbeğe lanet ya da o tarz bir sataşma bekleyen Malfoy şaşkınlıkla arkasına baktığında, Hermonie çoktan ortak salonu terk etmişti.

Hermonie sakinleşmişti. Duyguları durulmuştu. Yaklaşan savaşta hayatta kalmaktan ve sevdiklerini korumaktan daha önemli bir şey yoktu. Gelecek planlarını , eğer hayatta kalabilirse, savaştan sonra yapacaktı.  Profesörün sözlerini benimsemişti. Draco Malfoy’a karanlık tarafa geçmemesi için yardım edecekti. Ona değer veriği için değil. Ona sinir oluyordu. Elinden gelse tek lanetle Malfoy’u gelecekteki doğmamış Malfoy soyunu paralardı ama şu an bunun kimseye faydası yoktu. Akıllı insan düşman edinmez diye tekrarladı kendi kendine. Ve derin bir nefes alarak revirden içeri girdi.

Draco Malfoy,  saldırısıyla,  Ronald Weasley’in göğüs kafesini parçalamıştı. Dumbledore, Ron’u ölümden son nefesinde döndürdü. Yaşlı profesör geldiğinde, Ron’un atan kalbini kırık kaburgaları ve parçalanmış etinin altından görebiliyordu. Hemen şifa büyülerini okumuştu. Ron ölmemişti. Ama üçüncü günün ardından uyanmamıştı da. Hermonie ve Harry Ron’a nöbetleşe baktılar. Ron’un sargılarını düzenli olarak değiştirdiler ve şifalı bitki çaylarını yutturdular.

Ron uyanmadı.

Geceleri Ron’ u yalnız bırakmadılar. Hermonie ona kitap okudu. Harry sabaha kadar başında kaldı. Sargıları her değiştirmesinde, yarasını temizledi ve taze merhem sürmeyi ihmal etmedi. Harry pansumanı yaparken, Hermonie cesaret vermek istediği için Ron’un elini tutarak başında bekledi.

Ron uyanmadı.

Günler tatsız ve rutin bir akışa binmişti. Öğrenciler normal derslerine giriyor, ders aralarında Ron’un yanına geliyorlardı. Artık ödevlerini Ron’un yatağında yapmak alışkanlık halini almıştı. Defterlerini yatağın kenarına koyup yazı yazıyorlar, birbirleriyle sohbet ediyor veya tartışıyorlar, şaka yapıp gülüyorlar ama tüm bunlar olurken yüreklerinde bir sızıyla her an gözünü açması için tedirgince Ron’a bakıyorlardı.

Ron uyanmadı.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Draco Malfoy, sağanak yağmura aldırmadan yürüdü bahçede. Bileklerine kadar çamura batmıştı ama aldırmadı. Bütün vadiyi gören önü açık duvarın üstüne oturdu. Hava soğuktu ama aldırmadı. Gök gürüldedi. Aldırmadı.

Hermonie onunla en son sersem Weasley’nin haddini bildirdiği gün konuşmuştu. Ağlıyordu ve “neden” diye bağırmıştı. Nedenini Draco da bilmiyordu. Weasley’e dersini vermek için bastıramadığı bir istek duymuştu içinde. Onu öldürmek istemişti. Ailesi Draco’ya üstün olduğunu öğretmişti. Bulanıklar değersizdi. Bulanıkları sevmezdi. Onlarla olmak aile gururunu incitirdi. Ama bu kadar kuvvetli bir nefreti ilk defa hissetmişti. Sebebini Draco da bilmiyordu. Hermonie ağlamıştı. “Neden” diye bağırmıştı Draco’ya.

‘Kız belki de Weasley’den hoşlanıyor’ dedi kendi kendine.

O an gökyüzünü yırtarak düşen parlak turuncu yıldırım vadinin ortasındaki güzel, yalnız ağacı ortadan ikiye yardı. Ağaç alev alev yandı. Alevler Draco’nun gözbebeklerine yansıdı. Alevler Draco’nun kalbine yansıdı. Kız belki de Weasley’den hoşlanıyor.

Draco gözlerini kapattı. Yüzünü gökyüzüne kaldırdı. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun yüzünü yıkamasına izin verdi.  Sonra duvarın üstünden atladı ve sislerin içinde kayboldu.

 

 

………….

“Harry,….”

 

Harry ve Hermonie, dersten çıkmış, revire gelmişlerdi. Ron’un  başında bekliyorlardı yine. Şiddetli rüzgarın etkisiyle pencere duvara çarparak açıldı. Hermonie cümlesini bitiremedi. Şiddetli sağanak yağmur odanın içine girmeye başladı. Harry kalkıp pencereyi zorlukla kapattı. Hermonie’nin ne demek istediğini anlamıştı.

“Hayır Hermonie, o iyi olacak.”

“Kim iyi olacak?”

“Ron!” diye çığlık attı aynı anda Harry ve Hermonie.

Ron yatağında oturmuş şaşkın gözlerle arkadaşlarına baktı.

“Hadi yemeğe gidelim. Açım.” dedi.

“Tanrım Ron şükürler olsun!” Hermonie Ron’un üstüne atladı ve şefkatle sarıldı.

Harry de kollarını Ron’a ve Hermonie’ye sardı.

“Çocuklar neler oluyor size?”  Ron şaşkındı.

“Hatırlamıyor musun?”

“Neyi hatırlamıyor muyum Harry?” …. “Ben neden revirde yatıyorum?”

“Ron, Draco sana meydan okudu. Siz düello yaptınız ve o seni yaraladı.” dedi Hermonie zorla.

“Bu mümkün olamaz Hermonie. O aptal sarı kafa benimle baş edemez. Hadi yemek yiyelim.”

Harry ve Hermonie kıkırdadı. Ron kollarını iki yana açtı. Bir kolunun altına Harry’yi diğerine Hermonie’yi aldı, birlikte ana salondaki akşam yemeğine gittiler.

Ron’u ayakta sapasağlam gören öğrenciler etrafını sardılar ve sevinçlerini paylaştılar.

Ağzına koca bi parça sosisi tıkıştıran Ron, “Gördün mü Harry, hastayken bile senden daha popülerim” dedi. Bu lafı herkes güldürdü. Hogwatrs, günlerdir ilk kez gülüyordu.

Gizli görevinin verdiği alışkanlıkla başını kaldırıp Slytherinin masasına baktı Hermonie.  Draco Malfoy’un yeri boştu. Hermonie, Malfoy’un sabah dersine de girmediğini hatırladı. “Bu Malfoy neler karıştırıyor yine” diye düşündü, arkadaşlarının arasından ayrılıp koridora çıktı. Koridorun boş olduğundan emin olunca görünmezlik iksirinden bir yudum aldı. Bedeni saydamlaşan genç kız Draco Malfoy’u aramak için Slytherin ortak salonuna yöneldi.

Parolayı mümkün olan en kısık sesle söyleyen görünmez Hermonie, şaşkın portreyi arkasından kapatıp Slytherin ortak salonuna girdi.  Şöminedeki odunlar her zamanki tembellikleriyle çıtırdıyorlardı. İçerisi boştu. Genç kız merdivenlere yöneldi.

Soldaki merdivenden kulenin en üst odasına tırmandı. Kulağını dayayıp odayı dinledi. İçerden ses gelmediğine kanaat getirince kilit açma büyüsünü kullanıp içeri girdi.  Draco’nun gezegenleri her zamankinden daha karanlık görünüyordu. Yıldızlar parlamıyordu. Hermonie’nin içi ürperdi. Giyinme odasını ve banyoyu kontrol etti. Draco’nun odası boştu.

Aklına kütüphane geldi. Koşarak merdivenleri indi ve koridorları geçti. Kütüphaneye girdi. Yerden yüksek tavana kadar uzanan kocaman kitapların dizili olduğu düzenli rafların aralarını kontrol etti. Yasak bölümü kontrol etti ama Draco’yu bulamadı.

Düşünmeye devam etti Hermonie.

 ‘Bu fırtınada hiçbir büyücü quidditch oynamaya cesaret edemez. Kulelerin tepesindeki yıldız gözlem terası da fırtına ve yağmurdan kullanılmaz haldedir. Snape yemekte olduğuna göre, hiçbir öğrenci ofisine girmeye cesaret edemez. Pansy Parkinson yemekte olduğuna göre okulun gizli bir köşesinde kırıştırıyor olamazlar. Hagrid’le geçinemiyorlar bu yüzden onun kulübesinin etrafında olamaz.

 Nerde bu tanrının cezası Draco!    Karanlık Lord’u görmeye gitmiş olabilir mi?    Ya çoktan karanlık yemini ettiyse? ’  

 Hermonie başarısız olmuştu. Hırsından dudaklarını ısırdı. Gözleri dolmuştu. Bahçeyi araştırırken saçı , üstü başı ıslanmış, görünmezlik iksirinin de etkisi kalmamıştı. Amaçsızca Hogwarts’ın ana giriş kapısındaki merdivenlere oturuverdi. Kollarını dizlerine sardı, ağlıyordu. Düşünüyordu. Dumbledore’un yüzüne nasıl bakacağını bilemiyordu. Sözünü tutamamıştı. Yenilmişti. Utanç içindeydi.

 

“Ne o Granger, ödevinden A- mi aldın yoksa?”

 

Hermonie kulaklarına inanamadı. Başını kaldırdı.  Yaşlı gözlerini kırpıştırdı. Karşısında dikilmiş tembelce sırıtan Malfoy’a dikkatle baktı. O da kendisi kadar ıslanmıştı. Üstünden sular akıyordu. Ayak bileklerine kadar çamura bulanmıştı. Üstündeki buz mavisi kazağının kolları dirseklerine kadar yukarı sıyrılmıştı. Bunu fark eden Hermonie dikkatle genç adamın kollarına baktı karanlık izi görmek için. Yoktu. Draco henüz temizdi. Boşu boşuna endişelenmişti.  Rahatlayacağı yerde içinde öfke volkanları patlayan Hermonie ayağa kalktı. Draco’dan bir basamak yukarıda duruyordu. Boyları eşitlendi göz göze geldiler. Hermonie hırsından burnundan soluyordu, mümkün olsa gözlerinden kıvılcımlar saçardı. Günler sonra kızdan herhangi bir tepki görmek Draco’yu keyiflendirdi.

“Beni çok özlemişsin Granger, ama sana ayıracak vaktim yok. Yolumdan çek--- ahh!”

Hermonie’nin tokadı Draco’nun  sol yanağında patladı.  Normal şartlarda kızın elini havada yakaladığı gibi bileğini geriye bükerdi ama bunu hak ettiğini biliyordu.

“Sen… sen… nereye gittiğini sanıyorsun! İzinsiz okuldan çıkmanın yasak olduğunu bilmiyor musun!”

“Sen bana hesap mı soruyorsun?” Draco’nun  dudakları, şaşkın gözlerinin altında, kızı aşağılayan bir ifadeyle yere doğru kıvrıldı.

Bu ifade Hermonie’nin tepesini iyice attırdı. İkinci tokatı savurdu. Draco kızın elini havada yakaladı, dengesini kaybeden kızı kendisine doğru çekti. Burun buruna gelmişlerdi.

“Bir Malfoy’a vuramazsın.”

“Sen de canının istediğini lanetleyemezsin! Ahh!”

“Aklından bile geçirme.” Draco, Hermonie’nin alttan gövdesine asa dayayan elini büküp çevirdi. Kızın asası merdivenden birkaç basamak aşağı düştü.

Yağmur üstlerine yağıyordu.

“Aahh” Draco’nun büktüğü bileğini kurtaramayan genç kız acıyla inledi.

“Şimdi ne yapacaksın pis bulanık?” Draco, Hermonie’nin ellerini kızın belinin üstünden tutuyordu. Hermonie bulanık laflı yüzünden öfkesinden kudurmuştu. Yanakları kızardı, hırsla burnundan soludu. Yüzlerinin arasında azıcık bir mesafe vardı. Arkadan bakan biri Draco’nun kıza sarıldığını düşünebilirdi. Draco, Hermonie’nin bal rengi gözlerine kilitlendi. Hermonie’nin gözleri Draco’nun dudaklarına kaydı. Genç adamın yanakları ve dudakları soğuktan kızarmıştı.  Sonra tekrar genç adamın gözlerine baktı. Yağmur üstlerine yağıyordu. İkisinin de dudakları aralanmıştı. Soğuktan nefesleri buhar olup çıkıyordu. Hermonie yağmurdan ıslanan gözlerini kırpıştırdı. “Neredeydin?” dedi.  “Yürüyüşe gittim.” dedi Draco. Bunu o kadar doğal ve içten söylemişti ki, Hermonie bir an için kendini Harry veya Ron’la konuşur gibi hissetti. “Yanlış bir şey yaparsan seni pişman ederim.” dedi Hermonie, sesi artık öfkeli çıkmıyordu ama yeterli ölçüde tehditkardı. Kollarının arasında Draco’nun vicdanına kalmışken, böyle cesur tehdit savurması Draco’yu eğlendirdi. Draco önceki yıllarda olsa bu tavrı gülünç bulurdu. Yağmurun altında bu kadar yakınken, bu tavır ona oldukça seksi göründü. Kızı saran kollarını birden çözüp, Hermonie’yi yere itti.

“Vaktimi harcıyorsun Granger. Ayağımın altında dolaşmaktan vazgeç.” yarım ağız sırıtan Malfoy merdivenleri hızla tırmanıp içeri girdi.

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Hermonie kendini öyle aşağılanmış hissetti ki, düştüğü merdivenden kalkmak istemedi. Ayaklarının üstünde sapasağlam durduğunu zannettiği her küçük anı, o asil kan budalası aptal sarışın bir şekilde alaşağı etmesini beceriyordu.  Ne düşüneceğini bilemedi. Aklı karıştı, duyguları karıştı. Malfoy’la ilgilendiğini ona apaçık göstererek kendini küçük düşürmüştü. Adamın nereye gittiğini öğrenmenin pekala başka yolları da olabilirdi. Ama Hermonie ona direkt sormuştu. Kendini çok ezik hissetti.

Aşağılanmanın verdiği utançla ayağa kalktı. Başı eğik, bezgin ayaklarını sürüyerek Gryffindor’un yatakhanesine gitti. Üstünü değişti, saçlarını kuruttu. O ıslak sokak köpeği görüntüsünü üstünden atmak iyi hissettirmişti. Yaklaşan Noel tatili için bavulunu hazırladı. Her Noel’de bir haftalık tatilini ailesinin yanında geçirmişti. Annesini ve babasını ne kadar özlediğini hatırladı. İçi sızladı. Nihayet bu öğleden sonra, bu karmaşayı bir haftalığına da olsa arkasında bırakabilecekti. Muggle arkadaşlarıyla normal bir genç kız gibi takılabilecekti. Omuzlarında bunca yük yokmuş gibi, bir haftalığına sıradan biri olacaktı.

Ortak salona dönmeye hazırdı.

Tekerlekli valizini çekerek ortak salondan içeri girdi. Hermonie içeri girerken, Malfoy Parkinson'u koluna takmış fısıldaşarak ve kıkırdayarak ortak salondan ayrılıyorlardı. Malfoy siyah kaşe paltosunun altına gri takım elbise giymişti ve Parkinson gri tayyörü, siyah topuklu çizmeleri ve omuzlarına şal gibi attığı siyah kürküyle göz alıcı görünüyordu. Hermonie, kendini oldukça sıradan hissetti. Fazla sıradan. Hermonie'yi görmezden geldiler. Hermonie, Malfoy'a omuzunun üstünden baktı. Malfoy, elini Parkinson'un omuzuna attı, kız da elini Malfoy'un beline doladı ve gözden kayboldular.

Harry ve Ron’un oturduğu masaya geçti. Öğrencilerden bir çoğu onun gibi ayrılıyordu. Bazıları da akşam expresi ile gidecekti.

Hermonie Harry’nin yanına oturduğunda posta baykuşları ortak salonu istila etti. Öğrencilerin önüne gelecek postasının yeni sayısı, mektuplar ve Noel hediyelerini atıp uçarak salonu geldikleri yoldan terk ediyorlardı.  Ron’un ve Harry’nin önüne birbirinin aynısı olan iki zarf düştü. Merakla açtılar. İçinden birer tren bileti çıktı. Ron’un anne ve babası, Ron ve Harry’yi Noel haftası için evlerine bekliyorlardı.

“Sen ne yapacaksın Hermonie?” diye merakla sordu Ron, “Sen de bizimle gelebilirsin.”

“Belki daha sonra katılırım Ron, ailemi  görmeliyim. Muggle arkadaşlarımı da özledim.”

“O halde dönmeden önce yanımıza gel, Hogwarts’a beraber döneriz.”

“Bu iyi bir fikir Harry. Ah! Bu da ne?” Gri, kocaman, çirkin bir posta baykuşu Hermonie’nin önüne küçük siyah bir kadife kese atıp,  hızla açık camdan dışarı süzüldü. Gençler pakete ilgiyle baktılar.

“Açsana” dedi Harry.

“Kim göndermiş?” dedi Ron.

“Bilmiyorum, hiçbir şey yazmıyor.” Siyah kadife kesenin içinden narin bir bileklik Hermonie’nin avucuna düştü. Hermonie’nin ağzı hayretle açıldı. “Bu da ne? Bu elmas  mı?”

Bilekliğin etrafında sallanan elmastan oyulmuş figürler vardı. Ama bunları ilk bakışta hiç biri bir şeye benzetememişti.

“Bunu kim göndermiş olabilir? Babamın böyle pahalı hediyelere para harcaması akıllıca olmaz”

“Yoksa bilmediğimiz bir sevgilin mi var?” diye çıkıştı Ron.

“Belki de gizli bir hayranı vardır” diye güldü Harry.

“Belkisi fazla Harry. Hermonie yeni bir hayran bulmuş kendine.”

“Saçmalamayı kes Ron!” diye bağırdı Hermonie. “Trene yetişmeliyim. Kendinize iyi bakın çocuklar.”

Kısa bir sarılma faslının ardından, Hermonie Jane Granger valizini çekerek taş duvarların dışına çıktı.

Yolculuğunda yalnızlığın tadını çıkaracaktı. 

Trene zar zor yetişti. Biletine bakarak kompartmanını buldu ve içeri girdi. Kompartmanının sürgülü kapısını arkasından kapattı ve kapının ortasındaki camı örtmek için perdesini indirdi. Kahverengi küçük kompartman genç kıza sıcaklık hissi vermişti. Oldukça sıradandı aslında. Ayakta bir kişinin durabileceği kadar boşluk vardı karşılıklı yerleştirilmiş büyük rahat koltukların arasında. Ve cam kenarında bir de küçük masa vardı. Cam kenarına oturdu. Çantasını masanın üzerine bıraktı. Sağa sola bembeyaz dumanlar salmaya başlayan trenin düdüğü acı bir çığlıkla boşlukta yankılandı. Hareket etmişlerdi.  Penceresinden akan orman manzarasını izlerken uyuyakaldı.

Hermonie, ne kadar uyuduğunu bilmiyordu. Yine aynı kabusla uyanmıştı. Bazı bulanık imgeler kalmıştı aklında, üstüne eski dilde rünler kazınmış yakut taşından narin bir pandantif,  ağaç dallarının gökyüzünü kapatarak ormanının içinde koridorlar oluşturan koyu yeşil karanlık bir patika, siyah cübbe içinde sırtı dönük bir erkek, yılan başı şeklinde oyulmuş bir baston… Rüyasında gördüğü pandantifi boynunda taşıyordu, ama imgelerin anlamı neydi?  Boğuluyormuş gibi hisseden kız camı araladı.  Aklını dağıtmak için cebindeki siyah kadife keseyi çıkardı. Birinin ona elmas bileklik göndermiş olabileceğine hala inanmıyordu.  Bilekliğin üstünden sarkan elmas şekilleri tek tek cama doğru tutmaya başladı. İçlerinden geçen ışık huzmeleri kırılıyor ve binlerce muhteşem renge bölünüyordu. Işık huzmelerini daha farklı açıdan görebilmek için elmas parçalarını alt alta, üst üste tutmaya başladı. Ve şekilsiz parçaların aslında birbirini tamamlayan bir bütün olduğunu keşfetti.

 Bu eşsiz bir ejderha figürüydü.

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

“Anne! Baba!”

Dokuz çeyrek peronuna gelen Hogwarts treni sanki Londra’nın havasındaki bütün kasveti dağıtmıştı.

“Bebeğim seni çok özledik.”

“Ah ne kadar da güzel görünüyorsun.”

İstasyonda kendini karşılamaya gelen anne babasına sımsıkı sarıldı.  Birlikte eski model Mini’lerine binip sıcak yuvalarına gittiler. Evine dönen genç kız mutluluktan uçuyordu.  Annesinin en sevdiği damla çikolatalı kurabiyelerinin kokusu geliyordu mutfaktan ve her şey bıraktığı gibiydi. İngiliz tarzı açık renklerin hakim olduğu salonları sadeydi. Ama beyaz üzerine toz pembe güllü kanepeleri ve aynı desende perdeleri salonlarına sıcacık bir hava katıyordu. Rahat kanepelere yerleşen aile, geçirdikleri ayrı zamanı telafi etmeye başladılar.

Granger ailesi akşam yemeğinden henüz kalkmışken kapı çaldı. Gelen muggle arkadaşı Jeremy’den başkası değildi. Hermonie her tatile gelişinde, kızı büyük bir hevesle ziyaret ederdi ve birlikte çok eğlenirlerdi. Hermonie yerinden zıplayıp arkadaşına sarıldı. “Vaaay görmeyeli uzamışsın Jer!”

Jeremy utangaçça gülümsedi.Karışık kumral saçlarını sol eliyle biraz daha karıştırdı.

“Nasılsın Hermonie? Okul nası gidiyor?”

Jeremy Hermonie’nin yatılı okulda kaldığı dışında okulla ilgili büyülü ayrıntılardan habersizdi. Hermonie bozmadı.

“İyi, sıkıcı bilirsin, sınav, sınav, ders, ders, ders…” güldüler.

“Ron ve Harry nasıl?”

“Ah, onlar şimdi Ron’un evindeler. İyiler.”

“Ron’un kızkardeşi Ginny? O gelecek mi?”

“Gelmek isterse arar, ben de seni çağırırım” Hermonie göz kırptı,  gözleri yere bakan, ayağının ucuyla halıya daireler çizen Jeremy kızardı.

“Hey Hermonie, geç oldu dinlenmek istersin. Yarın birlikte alışveriş merkezine gidelim mi?”

Hermonie bu fikre bayılmıştı. “Çok isterim. Yarın görüşürüz.”

“İyi geceler.”

Jeremy’yi kapıya geçiren Hermonie uykunun bütün bedenini istila ettiğini hissetti. Tembelce gerindi. TV izleyen anne ve babasını yanaklarından öptü ve iyi geceler dileyip odasına çıktı.

Hermonie, aylardır ilk kez kabus görmeden, deliksiz, huzurlu uyumuştu. İnsanın evde olması böyle bir şeydi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle kalktı. Banyoya gidip temizlendi. Normal kızlar gibi alışveriş yapacaktı bugün, büyü olmadan elbise deneyecekti ve belki sinemaya bile giderlerdi. Her zamanki koyu mavi kotuyla açık pembe kazağını giyip kahvaltıya indi.

Jeremy söz verdiği saatte gelmişti. Evden ayrıldılar. Gece yağan yağmur sokakları ıslatmıştı. Kol kola neşeyle yürüdüler Londra’nın soğuk sokaklarında. Otobüs durağına geldiklerinde kırmızı iki katlı otobüs duraktan ayrılmak üzereydi. Jeremy koşarak hareket eden otobüsün kenarına eliyle pat pat vurdu. Otobüs ani bir fren yapıp iki şımarık gencin yolculuğun tadını çıkarmasına izin verdi.

Alış veriş merkezine geldiklerinde gördükleri manzara onları tatmin etmişti. Heryer Noel süsleriyle ışıl ışıldı. İnsanlar mağazalara girip çıkıyor, ön cephesi alışveriş merkezinin ortasına açık kahve dükkanının masalarına oturan kızlar belli ki dedikodu yapıyor, çocuklar çizgi film karakteri kostümü giymiş animatörlerin oyunlarıyla eğleniyordu.

“Hermonie, sana elbise almalıyız” dedi Jeremy.

“Neden?”

“Geleneksel Noel partimizi unuttun mu!”

Nasıl unutabilirdi ki? Her yıl mahalleden arkadaşlarının birinin evinde sabaha kadar eğlenirlerdi.

“Bu yıl Valerie parti veriyor. Ve o planları değişti. Maskeli balo vereceğim diye tutturmuş. Eğer kılık değiştirip maske takmazsak bizi eve koymayacakmış.”

“Nasıl bir fantezi bu, bira içip dans etsek olmuyor muydu?” dedi Hermonie.

“ Beni o ucubelerin içinde yalnız bırakmaaa” diye yalvardı Jeremy. “Ginny de davet etse miydik?” diye ekledi en çocuksu sesiyle.

Hermonie gülümsedi “ Tamam tamam bu akşam ararım. Eee ne giyecekmişiz bakalım?”

Kolkola girip elbise dükkanlarını gezmeye başladılar. İkinci el ucuz elbise satan bir mağazadan alışveriş yapmaya karar verdiler. Jeremy’e İspanyol kollu, yakası yayık beyaz bir gömlek ve siyah korsan şapkası aldılar. Hermonie de siyah deri ince askılı bedenini saran bir tulum giydi. Aynanın önünde kendini incelerken, Jeremy mağazanın diğer ucundan zıplayarak gelip kızın başına kedi kulakları taktı.

“Hayır hayatta giymem bunu!” kabine koşan Hermonie’nin kızgın surat ifadesine uzunca bir süre güldü Jeremy. Sonra Hermonie’nin kabinin perdesini, kafasını diğer yana çevirerek araladı ve içeri elinin tersiyle askıda bir elbise uzattı. “Ben korsan olacaksam kaçıracak bir prensese ihtiyacım olacak. Ginny gelene kadar bana eşlik edeceksin.” dedi ve çığırtkan sesiyle bağırdı “arkadaşlar bunun içindir!”

Hermonie, straplez  kesimi üst bedenine kusursuz oturan, tül tül kabarmış önü süper mini arkası uzun kuyruklu toz pembe prenses elbisesiyle çıktı kabinden. “Waaoww” dedi Jeremy. “Bu kuyrukla nası dans edeceksin haha hepimiz üstüne basacağız! Yine de daha ucuzunu bulamayız hadi alalım şunu” dedi. Jeremy iltifat etmesini beceremezdi. Hermonie delikanlının karın boşluğuna sert bir dirsek darbesi attı ve giyinme kabinine döndü.

Giysi paketleri ellerinde akşama kadar dolanıp eğlendiler.  Sakin, şirin mahallelerine döndüklerinde, Valerie’lerde buluşmak üzere sözleşip evlerine dağıldılar.

Hermonie prenses elbisesini giydi. Saçlarını ensesinden gelişigüzel topuz yaptı. Normaldi, sıradandı, doğaüstü hiçbirşey olmamıştı, mutluydu. Hogwarts a hiç gitmemiş gibiydi. Bugün Jeremy garsondan kahvelerini tazelemesini istediğinde fincanlar sihirle dolmamıştı. Part time çalıştığı belli olan aslında kimbilir hangi üniversitede okuyan yakışıklı garsonları tepside servis etmişti sıcak kahvelerini.

Hermonie merdivenlerden indi. Salonda onu bekleyen babası gelip alnından öptü. “Çok güzel olmuşsun tatlım.”

Babası onu Valerie’lere bırakıp geri döndü. Valerie, kısa simsiyah saçları ve özlemle bakan ela gözleriyle Hermonie’nin üstüne atladı. Ufak tefek çocuksu görüntüsünün altında çok neşeli bir karakteri vardı.

“Hermonieee aaaa ne zaman geldiiin!” muggle arkadaşları tek tek boynuna sarıldı. Dertleştiler, dedikodu yaptılar, içkileri devirdiler. Çakır keyif olmuşlardı. Müzik çok güzeldi. Hareketli şarkılarla deli gibi dans edip kurtlarını dökmüşlerdi. Jeremy gerçekten de birkaç kez Hermonie’nin eteğinin arkasına basmıştı ve sırıtıp “ Sana demedim mi” bakışı atmıştı.  Valerie,  slow şarkıları başlayınca evdeki bütün ışıkları söndürdü ve merdiven basamaklarına, pencere kenarlarına, sehpalara ve evin daha bir çok köşesine yerleştirdiği yüzlerce minik mumun titrek ışıklarıyla salonu aydınlatmasını sağladı. Çiftler sarmaş dolaş dans ediyor, ikili üçlü gruplar koltuklarda sohbet ediyordu. Hermonie, çilek şarabını tazelemek için mutfağa gitti. Kadehini doldurup tezgaha sırtını döndü. Karşısında gördüğü, siyah takım elbise içindeki yakışıklı genç adam onu çok şaşırtmıştı.

“Ron! Sen ne zaman geldin? Harry ve Ginny yok mu?”

“Onlar da birazdan burada olur.”

Şaşkınlığı geçen Hermonie Ron’a sarıldı. “Hoş geldin Ron, bu güzel bir sürpriz oldu.” Ron da Hermonie’ye sarıldı.

“Gergin misin Ron?”

“Hayır bu da nerden çıktı? Bana şarap vermeyecek misin Hermonie?”

Hermonie Ron’a şöyle bir baktı. Arkasını dönüp temiz bir bardağa şarap doldurdu ve Ron’a uzattı. Ron bardağı alıp gülümsedi. “Sağlığına!”

“Sağlığına Ron!” birer yudum şarap aldılar.

“Bu muzik çok güzel, Hermonie.” Ron elini uzattı. Hermonie, Ron’un elini tuttu. İleri adım atarken yarı sarhoş ayakları tökezledi. Ron ileri atılıp kızı yere düşmeden tuttu. Birbirlerine bakıp kıkırdadılar. Sarılıp dans etmeye başladılar. Ron ellerini Hermonie’nin beline koydu, kız da ellerini Ron’un geniş omuzlarına doladı.

“Bu gece çok güzelsin.”

Utanarak kıkırdayan Hermonie, şaraptan pembeleşmiş yanaklarını Ron’un göğsüne sakladı. Ron, salondan gelen yabancı müziğin sözlerini orijinal dilinde Hermonie’nin kulağına fısıltıyla söylüyordu :  Zaman geçti arkamdan   Kimseler bilmez ki   Sığmıyor mumlar artık    Doğum günü pastama    Üzerime bastıkça     Bastıkça yükseldi      Bir armağan oldun her yıl      İpsiz bir uçurtma  ……Hiç kimse olmadı senin gibi   Hiç kimse gelmedi bilirim gelmeyecek       İsterdim kalmasın kaldığı gibi      Ama amalar yasak bize      Keşkeler’ kilitli       Kimse olmadı senin gibi   Hiç kimse olmadı …..

 

“Bilekliğini takmamışsın.”

“Neden takayım?”

“Belki bir anlamı vardır.”

“Alay etme Ron, kimin verdiğini bile bilmiyoruz.”

“Bilmiyor musun?”

Hermonie’nin aklı karışmıştı. Ron’u elleriyle usulca geri itti. Karşılıklı dikildiler. Ron’un yüzüne baktı. Ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu ama alkol zihnini bulandırmıştı. Dikkatini toplayamıyordu. Gözlerini yarı kısıp Ron’a bakarak dikkatini toparlamaya çalıştı. Genç adam alay mı ediyordu sitem mi anlayamamıştı.

“Buna artık dayanamıyorum Hermonie.”

Hermonie anlamaya çalışarak en yakın arkadaşının gözlerine baktı.

“Senden uzak kalmaya dayanamıyorum.”

Hermonie, Üç Süpürge barında yaşadıklarını hatırladı. Ne düşüneceğini bilemiyordu. Aklı çok karışmıştı. Yanlış bir şey yapmak istemiyordu. Alkolun etkisiyle sendeledi.

Ron Hermonie’yi omuzlarından tuttu.

Fısıldadı, “Aklımı kaçırıyorum Hermonie.”

Hermonie kirpiklerini kırpıştırdı, geriye doğru bir adım attı ama Ron  omuzlarını bırakmıyordu.

Gözleri buluştu. Genç erkeğin duyguları sanki gözlerinden Hermonie’ye akmıştı. Hermonie’nin kalbi acıdı. Genç adamın ruhuna dokunduğunu hissetti, acısını hissetti, yalnızlığını hissetti, arzusunu hissetti. Bu duygu yükü kalbini eziyordu. Gözleri doldu. Ron’u hiç bu kadar derin bakarken görmemişti. Ron ona hiç böyle sıcak bakmamıştı. Gözleri hiç böyle merhamet dilenmemişti. Hermonie içindeki buzların kırıldığını hissetti. Bütün hücreleri Ron’a sarılmak, onu teselli etmek, aşkıyla sarmalamak istedi. Bir volkan gibi patlayan tutkusuna karışsın istedi. Hermonie yaşadığı gerilimden nefes nefese kalmıştı. Çok şey söylemek istiyor ama alkolün hissisleştirdiği beyni bir türlü doğru sözcükleri bulamıyordu. Gözleri heyecanla parladı. Islak dudakları arzuyla aralandı. Göğsü kafesinde çırpınan kuş gibi hızla inip inip kalkıyordu.

Ron, Hermonie’ye doğru bir adım attı. Beli mutfak tezgahına dayanan kızın yarı aralık dudaklarına eğilip bekledi. Hermonie, genç adamın yarı aralık gözlerinde sebebini bilmediği bir tereddüt gördü. Ron yavaşça gözlerini kapattı ve yumuşak dudaklarını usulca Hermonie’nin arzuyla aralanmış dudaklarına değdirdi. Bu usulcacık, yumuşacık, kısacık dokunuş Hermonie’nin ayaklarını yerden kesti. Hermonie bütün odanın etrafında döndüğünü hissetti. Bütün sesler kesilmişti. Kalbinin gümbürtüsü kulaklarını sağır eğiyordu. Ron’a sarılıp onu kendine doğru çekmek için uzattı ellerini.Ron  kendisine sarılan elleri kavradı ve nazikçe geri itti.Hermonie’nin elleri iki yanında bomboş kalmıştı. Genç erkek dudaklarını geri çekip gözlerini açtı. Hermonie’nin gözlerine bakan gözlerinde sonsuz bir acı vardı.Bu ifade kızın ruhunu paramparça etmişti. Hermonie’nin yüzünü iki elinin arasına alıp yanaklarını usulca okşadı. O anda tekrar öpmek için ileri atılan kızın narin yüzüne nazikçe engel oldu bu eller.  Alın alına, genç adamın elleri kızın yüzünde birbirlerinin gözlerine bakarak soluklandılar.

“Yapamam Granger.”  Bu iki lanetli kelimeyi acıyla ve binbir zorlukla fısıldayan genç erkek arkasını dönüp uzaklaştı. Salona açılan kapıdan geçip gözden kayboldu.

Hermonie enkaz gibi kalakalmıştı. Gözleri dolmuştu. Ne olduğunu anlamıyordu. Genç adamın dokunduğu dudakları şimdi yokluğunun verdiği ızdırapla yanıyordu.

Hermonie genç adamın peşinden salona koştu. Her yere baktı ama onu göremedi. Sokağa açılan hole koştu, üstüne hiçbir şey almadan,  sokak lambasının ışında süzülen kar tanelerinin altına koştu. Sokak boştu. Başı dönen genç kız olduğu yere yığıldı. Kulaklarında o uğursuz fısıltı çınlıyordu

“ Yapamam Granger.”

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Noel tatili biten öğrenciler,  okullarına dönebilmek için yine yeni yeniden Londra Garında dokuz çeyrek numaralı peronda buluştular. Yaşlı Hogwarts expresi  öğrencilerin cıvıltılarıyla bir kez daha hayat buldu.

Tren hareket ettiğinde, merakla etrafa bakınan Ronald Weasley “Hermonie’yi gördün mü Harry?” dedi.

“Hayır, sizin evde buluşacağımızı sanıyordum. Sana yazmadı mı?”

“Hayır bir kez bile yazmadı. Bu çok tuhaf.”

“Belki de trene binmiştir.”

“Perona en erken biz geldik ve onu hiçbir yerde görmedim.”

“Belki de vagonları aramalıyız.”

“Ya başına bir şey geldiyse?”

Harry ve Ron aynı anda ayağa kalkıp vagonlarda Hermonie’yi aramaya başladılar.

Bir çok kompartmana baktılar. Hatta Ron Slytherin’in vagonuna bile gitti.

“Yolunu mu şaşırdın Weasley!”

“hahahahahahhaha”

Ron, Slytherinlilerin sataşmalarına aldırmadan aralarında gezinip Hermonie’yi aradı.  Malfoy ve Parkinson’un asil sohbetlerini bölmeye bile cüret etti.

“Canına mı susadın Weasley, defol git buradan!” dedi Malfoy.

Ronald aldırmadı. Omuz silkip çıktı vagondan.

Harry ve Ronald orta vagonda buluşup Ravenclaw’un vagonuna yürüdüler. Kompartmanlardan birinin kapısını açtıklarında Luna ve Hermonie’yi birlikte gelecek postası okurken buldular.

“Merhaba” dedi Harry.

“Merhaba Harry, Ron.” Luna’nın sesi içten, bakışları ifadesizdi.

“Merhaba çocuklar” dedi Hermonie. İki genç adam kompartmana girip kızların karşısına oturdular.

“Neredeydin Hermonie? Neden aramadın ya da yazmadın?”

Hermonie, Ron’un bu tavrına öfkelendi. “Sen benimle alay mı ediyorsun!” . Söylemek istediklerini söylememek için hırsla dilini ısırdı. “Sakın beni takip etmeyin!” Hermonie kendini dışarı attı ve kompartmanın kapısını  öfkeyle çarptı.

“Neler olduğunu biliyor musun Luna?” dedi Harry.

“Hiçbir fikrim yok.” dedi Luna her zamanki sakin ifadesiz tarzıyla.

Tren, ağzından alevler saçan yaşlı bir ejderha gibi etrafa dumanlar saçarak Hogsmeade’de durdu.

Öğrenciler  Hogwarts’a ulaşmak için  görünmeyen yaratıkların çektiği üstü açık at arabalarına doğru yürüdüler. Ron ve Harry, Hermonie’yi görüyor fakat mesafelerini koruyorlardı.

Önlerindeki arabada bir kişilik yer kalmıştı. Arkada diğer öğrenciler beklerken, Draco Malfoy bir adım geri çekilip Hermonie’nin geçmesine izin verdi. Hermonie bu gereksiz jestle rahatsız oldu. Arkasından ne gelecek diye bakınırken bindiği araba hareket etti. Diğer arabayı bekleyen öğrenci topluluğunun içinde Malfoy’un dalgın gözleri dikkatini çekti. ‘Ne yani sataşmayacak mı bu safkan bozuntusu? İyi en azından güne sakin başladık.’ diye düşündü. Ve arabadaki diğer kızlarla son dedikoduları paylaşarak okul yolunun tadını çıkardı.

Yerleştikten sonra ortak salona öğle yemeği için Ginny’le birlikte yürüdüler.

“Ne yani senin Valerie’nin partisinden haberin yok muydu?”

“Hayır, beni aramadın nerden bilebilirdim?” dedi Ginny.

“Ama Ron ordaydı. Sana nasıl söylemez? Tanrım Ron bu kadar yalancı olabilir mi?” diye itiraz etti Hermonie.

“Ron neden bir parti için yalan söylesin Hermonie?”

Hermonie başını iki yana sallayıp yılgınlıkla pes etmiş göründü.

“Haklısın Ginny, çok içmiştim, yanılmış olmalıyım.”  bir yandan da Ron’un kendisi partiye gelirken evde kalan ailesine nasıl bir yanıltma büyüsü yaptığını düşünüyordu. Kızlar birlikte ortak salona girdiler.  Ortak salonun içinde dört ana bölüm için dört ayrı, boylu boyunca uzanan koyu kahverengi yemek masaları, tavanda asılı duran büyüyle yapılmış binlerce yanan mum tasviriyle tanıdık havası Hermonie’ye iyi gelmişti. Ron’dan mümkün olan en uzak yere oturdu. Yemeğini yiyip hızla salonu terk etti. Ronald da peşinden koşturdu.

Hermonie bahçeye açılan kapıdan dışarı adım atamadan, Ron kolunu çekip kızı durdudu.

“Neler oluyor Hermonie!”

“Neler mi oluyor? Neler mi oluyor!”

“Evet derdin ne senin!”

“O geceden sonra nasıl böyle hiçbirşey olmamış gibi davranabiliyorsun! Tanrım sen her seferinde hiçbirşey olmamış gibi davranıyorsun!”

“Hangi gece Hermonie? Bir haftadır seni görmüyorum. Kafayı mı yedin sen?”

Hermonie hırsından ağlamaya başladı.

“Benim yerimde Lavender olsa bu şekilde davranmazdın eminim Ronald Weasley! Sen iki yüzlüsün!”

Laf Lavender’a geldiğinde, mevzunun aşk olduğunu anlayabildi Ronald.

“İki yüzlü olan ben miyim! Gizli hayranlarımdan hediye alan ben miyim! Sen önce kendine bak Hermonie!”

Ron arkasını dönüp hızla ortak salona koştu. Hermonie öfkeden kudurmuştu. Bahçeye çıkıp, öğleden sonranın serin esintisine bıraktı kendini. Cebindeki bilekliği çıkarıp önündeki çayıra fırlattı. Sonra gölün kenarına inip çiçeklerin üstüne uzanarak bulutları izlemeye başladı.

Anlayamıyordu.

Yumuşak bir ses “Bu sana ait olmalı” dedi.

Tek dirseği üzerinde doğrulan Hermonie yanı başına uzanmış Draco Malfoy’u gördü.

“Sen burada ne arıyorsun?”

“Neden takmıyorsun?” diyerek bilekliği kıza uzattı.

“Neden sana cevap vereyim?” Hermonie, Draco’nun kendini rahatsız etmek için en uygun anları her seferinde nasıl bulduğuna inanamıyordu.

“Kabalaşmana gerek yoktu Granger. Ben, arkadaşça sormuştum.”

“Ne zamandanberi bulanıklarla arkadaş oluyorsun?”

“Neden beni kışkırtmaya çalışıyorsun? Kavga mı istiyorsun Granger?”

Hermonie duraksadı. Hayır kavga istemiyordu. Gücü yoktu.

“Git başımdan Malfoy.”

“Neden takmıyorsun.”

“Cevap verirsem gidecek misin?”

Malfoy gülümsedi. Başını evet dercesine salladı.

“Kimin verdiğini bilmiyorum. Ve bu çok pahalı bir şey . Ve bir anlamı yok.”

“Belki bir anlamı vardır. Daha dikkatli bakmayı denedin mi?”

Hermonie’nin zihni uyandı. Aklına üşüşen düşünceler genç kızı şok etti. O aklını susturmaya çalışırken, Malfoy konuştu.

Malfoy yeniden sırt üstü uzanmıştı. Bilekliğin elmas parçalarını güneşe tutuyordu.

“Bu kırık dökük parçaların hiç biri bir şeye benzemiyor. Tek başlarına çirkinler. Işığı güzel yansıtamıyorlar. Ama yine de tam olarak işe yaramaz değiller. Bu kırık parçalar birleştiğinde…”  

parçaları birleştirdi

“… bu ejderha, ışığın en mükemmel renklerini yansıtıyor.”

Draco’nun elindeki ejderha güneşten aldığı ışıkla muazzam renkler yansıtmaya başlamıştı. Hermonie bakakaldı. Draco en yumuşak sesiyle konuşmaya devam etti.

“Hayatım da böyle Granger. Kırık dökük. İçimdeki iyi parçaları bir arada tutamıyorum. Bunu yapmama yardım edecek iyilik dolu ellere ihtiyacım var. Yoksa dağılacağım. Anlıyor musun Granger?”

 

 

Draco Malfoy, elmas bilekliği Hermonie’nin pembe avucuna bıraktı.

 

Chapter Text

 

 

 

Hermonie, avucuna düşen bileklikle birlikte Draco’nun elini de tuttu ve genç adamın gözlerinin içine baktı.

“Bir şartla” dedi.

 Draco kızın parmaklarının dokunuşuyla irkildi ama elini çekmedi. Kızın elini yakalayan eline baktı, sonra da Hermonie’nin gün ışığında bal rengine dönen sıcak  gözlerine.

“Artık  köşe kapmaca oynamayı bırakacaksın. Bana neler olduğunu anlatmazsan sana vaktinde yardım edemem.”

Malfoy gülümsedi. Yeniden kızın avucundaki eline baktı.  Yaptığı şeyin farkına varan Hermonie’nin yanakları kızardı. Hemen geri çekti elini. Malfoy’un eli güneşin ısıttığı çimenlerin üstüne düştü. Draco tekrar gülümsedi. Sırtüstü uzanıp bulutları izlemeye başladı. Gözlerinde yılgın bir ifade vardı.

“Hiç çözemediğin bir paradoksun ortasına sıkıştığın oldu mu Granger?”

Hermonie cevap vermedi. Biraz duraksayan Malfoy konuşmaya devam etti.

“ Onlar ailem Granger. Beni dünyaya getiren, yetiştiren, sahip olduğum her şeyi bana veren ailem. Sen ailenin zarar göreceğini bildiğin bir karar verir miydin?”

“Ama sen yanlış karar verirsen başka insanların aileleri ölecek.”

“Biliyorum. Ailemin tüm bu olan bitenden uzak durabilmesini isterdim. Bunu annemin de istediğini hissediyorum ama babam fikirlerinde oldukça sabittir. Eğer başarısız olursa babamı öldürecekler, tabii beni de.”

“Dumbledore size koruma sağlayacaktır.”

Malfoy’un yüzüne yorgun, umutsuz bir gülümseme çöktü. Alçak bir sesle, tane tane konuşuyordu, “Belki öyle, belki de değil. Dediğim gibi babam fikirlerinde sabit bir adamdır. Ve bunun cesaretle ilgisi yok Granger. Ben,  evet bu doğru, erken ölmekten korkuyorum. Ama yapacağım tercihlerin sonuçlarından daha çok korkuyorum.”

Hermonie anlamaya başladı. Malfoy farkındaydı. Masum insanları öldürmek istemiyordu. Bir tarafı bunun yanlış olduğunu kabul ediyor ve insan hayatına değer veriyordu. Ama ailesine de değer veriyordu. ‘Ben olsam şu an olduğum kadar cesur olabilir miydim’ diye düşündü Hermonie.

“Ben, kendi tercihlerime göre, ailemin hoşlanmadığı insanları arkadaş edinemem. Ailem kuvvetlidir, ve gözlerini bile kırpmadan o kişilere zarar verirler. Bellatrix  teyzemi asla kontrol edemem.  Öyle bir durum olursa, ailemi öldürmek zorunda kalırım. Bunun nasıl bir his olacağını anlayabiliyor musun Granger?”

Draco, yılgın bakışlarını bulutlardan, Hermonie’nin gözlerine çevirdi.

“Senden uzak kalmaya dayanamıyorum.”

“Bazan aklımı kaçırdığımı sanıyorum.”

“Ama yapamam Hermonie.”

Draco, bu cümleleri duraksayarak fısıltılarla söyledi.Genç kızın dolan gözlerinde ne demek istediğini anladığını gördü.  İlk kez, kendini ifade etmenin, doğru anlaşılmanın verdiği huzuru hissetti.  Ama bu huzur kalbindeki acıyı bastırmaya yetmiyordu. Acısı kalbinden dudaklarına akmaya devam etti, Draco yeniden fısıldadı, “Seni mutlu edemem, sana acıdan ve ölümden başka bir şey veremem,… seni sevmem bile yasak. Yapamam.”  kendi kendini ikna etmeye çalışıyor gibiydi.

Hermonie gülümsedi. Uzandığı yerden doğrulup oturdu ve bağdaş kurdu.

“Hadi” dedi, “karşıma otur.”

Draco itaat etti.

Hermonie, ellerini ileri uzattı.

“Ellerimi tut Malfoy.”

Draco hareket edemedi. Şaşkın gözlerle baktı.

“Ellerimi tut dedim.” Hermonie kıkırdadı. “Korkma seni lanetlemeyeceğim.”

Draco merakla uzattı ellerini. Hermonie genç adamın ellerini tuttu. Kızın elleri de gözleri kadar sıcaktı. Draco bu duyguya bayıldı.

“Gözlerini kapat” dedi Hermonie.

Draco gözlerini kapattı.

Birbirlerinin soluklarını takip ettiler. Birlikte nefes alıp vermeye başladılar.  Nefesleri gibi, kalpleri de aynı ritmle atmaya başladığında, Draco, genç kızın ellerinden, gergin avuçlarına tanımlayamadığı bir enerjinin aktığını hissetti. Draco’nun içi bu sıcak enerjiyle dolmuştu. Bütün kasveti gitmişti. Sorunlarını beyninden silmemişti ama verdikleri acı ve stres geçmişti. Draco yeniden doğmuş gibi hissetmişti. Ellerindeki gerginlik geçti, yüzüne sukunet ve huzur geldi. Dudakları mutlulukla yukarı doğru hafifçe kıvrıldı. Mutluluk dedikleri duygu böyle bir şey miydi? Draco hayatında hiç duymadığı tatlı sıcak hislerle sarmalanmıştı. Bütün hücrelerinin tazelendiğini hissettiğinde derin bir nefes alıp uykudan yeni uyanırmış gibi gözlerini açtı.

Hermonie kendini izliyordu, genç kız gülümsüyordu.

“Bu büyünün adı ne?” diye merakla sordu Draco, “Okuduğum hiçbir kitapta böyle bir mucize yazmıyor.”

Hermonie, başını sağ yanına eğip gözlerini kapatıp tekrar açtı.

Gülümseyerek cevap verdi,

 

 “Sevgi.”

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Geceler gündüzleri, gündüzler gecekeri takip etti. Draco ve Hermonie yeniden konuşmadılar. Birbirlerine ara sıra uzaktan baktıkları oldu ama bir daha göz göze gelmediler.  Draco, ortak aldıkları derslerini değiştirdi.

Hermonie, Malfoy’a yardım edemeyeceğini anlamıştı. Genç adam kendi tercihini kendi yapmak zorundaydı. Ona ailesini öldürmesini söylemeyezdi, tanrı aşkına bu kimseye söylenemezdi! Ona hiçbirşeye karışmamasını da söyleyemezdi çünkü Voldemort’un onu takip ettiğini biliyorlardı. Malfoy vereceği bu sınavda yalnızdı.

Draco, o günden sonra Granger’dan mümkün olduğunca uzak durdu. O sıcak öğleden sonra, gölün kenarında yalnızlardı. Ona sarılmayı, mutlu bir gelecek vaat etmeyi, o davetkar dudaklarını öpmeyi deli gibi istemişti. Ama bunu yapsaydı genç kızı ölümyiyicilere açık hedef haline getirmiş olacaktı. Draco’nun karanlık tarafı reddettiğine inanacaklardı. Granger’ın bal rengi gözlerinin güneşte bir daha parlamayacağını düşünmek Draco’nun ihtirasını dindirdi. Ellerini kızın sıcak avuçlarından nazikçe çekip teşekkür etti ve bir daha onunla konuşmadı. Eğer bu tutumunu sürdürürse bir zaman sonra kızın ezik Ronald Weasley’e ya da bir başkasına evet diyeceğini biliyordu. Bu fikir ona her günün her saniyesi işkence etti. Ama onu bir daha görememe düşüncesi harekete geçmesini engelledi. Bazıları Malfoy’a korkak derdi. ‘Haklılar’ diye düşündü Draco. Korkuyordu.

……………

Beklenen haber geldi. Karar verilmişti. Karanlık Lord Draco’yu seçti. Ondan bir grup ölümyiyiciyi Hogwarts’a sokmasını ve Dumbledore’u öldürmesini istedi. Bunu Voldemort’un kendisi bile başaramamıştı.  İşte bu yüzden Voldemort Draco’yu kasten seçmişti. Draco’nun başarısız olacağından emindi. Draco’nun babası, Harry’nin kehanetini kendisine getirmekte başarısız olmuştu. Voldemort bu başarısızlığın cezasını tüm aileyi öldürerek almayı planlıyordu. Bunun için de Draco’nun başarısızlığını bahane edecekti.

Ama Draco başardı. Bir grup ölümyiyiciyi Hogwarts’a soktu.  Ama savunmasız kalan Dumbledore’u öldürmeyi başaramadı. Draco kirlenmemişti. Cinayet işlemeyi beceremedi. Draco tereddüt ederken Dumbledore onu aydınlık tarafa geçmesi için ikna etmeyi denedi. Bu sırada Severus Snape geldi ve Dumbledore’la önceden yaptıkları gizli anlaşmaya uyarak baş yöneticiyi öldürdü. Ölümyiyicile ve Snape, Draco’yu yanlarına alarak Hogwarts’dan kaçtılar.

…………………..

 

Gözlem kulesinin tepesinde lanetlenen başyöneticinin cesedi ana girişin önündeki taşlığa düştü. Hogwarts’da bir gürültü kıyamettir koptu. Bütün öğrenciler okulun girişindeki taşlığa panikle koşturdular. Bu kargaşanın içinde karanlıkta ormana yönelen bir grup Hermonie’nin dikkatini çekti. 

Tuhaf grubu gizlice takip etmeye başladı. Fazla yaklaşmamaya çalışıyordu.

 Aralarından biri buharlaşarak arkasında simsiyah dumanlar bırakıp topluluktan ayrıldı. Hermonie’ye doğru uçtu. Hermonie arkasını döndü ve bütün gücüyle kaçmaya uğraştı. Ama bir tuhaflık vardı. Etrafındaki ağaçlar hareket ediyor gibiydi. Etrafındaki ağaçlar saflarını sıklaştırarak gökyüzünü kapattılar ve oluşturdukları koyu yeşil karanlık koridorlarıyla ormanı zindana çevirdiler. Hermonie klostrofobinin heryerini sardığını hissedebiliyordu. Nefes almakta zorlanıyordu. Bu kabuslarında gördüğü labirentin aynısıydı. Ensesi terdem sırılsıklam oldu. Denediği bir iki büyü ağaçları kıpırdatmaya yetmemişti. Rakibinin büyüsü çok daha güçlüydü. Çaresiz oyuna dahil oldu ve karanlık labirentte yolunu bulmaya çalıştı. Köşeyi döndüğünde, patikanın ucundaki karşı köşeyi kendinden az önce dönen adamın siyah cüppesini gördü arkadan. Yüzleşmek zorunda olduğunu biliyordu. Tuzak olduğunu bile bile takip etti adamı.Patikanın sonuna vardığında ağaçların arasında daire şeklinde bir açıklık olduğunu gördü. Rakibi, siyah pelerini, elinde yılan başlı bastonuyla kendisini bekliyordu.

Büyük bir cesaret örneği gösterip “ Sen kimsin?” diye sordu genç kız, elinde sıkı sıkıya tuttuğu asasını daha kuvvetli kavramıştı.  Adam kukuletasını geriye itti ve yüzündeki kara maskeyi çıkardı. Hermonie bu yüzü tanıyordu. Bu Lucius Malfoy’du. Draco’nun babasıydı.

“Bay Malfoy” dedi şaşkınlıkla.

“Nasılsın Hermonie? Draco’yla çok yakın olduğunuzu duydum." Lucius Malfoy'un derinden gelen samimiyetsiz sesi Hermonie'nin tüylerini  diken diken etti.

"Belki sen de bize katılmak istersin.”

Hermonie karanlık taraftan teklif aldığını anladı, en kararlı sesiyle konuştu.

“Asla!”

Lucius Malfoy, genç kızın Harry Potter'ı desteklediğini biliyordu. İkna etmeye çalışmanın boş olduğunu biliyordu. Vakit kaybetmenin anlamı yoktu.

“O halde ölmeye hazırlan!” Deneyimli büyücü genç kızın üstüne öldüren büyüyü fırlattı.

Her ikisi de ne olduğunu anlayamadan, Hermonie’nin boynunda sallanan yakut pandantif, kırmızı ışıklar çıkarmaya başladı. Pandantifin ışıklarına çarpan büyü, geri tepti.

Lucius Malfoy yere düştü. Yılan başlı asası kırılmıştı.

Hermonie yanına koşup diz çöktü,

“Bay Malfoy…”

Bu olanların yaşanmamış olmasını dilerdi.

“Draco’yu yalnız bırakma.”  dedi Lucius Malfoy ve gözlerini bu hayata kapadı.

 

Hermonie ormanın eski halini aldığını fark etti. Boynundaki pandantif kırılmıştı. Draco’yu hatırlayan Hermonie, tedbir almak istedi. Cebindeki son görünmezlik iksirini yudumlayıp ölümyiyicilere yetişmek için koştu.

 

 Hermonie gruba yetiştiğinde diğer üç ölümyiyici ve Snape cisimlenerek karanlıkta gözden kayboldular.

Bellatrix aniden durdu. Kulaklarını dikip, psikopat bakışlarıyla etrafı kolaçan etti.Kabarık kıvırcık sağa sola dağılmış saçları, siyah barok tarzı yer yer yırtılmış elbisesi ve aklındaki deliliği gizleyemeyen bakışlarıyla gören herkesi ürkütüyordu.

Draco’nun solgun yüzü bembeyaz kesilmişti. Gözyaşları durmuyordu. Snape, Dumbledore’u gözlerinin önünde öldürmüştü. Kendisi yapamamıştı. Bu görevden başından beri nefret etmişti. Ailesini öldüreceklerini biliyordu, çaresiz kalmıştı. Ama yine de yapamamıştı. Babasının Karanlık Lord’a hizmet etmeye başladığı güne lanet etti.

Bellatrix teyzesinin çığlığıyla düşüncelerinden uyandı.

“Imperio!”

Lanet, Bellatrix’in ciyaklayan sesinden, olduğundan daha lanetli çıktı. Sihir bakanlığının yasakladığı üç lanetten biriydi. Kurbanın beynini uyuşturuyordu. Kurbana istenilen her şeyi yaptırabilirdi.

Karanlıkta görünmeyen birinin yaprakların üstüne düşünce çıkardığı inleme sesi duyuldu.

Bellatrix zevkle tiz bir kahkaha attı. Kurbanının yanına gittiğinde gözleri korkuyla açıldı. Yerde birinin yattığına yemin edebilirdi. Yapraklar, üstünde bir kadın yatar gibi şekil almıştı. Ama orta kimse yatmıyordu. Yani görünürde kimse yoktu.

Yaprakların üstündeki görünmeyen görüntü Draco’nun zihninde bir anısını canlandırdı. Hogwarts’ta, Slytherin yatakhane binasının en yüksek kulesinde, gezegenlerin altında,  siyah atlas yatak örtüsünün üzerinde…

“Hayır dur!” dedi Draco, asasını çekeren Bellatrix’le görünmeyen kurbanlarının arasına girdi.

Draco’nun gözündeki kararlılığı gören Bellatrix en tizinden bir kahkaha daha attı. “Sen bana meydan mı okuyorsun çocuk?”

“Git buradan!”

“AhahahAHahahHAha!” Bellatrix’in yüzü aniden canileşti. “Çekil önümden Dracoo!” Draco’nun adını tıslayarak söylemişti.

Draco’nun teyzesi karşısında şansı yoktu. O cadı eski bir Azkaban kaçkınıydı, güçlüydü, caniydi, deliydi. Gel gitli ruh halinin hangi saniye neye patlayacağını kestirmek imkansızdı. Draco başını öne eğdi. Olanları hazmedemiyordu. Olmasını istemediği şeyleri engelleyememeyi hazmedemiyordu. İnsan ailesinden nefret edebilir miydi? Draco o an öz teyzesinden nefret etmişti. Genç adam başını öne eğdi.

Bellatrix keyifle “Aaferin Draco, şimdi kenara çekiiil” diye tısladı.

Draco daha fazla düşünmedi. O saniye bütün nefretini, üzüntüsünü, yıkılan dünyasını ve kinini o iki lanetli kelimeye akıtıp asasından ileri fırlattı.

“Hesoformi dekonimi!”

Bellatrix’in şaşkınlık ifadesiyle dona kalan yüzü akşam rüzgarında binlerce minik kumtanesi olup karanlığa karıştı.

O, artık yoktu.

Nefes nefese olanı izleyen Draco, bunu yapabildiğine inanamıyordu. Hemen arkasını dönüp, geride duran yaprak kümesine koştu. Dizlerinin üzerine çöküp, kızın başının olduğunu tahmin ettiği yere uzandı. O aşık olduğu çilek kokusunu duyabiliyordu.

“Hermonie,”

Draco’nun eli  yokluğu kavrayarak yaprakların üstüne değdi. Elleriyle yaprakları karıştırdı. Orda kimse yoktu. 

 

 

 

Chapter Text

 

 

Author's Notes:

www.youtube.com/watch?v=BbXJikITNig eşliğinde bölümün okunması, bölüm bitince müziğin sesinin açılması tavsiye edilir:)


 

 

“Hermonie!”

Draco’nun çığlığı karanlık ormanda yankılandı.

Cevap gelmedi.

Genç adam, dizleri üzerinde yere çökmüş, aceleyle karıştırdı yaprakları ve dal parçalarını. Genç adam kalbinin ezildiğini hissediyordu. ‘Granger ölmüş olamaz, olamaz.’

“Ölmüş olamazsın!”

Hiçbir şey yoktu.

“Nerdesin Granger!”

Sessizlik.

Draco ayağa kalktı.

“Lumos.”

Asasından süzülen ışıkla yerdeki izleri incelemeye başladı. Kırıl dalları ve ayak izine benzer bir şeyler bulmayı ümit etti.

Bulduğu izledi takip etti. Bir süre yürüdü karanlık  ormanın yüksek ağaçlarının arasında.

 Su sesini duymaya başladığında yavaşladı. İzler nehrin kenarında son bulmuştu.  ‘Hayır bu olamaz, olamaz!’ Draco’nun zihni isyan çığlıkları atıyordu. Genç adam düşüncelerinin gürültüsünden kalbinin sesini duyamıyordu.

“Granger!”

Geniş nehir boyunca akan suları çevreleyen kayaların ve taşların üstünden yürümeye başladı.  Akıntı çok şiddetliydi. Bellatrix’in lanetinden sonra Granger’ın uyuşmuş beyni, vücudunu bu akıntıda canlı tutamazdı. ‘Lütfen nehre girmemiş ol. Lütfen, lütfen, lütfen!’

“Granger nerdesin!”

Bu sessizlik Draco’yu çıldırtıyordu. Dakikalar geçtikçe daha da panikliyordu. Bir iz, herhangi bir ipucu görebilmek için deli gibi araştırıyordu etrafı.

“Granger sana zarar vermeyeceğim!”

Draco aramaya devam etti.

Draco nehir boyunca yürüdü.

“Yalvarırım Hermonie,” sesi fısıltıya dönmüştü.

“Yalvarırım,”  sessiz gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı, bu gerilimin yükünü taşıyamayan bedeni dizlerinin üstüne yığıldı. Yere kapaklanmamak için elleriyle yerden destek alıyordu.

Draco ağladı, yalvardı, dua etti, küfretti.

Sessizlik.

Genç adamın kaybolan umuduyla birlikte asasının ucundan süzülen ışık da söndü.

Draco’nun keskin kulakları artık kendi kalbinin sesini duyamıyordu. Bellatrix giderken genç adamın kalbini de yanında götürmüştü. Derin gri gözleri karanlığa boş boş baktı. Yüzündeki bütün ifadeler silindi. O kısacık bir anda bir ömür yaşlandığını hissetti. Hermonie yoktu. Elinde ve gönlünde karanlıktan başka hiçbirşey kalmamıştı.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Hermonie Lucius Malfoy’un ölümüne sebep olmak istememişti. O, Hermonie’ye saldırdığında, kızın boynundaki sihirli pandantif büyüsünün geri tepmesine sebep olmuştu. Ve adam kendi kendini öldürmüştü. Ölürken “Draco’yu yalnız bırakma” demişti. Hermonie çok üzgündü. Bu durumu genç Malfoy’ a nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Draco’nun ailesinden herhangi biriyle savaşmak istememişti. Ama bunları düşünmek için zaman yoktu .Hermonie, o bir grup uğursuz ölüm yiyicinin Draco’yu alıp sonsuza kadar götürmelerine izin veremezdi.

Hermonie koştu. Bütün gücüyle koştu. Soluğunun kesilmesine, kaslarının yırtılırcasına acımasına aldırmadı. Bütün hayatı buna bağlıymış gibi koştu. Bellatrix’in ürkütücü kahkahasını duyduğunda yavaşladı. Ses çıkarmamak için büyük gayretler göstererek gruba yaklaştı.

Snape de dahil diğer iki ölüm yiyen gözlerinin önünde cisimlenip ortadan kayboldular. Bellatrix Draco’nun elini tuttu. Hermonie kafasında hızlıca planını yaptı. Onlar cisimlenirken Draco’nun diğer elini tutacaktı, böylece, görünmezlik iksiri sayesinde fark edilmeden onlarla birlikte gittikleri yere cisimlenecekti.

“Sonrasını sonra düşünürüm” dedi.  Cisimlenmeye hazırlanan iki büyücüyü elinden kaçırmamak için vargücüyle ileri atıldı.

Ama Bellatrix varlığını hissetmişti. Hermonie siper alamadan Bellatrix’in laneti göğsünde patladı.

Hermonie düştü. Beyni uyuşmuştu. Vücüdu acı içindeydi ama nedenini ve kaynağını anlayamıyordu.  Birşeyler hatırlamaya çalışıyordu. İçgüdüsel olarak kaçması gerektiğini hissediyordu ama çözüm olacak hiçbirşey düşünemiyordu. Duyuları körelmişti. Duyduğu her ses, gördüğü her şekil bulanıktı.

 

Bellatrix’in asasını kaldırıp üstüne yürüyüdüğünü hayal meyal gördü. 

Sonra siyah cüppeli arkası dönük adam cadıyla arasına girdi.

‘Ne güzel saçları var, ipek gibi’ dedi kafasında bir ses eko yaparak.  Adamın saçına dokunabileceğini, sanarak düştüğü  yerden doğrulduğunda cadının öfke saçan gözlerini gördü. Bulanık beyninde korku çanları çaldı şiddetle. Kaç! Kaç! Kaç! Kaç! Ne? Kaç! Kaç! Kaç! Kaç! Nasıl? Kaç! Kaç!... Binlerce inceli kalınlı ses aynı anda dolanıyordu zihninde.

Gerçek mi hayal mi bilinmez, cadının bedeninin uçuşan kum taneleri gibi rüzgarda savrulup yok olduğunu gördüğünde paniğin doruklarına ulaşan beyni uyuşuk hantal bedenini yerden kaldırıp karanlığın içinde uzaklara sürükledi.

Yön duygusu kaybolmuştu. Yürüyor mu, uçuyor mu, sürünüyor mu bilmiyordu.

Ayaklarının dibinden dolu dizgin akan nehri kıl payı fark etti, istemsiz başka bir reflekse bedenini geriye itti. Dengesi kaybolan Hermonie kayaların üstüne düştü.  

Gücü tükenmişti. Her hücresi uyuşmuştu. Hiç uyanmayacağı bir uykuya dalmak istiyordu. Gecenin karanlığı onlarca ton ağırlığındaymış gibi çöktü üstüne. İşte o anda gördü elinde bir avuç ışıkla, karanlıkta kendine doğru gelen ölüm meleğini.

Melek bir şeyler söylüyordu, duyuları iyice körelen Hermonie, duyduğu sözcükleri bir türlü anlayamıyordu.  Bebek sarısı saçları ipek gibiydi. Siyah pantolonlu bacakları pelerinin arasından karanlığa karışıyor, kayaların üzerinde süzülerek yaklaşıyordu  genç kıza.

Melek yaklaştı, Hermonie’nin yanı başında diz çöktü. Ellerini yere dayadı. Elini azıcık daha ileri uzatsa genç kızın parmaklarına dokunacaktı. Hermonie, ona dokunmak istedi. Kaskatı kesilmiş vücuduna söz geçiremedi. Onunla konuşmak istedi ama sesi bir türlü çıkmıyordu.  

Siyah giysili ölüm meleği Hermonie’nin önünde diz çökmüş ağlıyordu. Yüzü öyle güzeldi ki.  Hermonie ‘neden?’ dedi, sesi çıkmadı. Hermonie, ölüm meleğinin bebek sarısı saçlarına dokunmak istedi. Uzanamadı. Meleğin güzel yüzü, avucunda azalan ışıkla birlikte solmaya başladı. ‘Hayır, hayır,hayır!’

‘Gitme melek!’  Hermonie’nin sesi çıkmadı. Hermonie bunun bir rüya olduğunu düşündü. Kendi bedenini göremiyordu. O muhteşem güzellikte, gözyaşları acıyla süzülen melek kendini duyamıyordu. Hermonie hareket edemiyordu. Bu bir kabus olmalıydı. Bir karabasan.

 

Karanlığa karışan ölüm meleğiyle birlikte kapandı genç kızın bilinci .

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

Sırtına batan sivri taşların acısıyla uyandı. Bütün bedeni tutulmuştu. Yattığı yerde yüz üstü döndü. Elleriyle yerden destek alarak doğrulmaya çalıştı. Yerden bir karış yükselemeden geri düştü.

Tekrar sırt üstü döndü. Bacaklarını kısmen hissetmiyordu. Bütün iradesiyle oynatmaya çalıştı ayaklarını.  Her hareket edişinde kaslarına binlerce iğne batırılıyormuş gibi ızdırap duydu. Bu hisse dayanamayıp acıyla defalarca çığlık attı.

Bin bir güçlükle uyuşmuş bedenini çözmeyi başardı. Nihayet ayağa kalktığında, nerede olduğunu anlamaya çalıştı.

Bir nehir kenarındaydı. Yoksa yasak ormanda mıydı? Buraya nasıl gelmişti? Bu yer neresiydi? Gökyüzünün ortasında duran güneş bile parlamıyordu. Biri onu oraya zorla koymuş gibi keyifsizce donakalmıştı  havada.

Zihnini zorladı. Hayal meyal kabus gördüğünü hatırladı.Rüyasında kendi bedenini göremiyordu, konuşamıyordu, hareket edemiyordu. Karanlık üstüne kabus gibi çökmüştü.  Tüyleri ürperdi, kafasını sağa sola sallayarak o karanlık düşüncelerden kurtulmaya çalıştı.

Bu yaşadığını sandığı şeyin sadece bir kabus olduğuna kanaat getirdi Hermonie. Ömrünün sonuna kadar kimseye asla anlatmayacağı bir kabus.

Sonra her şeyi hatırladı. Dumbledore düşmüştü. ‘O öldü, artık yok.’ Gözyaşları süzüldü bal rengi gözlerinden.  ‘Şimdi ne olacak? Harry? Ron?’

Panikleyen Hermonie kendini Gryffindor’un Hogwarts’taki ortak salonuna cisimledi. Oda boştu. Şömine yanıyordu. Güçsüz bedeni cisimlenmeyi kaldıramamıştı. Mide bulantısına yenik düşüp bir iki kez öğürdü ama midesi boştu. Nehir kenarında ne kadar zaman geçirdiğini merak etti.

Ron içeri girdi.

“Aman tanrım Hermonie neredeydin!” kıza dikkatle bakan Ron koşarak yanına geldi. Genç kızın dağınık saçında yaprak parçaları vardı, kotunun dizleri yırtılmış ve biraz da kanamıştı. Üstü başı toz içindeydi.

“Sana ne oldu?”

“Ben iyiyim Ron. Boşver şimdi. Harry’yi bulmalıyız! Hadi Ron kaybedecek zamanımız yok!”

Hermonie’nin ürkmüş bakışları Ron’u da ürkütmüştü. Birlikte Harry’yi aradılar. Genç büyücüyü gözlem kulesinin üstünde buldular. Dumbledore’un öldürüldüğü yerde.

Üçü birbirine sarıldı. Yaslarını paylaştılar. Harry, Voldemort’u öldürmenin tek yolunun hortkulukları bulup yok etmek olduğunu söyledi. Gitmek zorundaydı. Hermonie ve Ron da plana dahil oldu. Ne yapacaklarını kararlaştırıp  birkaç saat içinde Hogwarts’ı terk ettiler.

 

Harry, Ron ve Hermonie Hogwarts’dan, aralarında sadece Ron’un göremediği testralin çektiği arabada ayrılırken,  Draco Malfoy her zamanki kaliteli giysileri, siyah şık pelerini, platin sarı düzgünce taranmış saçları ve her bakanı ürküten soğuk gri gözleriyle Hogwarts’ın ana girişinden içeri attı adımını.

 

Chapter Text

 

 

 

Draco Malfoy Hogwarts’ın her odasına, her koridoruna, her taşının altına baktı. Bütün öğrencileri tek tek sorguya çekti. Kimse Granger’ı görmemişti. Kimsenin haberi yoktu. Bazı öğrenciler Dumbledore’un ölümünden sonra okuldan ayrılmıştı. Yeni başyönetici Snape’in idaresi onlar için pek güvenli bir öğrenim ortamı sağlamıyordu. Bu yüzden Harry ve Ron’un ortadan kaybolması Malfoy’a ilgi çekici gelmedi.

Ümidi kalmadı. Babasının öldüğünü öğrendi. Ailesinden başka insanlar da ölmüştü. Draco’nun yüreği karardı.  Zorunlu ders saatleri dışında hiç kimseyle konuşmamaya başladı. Sürekli odasına kapanıyordu. O tatlı çilek kokusunu yeniden duyabilmek için Malfoy’ların asırlardır biriktirdiği tüm mal varlığını gözünü kırpmadan harcayabilirdi.  Elinde kalan tek şey anılarıydı. Her gece düşünselinde biriktirdiği anılarında kayboluyordu. Bitmek bilmeyen kabusları, geceleri uyuyabildiği nadir saatleri zehir ediyordu. Draco mutsuzdu, bomboş hissediyordu.

Hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı. Asil kanı, serveti, arkadaşları, parlak geleceği…hepsi boştu.

Malfoy, ölmemiş cesedini ders salonlarından kütüphaneye ordan da kendi odasına sürükledi her gün.

Susmaya alıştı. Etrafındakiler, onun bu halinden daha da korkar oldular. Kimse ona şaka yapmaya ya da çok gerekmedikçe bir şey söylemeye cesaret edemez oldu.

Draco Malfoy, buzdan bir kale oldu.

 

………………..

Karanlık ve aydınlığın bitmek bilmeyen mücadelesi şiddetlenerek devam etti. Harry, arkadaşlarının da yardımıyla yapması gerekenleri yaptı,  Karanlık Lord’un içlerine ruhunun parçalarını sakladığı hortkulukları bir bir yok etti. Her bir yok olan hortkuluk, Voldemort’u ölümüne bir adım daha yaklaştırdı. Harry, Hogwarts’a geri dönmesi gerektiğini hissediyordu. Bulması gereken son parçalar oradaydı. Yanına Ron ve Hermonie’yi alarak Hogsmeade’e döndü. Domuz Kafası Barını işleten Aberforth, öldürülen başyönetici Albus Dumbledore’un kardeşinden başkası değildi. Barın altındaki gizli tünellerden, üç genç büyücüyü Hogswart’a götürdü.

………………...

 

Slytherin binasının en yüksek kulesinin tepesinde yer alan lüks odasında, kurşuni ipek çarşaflarına ter içinde dolanmış genç Malfoy, en sessiz çığlığıyla uyandı kabusundan, “Hermonie!”

Bir an burnuna o bayıldığı çilek kokusunun geldiğini sandı. Yatağının boş tarafına baktı. İçi acıdı.

 

Draco Malfoy’un çalışma masasında duran siyah kristal kasenin içindeki su, kadın yüzü formu aldı.

“Draco, bu gece.”

Draco hayallerinden uyanıp çalışma masasına yürüdü.

“Yanında olacağım anne.”

Draco da annesi gibi kopacak fırtınanın dışında kalmak istemişti.

Harry, Ron ve Hermonie’nin Hogwarts’a tam da o anda gizlice girdiğinden habersiz, Londra’daki annesine katılmak için Slytherin’in gizli tünellerinin yolunu tuttu.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

 

……………………….

Hogwarts savaşının şafağında, Harry Potter, arkadaşlarının yardımlarıyla Karanlık Lordu yendi.  Voldemort’un ordusu dağıldı. Her iki taraf da büyük kayıplar vermişti. Ama savaşın bitmesi yüreklerine su serpti. Hogwarts’ın ana girişi olan holde Ron, Hermonie’ye yaklaştı. Genç kızın yorgun ama mutlu gözlerine baktı. Birlikte başarmışlardı.

“Sonunda bitti Hermonie,”

“Evet” genç kız gülümsedi.

“Şimdi ne yapacaksın?”

“Ben…”

“Bizimle kalabilirsin biliyorsun.” Ron’un gözleri hevesle parladı. Genç kıza doğru bir adım attı.

Hermonie, Noel tatilinden dönerken anne babasının büyüyle hafızasını silmişti ve onlara İngiltere’den taşınma fikrini aşılamıştı. Artık dönebileceği bir evi yoktu. Ve Ron  onu kendi evine içtenlikle çağırıyordu.

“Ron, ben, bilirsin,..gidip ailemi bulmalıyım.”

“O halde ben de seninle geleyim. Yardımıma ihtiyacın olabilir.”

“Aaa, ben…bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum. Bence yalnız gitmeliyim.”

“Hermonie..” Ron genç kızın eline dokunduğunda, parmaklarına değen biçimsiz elmas parçalarını hissetti. Gözleri kızın bilekliğine kaydı.

“Anlıyorum Hermonie.”

“Ron…”

“Döndüğünde beni ara.”

“Elbette.”

Hermonie Jane Granger, Hogwarts’la vedalaşıp ailesini aramak üzere yollara düştü.

 

…………….

Aradan üç yıl geçti.

…………….

 

Harry ve Ron okulu bitirdiler ve sihir bakanlığında birer seherbaz olarak çalışmaya başladılar.  Harry Ginny’le çıkıyordu. Bu neşeli üçlü öğle yemeklerini her gün, bakanlığa gizli giriş yapılan kırmızı telefon kulübesinin durduğu sokağın köşesindeki, kendisi muggle olan Martha’nın küçük  cafesinde yerlerdi.

O gün de her zamanki masalarına oturdular.

Ron hamburger menusu istedi. Ginny , Harry her ne kadar diyete ihtiyacın yok dese de salata aldı. Harry de Martha’nın meşhur ev yapımı şekerli patateslerinden sipariş etti.

“Bugün Hermonie’nin doğumgünü. Ondan haber alıyor musun Harry?” diye sordu Ron.

“Hayır, aslında bu çok garip, bana bir kere bile yazmadı.”

“Beni de aramadı” dedi Ginny.

“Belki  kendine yeni bir hayat kurmuştur. Bizleri bu kadar kolay unutabilmesine inanamıyorum!” dedi Ron öfkeyle.

Diğerleri de aynı hayalkırıklığını paylaşıyordu. Kimse bu sözlerin aksini iddia etmek istemedi.

 

………………………..

Aradan iki olaysız yıl daha geçti.

…………………………

 

Draco Malfoy, babasının ölümünden sonra aile servetinin yönetimin başına gelmişti.  İnsanlarla gereğinden fazla muhatap olmuyordu. İnsanlar onunla yakınlaşmaya cesaret edemiyordu. Lucius Malfoy’un ölümünden sonra Malfoy ailesinde ciddi imaj değişiklikleri olmuştu. Narcissia her ne kadar kanından gelen asaletini yaşamaya devam etse de, Draco, muggle düşmanlığını eskisi gibi bağıra çağıra sürdürmüyordu.

Genç Malfoy kariyerine sihir bakanlığında devam etti. Ailesinin bağlantıları, serveti, kişisel bilgi, deneyim ve zekasıyla, kısa sürede baş müsteşar oldu. Yetki sınırları genişledi. Herkes ona saygı duyuyordu ama özel anlamda kimse arkadaş olmaya cesaret edemiyordu. Malfoy kötülük yapmıyordu hayır o kötü değildi ama soğuktu işte. İnsanları en nazik ve en asil haliyle, onlar kendine yaklaşamadan itmesini beceriyordu.

Bunun bir sebebi vardı. Draco’nun kapanmayan bir yarası vardı. Kimseyle paylaşmayacağı bir sırrı vardı. Anılarını değersiz insanlara anlatarak kirletmek istemedi. Anıları kalbiydi. Anıları kutsaldı.

Her zamanki dakikliği ve ciddi yüz ifadesiyle, uçuş tozu bacalarından birinde peyda oldu baş müsteşar. Genç yüzünde yaşının çok ötesinde bir olgunluk taşıyordu. O çocuk ifadesi artık gitmişti. Etrafta parmakla gösterilen genç, güçlü, klas,yakışıklı bir erkekti Malfoy. Bir o kadar da uzak.

Makam odasına yürüdü bütün asaletiyle. Etrafında onu gören çalışanları saygıyla eğilerek selam veriyordu o geçerken. Baş yöneticinin soğuk gri bakışlarını üstlerinde gördüklerinde ise hemen toparlanıp hızla işlerinin başına koşuyorlardı.

Malfoy girişteki sekreterleri göz ucuyla kontrol etti. Hemen kalkıp selam verdiler. İstifini bozmadan yürümeye devam etti. Karşıdan gelen, sihir bakanının yakın koruması Ronald Weasley kendini selamladı. Malfoy karşılığında göz ucuyla hızlıca bir selam verip asık suratını ileri çevirdi. Bugün bakanlığın normalden daha kalabalık olduğunu fark etmişti.  Asansörlerin önünde kalabalık bir grup cadı ve büyücü sıra bekliyordu. Aralarından bedenini saran beyaz kolsuz deri tulum içinde oldukça cazibeli görünen genç cadı hafifce omzunun üstünden arkasına baktı. O anda sırası geldi ve başını çevirip yüzünde muzip bir gülümsemeyle asansöre bindi. Kalabalığın önünden hızlı adımlarla geçip yüksek yetkililerin kullandığı arka koridordaki asansöre yönelen Malfoy kadını fark etmedi.

Baş müsteşar günlük evrak işlerini bitirdiğinde zamanın nası geçtiğini anlamamıştı. Saatine baktığında görevli olduğu mahkemenin başlamak üzere olduğunu hatırladı. Hızla masasından kalktı, siyah her tarafından pahalı ve kaliteli olduğu belli olan pelerinini omuzlarına attı ve odasından aceleyle çıktı.

Odasının hemen girişinde sekretirinin masası vardı. Luna Lovegood sekreter masasında günlük kayıtlarını yapıyordu. Malfoy’un odadan çıktığını görünce ayağa kalktı , “Bay Malfoy, bu öğleden sonra görüşmeleriniz var.”

Malfoy geç kalmadan önce son bir iki dakikası kaldığını biliyordu. Koridorda asansöre  koşarken “Biliyorum  Bayan Lovegood!” diye seslendi. Önünden geçtiği sekreter masasına dirseklerini dayamış, arkası dönük, beyaz deri tulumlu kadını fark etmedi.

Malfoy asansöre bindi, dalgın gözlerle ayakkabılarına bakıyordu. Asansör hareket ettiğinde birden başını kaldırdı. Çilek kokusu mu almıştı? ‘Aklımı kaçırıyorum, çok çalışmaktan’ diye düşündü. En son ne zaman uyuduğunu hatırlamıyordu.

Mahkeme sonlandığında juri görevi biten baş müsteşar, en azından bir on dakika dinlenebilmek umuduyla ofisine yöneldi.

Malfoy’un ofisi de kalbi gibi karanlıktı. Siyah cüppesini çıkarıp, siyah deri koltuklardan birinin üzerine bıraktı ve büyük siyah oldukça pahalı ahşap masasının arkasındaki yüksek koltuğuna gömülüp koltuğu döndürdü. Masasına arkasını dönen Malfoy’un önündeki bej rengi duvar, baş müsteşarın asasını sallamasıyla şekil değiştirmeye başladı. Duvar gittikçe derinleşti, içinden ağaçlar otlar taşlar ve çimenler fışkırdı. Malfoy’un önünde sonsuz bir orman peyda oldu. Bakışlarını yeşil dallarda gezdiren Malfoy, nihayet yalnız kalmanın verdiği huzurla derin bir nefes aldı.

Sekreteri kapıyı çaldı. İstifini bozmadan “Girin” dedi baş müsteşar. Kapı utangaçça açıldı. Gelen sekreteriydi.  “Efendim görüşmeniz…”dedi.

Masaya arkası dönük oturan Malfoy, “İçeri gönderin” dedi. Malfoy büyüsünü kaldırmak zahmetine girmedi. Büyüsünü sadece kendi görebiliyordu, çünkü büyüsü kalbinde olan şeyleri yansıtıyordu, hatıralarının geçtiği mekanları gösteriyordu. Luna ya da bir başkası göremezdi.

“Çok karanlık bir nehir.”

Malfoy oturduğu koltukta birden irkildi.

Misafirinin içeri girdiğini duymamıştı.

Daha önce büyüsünü görebilen bir başkası olmamıştı.

Koltuğunu merakla geri çevirdi.

Ayakta duran kadının, beyaz ince topuklu ayakkabılarını gördü. Bakışları usulca yukarı kaydı. Beyaz deri tulumu biçimli bacaklarını kusursuzca sarıyor, ince belini ortaya çıkarıyor, dolgun göğüslerini hafifçe sıkıyormuş gibi duruyordu. Kadının beyaz teniyle bütünleşen giysisi iç gıcıklayıcı görünüyordu.

Malfoyun meraklı gri bakışları kadının göğüslerinden karamel rengi buklelerine doğru tırmandı.

Baş müsteşarın kaşları hayretle havaya kalktı.

Bu yüzü tanıyordu.

Bu imkansızdı.

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Şaşkınlıktan dili tutulan Draco, tek kelime edemedi. Onun yaşadığını bilmiyordu. Onu tekrar görebileceğini bilmiyordu. Bir gün onu görecek olsa bile, genç kadının bu kadar güzel, çekici ve dişi görünebileceğini hayal etmemişti. Gözlerine inanamadı. Sanki karşısındaki bir hayalmiş de gözlerini kapayıp açtığında buhar olacakmış gibi gözünü kırpamadan baktı kadına.

Bu , oydu.

Hermonie Jane Granger.

Yasak aşkı.

Kayıp aşkı.

Kalbi, ruhu, yaşama sevinci.

Draco yerinden fırlayıp güzel kadını kollarına almak, hiç bırakmamacasına sarıp sarmalamak istedi.

Ağlayıp bağırmak “şükürler olsun tanrım!” demek, “seni deliler gibi seviyorum!” demek istedi.

Kadının ayaklarına kapanıp “beni bir daha terk edersen yaşayamam”diye yalvarmak istedi.

Ama yapmadı. Kılı bile kıpırdamadı. Kalbi, kadının yüzünü tanıdığı o bir saniyelik bakışta, yere düşerken parçalanan ince kristal bir vazo gibi , binlerce küçük parçaya ayrıldı. Aynı anda heyecandan, acıdan ve mutluluktan sıkışan kalbi göğsünü acıttı.

O duvar gibi soğuk yüz ifadesinin altında duyguları çığlık atıyordu.

Sessizliği ilk bozan Hermonie oldu.

“Kadronuzda müsteşar açığı varmış, sayın Baş Müsteşar. İş başvuru için geldim.”

Draco istifini bozmadı, ağlamamak için mücadele veren buz gibi soğuk gözlerle kadını süzdü.

“Bayan…”

“Granger.”

“Bayan Granger. Sizi nerden tanıyorum?”

Hermonie oyunu bozmadı.

“Hogwarts’ta aynı dönem öğrenciydik.”

“Demek öyle.” Draco’nun bakışları daha da soğudu.

“Evet öyle.” Hermonie en davetkar gülümsemesini kullandı. “Oturmamın bir sakıncası var mı Bay Malfoy?”

Draco afalladı ama hemen toparladı kendini. “Lütfen oturun.”

Hermonie, gören her erkeği kışkırtacak yürüyüşüyle siyah deri koltuğa geçti, yavaşça otururken gözlerini, korkusuzca, Malfoy’un buz gibi bakan gri gözlerine kilitlemişti.

“Sizi neden işe alayım Bayan Granger?”

“Eğitimim ve yeteneklerim beni bu iş için oldukça uygun bir aday haline getiriyor.” Hermonie bütün cazibesiyle yeniden gülümsedi.

“Bu iş için eğitim ve yeteneklerden daha fazlası gerekli.”

“Yaa.. örneğin?”

“Örneğin, güvenilirlik.”

“Ahaha, bana elbette güvenebilirsiniz Bay Malfoy.”

‘Yıllarca ortadan kaybolan ve hayatta olup olmadığıyla ilgili tek kelime haber göndermeyen bir kadına nasıl güvenilir’ diyecekken dilini ısırdı ve sözcükleri geri gönderdi Draco. Bunun yerine kısaca

“Bu tartışılır” dedi.

“Tartışalım.”

“Öğrenciyken Hogwarts’ta olduğunuzu söylediniz.”

Hermonie kıkırdadı “evet.”

“Ordan ne zaman ayrıldınız?”

“Eski başyönetici Albus Dumbledore’un öldürülmesinden iki gece sonra.”

İkisi de olayın ciddiyetiyle gerildi.

Draco boğazını temizledi.

“Hmm..peki sonra ne yaptınız?”

“Bunu akademik anlamda soruyorsunuz değil mi Sayın Baş Müsteşar?”

Draco yakalanmıştı. Hemen toparladı, “ah elbette, akademik anlamda.”

“Voldemort’un öldürülmesi için Harry Potter’a yardım ettim. Hortkulukların sonuncusu Hogwarts’taydı. Hogwarts savaşının başladığı gece şatoya döndük ve savaştık.”

Bu Draco’nun şatoyu terk ettiği geceydi. O anda geçmişte yaptığı şeye lanetler okudu içinden.

“Peki savaştan sonra ne yaptınız Bayan Granger?”

“Ailemi bulmak için dünyayı dolaştım.”

“Anlayamadım?”

“Savaşın patlak vereceğini görebiliyordum. Onları savaştan hemen önceki Noel tatilinde görmeye gittiğimde büyüyle hafızalarını sildim ve İngiltere dışına gitme fikri aşıladım. Güvende olmaları için daha fazla bilgi paylaşmadım. Nereye gittiklerini ben de bilmiyordum.”

Draco’nun kaşları hayretle havaya kalktı.

“Onları bulabildiniz mi?”

“Evet. Uzun arayışlardan sonra Avusturalya’da buldum. Yaptığım büyüyü tersine çevirdim ve onlara olanları anlattım. Ailem yeniden bir araya geldi. Ama orda yeni kurdukları hayatı ve oranın sıcak havasını çok sevdiklerini gördüğümde, İngiltere’ye dönmeleri için baskı yapmaktan vazgeçtim. Artık onları sık sık ziyarete gideceğim.”

Draco cevap veremedi. Hermonie cevap verdi.

“Ailem burada olmadığı için, Bay Malfoy, anlarsınız, edineceğim işin bana bazı ekstra getirileri olmalı.”

“Sizi anlayamadım Bayan Granger?” Her ‘Granger’ demesinde, Draco’nun kalbi daha büyük bir mutlulukla doluyordu. Kadını ne kadar çok özlediğine kendi de şaşırdı.

“Demek istediğim, bu işi alırsam, kalacak yere ihtiyacım olacak.”

“Yani sizi işe alırsam.”

“Öyle de denebilir.” Hermonie gülümsedi. Eliyle saçını geriye atarak ışıldayan gözlerini ortaya çıkardı.

Draco, Hermonie’nin kolunda ejderha bilekliğini gördü.

Draco fikrini değiştirdi.

“Size kalacağınız yeri göstereyim Bayan Granger. Tabii, önceden verilmiş başka bir sözünüz yoksa…”

Hermonie, genç erkeğin sesindeki iğnelemeyi anladı. Kavga çıkarmamak için bir seferlik alttan almaya ikna etti kendini,

“Hayır Bay Malfoy, önceden verilmiş hiçbir sözüm yok.”

 

Baş yönetici bütün asaletiyle yerinden kalktı, pelerinini havalı bir hareketle omuzlarına attı, makam odasının kapısını açıp Hermonie’ye eliyle önden gitmesini işaret etti.

 

 

 

 


 

End Notes:

bu akşamlık da bu kadar. yarın, hikayemiz süper finalle karşınızda olacak:) yorumları gonderirseniz ozel isteklerinizi draco ve hermonieye iletebilirim:)

 

 

Chapter Text

 

 

 

Sihir bakanlığı her yıl çok tuhaf şeylere sahne olurdu. Ama çalışanlar bu kadar tuhafını hiç görmemişti. Baş müsteşar, yanında oldukça göz alıcı bir kadınla, özel limuzinine binerek ayrıldı bakanlıktan. Nezaketine karşın, insanlara karşı bu kadar mesafeli ve soğuk olan Malfoy’un bir gün bir kadınla yan yana yürürken görüleceği kimsenin aklına gelmezdi.

 

Şoför, lüks limuzinin arka kapısını saygıyla açtı. Malfoy oldukça centilmen bir duruşla, Hermonie’ye yol verdi. Genç kadının arkasından pahalı araca bindi. Özel şöforleri kapılarını kapayıp yerine geçti.

 

“Bay Malfoy, bu akşam planınızda bir değişiklik var mı?” şoförü en kibar sesiyle sormuştu gidilecek yeri.

 

“Hayır yok Bay Mugstad.” dedi Malfoy ciddiyetle.

 

Şoför başıyla onaylayan bir selam verdi ve aradaki siyah cam bölmeyi kapatan düğmeye bastı.

 

Hermonie arka koltukta bacak bacak üstüne atmış, tek kolunu koltuğun tepesine uzatmış lüksün tadını çıkardı. İçeride duyulan klasik müzik muhtemelen Malfoy’un asil zevkiydi. Yandaki koltuğa oturan Malfoy, genç kadından gözlerini ayıramıyordu.

 

Hermonie, başını dışarıyı izlediği camdan çevirmeden “Sizi dinliyorum Bay Malfoy.” dedi.

 

“A-anlayamadım?” Draco toparlandı.

 

Hermonie hala Londra sokaklarını izliyordu, “Arabaya bindiğimizden beri bana bakıyorsunuz.”

 

“Rahatsız ettiğim için özür dilerim.” Draco zorlukla başını çevirdi.

 

Hermonie, içi gülen gözlerini genç adama çevirdi, “Aslında hoşuma gitmiş olabilir.”

 

Draco, şaşkınlıkla genç kadına baktı. Sonra kendini topladı. Mini barı açarak kendine bir kadeh yirmi üç yıllık burbon doldurdu. Malfoy’un diğer konularda olduğu gibi içkilerde de ince bir zevki vardı ve bu zevkine binlerce sterlin harcamaktan çekinmezdi.“Bayan Granger, whiskey?”

 

“Hayır teşekkür ederim.”

 

Bir daha konuşmadılar. Draco içkisini yudumlayıp gelecek postasını okudu. Hermonie limonun penceresinden Londra sokaklarını izledi.

 

Londra’nın canlı sokakları geride kalmıştı. Araçları otoyoldan çıkmış, büyük ağaçlarla çevrelenmiş yeşil bir ara yola girmişti, Bir süre sonra limuzinin köşeyi dönmesiyle muhteşem Malfoy malikanesi bütün ihtişamıyla çıktı ortaya.

 

Büyük araç Londra’nın en ünlü peyzaj mimarlarının elinden çıkmış çiçeklerle ve yeşil çalılardan yontulmuş heykellerle süslü bahçesinde ilerlerken, sessizliği Hermonie bozdu.

 

İkisinin de aklında sormak istediği tonlarla soru vardı. Ama özellikle bir tanesi Hermonie’ye eziyet etmeye başladığında genç kadın daha fazla içinde tutamamıştı.

 

“Umarım habersiz ziyaretim Bayan Malfoy’u rahatsız etmez.”

 

Hermonie, Draco’nun evlenmiş olabileceğini nasıl daha erken düşünememişti. Genç adamın, görüşmelerinin başından beri bu kadar resmi ve mesafeli davranmasının sebebi bu olmalı diye düşündü.

 

Soruyu duyan Draco önce şaşırdı, sonra Hermonie’nin ima ettiği şeyi anlayınca keyifle yarım ağız sırıttı.

 

“Bayan Malfoy için sorun olacağını hiç sanmıyorum. Zaten kendisi şu an Fransa’da uzaktan akrabalarımızı ziyaret ediyor.”

 

Malfoy’un gözünün içine bakıp, o gıcık Malfoy sırıtışını yapması Hermonie’yi acayip rahatsız etti.

 

 ‘Ne yani Bayan Malfoy’un haberi yokken benimle takılmayı mı planlıyor?’ bu düşünce genç kadının sırtını diken diken etti. Hermonie’nin evli erkeklerle işi olmazdı, o kişi son derece zengin, yakışıklı, kusursuz Draco olsa bile.

 

Büyük siyah limuzinin kapısı açıldığında, Hermonie gözlerini kısmış öfkeyle Malfoy’a bakıyor, Malfoy da istekli bakışlarıyla genç kadına karşılık veriyordu.

 

Arabadan inip, sessiz adımlarla malikaneye girdiler. Hermonie, hayatında ilk kez girdiği bu muazzam antrede, Malfoy ailesinin klasik dokunuşlarını gördü. Burası  orta çağdan kalmış  bir şatonun post modernize edilmiş yorumu gibiydi. Eski ve modern çizgileri bünyesinde harmanlamıştı.

 

“Bayan Granger’a odasını göster.” diye emretti Malfoy, ev cinine ve Hermonie’ye döndü “Akşam yemeğine kadar dinlenmek istersiniz diye düşündüm Bayan Granger.”

 

Bu tekliften çok açık bir emirdi. Malfoy o kadar soğuk bir sesle konuştu ki, genç kadının içinden itiraz etmek gelmedi.

 

“Tabii efendi Malfoy.”  ev cinleri Malfoy’dan diğer herkes gibi korkuyordu. Bu bulanığı Malfoy’ların asil mabedine getiren bir başkası olsaydı çeneleri düşer hiç durmadan şikayet eder, misafire hakaretler yağdırırlardı. Ama cesaret edemedi.  Uzun kulaklarını yassı kafasının iki yanına eğdi ve sessizce, genç kadına odasını gösterdi.

 

Hermonie, ev cininin ardından,siyah halı serilmiş koyu ahşap, geniş merdivenleri tırmanırken omzunun üstünden girişte  dikilen Malfoy’ a baktı. Genç adamın gözleri kadının her hareketini dikkatle izliyordu. Hermonie’nin miğdesi kasıldı. Hızla odasına yöneldi.

 

Odası oldukça lükstü ama çizgileri sadeydi. Ev cini çoktan elbiselerini dolaba yerleştirmişti. Hermonie’yi yalnız bıraktı. Genç kadın çok tedirgindi. Geldiğine pişman olmuştu. ‘ Harry’yi ya da Ron’u aramalıydım’ diye düşündü. Hermonie kararını verdi. Bu gece herhangi bir kavgaya sebep olmamak için durumu idare edecek ve sabah gün ağarır ağarmaz Malfoy’un evini terk edecekti.

 

Kararını verince kendini daha rahat hissetti. Malfoy’la bir gece başa çıkabilirdi.

 

“O Malfoy’sa ben de Granger’ım.” Hermonie aynadaki görüntüsüne gülümsedi. Duşa girip günün yorgunluğunu attı. Sonra havlusuna sarınıp aynanın karşısına geçti.’ Malfoy malikanesinde insanlar akşam yemeğinde ne giyer?’ diye düşündü.

 

“Hımmm…”

 

Dolabını karıştırdı. Her durumda kendini kurtaran siyah, üstüne oturan mini elbisesini giydi. Kuruyan buklelerini  omuzlarına saldı ve ince siyah topuklularının üstünde yemek salonuna indi.

 

Genç kadın salona girince, yüzü aydınlanan Draco ayağa kalktı. Siyah takım elbisesinin içinde tam bir asilzadeydi. Genç kadını tepeden tırnağa, bacaklarında fazladan oyalanarak süzdü.

 

“Bayan Granger.”

 

Hermonie başıyla nazikçe selamladı.

 

“Bu gece çok güzelsiniz.”

 

Gülümseyen Hermonie hafifçe kızardı.

 

Draco uzun yemek masasının başındaki sandalyeyi çekerek genç kadını masaya oturttu. Hermonie bu tarz jestlere alışık değildi. Bu hareketler eski modaydı ve abartıydı ama Draco yaptığında Hermonie’ye kendini özel hissettiriyordu. Genç adam havalı adımlarla gidip uzun masanın diğer başındaki sandalyede yerini aldı.

 

Yaşlı ev cinleri yanlarına gelerek, Hermonie’nin daha önce hiç görmediği bir şarap şişesini açtı. Draco’nun bardağına bir parmak doldurdu. Draco kadehi alıp gözlerini Hermonie’nin gözlerinden ayırmadan, elinde bir iki tur çevirdi. Sonra gözlerini kapatıp şarabı kokladı, ve küçük bir yudum aldı. Gözlerini açan genç erkek, şarabının kalitesinden tatmin olmuş ,

 

“ Chateau Margaux, 1787. Şiddetle tavsiye ederim Bayan Granger”  dedi.

 

Hermonie son şarabını Valerie’nin Noel partisinde içtiğini hatırladı. O akşam olanlardan sonra bir daha şarap içmemişti. Ama Malfoy’un derin gri bakışları ona güven verdi.

 

“Evet lütfen” dedi.

 

Yemek servis edildi. Şaraplar içildi. Şöminenin çıtırdıları sessizliği dolduruyordu. Draco içini kavuran soruyu daha fazla erteleyemedi.

 

“Burada ne kadar kalmayı planlıyorsunuz?”

 

“Ah, ben , yarın sabah ayrılacağım.”

 

Draco beyninden vurulmuşa döndü. Panikledi.Parmağıyla gömleğinin yakasını genişletmeye çalıştı. Gitmesini istemiyordu. Nasıl söyleyeceğini bilemiyordu.

 

“İş istediğinizi söylemiştiniz?”

 

“Aa.. ben Londra’dan gitmiyorum. Söylemek istediğim yarın sabah evinizden ayrılacağım.”

 

“Neden?  Problem odanızsa gerekli değişiklikleri hemen yaptırırım. Ya da odanızı değiştirebiliriz. Eğer  ev cinleri canınızı sıktıysa…” Draco cinlere öldürecekmiş gibi baktı.

 

“Hayır hayır..onlar çok kibardı. Ben, Bayan Malfoy’un yokluğunda sizi rahatsız etmek istemem.”

 

Bayan Malfoy lafini duyan Draco bir kez daha içtenlikle gülümsedi.

 

“Bizi rahatsız etmiyorsunuz Bayan Granger. Kalacak başka yeriniz var mı?” Daha iyi bir yer bulabilir misin der gibi söylemişti Malfoy.

 

“Ben arkadaşlarımı aramayı düşündüm.”

 

“Kimleri?”

 

“Harry ve Ron’u”

 

Ron lafı Malfoy’u sinirlendirdi.

 

“Kalmanda ısrar ediyorum Granger!”

 

Hermonie bu sert çıkışa şaşırdı bir o kadar da sevindi. Malfoy kendisine çocukluklarında kızdığı zaman aynı sinirli tonda Granger derdi.

 

Draco ağzından çıkanı fark etti ve hemen toparlandı.

 

“Kalmanızda ısrar ediyorum Bayan Granger. Rahatınız için ne gerekiyorsa yapılacak.”

 

Uyku saati gelmişti ve bu gergin ortam ikisini de rahatsız etmişti. Draco ayağa kalkıp zarif bir hareketle Hermonie’ye kapıyı işaret etti. Birlikte konuşmadan üst kata çıktılar. Hermonie  odasının kapısını açtı ve iyi geceler dilemek için eşikten geriye bir adım attı. Az kaldı kendine yaklaşan genç adama çarpıyordu.

 

Göz göze geldiler. Draco’nun gri gözleri özlemle yanıyordu. Dudakları yarı aralık ağzından nefes alıp veriyordu.  Draco, kadını kollarına alıp kokusunu içine çekmek istedi.  Ama kadının kendini isteyip istemediğinden emin olamıyordu. Bir adım daha yaklaştı. Karamel buklelerden birini parmaklarının arasına alıp kadının kulağının arkasına sıkıştırdı. Aynı parmağıyla hafifçe kadının şakağını okşadı. Bu dokunuş Hermonie’yi tepeden tırnağa ürpertti. Draco’yu istiyordu. Uzun siyah kirpiklerini yere indirdi. Draco kadının titremesini hissetti. Şakağına dokunan eliyle kadının hafifçe çenesini kavrayıp yukarı kaldırdı. Yıllardır hayalini kurduğu, arzuladığı, özlemini çektiği an nihayet gelmişti. O şahane çilek kokusunu içine çekerek eğildi kadının aklını başından alan dudaklarına.

 

Hermonie, yıllar önce Hogwarts gölü kenarında Draco’yla el ele tutuştukları günden beri başka bir erkeğin tenini çekici bulmamıştı.  Genç adamı istiyordu, bu dünyada hiçbir erkeği isteyemeyeceği kadar istiyordu. Draco’ya oracıkta teslim olmak üzereydi. Aklına “Bayan Malfoy” gelmeseydi… Kirpikleri titredi.

 

Genç erkeğin dudaklarını hissedemeden iki parmağını dudaklarının arasına koyup Draco’yu cilveli bakışlarıyla geri itti.

 

“Granger…” fısıldadı Draco,  kontrol edemediği nefesi her an daha da hızlanıyordu. Draco’nun kafası karıştı.

 

“İyi geceler Bay Malfoy.”

 

Draco’yu geri iten parmaklarını genç erkeğin dudaklarından çekti ve Draco’yu deli eden o cazibeli gülümsemesiyle kapıyı genç adamın suratına kapattı.

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Hermonie ertesi sabah uyandığında baş ucuna bırakılmış notu gördü.

Sihir Bakanlığında görüşürüz Sayın Müsteşar. Geç kalmayın.Ve eşyalarınızı oldukları yerde bırakın.”

Hermonie, Draco’nun dün geceden sonra hala malikanesinde kalmasına izin vermesine şaşırmıştı. Hızla giyinip kendini bakanlığa götürmek üzere kapıda bekleyen limuzine bindi. Bakanlığa geldiğinde bir çok eski ve yeni yüz gördü. Eski tanıdıklarının gönlünü aldı, yenilerle tanıştı ve yoğun iş temposuna onikiden dalış yaptı. Geldiğinden beri gözleri  kalabalığın içinde platin sarı saçları arıyordu ama Draco ortalarda yoktu. Öğle yemeği vakti geldiğinde Harry, Ginny ve Ron onu yanlarına alarak Martha’nın kafesine götürdüler.  Her zamanki masalarına yerleştiler.

“Aslında işleri senin için zorlaştırmalıydık Hermonie.” dedi Harry.

“Evet kesinlikle bu kadar kolay affetmemeliydik.” diye destekledi Ginny.

“Ama seni çok özledim Hermonie.” diye itiraz etti Ron.

“Ben de hepinizi çok özledim çocuklar. Herşeyi anlatacağım. Yazamadığım için üzgünüm..” Hermonie dostlarıyla yeniden bir arada olduğu için çok mutluydu.

Martha yemek siparişlerini alıp yanlarından ayrılınca, Ron,

“Bu gece bir şeyler içelim mi Hermonie?” diyerek sandalyesini Hermonie’ye yaklaştırdı. Ve kolunu genç kadının omzuna atmak için uzattı. Ama kadına dokunamadan  bir şemsiye kolunu havaya kaldırdı. Ron başını çevirince Malfoy’un buz gibi soğuk gözleriyle karşılaştı.Malfoy,  Ron’un kolunu şemsiyesiyle geri ittirdi. Sonra da şemsiyesini Ron’un sandalyesine vurarak geri çekilmesini işaret etti.Yan masadan sandalye çeken Malfoy, Ron’la Hermonie’nin ortasına oturdu. Masadakilerin hepsi çok şaşırmıştı.

“Katılmamda sakınca yoktur umarım.”

Malfoy Baş Müsteşar olduğu için onunla iyi geçinmeyi tercih ederlerdi.

“Elbette yok. Merhaba.” dedi Harry.

“Çok naziksin Potter. Bu arada Weasley, Bayan Granger bu gece çıkmaya müsait değil. ”

Ginny’nin hayretle gözleri açılmıştı. Hermonie gerildi. Bunun hesabını Malfoy’a daha sonra sormak üzere rafa kaldırdı. Bir şey olmamış gibi sohbet açıp ortalığı yumuşattı ve olay çıkarmadan yemeklerini yediler. Yemek faslı sorunsuz bitti. Aslında sohbet bile ettiler. Hiçbiri Malfoy’un sohbet edebildiğini bilmiyordu. Malfoy mesafeli ve kibardı ama kesinlikle eğlenceliydi. Seviyeli şakaları hepsini güldürmüştü.

Draco, Hermonie’ye ofisine kadar eşlik edip gözden kayboldu.

Hermonie mesai saatti bittiğinde Draco’nun ofisine geldi. Sekreteri her zamanki yerindeydi.

“Selam Luna, Bay Malfoy burada mı?”

“Selam Hermonie. Hayır, şu muggleları soyan çete yakalandı. Gelecek postasından okumuşsundur. Onların mahkemelerine katıldı. Geç biter. Seni eve göndermemi istedi.”

“Hmm anlıyorum.”

“Şey Hermonie…”

“Evet Luna?”

“Sen ve Malfoy? Bilirsin işte?”

“Ah hayır tabiî ki tanrım hayır! Bayan Malfoy varken bu nası mümkün olabilir?”

“Bayan Malfoy mu?”

Luna şaşırdı. Hermonie Luna’nın şaşırmasına şaşırdı.

“Görüşürüz Luna.”

“Hoşça kal Hermonie.”

Hermonie kendini bekleyen limuzine binip malikaneye gitti. Malfoy’a kızgındı. Ron’la olan ilişkisine ya da herhangi bir erkekle olan ilişkisine müdahale etme hakkı yoktu. Oturup aptal sarışını bekleyerek ona prestij kazandırmak anlamsızdı. ‘Evli bir erkek ne hakla özel hayatıma karışabilir!’ Hermonie, düşündükçe daha çok öfkelendi. Telefonunu kaptığı gibi Ron’u aradı.

“Selam Ron.”

Arka plandan müzik sesi geliyordu.

“Selam Hermonie.”

“Nerdesiniz? Size katılmaya karar verdim.”

“Emin misin? Malfoy müsait olmadığını söylemşti.”

Hermonie’nin iyice tepesi attı, “Malfoy’un canı cehenneme!”

“Redpub’dayız…..” Ron adresi verdi.

Malfoy’a inat, siyah deri pantolonunu, altın simli tek omuzu düşük  kazağını, siyah yüksek topuklu ayakkabılarını giyip gece makyajını yaptı ve en kırmızı rujunu sürdü. Çilek parfümünü sıktığında hazırdı. Bu çok eğlenceli olacaktı. Uzun zamandır dostlarıyla eğlenmediği için heyecanlanmıştı. Merdivenleri hızla inip, malikanenin büyük giriş kapısını hevesle açtı.

Ve karşısında Malfoy’u gördü.

“Bir yere mi gidiyordunuz Bayan Granger?”   Malfoy genç kadını tepeden tırnağa süzdü. Kadının seksi görüntüsü canını yaktı. Yüzü asıldı.

“Ben…ben…evet.”

“Nereye?”

“Bu sizi hiç ilgilendirmez.”

“Arkadaşlarınıza müsait olmadığınızı söylemiştim.”

“Özel hayatıma karışmaya hakkınız yok!”

“Kesinlikle haklısınız. Zaten ben de iş hayatınızı düşünerek söylemiştim o sözleri. Yarın bir mahkemede görevli olacaksınız. Luna bu gece çalışmanız gereken evrakları eve gönderdi. Yoksa okumaya başlamadınız mı?”

Hermonie afalladı. Odasına bırakılmış dosyaları görmüştü ama iş yerine götürüp gündüz vakti halledilmesi gereken şeyler olduğunu düşünmüştü.

Malfoy güzel kadının şaşkın yüzünden, hedefi onikiden vurduğunu anladı.

“Demek hala başlamadınız?”

“Bunu yarın da yapabilirim. Şimdi önümden çekilirseniz gitmem gereken bir parti var.”

“Elbette Bayan Granger.” Malfoy kenara çekilip kadının çıkması için yol verdi. Hermonie daha da şaşırdı. Adamın kendisini durdurmasını beklemişti. Afallamış bakışlarıyla yavaşça Malfoy’a bakarak kapıdan dışarı çıktı. Merdivenlerden inerken Malfoy umursamaz bir sesle,

“Deneme sürecindesiniz Bayan Granger. Yarınki davada başarılı olamazsanız sizi işte tutmak için bir sebebim kalmayacağını lütfen hatırlayın. İyi eğlenceler.”  dedi ve kapıyı arkasından kapattı.

Hermonie merdivenin başında kalakalmıştı. Adamın gerçekten de özel hayatını umursamadığına inanamıyordu. Ve yarın kendini kanıtlaması gereken bir dava vardı. Granger işini hep çok ciddiye alan biriydi. Gitse bile iş meselesi kendine bütün gece işkence edecekti. Kendini küçük düşürdüğünü anladı. Adamın kendini kıskandığını ima etmişti. Bu çok küçük düşürücüydü. Esaslı bir küfür savurup dosyalara çalışmak için malikaneye girdi.

 Antrede Malfoy’u görmemenin rahatlığını yaşadı. Odasına gidip gri eşofman altıyla siyah t-shirtünü giydi. Makyajını sildi. Sonra da zorla taşıdığı dosyaları kucaklayıp çalışma odasına indi. Kucağındaki dosyaları büyük bir gürültüyle masaya bıraktı.

“Shh, tek çalışan siz değilsiniz.”

Arkasını çevirdiğinde, Malfoy’u  büyük siyah deri koltuğuna gömülmüş, aynı deriden pufa ayaklarını uzatıp üst üste atmış kitap okurken buldu. Malfoy bir yandan büyük bir ciddiyetle oldukça kalın bir kanun kitabı okuyor, bir yandan da kucağındaki küçük deftere bazı notlar alıyordu. Konuşurken gözlerini kaldırıp genç kadına bakmaya tenezzül etmemişti.

Hermonie kendini çok küçülmüş hissetti. Adamın onu umursamadığı açıktı.  Çalışma masasına oturup, dosyaları çok sessiz olmaya çalışarak düzenledi ve çalışmaya başladı.

Hermonie, arkasını dönüp masaya oturduğunda, Malfoy, Ron’a karşı bir kez daha kazandığı zaferinin verdiği keyifle, o her zamanki Malfoy sırıtışını daha fazla gizleyemedi. Ağzı kulaklarında genç kadına baktı. O sıradan t-shirtün içinde bile, kum saati formundaki kadın bedeni ,çok çekici görünüyordu. Sanki gözünün önünden kaybolacakmış gibi gri gözlerini kırpmadan dikkatle kadının her ayrıntısını zihnine kazıdı. Hermonie bu bakışı hissetmiş gibi bir anlığına omzunun üstünden Draco’ya baktı. Draco küçük öksürüklerle boğazını temizleyip kitabına gömülmüş gibi yaptı.  Kadın da önüne döndü. Hermonie’nin işine konsantre olmuş görüntüsü, genç kadını yıllar önce Hogwarts’ta kütüphanede, henüz genç bir öğrenciyken ve ödev yaparken gizlice izlediği anları aklına getirdi. Draco sıcacık gülümsedi.

Hermonie o gece çalıştı. Draco, Hermonie’yi seyretti.

Hermonie sabaha karşı dosyaların üstünde uyuyakaldığında, Draco sessizce yerinden kalktı ve dizlerine örttüğü küçük koyu yeşil battaniyeyi genç kadının omuzlarına örttü. Kadını uyandırmamaya özen göstererek parmak uçlarıyla hafifçe saçlarına dokundu. Sonra eğildi ve kadının saçlarını usulca öptü. O çıldırdığı çilek kokusunu almıştı yine. Genç erkeğin bedeni gerildi. Gözlerini kapatıp bedenini kontrol etmeye çalıştı. Kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı.Kendine hakim olmak için yumruklarını öyle sıkıyordu ki elleri titriyordu. Zorlukla gözlerini açtı ve arzularıyla büyük mücadele vererek ağır adımlarla geri çekildi.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

İtaatkar ev cinleri Hermonie’yi uykusunun en tatlı yerinde uyandırdıklarında genç kadın bütün vücudunun tutulduğunu hissetti. Aceleyle sıcak duşa girdi. Hızlı hareketle giyinip kahvaltı yapmadan kendini kapıda bekleyen limuzine koşturdu. Malfoy dünki gibi yine erkenden hazırlanıp çıkmıştı.

Hermonie sihir bakanlığına son anda yetişmeyi başarmıştı.  Aceleyle mahkeme salonuna girip yerini aldı.  Salon daire şeklinde bir anfiydi. Ortadaki boşlukta duran sandalyeye tanık ya da sanık her kim dinlenecekse o çıkıyordu. Dinleyiciler ise birbirinin ardı sıra yükselen koltuklarda oturuyordu. Yargıç kürsüsü sanık sandalyesini karşıdan görecek daha yüksek bir pozisyonda yer alıyordu. Hermonie suçlamaları okuyacaktı. Ve savunma yeterli kanıt gösteremezse azılı suçluyu Azkaban’a göndereceklerdi. Hermonie’nin bir şekilde adamın suçlu olduğunu kanıtlaması gerekiyordu.

Ve kanıtladı da. Keskin zekasıyla olaylar zincirini açığa çıkarmış, olayların ve kişilerin arasındaki bağlantıları çözmüştü. Bu başarısı herkesin takdirini kazandı, özellikle de sihir bakanının. Öğle arasına çıktıklarında tebrikleri tek tek kabul etti. Başını kaldırdığında kapının önünde Malfoy’un takdir eden saygı dolu bakışlarını gördü. Malfoy başıyla selam verip salondan çıktı. Sonra köşeden onu sitemkar bakışlarla izleyen Weasley’i görüp yanına gitti.

“Selam Ron.”

“Selam Hermonie.

“Tebrik etmeyecek misin beni?”

“Tebrik ederim.”

“Bir sorun mu var Ron?”

“Sorun sen ve Malfoy’sun.”

“Ama bu bir sorun olamaz çünkü ben ve Malfoy diye bir şey yok.”

“Malfoy’un evinde kalıyorsun ve dün gece gelmedin. Eminim sana engel olmak için elinden geleni yapmıştır.”

“Çok yanılıyorsun Ron. Aslında tam tersi oldu. O gitmemi söyledi ama ben çalışmak zorunda olduğumu unutmuştum. Sonra seni aramayı unuttum. Özür dilerim Ron. Bunu telafi edeceğim.”

“Gerçekten mi?” Ron’un gözleri hevesle parladı. “Bu hafta sihir bakanının Hogwarts ziyaretine katılmak zorundayım.  O halde haftaya bu gece aynı yerde buluşalım.”

“Olur.” dedi genç kadın neşeyle.

“Hermonie bir şey daha var.”

“O aptal sarışının evinde kalmandan hoşlanmıyorum. Bizimle kal. Annem sana Ginny’nin odasında yer ayarlayacaktır.”

“Teşekkür ederim Ron çok iyisiniz. Bunları akşam konuşuruz. Şimdi işe dönmem gerekiyor.”

“Görüşürüz Hermonie.” Ron sıcacık gülümsedi.

Hermonie de gülümsedi ve ofisine döndü. Akşamüzeri günlük işlerini bitiren Hermonie, odasından çıkmak üzereyken bir posta baykuşu camdan içeri hızla süzülüp masasının üstüne bir not bıraktı ve aynı hızla geldiği yerden süzülerek geri gitti. Hermonie notu açtı.

“Bu günkü başarınız takdire şayandı Bayan Granger. Yarınki davanın dosyalarını malikanemdeki odanıza gönderttim. Başarılarınızın devamını dilerim. İşlerim uzayacak beni beklemeyin.”

Hermonie okumayı bitirdiğinde elinde tuttuğu not kağıdı toza dönüştü. Ellerini çırparak temizledi genç kadın ve kendini bekleyen limuzine gitti.

Hermonie sıkı çalışmaya alışıktı. İşten kaçmazdı. Bu gece randevusu da olmadığına göre çalışmamak için bahanesi yoktu. Malikanenin yolunu tuttu. Malfoy’un evde olmayacağını bilmek kendini rahat hissettirdi. Genç adamın yanında tanımlayamadığı bir gerilim dolanıyordu bedeninde. Çok çabuk heyecanlanıyor, öfkeleniyor ya da seviniyordu. Bu acınası bir durumdu. Kendi Malfoy’u beklerken, o çoktan Bayan Malfoy’unu bulmuştu. Ve buna rağmen kendisini öpmeye yeltenmişti. Aşağılık olmak Slytherinlilerin kaderidir belki de diye düşündü. Malfoy’un kendisini arzuladığını çekinmeden hissettirmesi genç kadını çok rahatsız ediyordu. Ama ondan nefret etmesine ve oradan uzaklaşıp Weasley’lere taşınmasına yetmiyordu. Malfoy’un açıklayamadığı bir çekim alanı vardı. ‘Bunu yenmeliyim’ dedi kendi kendine. ‘Birkaç gün daha burada kalmalıyım ve her şeyin normal olduğunu kanıtlamalıyım.’ Planından hoşnut, yatakodasına çıktı. Dosyalarını kucaklayıp çalışma odasına indi. Çalışmaya daldığında akşam yemeğini atladığını fark etmedi. Saatin kaç olduğunun farkında değildi. Malfoy’un bir gece önce elinde tuttuğu kanun kitabına ihtiyacı olduğunu fark etti. Kalkıp kitaplıkta o kitabı aradı ama bulamadı. Ev cinlerine sordu.

 “O kitap Bay Malfoy’un odasında ama biz izinsiz giremeyiz.”

“Benim girmeme aldırmayacaktır. Altı üstü bir kitap alıp çıkacağım.”   ‘nasılsa geç gelecekti.’ diye düşündü Hermonie ve Draco’nun odasının yolunu tuttu. Merdivenleri çıkıp, koridorun sonuna yürüdü ve soldaki kapıyı hiç düşünmeden açtı.

Boş odaya girdiğinde o tanıdık Malfoy dekorasyonu anılarını canlandırdı. Sade ama şık tasarımlar. Siyah atlas yatak örtüsü. Yatağın üzerinde canlı uzay tasviri… Sanki her şey Hogwarts’ta bıraktıkları gibiydi. Genç kadının içi titredi. Hemen kendini toparlayıp ihtiyacı olan kitabı aramaya koyuldu. Yatağın üstüne, berjere ve tuvalet masasına baktı. Kitap yoktu. Şifonyerde olabileceğini düşünerek yatağa doğru ilerledi ve eğilip çekmeceye elini uzattı.

O anda kapının açıldığını duydu. Gizli saklı iş yapmanın verdiği utançla yerinden zıpladı ve sesin geldiği yere döndü. Draco Malfoy, ıslak dağınık saçları, gri arzu dolu gözleri, çıplak  ince ama kaslı bedeni, ve arkasından yükselen su buharlarıyla banyo kapısına dayanmış kendisine bakıyordu. Draco’nun o halini gören genç kadın olduğu yerde donakaldı. Kirpiklerini kırpıştırdı, bir şey diyemedi.

Çıplak ayaklarıyla, yumuşak bej rengi halının üstünde sakin adımlarla yürüyen Draco’nun yüzünde, genç erkeği çok çekici gösteren o çarpık gülümsemesi vardı. Hermonie’nin tam önünde durdu. Kadının şaşkın gözlerine, kızarmış yanaklarına, utanmış yüz ifadesine baktı keyifle. Çıplak bedeni banyonun nemini hala üstünde taşıyor, loş ışıkta hafifçe parlıyordu.

“Bayan Granger, sizi burada görme zevkini neye borçluyum?”

Hermonie mantıklı bir açıklama yapmak istedi ama bir türlü sözcükleri bir araya getiremiyordu. Başını döndüren o kokunun genç adamın göğsünden gelip gelmediğini merak etti.

“Ben..şey…”

“Eveet?”

“Ben..”

Draco, genç kadına doğru bir adım daha yaklaşıp heyecanla ışıldayan gözlerinin içine baktı.

Hermonie gözlerini kırpıştırıp başını başka tarafa çevirdi.

“Ben, ben dün okuduğunuz kitabı almak istemiştim.”

Draco, genç kadının çenesine dokundu, yukarı kaldırıp yeniden kendisine bakmasını sağladı.

“Öyle mi?”

Hermonie’nin kalbi, Malfoy’un arzuyla yanan gri gözlerine baktığı her saniye daha hızlı çarpıyordu.

“E-evet… Kitaplıkta bulamadım..ve..”

Draco, başparmağının yumuşacık dokunşuyla Hermonie’nin çenesini okşadı. Kadının bu dokunuşla titrediğini hissettiğinde keyifle gülümsedi.

“Ve..burada olabileceğini düşündüm…”

Draco elini çekmemişti, bir adım daha yaklaştı. Hermonie, genç adamın göğsünden gelen sıcaklığı şimdi hisedebiliyordu ve o erkeksi kokusu başını döndürmeye başlamıştı.

Draco fısıldadı, “Demek kitap için…”

“Ah evet” dedi Hermonie zayıf kırılgan bir sesle.

Draco’nun genç kadının çenesine dokunan eli parmak uçlarıyla kadının dudaklarına dokundu, ordan çenesine, ordan usulca aşağı inerek kadının göğüs çatalında durdu. Kadının her dokunuşunda titrediğini hissedebiliyordu.

Hermonie kendini toparlayıp “Be-ben artık gitmeliyim.” dedi.

“Yaa…”

Adamın içini gıcıklayan ses tonuna dayanamıyordu. Malfoy’un yarı aralık ıslak dudaklarına gözü takıldı ve farkında olmadan alt dudağını ısırdı.

“Ben…gi-gitsem iyi olacak.”

“Hı hıı…”  Draco, kadının göğsüne düşen buklelerinden biriyle oynuyordu.

Yatakla duvarın arasında sıkışan Hermonie, önünde dikilen Malfoy’a dokunmadan ordan nasıl çıkacağını düşündü. O gitmek istediğini söylediğinde genç adam hiç oralı olmuyordu.

“Geçebilir miyim?”

“Elbette”  dedi ama yine kıpırdamadı. Malfoy gözlerinde muzip bir ifadeyle genç kadını süzüyordu. Kadının tepkileri onu eğlendirmişti. Parmaklarının arasındaki bir tutam saçı bırakmamıştı.

Hermonie, ‘çaresiz’ diye düşündü, genç adamı bedeniyle iterek kendine yer açtı. O kısacık bir an süren dokunuşunda, genç adamın beline dolanmış ince havlusunun altından ihtirasının sertliğini hissetti. Utançtan kıpkırmızı kesilen genç kadın, koşar adım odayı terk etti.

Draco, gözleri keyiften ışıl ışıl, yüzünde bütün dişlerini gösteren en mutlu gülümsemesiyle, seslice iç çekerek derin bir nefes verdi ve kendini sırt üstü yatağına bıraktı.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Author's Notes:

http://www.youtube.com/watch?v=x7T36JRrFdg

hikayenin en sonunda çalınması tavsiye edilir:)


 

 

Hermonie koşarak kendi odasına ulaştığında asasını çıkardı ve bildiği bütün kilit büyülerini ardı ardına sıraladı. Kalbinin gümbürtüsü kulaklarını sağır ediyordu. Bedenini ter bastığını hissetti ve merserize ceketini sıkıntıyla çıkarıp bej rengi berjerin üstüne attı.

Odasında bir aşağı bir yukarı dolanmaya başladı, ama kalbini bir türlü susturamadı. Bütün bedeni ihtirasla gerilmişti. Adamın tenine dokunduğu anı hatırladığında vücudunu yeniden ateş bastı.

“Hayır” dedi “hayır bu yanlış.”

“O çoktan bir başkasına ait. Asla benim olamaz. Bunları hissetmemeliyim. Bunu yapabilirim. Güçlüyüm. Onuna baş edebilirim.”

Hermonie kendi kendini ikna etmeye çalışıyordu. Ama söylediklerini deli gibi atan kalbinin gürültüsünden duyamıyordu. Sakinleşmek için duşa girdi. Bir süre sonra işe yaramadığını hissettiğinde suyu kapattı ve havlusuna sarınıp yatağına girdi.

Genç erkeğin kendine dokunduğu anları aklından çıkaramıyordu. Draco’nun bu kadar erkeksi koktuğunu daha önce fark etmemişti, teninin bu kadar sıcak olduğunu da.  Bu aptal sarışının kendisini bu kadar etkilemesine sinirlendi. Bütün geceyi başka şeyler düşünmeye çalışarak ama Draco’nun teninden başka bir şey düşünemeyerek geçirdi.

Gün ağardığında hala uyuyamamıştı ama bu şekilde devam etmemesi gerektiğine karar vermişti. Kalkıp valizini topladı. Draco’yu kahvaltıda yakalamak umuduyla hızlıca giyindi ve merdivenlerden koşarak indi. Ev cinlerinden birini kahvaltı masasını toplarken buldu.

“Günaydın. Bay Malfoy yok mu?”

“Yarım saat önce çıktı.”

Hermonie, ‘Onunla sihir bakanlığında mesai başlamadan konuşup bu işi bitiririm’ diye düşündü ve evden ayrıldı. Bakanlığa geldiğinde Malfoy’u bulamadı. Sonunda sekreterine sormayı akıl etti.

“Günaydın Luna, Bay Malfoy gelmedi mi?”

“Günaydın Hermonie. Bay Malfoy bir süre gelmeyecek.”

“Nasıl yani?”

“Fransa’ya Bayan Malfoy’u ziyarete gitti. Özel bir durummuş ve ne zaman döneceğini söylemedi.”

“Anlıyorum” Hermonie kırılmıştı.

“Gelmene sevindim Hermonie, ben de bu dosyaları sana getirecektim. Bay Malfoy bu hafta bitmeden bitirmen gerektiğini söyledi.”

Hermonie, Luna’nın arkasında dağ gibi yığılmış tüm odayı dolduran dosyaları görünce öfkeden kudurdu. O şımarık zengin züppesi Paris’te Bayan Malfoy’la gününü gün edecek, Hermonie de onun işlerini mi yapacaktı yani?

Öfkeyle “Of!” dedi ve tek ayağını yere vurup arkasını döndü. Hızla kendi ofisine gitti. Luna umarsızca omuz silkti ve bütün dosyaları Hermonie’nin yatak odasına gönderen bir büyü yaptı.

…………

Günler rutine binmişti. Sabah Malfoy malikanesinde kahvaltı. Sonra sihir bakanlığı. Öğle arası arkadaşlarla yemek. Sonra tekrar iş, sonra da Malfoy malikanesinde mahkeme dosyalarına rapor yazmalar. İşi o kadar fazlaydı ki, geceler Hermonie’ye yetmiyordu. Son üç gecedir, çalışma masasında uyuyakalıyordu.

Draco yokken malikane Hermonie’ye çok boş ve ruhsuz geliyordu. Malfoy etrafta ukalalık yapmıyorken daha huzurlu olacağını sanıyordu ama adamın yokluğu genç kadını huzursuz etmişti. Birlikte yaşadıkları o kısacık çalıntı anlar aklına geldikçe, olay az önce olmuş gibi heyecanlanıyor ve bu halinden nefret ediyordu. Kendisine itiraf etmese de Draco’yu özlediğini hissediyordu. Genç adamın yokluğunun acı vereceğini tahmin etmemişti.

Böylece birbirinin aynı günlerle tam bir hafta geçti. Hermonie o sabah sihir bakanlığında karşısında Ron’u görünce keyifle havaya sıçradı.

“Ron dönmüşsün!”

“Seni görmek de güzel Hermonie. Bana verdiğin sözü umarım hatırlıyorsundur…”

Hermonie, iş yoğunluğu yüzünden-Malfoy’un gıcıklığı yüzünden- bir haftadır geceleri bir iki saatlik uykuyla yetinmek zorunda kalmıştı. Zihni yorgun ve dağınıktı. Ron’un neden bahsettiğini hatırlamaya çalıştı.

“Unutmana şaşırmamalıyım!”

“Ay hayır hayır Ron hayır tamam hatırladım, hatırladım.”

Birbirlerine içtenlikle gülümsediler.

“O halde beni bir gece daha atlatma. Seni uyarıyorum Hermonie Jane Granger.”

Ron parmağını yaramaz bir çocuğa sallar gibi sallayıp arkasını döndü ve işinin başının geçti. Bu hareketi Hermonie’yi güldürdü. Ciddi durmaya çalışarak “Tamam” dedi ama dayanamayıp yeniden kıkırdadı.

Hermonie’nin keyfi yerine gelmişti. O sabah erken biten mahkemeden sonra ofisinde bir iki saat şekerleme yapacak zaman bulması da cabasıydı. Uykusunu almış ışıl ışıl gözlerini kısarak esnedi, gerindi, ve kalan evraklarını Luna’ya teslim edip bakanlığı koşarak terk etti.

“Nihayet biraz eğlence ve arkadaş ortamına girebileceğim” dedi, kendi kendine şarkı söylemeye başladı. Bunu kesinlikle hak etmişti. Bir haftadır köle gibi çalışıyordu. Malfoy’un bu kadar uzaktayken kendisine bu kadar işkence edebileceğini tahmin etmemişti. “Bilseydim bakanlığın kapısından geçmezdim” dedi kendi kendine gülerek.

Sıcak duşunu aldı. Kurulandı. Siyah, simleri belli belirsiz parıldayan tek omuzu açık, diğer kolu uzun, bedenini kusursuz saran süper mini elbisesini ve siyah yüksek platform kafes ayakkabılarını giydi. Kuruyan dalgalı hafif kabarık saçlarını öylece omuzlarına saldı. Siyah yoğun göz makyajını bitirdiğinde ‘çok mu abarttım’ diye düşündü. Bir anlık bir tereddütten sonra “Kimin umurunda!” dedi gülerek ve keyifli adımlarla terk etti Malfoy malikanesini.

Adresi bulmakta zorlanmadı. Son derece sıradan görünen arka sokak sağlı sollu eski tip tuğladan İngiliz apartmanlarıyla doluydu.En sondaki üç katlı binanın zemininde üstünde “ReDPub” yazan minik bir tabela vardı. Hermonie kapıyı açıp karanlık merdivenlerden iki kat yerin altına indi.

Genç kadın merdivenleri indikçe müziğin sesi arttı.  Dik merdivenlerden küçük bir asma balkona açılan kapıdan geçti. Balkona çıktığında gözlerine inanamadı. ‘Binaya birisi tespit edilemez uzatma büyüsü mü yapmış yoksa binanın orijinal yapısı bu muymuş?’ diye geçirdi içinden.

Üstünde dikildiği asma balkon, son derece yüksek tavanlı ve oldukça geniş bir dans pistine yukardan bakıyordu. Sağ taraf boyunca içki servis edilen bar uzanıyor, karanlık ortam yanıp sönen lazer ışıklarıyla renk buluyordu. Barın diğer tarafında o an üstü boş duran bir sahne vardı.

‘Bu kalabalıkta ve gürültüde çocukları nasıl bulacağım’ diye düşündü.

Sonra sahnede bir kıpırdanma oldu. Bir grup genç insan sahneye çıktı. Karanlıktan ve mesafeden yüzlerini seçemiyordu.

Bütün ışıklar söndü. Sonra binlerce konfetinin patlayıp havada uçuşmasıyla ışıklar yandı. Sahnedeki grup şarkılarını söylemeye başladılar.

“Hapyy Birthdaayy Hermonieeee! Haayppy Biirthdaay Hermonieeee! Haapy Biirthdaaay haaapy biiİİiirthdaAaayy HeermonieEee…!!!”

Kalabalık çılgın gibi alkışlamaya başladı. Hermonie arkadaşlarından gelen süprizle mest oldu. Ellerinde koca bir doğumgünü pastası, genç kadını sahneye çağırıyorlardı.

Hermonie merdivenlerden hoplaya zıplaya indi. Kalabalık, genç kadının geçmesi için ikiye ayrılarak sahneye kadar yol açtı. Çoğu tanıdığı yüzlerdi. Bir çoğu da o gece orada tesadüfen bulunan mugglelardı. Islık çalanlara laf atanlara aldırmadan çıktı sahneye.

“Bir dilek tutmalısın!” dedi yerinde hoplayan Ginny.

Hermonie gözlerini kapattı, dileğini tuttu, ve mumları tek seferde üfledi.

Alkışlar… Tebrikler… Sarılmalar… Öpücükler…

Pasta neşeyle dilimlendi ve o gece orda bulunan herkesle paylaşıldı. Harry ve Ginny pastalarını birbirlerine yedirdiler. Ron “Bu kadar iğrençleşmeyin dostum” diyerek itiraz etti ve rahatsız olduğunu her hareketiyle defalarca belli etti. Luna ve Neville Hermonie’nin sürpriz partisine birlikte katılmışlardı. Hindistan’dan yeni dönen Neville orada karşılaştığı tuhaf büyüleri anlatıyordu.

“Tamam bu tur içkiler benden”dedi Harry. Grupları barın yanındaki küçük bir masada sıkışarak oturmuşlar ama kimse şikayet etmemişti. Hogwarts günlerinden beri bir araya gelemeyen grupları anın tadını çıkarıyordu.

Herkese birer shot  votka getiren Harry küçük bardakları masaya bıraktı.  Herkes bardağını aldı. Bardaklar havaya kalktı “sağlığınıza!” sesleriyle kafaya dikildi. Boğazı yanan Neville’in öksürükleri hepsini güldürdü.  “Hadi durmak yok, ikincilerde sıra!” dedi Ron.    Hermonie “bir, iki, üç” diyince hepbirlikte kafaya diktiler ikinci bardakları.   Oldum olası sakin ifadesiyle tanıdıkları Luna kıkırdamaya başladı. Neville alkolun cesaretiyle elini Luna’nın omzuna attı sohbet koyuydu  “... ve bende leviosayla adamın düşen pantolonunu yeniden üstüne giydirdim.”  “ahahahahahahah” grup iyice keyiflenmişti ve üçüncü shotlar atıldı. Harry, bir tepsi dolusu votka daha bıraktı masaya. “Karaoke gecesinde herkese bedava içki veriyorlarmış!” Dördüncü shotları da diktiler kafaya.  O anda duydukları egzotik melodi hepsinin içini gıcıkladı.

Hermonie Ron’un omzundan destek alarak oturdukları koltuğun üstüne bastı ve dizinin üstünde bara çıktı. Müziğin ritmine uyarak kedi yürüşüyle barın ortasına geldi. Masadaki arkadaşlarının şaşkın bakışları ateşli tezahüratlara dönüşmüştü. Omuzunun üstünden Ron’a bakıp göz kırpan Hermonie , barın ortasında duran mikrofonu eline aldı, yavaş ama kıvrak hareketlerle ayakları üstünde yükseldi. Müziğin ritmine göre kıvrılarak şarkıyı söylemeye başladı. Herkes yönünü bara dönmüştü. İnsanlar alkışla tempo tutuyor Hermonie’yle birlikte şarkıya eşlik ediyordu.Kendi etrafında dönerken saçlarını savuran Hermonie, yüzüne düşen bir tutam saçın altından kalçasını kıvırırken “hadi gelsene” bakışı yaptı Ron’a.  Bu bakışla iç organları yer değiştiren Ron, çevik bir sıçrayışla barın üstüne çıktı. Kalabalıktan biri Ron’a da bir mikrofon attı. Nakaratı birlikte söyleme başladılar. Vücutları dans sırasında kıvrılırken yapbozun iki parçası gibi birbirini tamamlıyordu. Bütün herkes kendinden geçmiş dans etmeye başlamıştı.  Şarkının nakaratı bitince Hermonie Ron’a arkasını döndü ve ağırlığını Weasley’nin geniş göğsüne verdi. Müziğin ritmiyle bedenleri sallanmaya devam ederken Ron ellerini genç kadının kıvrak kalçalarının iki yanına koydu ve yüzünü Hermonie’nin boynuna yanaştırdı.

Ron fısıldadı, “Bu kadar güzel olmak zorunda mısın?”

Hermonie gürültüden adamın ne dediğini duymamıştı. Gözleri yarı kapalı dansına devam etti.

“Aklımı başımdan alıyorsun HerR…...”

Nereden geldiğini anlamadığı iki kuvvetli kol, Ron’u bardan aşağı çekmişti. Ron’un düşmesiyle barın üstünde dengesi bozulan Hermonie, olduğu yerde dizleri üstüne kapaklandı.  Hermonie kafasını kaldırdığında, siyah deri ceketinin altından çıkan gri kapşonu kafasına geçirmiş bir adamın Ron’u iki yakasından tutup ayağa kaldırdığını sonra, suratının ortasına esaslı bir yumruk patlattığını gördü. Burnundan kanlar fışkıran Ron yere yığıldı. Harry ve Neville kalabalığı ayırarak Ron’un yanına gelmeye çalışırken, kapşonlu adam Hermonie’ye döndü, genç kadını belinden kavrayacak kucakladı ve barın üstünden yere indirdi. Afallayan Hermonie, karşısında Malfoy’un nefretle bakan soğuk gri gözlerini görünce neye uğradığını şaşırdı. Malfoy, öyle nefret dolu baktı ki, o soğuk bakışlar korkudan genç kadının kanını dondurdu. Hermonie tek kelime edemeden, Malfoy bileğini kavradı. Kadının canını yakarak onu sertçe çekip, kalabalığın içinde peşisıra sürükledi. Harry ve Neville Ron’un yanına gelebildiğinde, Malfoy Hermonie’yi çoktan açık havaya çıkarmıştı.

Hermonie, Malfoy çektikçe bileği acıyor, canı yandıkça bağırıyordu. Draco aldırış etmedi. Kadının bileğini bırakmadan Bugatti Veyron Super Sports’unun kapısını açtı ve kadını zorla bordo-siyah araca bindirdi.  Draco şoför koltuğuna geçtiğinde çalışan araba 2.5 saniyede 100km’ye ulaşmıştı.

Malfoy malikanesine uçarcasına gittikleri kısacık yolda, arabanın güçlü motorunun sesine radyo eşlik ediyordu.

“Bu güneşsiz günlerde gayretler içindeyim
Bin türlü biçimdeyim sensiz
Gecenin her yerinde evvel zaman içinde
Yolunu kaybetmiş gibi sensiz
Sokağından geçiyordum daha birkaç gece önce
Işıklar sönmüştü yine
Bi yabancının peşinden koştum bir keresinde
Sevgilim diye diye
Asla… Asla deme asla
Asla… Asla demem asla
Beni sen yaktın sen topla
Kendin gel kendin kurtar
Aşkım kalbimi bu yerlerden
Bu kadersiz kalbim sensiz
Yorgun düştüm nolur bir şey söyle
Na na na nana na ahtım var ölmem de
Yalnızlarda sensiz
Asla… Asla deme asla
Asla… Asla demem asla
Sokağından geçiyordum daha birkaç gece önce
Işıklar sönmüştü yine
Bi yabancının peşinden koştum bir keresinde
Sevgilim diye diye
Asla… Asla deme asla
Asla… Asla demem asla
Beni sen yaktın sen topla
Kendin gel kendin kurtar
Aşkım kalbimi bu yerlerden
Bu kadersiz kalbim sensiz
Yorgun düştüm nolur bir şey söyle
Na na na nana na ahtım var ölmem de
Yalnızlarda sensiz
Asla… Asla deme asla
Asla… Asla demem asla”

 

 

 

 

 

 


 

 

End Notes:

arkadaşlar, girip okuyup çıkıyorsunuz, görüyorum, bozuluyorum. insan arada bir yorum yazar:)

 

Chapter Text

 

 

 

Zaptedilemeyen vahşi bir hayvanın asi hırıltısı gibi son bir kez daha homurdandı arabanın motoru ve sustu. Malikanenin girişine gelmişlerdi. İksi de aynı anda arabadan indi. Draco çok sinirliydi. Hiçbir tepki vermeden hızlı adımlarla merdivenleri çıkan Hermonie’yi  izledi. Genç kadını tokatlamamak, bağıra çağıra hesap sormamak için tüm gücüyle sıkıyordu dudaklarını ve yumruklarını.  Kadın içeri girip kapıyı arkasından çarptığında o da koşar adım tırmandı merdivenleri bir solukta.

Draco içeri girdiğinde, Hermonie yatakodalarına çıkan merdivenin son basamağına adım atmıştı. Genç kadın koridorda kayboldu. Draco deri ceketini içindeki kapşon ceketiyle birlikte çıkarıp hırsla karşı duvara fırlattı. Geniş antrede bir ileri bir geri volta atmaya başladı. Eğer şimdi yukarı çıkarsa ilerde pişman olacağı sözler söyleyeceğine adı gibi emindi.

Draco tükenmişti. Yıllarca özlemini çektiği, sabırla beklediği kadın, geçici zevklerine alet etmediği saygıyla beklediği kadın, hayatını korumak uğruna kendi akrabalarını öldürdüğü kadın, babasının ölümüne sebep olduğu halde bir kez bile kin beslemediği kadın, tüm servetini hayatını her şeyini gözünü kırpmadan uğruna feda edebileceği kadın, o kısacık çalıntı anlarda kendisine tattırdığı sevgiyi bir ömür karşılaşacağı tüm sevgilere tercih ettiği kadın, arkasını her dönmesinde karşısına bulanık Weasley’i çıkarıyordu!

Öfkeyle duvara sert bir yumruk attı. Duvara yırtılan yumruğunun kanı bulaştı. Bu böyle devam edemezdi. Draco tükenmişti.

“Öyle veya böyle bu iş bu gece bitecek Granger.” dedi kendi kendine, ve kararlı adımlarla merdivenleri tırmandı.

Hermonie’nin kapısının önünde durdu. Kapıyı çalmak için havaya kaldırdığı eli tereddütle havada asılı kaldı.

O anda kapı açıldı. Hermonie, Draco’ya bakmadı bile. Genç adama bir omuz atıp odadan çıktı ve tekerlekli valizini peşinde sürükleyerek merdivenlere yöneldi.

Kan Draco’nun beynine sıçradı.

“Gecenin bir yarısı nereye gittiğini sanıyorsun!” diye kükredi en vahşi sesiyle.

Hermonie istifini bozmadan yürümeye devam etti.

“Sana söylüyorum Granger!” koşarak kadına yetişti, kadının kulpundan tutup çektiği valizi elinden kapıp öfkeyle karşı duvara fırlattı.

Hermonie hırsla Draco’nun ağlamak üzere olan gözlerine baktı. Kendini daha fazla tutamayarak,

 “Sen ne halt ettiğini sanıyorsun!” diye bağırdı.

“Gidemezsin!”

“Öyle bir giderim ki!”  elleriyle, Draco’yu göğsünden geriye itti. Bir adım geri sendeleyen Draco, Hermonie arkasını dönemeden, kadının bileğini yakalayıp, kadını sertçe kendine çekip bağırdı.

“Gidemezsin dedim!”

Hermonie asasına yeltendi. Draco, Hermonie asasını çekemeden kadının cebindeki asayı çevik bir hareketle çıkarıp merdivenden aşağı fırlattı.

“Bırak beni dedim!”

“Aahh!”

Hermonie, Draco’nun dizine sağlam bir tekme attı. Acıyla eğilen Draco, genç kadının bileğini daha sert sıktı. Parmak izleri genç kadının süt beyazı kolunda kırmızı mürekkep gibi iz bıraktı. Kurtulmak için debelenen kadının arkasını döndürdü, belinden kucaklayıp koridorun ortasına kadar taşıdı.  Hermonie bağıra çağıra ağlamaya başladığında genç kadını yere bıraktı.

“Neden neden neden eziyet ediyorsun bana! Bırak gideyim ne istiyorsun! Lanet olsun Draco doğum günümü mahvettin!” Hermonie olduğu yere yığılıp hıçkırıklara boğuldu.

Kadının gözyaşlarını gören Draco kendinden nefret etti. Böyle olmasını istememişti.

“Hermonie, ağlama. Üzgünüm.”

“Derdin ne senin!” diye bağırdı Hermonie Draco’nun kendini sarmaya yeltenen kollarını geri iterken.

Sabrı tükenen Draco, bütün gururunu bir kenara atıp genç kadına patladı,

“Asıl senin derdin ne Hermonie!  Neden her arkamı döndüğümde yanında o sümsük Weasley’i sana yapışmış buluyorum!”

Draco nefes nefese kalmıştı. Az önce söylediklerini söylediğine kendi de inanamadı.

Hermonie daha da öfkelendi. Ağlamayı kesmişti. Yeniden ayağa kalkıp Draco’yu bir kez daha geriye itti.

“Özel hayatımdan sana ne! Ne sanıyorsun sırf zenginsin diye aptal bir Malfoy’un metresi olacağımı mı? Sen aklını kaçırmışsın!”

Malfoy’un kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı.

“Sen ne saçmalıyorsun Hermonie?”

“Her istediğini lüks, şatafat ve parayla satın alacağını mı sanıyorsun! Bedenime kaç galleon değer biçtin konuşsana Malfoy!”

Draco sevdiği kadına hakaret edilmesini asla affetmezdi. Bu o kadının kendisi bile olsa. Elinin tersiyle sağlam bir tokat atsa belki kadın kendine gelirdi. Ama bunu yaparsa bir daha yüzüne bakmayacağını biliyordu. Draco gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sıktığı yumruklarını gevşetmemişti, ama en sabırlı en sakin sesiyle sordu.

“Böyle düşünmene sebep olan şey ne?”

Draco’nun beklenmedik sorusu ve ses tonu Hermonie’yi afallattı.

“Bilmiyor musun?” Hermonie alay etmişti.

“Lütfen beni aydınlat.” Draco da alay etti.

Hermonie hırsla dudaklarını ısırdı. Kirpikleri titriyor, yeniden ağlamamak için mücadele veriyordu. Bu hali Draco’nun gözünden kaçmadı. Nefesini kontrol edip yere baktı. En kısık sesiyle,

“Bayan Malfoy.” dedi.

“Hermonie, bu güne kadar büyücüler ve muggle dünyalarında beni şaşırtan çok şey gördüğümden emin olabilirsin…”

Hermonie ne zırvalıyor bu adam der gibi  sabırsız bir ifadeyle Draco’ya baktı.

“…ama emin ol senin kadar zeki bir kadının böyle basit bir şeyi anlamamış olması kadar şaşırmadım hiç bir şeye.”

Draco’nun öfkesi uçup gitmişti. Sevgi dolu gözlerle Hermonie’nin gözlerinin içine baktı. Genç kadın güzel kaşlarını çatmış, anlamamış bir ifadeyle bakıyordu yüzüne.

“Etrafına bak Hermonie.”

Hermonie Draco’ya bakmaya devam etti.

“Lütfen bir kez olsun dediğimi dinle ve etrafına bak.”

“üff….” Hermonie bıkkın tavrıyla başını çevirip, Draco’nun işaret ettiği duvara baktı. Duvarda Malfoy ailesinin nesilden nesile yadigar kalmış portreleri ve aile resimleri vardı. Hermonie bu resimlerin defalarca kez önünden geçmişti.

“Şimdi de aile tarihinle mi böbürleneceksin Malfoy?”

Draco gözlerini kapatıp öne eğdiği başını hayır der gibi iki yana salladı yavaşça. Gözlerini açıp Hermonie’ye kararlı bakışlarla baktı yeniden.

“Sevgili Hermonie, bakıyorsun, ama görmüyorsun” diyerek göz ucuyla resimleri işaret etti yeniden.

Hermonie, bu işkence ne kadar çabuk biterse o kadar çabuk özgürlüğüne kavuşacağını düşünerek, resimlere yeniden baktı.

Malfoy’lar kuşaklar boyunca ben hepsinden daha asilim der gibi kasıla kasıla poz vermişlerdi portrelerinde.  Hermonie resimlere bakarken, birlikte koridorun ucuna doğru yürüdüler. En sonda Malfoy soyunun en son üyeleri Narcissia ve Lucius Malfoy’un Draco ile birlikte çekdirdikleri son resim vardı.

Hermonie, Lucius’u görünce, adamın yasak ormanda öldüğü anı hatırladı ve içi ürperdi. “Draco’yu yalnız bırakma” demişti. Hermonie gözyaşlarını içine akıtarak sessizce özür diledi Lucius’tan. Bu isteğini yerine getirmesi imkansızdı. Gerilimden midesi kasılan genç kadının zihni o anda uyandı.

Resimler bitmişti.

Başını çevirip soran gözlerle Draco’ya baktı.

Draco anlayışla ve sevgi dolu gözlerle cevap verdi Hermonie’ye.

“Burada bir eksik var.”

“Hayır tatlı Hermonie, bütün ailemiz gözlerinin önünde.”

“A-ama..Bayan Malfoy?”

Draco gülümsemesini bastıramadı ve burnunun ucuyla annesinin resmini gösterdi.

“Tam önünde duruyorsun.”

“Yaaa… a-aa.. ya-yani.. Bayan Malfoy…en başından beri… Narcissia mıydı?”

“En  başından beri.”

Hermonie’nin şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. Düşünceleri beynini istila etti. Yanlış anlamaları, genç adamı yok yere aşağılaması, kendini ne kadar küçük düşürmüştü. Hermonie utancını bütün hücrelerinde hissediyordu.  Draco’nun her şeye rağmen sonuna kadar saygın tavrını bozmamasını takdir etti. Yanakları kızarmıştı, şaşkın gözlerini Narcissia’nın resminden alamıyordu. Draco’yla göz göze gelmeye cesaret edemiyordu.

“ Gördüğüm ilk günden beri bütün varlığımla seni severken başka bir kadına nasıl bakabilirdim?”

Duyduklarına inanamayan Hermonie arkasını dönüp şaşkın gözlerini Draco’nun gri sevecen gözlerine çevirdi.

“Bu yüzden mi her fırsatta canımı yakmaktan keyif aldın?”

Draco’nun yüzü acıyla kasıldı.

“Tabii ki hayır. Küçük bir çocuktum ve aile gururumu korumaya çalışıyordum!”

“Daha sonra da fırsatın oldu. Biliyorsun. Sen.. sen Hogwarts’ta göl kenarında bilekliği bana ikinci kez verdiğinde… ondan sonra bir kere bile konuşmadın benimle!”

“Sana o karanlık günlerde ölümden başka bir şey veremezdim Hermonie. Sana yakınlaşsaydım Karanlık Lord’a ihanet ettiğimi düşüneceklerdi ve seni ortadan kaldırmak isteyeceklerdi. Bu bal rengi sıcacık gözleri bir daha göremeyeceğimi düşünmek, o güzel yüzünün bir daha gülümseyemeden sonsuza kadar soğuk ve hareketsiz kalacağını düşünmek… Bunları görmektense ömrümün sonuna kadar beklemeyi tercih ederdim.”

Draco konuşurken geçmişe gitmiş, gözleri eski günlerin acısıyla dolmuştu.

“Bu yüzden mi bakanlığa geldiğim günden beri bana soğuk davranıyorsun!”

Draco şaşkınlıkla Hermonie’ye baktı.

“Hermonie, Dumbledore öldüğünde, ve beni Hogwarts’tan çıkardıklarında..”

Hermonie o soğuk geceyi hatırlayarak ürperdi. Draco konuşmaya devam etti,

“..ormanda Bellatrix’in lanetlediği kişinin sen olduğunu anlamıştım.”

Hermonie o karanlık kabusunu hatırladı. Kabus değil miydi?

“Sen… nasıl??”

Draco muzipçe gülümsedi.

“Kokunu aldım sevgilim.”

Hermonie “sevgilim” lafını duyduğunda kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Duyduğu cümledeki imayı anladığında yüzü bir kez daha kızardı. Dumbledore kendine Draco’yu takip etme görevini ve görünmezlik iksirini verdiğinde, Hermonie defalarca genç adamın odasına girmek zorunda kalmıştı. Draco’nun varlığını hissettiğinden şüphelendiği anlar olmuştu ama genç adamın o günlerde orda olduğunu bildiğini bilmiyordu.

Draco kaldığı yerden devam etti.

“O gece ormanda seni kaybettim. Sonra deli gibi aradım seni. Sorguya çekmediğim büyücü ya da muggle kalmadı. Sen yoktun Hermonie. Öldüğünü sandım. Sen gidince yaşama sevincim de gitti. Hayat benim için bitti. İçi boş bir kabuk gibi yapmam gerekeni yaparak yaşadım...”

Duydukları Hermonie’nin başını döndürdü.

“… Ve sen o gün hiçbirşey olmamış gibi karşıma çıktın. Hiçbir şey olmamış gibi. Ben beş yıl boyunca öldüğünü sandığım her gün her saniye acıyla kıvrandım. Aldığım her nefesin son nefesim olması için dua ettim. Ama sen hiçbirşey olmamış gibi çıktın karşıma. Yanlış anlama seni canlı gördüğüm için sonsuz bir mutluluk duydum ama hislerimin karşılıksız olduğunu görmek kalbimi kırdı…”

Hermonie, bütün öfkesini unutmuş, tek kelime edemeden, bugüne kadar yasak olduğunu sandığı aşkını dinliyordu.

“…Ve seni her yalnız bırakmamda, üzerine sülük gibi yapışan Weasley’e olan sempatin fikrimi değiştirdi. Beni istemeyen bir kadına nasıl yaklaşırdım?” Draco’nun sesi fısıltıya dönüştü, gözleri acıyla doldu. Başını öne eğdi. Gözyaşlarını yeri göndermeye çalıştı.

“Aptal sarışın.”

“Efendim?” Draco alay edilmeyi kaldıramayacağı bir andaydı, gerildi.

Hermonie içtenlikle güldü. “Bana sorabilirdin.”

“Bana gerçeği söyler miydin?”

“Denemeliydin.”

“Denemeliydim.”

Draco, Hermonie’nin yumuşacık ellerini şefkatle tutarak genç kadının önünde diz çöktü.

“Hermonie Jane Granger, seni seviyorum. Seni bu hayatta hiçbir kadını sevemeyeceğim kadar çok seviyorum. Sensiz bir gün daha yaşayamam. Buna dayanamam. Seni yeniden bulmuşken bir kez daha kaybetmenin acısına katlanamam…”

“Draco..” Hermonie’nin gitgide daha hızlı çarpan kalbi Draco’ya sarılmak, o ipek saçlarını okşayıp sevglisini teselli etmek için çırpınıyordu.

“Bu gece buradan gitmek istiyorsan sana engel olmayacağım. Söz veriyorum bir kez daha yoluna çıkmayacağım. Ama senden son bir isteğim var.”

Hermonie merakla genç adamın acı dolu gözlerine baktı.

Draco, pantolonunun kemerine kıstırdığı asasını çıkarıp Hermonie’nin  ellerine bıraktı. Hermonie adamın  ne yaptığını anlamamıştı şaşkınlıkla izledi.

“Lütfen öldür beni.”

Hermonie’nin şaşkınlıktan ağzı açık kaldı.

“Çünkü bu kapıdan bu gece çıkıp gitmen beni öldürecek. Beş yıldır her gün ölüyorum Hermonie. Bu acıyı bana bir gece daha yaşatma. Yalvarırım, öldür beni.”

Draco yaşlı gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve beklemeye başladı.

 

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Hermonie ruhunun binlerce parçaya ayrıldığını hissetti. Yıllarca kendine itiraf edemediği, yüzleşemediği hisleri kalbinin kafeslerini yırtıp özgürlüklerini ilan ettiler.

Draco’yu istiyordu. Ayrı kaldıkları beş yıl boyunca hayatına başka bir erkek girmemişti. Hermonie yapamamıştı.İçinde bir his ona hep engel olmuştu. İçinde Draco’yu sevdiğini haykıran sesi sürekli bastırmıştı. Bastırmak zorundaydı. Bu imkansızı istemek olurdu.

Ama şimdi? Karanlık taraf diye bir şey kalmamıştı. Artık yetişkindiler. Korkularını yenmişlerdi. Özgürlerdi.

Genç adamın teslimiyeti Hermonie’nin kalbini acıttı. Elleri titredi.

Draco, asasının genç kadının ellerinden yere düşünce çıkardığı tok sesi duydu. Saçlarına dokunan şefkatli elini hissetti. Yüreği tarif edilemez bir sevinçle doldu. Ayrı geçen yıllarının acısı, kadının varlığının verdiği huzur, karşılık bulan aşkının taze tadı hepsi birbirine harmanlandı ve Hermonie önünde teslimiyetle diz çökmüş adamın okşadığı başına sarıldığında, akan gözyaşlarının altında huzurla gülümsedi dudakları.

Hermonie bir adım geri çekilip Draco’nun çenesini hafifçe kaldırdı ve yüzüne baktı. Genç adamın yüzüne ilk defa dokunuyordu. Heyecandan kalbi yerinden çıkacaktı.

Draco’nun yüzünü ellerinin arasına aldı, parmaklarıyla yanaklarını okşayarak gözyaşlarını sildi ve en sevecen tavrıyla gülümsedi.

Draco da gülümseyerek karşılık verdi ve ayağa kalktı.

Onca yılın hasretiyle baktılar birbirlerine, yan yana olup birbirine dokunamadan  ve hayatta olup olmadıklarını bilmeden ölüm soğukluğuyla ayrı geçirdikleri onca yılın hasreti.

Draco başını sağ yana yatırıp özlemle gülümsedi. Kollarını iki yana açtı. Bu davete tepkisiz kalamayan Hermonie, en tatlı gülümsemesiyle genç adamın kolların atıldı. Sevgilisini sıcacık bağrına bastı Draco. Hermonie’nin o bayıldığı kokusunu defalarca kez içine çekti. Kadının saçlarına, alnına, yanaklarına, burnuna minik öpücükler kondurup tekrar tekrar sarıldı.

Draco’nun sevgisiyle sarmalanan Hermonie, adamın yüzüne kondurduğu küçük öpücüklerle gıdıklanınca kıkırdamaya başladı. Gözleri mutluluktan ışıl ışıl zorlukla geriye ittirdi sevgilisinin güzel gri gözlerini görebilmek için.

Draco, kadının ne yapmak istediğini anlayınca, onu sımsıkı saran kollarını gevşetti ve kadının yüzüne baktı. Sanki o soğuk uzak nefret dolu Malfoy bakışı hiç var olmamıştı. Sanki adam ilk tanıştıkları günden beri böyle sevgi dolu, mutlu gözlerle bakıyordu.

Hermonie, Draco’ya hatırlatıldığında genç adamı utandıracak, geçmişteki bütün kabalıklarını bir anda unutuverdi.  Birbirlerinin kollarında öylece kalıp sevgi dolu bakışlarını paylaştılar.

 Göz göze birbirlerine bakarken, o güneşli öğleden sonra, aynı Hogwarts gölü kenarında olduğu gibi nefesleri yavaş yavaş birbirine uyum sağlayarak senkronize oldu, sonra da kalp atışları. Bedenlerinde, o tarif edilemeyen enerji akışı dolaşmaya başlamıştı. Daha kuvvetliydi. Daha etkiliydi. Bu sefer daha farklı hissettiriyordu. İkisi de daha hızlı nefes almaya başladı. Kalp atışları hızlandı.

Genç adamın göğsünden gelen erkeksi koku Hermonie’nin aklını başından alıyordu. Uzun siyah kirpiklerini devirerek, elleri Draco’nun göğsünde, yere baktı. Sonra kirpiklerini kaldırıp, Draco’nun arzuyla yanan gözlerine baktı. Genç adamın keskin bakışları içini titretti. İstemsiz olarak dudaklarını ıslattı. Draco’nun gözleri genç kadının yarı aralık ıslak dudaklarına kilitlendi. Tek eliyle, usul usul, genç kadının omurgasını okşamaya başladı. Tekrar Hermonie’nin gözlerine bakıp gözlerini kapattı ve genç kadının dudaklarına eğildi. Draco’nun dokunuşlarıyla bütün bedeni ürperen genç kadın bu sefer mücadele etmedi.

Dudakları usulca birbirine değdi. Draco kısacık bir an geri çekilip bekledi. Sonra, dudakları yeniden birbirine değdi. Draco her seferinde usulca dokunarak küçük bir öpücük bırakıp çekildikçe, Hermonie’nin bedeninin kollarının arasında  daha çok gerildiğini hissetti. Diğer eliyle genç kadının belini okşamaya başladı. Hermonie hafifçe ürperdi. Kadının, göğsünün üstünde duran ellerinin titrediğini hissediyordu. Draco diliyle Hermonie’nin alt dudağını daha fazla bastıramadığı bir iştahla yalayıp, dudakları arasına aldı ve emmeye başladı. İniltilerine engel olamayan Hermonie, parmaklarını Draco’nun saçlarına geçirip genç adamı istekle kendine çekti. Draco, Hermonie boynuna sarıldığında, genç kadının sertleşen meme uçlarının ince elbisesinin altından kendi göğsüne değdiğini hissetti.

 

Draco’nun tereddütü kalmamıştı. Sert bir hareketle genç kadının kalçalarını kavrayıp kendine çekti. Hermonie düşmemek için süt beyazı bacaklarını Draco’nun beline doladı. Dudaklarını genç kadının ihtirasla yanan dudaklarından, ellerini de kavradığı dolgun kalçalarından ayırmadan, sevgilisini yatak odasına taşıdı.

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Draco, aşkla kucakladığı sevgilisi, her adımında düşmemek için beline doladığı bacaklarını biraz daha sıktıkça , ereksiyonunun doruğuna ulaştı.  Nihayet kurşuni ipek çarşafların kapladığı yatağına ulaştıklarında, nabzı boyun damarını patlatacakmış gibi atıyordu.

Kadının avuçlarında hissetmekten müthiş zevk aldığı biçimli kalçalarını yatağa bıraktı, posizyonlarını bozmadan, sevgilisinin bacakları arasında üstüne uzandı. Narin kadını ağırlığıyla ezmemek için sol dirseğiyle yataktan destek alıyordu. Dilini Hermonie’nin yumuşacık dudaklarının arasından o küçük sıcak ağzına sokarken neredeyse patlayacağını hissetti. Kadının üst dudağını yalayarak dilini geri çekti ve ıslak dudaklarına dudaklarını bastırıp yeniden öptü. Dudakları ayrıldığında, bütün ciddiyetiyle kadının gözlerinin içine baktı ve fısıldadı.

“Seni seviyorum.”

“Seni seviyorum.”   Draco bu cümleyi ilk defa duyuyordu. Kalbi göğsünden çıkacak sandı. Mutluluktan başı döndü.

Hermonie, Draco’nun gözlerinin ilk defa bu kadar parladığına şahit oldu.

Genç adam eğilip, sevgilisinin kulak memesini dudaklarının arasına aldı. Yumuşak tutuşlarla emdi. Hermonie’nin teni ürperdi, inlemeye başladı. Draco sıkı sıkıya kavradığı kadının kaçmasına izin vermiyordu. Kadının boynunu ıslak dudaklarıyla öpmeye başladığında, Hermonie’nin kendi bacaklarına dolanan bacaklarının şiddetle kasıldığını hissetti. Kadının kulağına fısıldadı ,

“Sakin ol sevgilim, daha yeni başlıyoruz.”

Bedeninin altında ürperen genç kadının buğulu gözlerine bakıp gülümsedi.

“Sen benim hayatımsın” diyip Hermonie’nin burnuna minicik bir öpücük kondurdu. Zorlukla gülümseyen Hermonie’nin elini öptü. Sonra kadının elini çevirip avucunun içini öpmeye başladı şehvetle. Arada yalayan, ısıran, emen öpüşleri kadının bileğine kaydı, ordan kolunun iç tarafına, ordan elbisesinin üstünden göğsüne. Kadının ince siyah elbisesinin altından kabaran memesini avuçladı ve serteşen meme ucunu emmeye başladı.

“Aahh!”

Draco aldırmadı.

“Ahh AAA! DRACO!”

Draco yanlış bir şey mi yaptım diye korkarak kaldırdı başını, kaşlarını çatıp ciddiyetle sordu.

“Ne oldu aşkım?”

İkisi de nefes nefeseydi.

Hermonie güçlükle konuştu. “K-ke-kemerin bacağıma batıyor.”

Draco gülümsemesini bastırmaya çalıştı.

“Özür dilerim aşkım.”  Hızlı bir hareketle kemerini çözüp pantolonunu indirdi olduğu yerden kalkmadan. “Şimdi iyi mi?”

“Hı hıı..” Hermonie nefesini toplayıp konuşamıyordu.

“Hımmm”  Draco yarı aralık gözlerle gülümsedi. Sevgilisinin buğulanmış gözlerine, kızarmış yanaklarına, yarı aralık hızlı hızlı nefes alıp veren ağzına baktı.  Göz temasını bozmadan, kadının elbisesinin üstünden meme ucunu somurmaya devam etti. Bir eli sevgilisinin sağ bacağını okşamaya başladı.

Draco, kadınının tepkilerini büyük bir ilgiyle takip ediyordu. Kadının canını yakma sınırına geldiğinde dudaklarını gevşetiyordu. Bazan yumuşak bazen sert dokunuşlarının elleri altında kıvranan kadını çıldırttığının farkındaydı.

Draco, kadının siyah elbisesinin yakasını aşağı sündürerek  kapalı olan omzunu açtı ve kumaşın üstünden yaladığı, kadının bembeyaz memesini ortaya çıkardı. İştahla yalamaya başladı pembe meme ucunu.

Hermonie karşı koyamıyordu. Draco’yu seviyordu ama birden bu kadar hızlı ilerleyeceklerine ihtimal vermemişti. Genç adamın ellerini geri itmek istedi ama tutku bütün bedenini sarmıştı. Draco’nun öpüşleri ellerindeki bütün kuvveti çekip alıyordu. Karşı çıkamıyordu. Durduramıyordu. Daha da tuhafı zevk alıyordu. İçindeki ses adama durmasını söylerken, başka bir ses daha şiddetli öpmesini istiyordu.  Draco’nun elinin bacağından yukarı kaydığını hissetti.

Draco, sevgilisini soluklanmadan öperken parmaklarını kadının sağ bacağından yukarı kaydırdı. Küçük eteğinin altına rahatlıkla giren parmak uçları kadının iç çamaşırının üstünde durdu. Sevgilisinin gözlerinin içine baktı. Sıcak dudaklarını sevgilisinin dudaklarına bastırdı, yumuşak dokunuşlarla kadını öperken, bacakarasını yavaş hareketlerle okşamaya başladı.

Hermonie inliyordu. Adamın yavaş hareketleri genç kadını çıldırtıyordu. Saç diplerinden parmak uçlarına kadar teninin her santimi kasılmıştı. Göğsüne sığmayan kalbinin duracağını ve bu gerilimin kendini öldüreceğini sandı.  Bu duyguları daha önce hiç yaşamamıştı. İlk deneyiminin verdiği acemilikle rezil olmaktan korkuyordu. Hazırlıksız yakalanmıştı. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Düşünemiyordu. Draco’nun dokunuşları altında bütün kontrolünü kaybetmişti. Draco’nun elinin altındaki çamaşırını kenara sıyırdığını hissetti. O ana kadar genç erkeğin kendi boxerını indirdiğini fark etmemişti. Draco’nun sertliğinin bacakarasına dokunduğunu hissettiğinde bütün bedeni yeniden ürperdi. Draco, penisinin başıyla kadının vajinasının girişine hafif baskılar uygularken, sevgilisinin kulağına fısıldadı “benimsin…” kadının boynuna öpücükler kondurdu, “seni seviyorum….”, kadının şakağına ve kulağına öpücükler kondurdu “sensiz yaşayamam….”, Hermonie bacakarasındaki baskının arttığını hissetti, bacakları iç güdüsel olarak iki yana iyice ayrılmıştı, Draco fısıldadı “çok güzelsin aşkım…” baskısını arttırmıştı, “seni istiyorum Hermonie…”, başının dönmesinden, sevgilisinin fısıltılarından ve öpücüklerinden konuşamayan kadının dudaklarını öptü, “dayanamıyorum aşkım”… “seni istiyorum”…. “çok istiyorum” …. “dayanamıyorum”… , Draco sevgilisinin kalçalarını avuçladı ve erkekliğini bütün ağırlığını vererek kadının içine itti.

“Aahhh!” Hermonie’nin sesi iniltiden çok kısık bir çığlıktı.

“Shhhh, sakin ol bebeğim, shhh” Draco sevgilisinin yüzünü ellerine aldı ve pozisyonlarını bozmadan, Hermonie’nin kocaman açılmış ağlamaklı gözlerine bakarak, dudaklarına bir öpücük kondurdu. Sonra kendini yavaşça geri çekerek yeniden verdi ağırlığını. Sevgilisinin daracık alev alev yanan kadınlığının içinde aklının kontrolünü kaybeden Draco hızlanmaya başladı. Kadının bağırtılarına ve iniltilerine aldırmadan sertçe, hiç durmadan vurdu kalçalarını. Bir süre sonra sevgilisinin bedeninin de kendi temposuna uymaya başladığını hissetti. Kadınının kalçalarını yeniden kavrayıp kendine daha sert çekti. Hermonie, Draco’nun ilk hareketiyle acıyan yerlerinin,   uyuşmaya başladığını ve acısının zevke dönüştüğünü hissetti. Bu zevk başını döndürdü. Gözlerini kapatan genç kadın sevgilisine daha çok sarıldı. Draco’nun göğsünden gelen o erkek kokusu, aklını kaçırtan öpüşleri, hiç durmadan kadınlığına baskı yapan iri penisi…  Hermonie zamanı, mekanı, kim olduğunu unuttu. Aşk dedikleri bu muydu? Hermonie  elleri Draco’nun sırtını sımsıkı kavramış, bütün bedeni zevkten kasılırken, çığlık atmaya başladı.

Draco kontrolünü kaybetmiş bir hayvan gibi kadının boynuna gömdüğü dudaklarından engel olamadığı hırıltılar çıkarıyordu. Kadınının, ereksiyonunu saran kasılmaları aklını başından aldı. Daha fazla tutamadı, o da sevgilisi gibi kasıla kasıla boşalmaya başladı.

İkisinin de bedeni tepeden tırnağa uyuşmuştu. Mutlulardı. Birbirlerine doymamışlardı ama ilk anın açlığını geçiştirmeyi başarmışlardı. Draco yan tarafa uzanmak için sevgilisinin bacak arasından çekildiğinde gözü bir şeye takıldı.

“Hermonie, sen…”

Hermonie’nin korktuğu başına gelmişti. Draco deneyimsiz olduğunu anlamıştı.Utanarak yüzünü çevirdi.

“Aşkım, … yani daha önce hiç…?”

Hermonie yukarı sıyrılan eteğini aşağı çekiştirmeye çalıştı.

“Özür dilerim sevgilim, ben bilseydim, daha dikkatli olurdum.” Draco Hermonie’yi kucaklayıp alnını ve saçlarını öptü. “Canını yaktım mı? Özür dilerim aşkım beni affet lütfen.”

Hermonie de Draco’ya sarıldı, yüzünü erkeğinin göğsüne gömdü.

Draco şaşkındı. “Ben.. bilirsin..sanıyordum ki.. sen ve Ron çoktan…”

“Saçmalama Draco, Ron benim arkadaşım!”

Draco, kollarından kurtulmaya çalışan sevgilisinin gitmesine izin vermedi.

“Özür dilerim aşkım.Çok aptalım. Ama hepsini telafi edeceğim.”

Hermonie sakinleşti. Zaten yaşadığı yoğun tecrübenin yorgunluğu çöktü üstüne. Kendini sevgilisinin kollarına bıraktı.

Draco Hermonie’yi kucaklayıp banyoya götürdü.

 

 

 

 

 

Chapter Text

 

 

 

Draco, sevgilisini dikkatlice lüks küvetin içine bıraktı. Suyun sıcaklığını ayarlayıp, kadınını sanki minik bir bebeği yıkarmış gibi yumuşak dokunuşlarıyla yıkadı. Sonra kadını ellerinden tutup kaldırdı ve o süre zarfında yan tarafta dolmakta olan lüks jakuzinin içine çekti, kadını yanına oturttu, tek kolunu omzuna dolayıp sarıldı. Fokurtular çıkaran suyun tadını çıkardılar. Çocuk gibi kıkırdayarak köpüklerle oynadılar.

Hermonie sudan yükselttiği baloncuklara düşünceleriyle şekil veriyor, Draco’da kadının oyununa uyum sağlamaya çalışıyordu. Hermonie  bakışlarıyla havaya yükselttiği baloncuğa kalp şekli verdi, Draco da kendi yükselttiği baloncuğa ejderha şekli verdi ve Hermonie’nin küçük balon kalbini, ejderhasının üstüne kondurdu. Sonra Hermonie yükselttiği başka bir baloncuğa kuş şekli verdi, Draco da kendi baloncuğundan kedi yaptı ve jakuzinin üstünde dolanan kuşu kovalattı. Hermonie’nin kuştan baloncuğu kendi burnuna çarpıp patlayınca genç kadın hapşırdı ve ikisi de kıkırdamalarına engel olamadı.

Draco sevgilisine sarılıp dudaklarına yumuşacık bir öpücük kondurdu. “İyi misin aşkım? Affedildim mi?”

“Hmmm.. bir düşüneyim…tam  olarak hangi kabalığın için af diliyorsun Malfoy?”

“Lütfen beni geçmişteki kabalıklarımı hatırlatarak utandırma. Seni kırdığım her bir anı telafi etmek için bütün ömrümü harcamaya haz…”

Hermonie’nin dudakları Draco’nun cümlesini tamamladı. Sonra genç adamın kollarını kendine sardı,

“Üşüdüm”

“Hadi çıkalım artık.” dedi Draco, jakuziden çıktı,havlusuna sarındı, Hermonie’yi ellerinden tutup çıkardı. Genç kadını kenarda hazır duran beyaz havluya sarmaladı ve çevik bir hareketle kucağına alıp yatağına taşıdı. Birlikte yatağa girip siyah atlas örtüyü üstlerine çektiler. Draco, Hermonie’yi jakuzide yaptığı gibi kollarına aldı, saçlarını okşayarak göğsünde uyuttu.

Her ikisi de yaşamlarının en huzurlu uykusunu uyudu.

Ertesi sabah zihni uyanan Hermonie’nin gözleri açılmamak için mücadele veriyordu. Gördüğü rüyanın bitmesini istemiyordu. Bedenini esnetmeye çalıştığında bacaklarına dolanan bacakların ve belini saran kolların farkına vardı. Rüya değildi. Mutlulukla gözlerini açtı. Gözkapakları aralandığında Draco’nun aşkla bakan derin gri gözleri belirdi karşısında.

“Günaydın aşkım.” Draco, sevgilisinin burnuna minik bir öpücük kondurdu.

Gıdıklanan Hermonie başını Draco’nun çıplak göğsüne sakladı. Bu anın bitmesini istemiyordu. Sihir bakanlığında bir sıkıcı iş günü daha istemiyordu. Yani en azından dün geceden sonra. Dün gecenin bir hayal gibi arkalarında kalmasını istemiyordu. Elinde olan gerçekliğe tutundu, sevgilisinin sıcacık bedenine.

“Beş dakika daha uyusak..?”Hermonie yüzünü daha da derinlere gömdü, “Lütfeeen..”

“Benim sevgilim sabahları ne kadar şirin oluyormuş.”

Hermonie örtünün altından kıkırdadı.

“Aşkım ne kadar isterse o kadar uyuruz.” Draco eğilip sevgilisinin saçlarını öptü.

Öğleden sonraya kadar öpüşe koklaşa yatak keyfi yaptılar. Kahvaltılarını yataklarına getiren ev cinleri, mutlu çifte bakmamak için ekstra gayret gösterdi. Yataktaki kadının Draco Malfoy’a ne yaptığını merak etti. Neredeyse yüz bulup söylenmeye başlayacaktı, tabii Draco’nun Hermonie’ye çaktırmadan kendine attığı tehditkar bakışı görmeseydi. İşini çabucak bitirip ortadan kayboldu.

Kahvaltılarını bitirdiklerinde,

“Sana göstermek istediğim bir şey var.” dedi Draco.

“Yaa?”

“Seni bir yere götürmek istiyorum. Bana eşlik eder misin?”

“Elbette sevgilim.”  

Draco ‘sevgilim’ lafını ilk kez duymuştu Hermonie’nin dudaklarından. Gözleri buğulandı, eğilip genç kadını aşkla öptü.

Draco ev cinini çağırıp Hermonie’nin eşyalarını getirmesini istedi, sonra da hemen ortadan kaybolmasını.

Üzerine dar mavi kotunu ve siyah kazağını geçiren kadını izledi. Hermonie, giyinme işi bitince, Malfoy’un dolabının başına geçti,

“Sakıncası var mı?” diye sordu.

“Elbette yok!” Draco’nun yüzü en mutlu gülümsemelerinden biriyle aydınlanmıştı.

Hermonie genç adamın dolabını açıp, sevgilisi için de bir kot pantolon ve rahat bir kazak seçti.

“Gideceğimiz yere uydun mu?”

“Evet.” dedi Draco ve çabucak giyindi. Odasının büyük balkonuna açılan yüksek cam kapıların sağ kanadını açtı, Hermonie’yi balkona çıkardı.  Kolunu Hermonie’ye uzatıp, “Sevgilim…” dedi. Hermonie, Draco’nun koluna girdiğinde cisimlenen ikili gözden kayboldu.

Hermonie gözlerini açtığında kendini yeşil çimleri taze kesilmiş bir çayırda buldu. Ayaklarının dibinde uzanan göl ilerde koyu yeşil korulukla birleşiyordu ve arkasından Hogwarts görünüyordu. Merakla Draco’ya baktı. Draco,

“Bunu nerede yapacağımı çok düşündüm.”

Hermonie meraklandı.

“Burayı seçmemin bir sebebi vardı. Hermonie, benim güzel Hermonie’im. Bu yer benim anılarımda çok özel, çünkü sıcaklığını ruhumda ilk kez hissettiğim yer burası.”

Hermonie de o günü hatırlayarak gülümsedi. Karamel bukleleri rüzgarda uçuştu.

Malfoy’ların en genç varisi, bütün asaletiyle genç kadının elini tutarak önünde diz çöktü.

“Hermonie Jane Granger, bu hayatta ve bütün hayatlarda sevdiğim tek kadın. Kalbim,ruhum ve bedenim sonsuza kadar sana ait. Artık sen olmadan alabileceğim tek bir nefes bile yok. Nefesim, sevgilim, benimle evlenir misin?”

 

 

 

Chapter Text

 

 

Hermonie, bütün içtenliğiyle baktı Draco’nun  aşkla bakan gözlerine.

“Draco Malfoy, kaderimizde ne yazılı olursa olsun, bu hayatta ve bütün hayatlarda, seni yalnızca seni seveceğime söz veriyorum.”

Draco sevgilisinin eline, pembe elmas yemin yüzüğünü zarifçe taktı. Hermonie de Draco’nun parmağına ejderha nefesi denilen, cin cücelerin ender işlediği metalik gri alyansı taktı.

“Gelini öpebilirsin.” dedi Sihir Bakanı.

Draco, Hermonie’nin duvağını kaldırdı. Kadını hiç bu kadar güzel görmemişti. Kadının ellerine dokunamasa rüyada olduğuna yemin edebilirdi. Titreyen gözlerini kapatarak eğildi ve Hermonie’nin yumuşak dudaklarını sevgiyle öptü.

O anda patlayan konfetilerin ani sesleriyle Hermonie olduğu yerde zıplayınca öpücükleri kesilen yeni evli çift keyifle kıkırdadılar. Draco, gelinini koluna takıp, beyaz güllerin bezediği kamelyanın süslü kemerden geçirdi, merdivenlerden  indiler ve tebrikleri kabul ettiler.

Hermonie, Narcissia’nın kendine sarılmasını beklemiyordu. Bu tatlı bir sürpriz olmuştu. Anne Malfoy, gelinine oldukça narin ve pahalı bir safir pırlanta gerdanlık hediye etti.

Arkadaşları Hermonie’nin etrafını sardığında, Draco sevgilisinin elini bıraktı ve gelinine tebrikleri kabul etmesi için izin verdi.

Ginny mutlulukla sarıldı Hermonie’ye. “Tanrım çok güzel görünüyorsun Hermonie. Tebrik ederim!”

“Teşekkür ederim Ginny, sen de çok güzelsin.”

“Bu tam bir sürpriz oldu Hermonie!”

“Biliyorum Harry..ben…”

“Sen yaptıysan doğru tercihtir. Mutluluklar.” Harry çaktırmadan fısıldadı, “Malfoy canını sıkacak olursa posta baykuşunu göndermen yeter.”

Hermonie sitemkar bir bakışla güldü bu sözlere.

Bakanlıkta çalışan ve çalışmayan, büyücü ve muggle bütün arkadaşlarının gelmesine izin vermişti Malfoy, hatta ısrar etmişti.  Düğünlerini bir hafta gibi kısa bir zamanda yapmaları herkesi şok etti. Bu dünya dursa bir araya gelemeyecek iki uzak insanın nasıl olup da böyle birbirlerine aşkla baktıklarına kimse anlam veremedi. Bazıları aşk iksiri diye düşündü. Ama kimin kime vermek istemiş olduğu konusunda karar veremediler. Hermonie ve Draco ilerleyen zamanda malikanelerinde verecekleri davetlerde yıllar boyunca aşk hikayelerini anlatmak zorunda kalacaklardı.

Hermonie, kalabalığın içinde kendine yaklaşan kızıl saçları gördüğüne inanamadı.

“Ron! Gelmişsin!”

Ron sitemkar sesiyle yanıtladı. “Merhaba Hermonie.”

“Merhaba Ron.”

“Malfoy ha?”

Hermonie utangaç gözlerle yere baktı. Ron kıskanç gözlerle genç kadının bedenini sararken beyaz ışıltılar saçan gelinliğine baktı.

Hermonie, Ron’un bedenini incelediğini görünce kızararak başka yöne baktı.

“Tanrım çok güzelsin Hermonie.” Ron, genç kadına yaklaşan bir adım attı.

 “Biliyorsun fikrin değişirse...”

O anda Draco’nun kolları, arkasından, gelininin beline dolandı. Genç erkek eğilerek sevgilisinin omzuna sahiplenen bir öpücük kondurdu ve Ron’a tehditkar gözlerle baktı.

Bir adım geri çekilen Ron, “mutluluklar çocuklar” dedi ve arkasını dönüp kalabalıkta kayboldu.

“Her arkamı döndüğümde sümsük Weasley’i sana sulanırken buluyorum. Bu oldukça sinir bozucu Bayan Malfoy.”

“Bunları ben planlamamıştım Bay Malfoy.”

Draco içtenlikle gülümsedi.

“Biliyorum sevgilim.” ve genç kadını düğün danslarını yapmak üzere pistin ortasına çekti.

……………………………

 

Aradan  seksen olaysız, mutlu, aşk dolu yıl geçti. Malfoy’ların çocukları oldu. Çocuklarının da çocukları oldu. Ve çocuklarının çocukları da birileriyle flört edecek yaşa geldi. Malfoy’larla tanışan herkes, her yaşlarında onlara gıpta ile baktılar. İkisi de sözlerini tuttu. Upuzun ömürlerinin her gününde, birbirlerini, hayat ne getirirse getirsin, bitmeyen bir aşk ve sadakatle sevdiler.

Artık yaşlanan Malfoy çiftinin kambur bedenleri aktif saha görevlerine dayanamıyordu. Birkaç yıldan beridir bazı özel mahkemelere bilir kişi raporu vermek veya davet edildikleri eğitim kurumlarına konuşmacı olarak katılmak dışında iş hayatından kendilerini çektiler.

Çocukları ve torunları arkadaşlarını da yanlarına alıp sık sık bu yaşlı şirin çifti ziyarete gelirdi. Mutlulukları virüs gibi etrafa saçılırdı her seferinde.

Son ziyaretinde, Hogwarts’ta okuyan en küçük torunları, Hogwarts savaşını okulda anlatmaları için onları eski şatoya davet eden bir mektup getirmişti.

Malfoy’lar bu teklifi mutlulukla kabul etti.

Yeniden Hogwarts’a dönmek, onlara tarif edilemez duygular yaşattı. Gençliklerinde, kaygı, keder ve bazen de sevinçle koşturdukları koridorlara özlemle baktılar. Kalpleri, eski günlerde yaşanan anıların heyecanıyla bir kez daha çırpındı. Birbirlerinin nemli gözlerini silerek, konuşma yapacakları ortak salona yürüdüler, ağır, yaşlı adımlarıyla.

Ortak salonda genç öğrencilere konuşmalarını yaptıktan sonra, bastonlarına dayanıp her zamanki  geleneklerini bozmadan el ele tutuştular ve bahçeye çıkıp temiz havanın altında banklardan birine oturdular. Çok geçmeden öğrenciler etraflarını sardı. Yine o meşhur aşk hikayelerini anlatmalarını istiyorlardı. Yaşlı Draco, kadınının gözlerine baktığında, yılların yaşlandırdığı çizgilerle dolu yüzünde hala o onyedi yaşındaki sevgilisinin güzelliğini görürdü. Sevgilisinin pamuk beyazı buklelerini geriye itip şefkatle gülümsedi. Hikayelerini bir kere daha anlattılar.

“Büyükbaba, derse yetişmem lazım, sizi bir saatliğine yalnız bıraksam olur mu?” diye sordu genç torunu. Gri gözlerini Draco’dan, karamel buklelerini de Hermonie’den almıştı.

“Elbette tatlım.” dedi Draco yılların yorduğu sesiyle.

Torunları, yaşlı çiftin dizlerine kırmızı kareli bir battaniye örterek ikisini de yanaklarından öptü ve dersine yetişmek için koşturdu.

İki yaşlı sevgili, aşkla birbirlerinin yorgun gözlerine baktılar.

“Sence zamanı geldi mi sevgilim?” diye sordu Draco.

Hermonie sıcacık gülümseyerek, içtenlikle, evet anlamında başını salladı. Birlikte uzun, çok uzun, muggleların kolay kolay yaşamayamacağı kadar uzun, mutlu bir ömürleri olmuştu. Çocuklarının ve torunlarının mutlu günlerini görmüşlerdi. Dostlarının ölümlerinde aşklarıyla teselli bulmuşlardı. Hayatları boyunca büyücülere ve mugglelara faydalı olacak bir çok büyülü icatları ve kanun çalışmaları olmuştu. Draco ve Hermonie, her günlerini dolu dolu yaşamışlardı. Zamanı gelmişti.Draco kolunu şefkatle kaldırıp kadının omzuna sardı. Hermonie başını Draco’nun omzuna dayadı. Birlikte, el ele tutuşarak gözlerini kapadılar bu hayata.

 

Taze kesilmiş yeşil çayırların üstünde hafif bir akşam rüzgarı esti. Rüzgarda uçuşan karamel buklelerini eliyle kulağının arkasına attı onyedisindeki Hermonie. Başını geriye çevirerek bal rengi gözleriyle sevgilisine baktı. Platin sarı saçları özenle taranmış, siyah takım elbisesinin içinde dimdik duran genç Draco’nun gri gözleri Hermonie’ye aşkla baktı.

Hermonie, Draco’nun düşüncesini duydu. “Sence zamanı geldi mi sevgilim?”

Hermonie’nin düşüncesi yüzündeki gülümsemeye yansıdı. “Evet aşkım.”

Genç kız,  Draco’nun uzattığı elini tuttu. Birbirlerine huzurla gülümsediler.

 

 Hogwarts gölünün üzerinden batan güne doğru ilerleyen saydam bedenleri akşamın son ışıklarıyla gözden kayboldu.

 


 

End Notes:

Sonuna kadar sabırla okuyan bütün okurlara teşekkür ederim. Bu ilk hikayemdi. Fikir, görüş ve önerilerinizi paylaşmanız beni mutlu eder.  

 

Hikaye bitmiş olmasına rağmen, eğer yeni okuduysanız ve beğendiyseniz  yorum bölümüne en azından bir    ":)"      göndermeniz bile yeter. bu sayede hem yazdığım hikayeyi değerlendirmeme yardımcı olur hem de beni mutlu etmiş olursunuz. 

 

Başka hikayelerde buluşmak üzere hoşçakalın:)