Actions

Work Header

Harry Potter ve Ateş Zindanı

Chapter Text

 

 

 

Story Notes:

Umarım beğenirsiniz. yorumlarınızı eksik etmemenizi diliyorum... :)


 

 

Author's Notes:

Dursley'lerde geçen sıkıcı bir gün daha... ama hayat beklenmedik sürprizlerle doludur.

 


 

 

  “Ah, hayır. Bu-bunu yapamazsın.”

 

  “Harry yüzünden ölen ilk kişi değilsin, Granger. Bundan önce de sevgili vaftiz babası gebermişti.”

 

  “Hayır!”

 

  “Avada kedavra!”

 

  Harry, bir an nerede olduğunu anlayamadı. Sonra başucunda dikilmiş, ona pis pis sırıtmakta olan Dudley’yi gördü.

 

  “Dudley,” diye fısıldadı. Rahatlamıştı. Onu gördüğüne bu denli sevineceğini hayatta düşünmezdi.

 

  “Granger kim?” diye sordu Dudley yüzünde aptal ama küçümser bir ifadeyle. “Bir kız arkadaşın olduğunu bilmiyordum. Yani hangi kız seninle çıkar ki?”

 

  Harry cevap vermedi. Yatağın yanındaki komodinden gözlüğünü alıp taktı. Saat on birdi daha.

 

  “Şanslısın,” dedi Dudley komodinin üzerine otururken. “Eğer babamlar sinemadan dönmüş olsalar babam bu sefer seni kapının önüne koyardı.”

 

  “Kes sesini!” dedi Harry. Kendisine son bir kez havalı bir bakış atan Dudley kapıdan çıkarkense bu yaptığına pişman oldu. Dudley’yi sevmezdi, ama şu anda o kadar yalnızdı ki, onun yanında olması bile rahatlatıcıydı. Kendini yalnız ve savunmasız hissediyordu. Bu duygular, Sirius’un ölümünden sonra kendini iyiden iyiye göstermeye başlamıştı. Rüyalarında (ya da kabuslarında demek daha doğru), Sirius’u beyaz tülün ardına düşerken görüyordu. Bu kabusların çoğunda onu kurtarmak için ileri atılıyor, elleri tam ona değecekken sıçrayarak uyanıyordu.

 

  Bir süre yastığını duvara yaslayıp yatakta oturdu ve rüyasını düşündü. Voldemort Hermione’u öldürüyordu. Harry emindi, onun Hermione’u öldürmesinin sebebi kendisiydi. Çevresindekiler onun yüzünden ölmeye devam mı edecekti? Sirius onun yüzünden ölmemiş miydi? Hem de aptalca bir rüya yüzünden.

 

  Harry, içinde git gide büyüyen suçluluk duygusunu hissedebiliyordu. Etrafındaki insanlar için bir tehlike arz ediyordu ve görünüşe bakılırsa kimsenin bundan bir şikayeti yoktu. Ron ve Hermione’nin da ölümünü görmeye dayanamazdı.

 

  Sonunda uyumayı başardığında saat on ikiyi geçiyordu. Rüya ya da kabus görmemeyi umarak (çünkü gördüğü güzel düşler bile bir kabusa dönüşebiliyordu son günlerde) kendini uykunun sıcak kollarına bıraktı.

 

  “Tık tık.”

 

  “Rahat bırak beni, Dudley.”

 

  “Tık tık.”

 

  Harry, tiz bir ötüşün ardından bu sesin Dudley’den gelmediğini anladı. Gerinerek yatağından fırladı. Camı açtı. Hedwik’in bacağındaki zarfı kaptı ve kuş içeri uçup kafesine girdi. Hedwik, kafesine koyduğu ölü bir fareyi iştahla kemirirken Harry de zarfı açıp mektubu aldı. Mektuptaki incecik yazının Hermione’ye ait olduğunu hemen anladı.

 

  “Merhaba, Harry. Umarım iyisindir. Canının sıkıldığını biliyorum, ama bir hafta sonra yine okuldayız. Yeni ders yılını iple çekiyorum. Umarım ders kitaplarına göz atıyorsundur. Ben şu anda Fransa’dayım ve hala kitaplarımı alamadım.

 

  Kendine çok iyi bak. Okulda görüşürüz.”

 

  Harry  mektubu tekrar zarfına koyup komodinin çekmecesine yerleştirdi. Aldığı bütün mektupları burada saklıyordu.

 

  Saat ona geliyordu. pijamalarını çıkarıp üzerini giyindi ve aşağı, kahvaltıya indi. Vernon Enişte gazetesine gömülmüş, bir yandan da keyifle çayını yudumluyordu. Tavadaki pastırmaları tabaklara koymakla meşgul olan Petunia Teyze’nin yanından geçip Dudley’nin yanına oturdu.

 

  “Film nasıldı, baba?” diye sordu Dudley annesinin elinden pastırma dolu tabağı kaparken.

 

  Vernon Enişte karısına kaçamak bir bakış atıp yanıtladı:

 

  “Sıkıcıydı evlat. Aşk filmlerinden nefret ederim.”

 

  “Vernon,” dedi Petunia ayıplar bir ses tonuyla. “Bence harikaydı. Uyuklamak yerine filmi izleseydin anlardın.”

 

  Dudley bir kahkaha patlattı. Harry, onun ağzı doluyken güldüğünde ne kadar iğrenç olduğunu düşündü.

 

  “Hey, çocuk! ne yapıyorsun sen?”

 

  Harry, kızarmış ekmeğine marmelat sürdüğü bıçağı duvara fırlatmış, mutfaktan uçarcasına çıkmıştı. Başı dönüyordu, gözleri kararıyordu. Bir an sonra kendini yerde yüzüstü yatarken buldu. Yara izi dayanılmaz bir şekilde yanıyordu.

 

  Loş bir odanın ortasında olduğunu fark etti. Odanın zemini kumla kaplıydı ve Harry’nin her adımında ayaklarının altında çıtırdıyordu. Görünüşe bakılırsa odada kendisinden başka kimse yoktu.

 

  Biraz sonra odanın kapısı açıldı ve içeri Kılkuyruk girdi. İki ceset de havada, onun arkasından geliyordu. bu cesetler Ron ve Hermione’ye aitti. Ron’un başından damlayan kanlar, üzerindeki beyaz tişörtü kızıla boyuyordu. Kılkuyruk, Harry’ye doğru geldikçe onlar da git gide yaklaşıyordu. Harry kaçmak, bu görüntüye daha fazla tanık olmamak istiyordu ama ayakları kurşun gibiydi, hareket etmiyorlardı. Biraz daha yaklaştıklarında, Ron’un göz yuvalarının boş olduğunu gördü. Hermione’nin yüzü ise tanınmayacak haldeydi.

 

  “Senin yüzünden öldüler,” diye bir ses duyuldu. Kılkuyruk söylememişti bunları. Harry çevresine bakındı, başka kimse yoktu. “Senin yüzünden,” diye yineledi ses. “Aynı Sirius gibi, sen sebep oldun ölümlerine.”

 

  “Evet, Harry. Sen olmasan belki şu anda yaşıyor olurdum. Seninle trende tanıştığımız güne lanet ediyorum.”

 

  Harry, ayaklarını sürüye sürüye kendisine doğru gelen Ron’a baktı şaşkınlıkla. Tiz bir kahkaha duyuldu sonra. Çok derinden gelen tiz bir kahkaha…

 

  Dizlerinin bağları çözüldü, yüzüstü yere kapaklandı.

 

  “Ne oluyor, çocuk? artık ayakta mı rüya görüyorsun?”

 

  Harry kanepeden destek alarak ayağa kalktı. Vernon Enişte karşısında durmuş ona inanamaz gözlerle bakıyordu.

 

  “Bi-bir şey yok. Biraz ba-başım döndü ga-galiba.” Diye kekeledi Harry. Doğruca odasına çıkıp yatağına oturdu. Başını ellerinin arasına alıp ağlamaya başladı. Ron’un söyledikleri kulaklarında çınlıyor, arkadaşlarının mahvolmuş bedenleri bir perde gibi gözlerinin önünü kaplıyordu.

 

  Öyle ne kadar oturduğunu bilmiyordu. Fakat tüm bu düşüncelerden sıyrılıp yataktan kalktığında, güneş tam tepedeydi.

 

  En iyisi biraz dışarı çıkıp hava almaktı. Belki gidip parkta biraz dolaşırsa kendine gelebilirdi.

 

  “Dikkatli ol, komşuların seni baygın bir şekilde eve getirmelerini istemiyorum.” Dedi Petunia Teyze Harry’nin ardından kapıyı kapatırken.

 

  Harry, üzerine mont almadığı için pişman oldu. Ağustosun sonlarına yaklaşmışlardı ve hava gerçekten serindi. Gökyüzündeki kara bulutlar ise biraz sonra yağacak olan yağmurun habercisiydi.

 

  Park bugün oldukça sakin sayılırdı. Top oynayan bir iki çocuk dışında kimse yoktu. Harry, salıncaklardan birine oturup hafif hafif sallanmaya başladı. Salıncağın bağlı olduğu direklere kocaman bir “D” harfi kazınmıştı. Harry, bunu Dudley ve çetesinin yaptığını biliyordu. Birkaç hafta önce Dudley, evden aşırdığı bir çakıyla yapmıştı bunu. Bir an onun karşısında durduğunu düşündü. Tüm hıncını ondan çıkarmak istediğini fark etti.

 

  “Potter, 16 yaşında olup salıncağa binmek nasıl bir duygu? Çocukluğuna geri mi döndün?”

 

  Harry, kendisine doğru yaklaşmakta olan Dudley ve onun arkasındaki iki kişiyi gördü.

 

  “Kes, Dudley! Kafamı dinlemek istiyorum, beni rahat bırak.”

 

  “Ah, gerçekten mi? bir kafan olduğunu bilmiyordum.” Dudley kadar şişman olmasalar da obezite adayı olan çocuklar keyifle kıkırdadılar.

 

  Harry elini cebindeki asasına uzattı. Onu havaya kaldırıp Dudley’ye doğrulttu.

 

  “O-onu okul dışında ku-kullanman yasak,” dedi Dudley kekeleyerek.

 

  “Bak Dudley, canım çok sıkkın. Şu anda yasakları takacak durumda değilim. Beni rahat bırak!”

 

  Dudley, arkadaşlarını önüne katıp onların tartışmasını izleyen küçük çocuklara doğru ilerledi. Dudley’den biraz uzun olan Piers, anca göğsüne gelebilen çocuğun elindeki topu aldı. Dudley’ye baktı ve sonra da topu olanca gücüyle havaya dikti. Top, yakınlardaki bir apartmanın ikinci katındaki balkona düşmüştü. O ana kadar hiçbir tepki vermemiş olan çocuk sinirle Piers’in üzerinde yürüdü.

 

  “Seni ahmak şey. onu oradan alacaksın.”

 

  Böyle bir tepkiyi beklemediği her halinden belli olan Dudley ve Piers istemsizce gerilediler. Daha sonra Dudley çocuğun koluna sert bir yumruk attı. Acıyla bağıran çocuk yere kapaklanırken Harry salıncaktan atlamış yanlarına gelmişti.

 

  “Bırakın onu. Parkı çabuk terk edin. Benimle uğraşmak işinize gelmedi şimdi de küçük çocukları mı dövüyorsunuz?”

 

  Karşısında durmuş ağlamaklı gözlerle ona bakan çocuğun omzunu okşadı. Sonra bir anda içini bir büyü yapma isteği kapladı. Sanki bir büyücü olduğunu ancak bu şekilde anlayabilecekti.

 

  “Topunu alacağım. Sen de bu arada eve gidip bir elini yüzünü yıka istersen, toz toprak içinde kalmışsın.”

 

  Çocuk, burnunu tişörtünün koluna silip kardeşiyle birlikte parktan çıkıp evine doğru yollandı. Harry, onların uzaklaştığından iyice emin olunca asasını eline aldı. Onu hemen hemen üç aydır kullanmamıştı ve şimdi içini bir heyecan dalgası sarmıştı.

 

  “Accio…”

 

  Fakat büyünün sözlerini tamamlayamadı. Asası bir anda elinden fırladı ve kendisi de arkaya doğru uçup yere çakıldı. Şaşkınlık ve sinirle ayağa kalkıp üzerindeki kumları silkeledi. Neredeyse üstüne basacağı gözlüğünü eliyle şöyle bir silip gözlerine yerleştirdi. Sonra çevresini taradı hızlı hızlı. Bu büyünün sahibini çok merak ediyordu. Harry’nin biraz önce sallandığı, daha doğrusu oturduğu salıncağın hemen yanında bir kız duruyordu.

 

  “Merhaba, Harry,” dedi küçük ve zarif adımlarla ona doğru ilerleyerek. Üzerinde “Sweet Dreams” yazan pembe bir elbise giymişti. Kırmızı eteği, hafif hafif esen rüzgârda savruluyordu.

 

  “Merhaba, Harry,” diyerek elini uzattı. Harry, afallamıştı fakat uzatılan eli nezaketle sıktı. Eli kızın eline değer değmez, içini sıcak bir rahatlama duygusu sardı. Sanki bir anda park kayboldu, kendini bir rüyadaymış gibi hissetti.

 

  “Ah, asan…” diyerek Harry’ye uzattı asasını. Harry biraz önce elinden fırlayan asasını alıp gülümsedi.

 

  “Üzgünüm, büyü yapmana izin veremezdim.”

 

  Harry bir süre kızı süzdü. bu kız kimdi, nasıl bir anda ortaya çıkıvermişti ve en önemlisi kendisini nereden tanıyordu?

 

  “Sen kimsin?” diye sordu Harry sonunda. Ardından bu sorunun ne kadar aptalca ve sinir bozucu olduğunu düşündü.

 

  “Ben, Heaven. heaven Violet. Seni nereden tanıdığımı, yanına neden geldiğimi merak ediyorsun. Hepsini anlatacağım. Ama önce şu top işini halledelim.”

 

  Heaven, asasını havada sallayarak bağırdı: “Accio top!” Bir mermi gibi üstlerine doğru gelen topu havada yakalayıp ileri fırlattı.

 

  “İs-istersen biraz oturalım,” dedi Harry ne diyeceğini bilmezmiş gibi. Heaven “olu” anlamında başını salladı. Üzerine kabarık harflerle “Privet Drive” yazılmış olan kırmızı banklardan birine oturdular. Harry, gözlerini Heaven’dan alamıyordu. Beline kadar uzanan açık kumral saçları vardı. gözleri kendisininkiler gibi renkliydi, fakat yeşil değil deniz mavisiydiler, aynı Dumbledore’unkiler gibi. İnce kaşları, gözlerinin üzerinde bir taç gibi asil duruyordu. Biçimli dudaklarının üzerinde minicik bir burnu vardı. oldukça güzeldi.

 

  “Gerçekten, kabalık etmek istemiyorum ama buraya neden geldin? Yani benim yanıma…”

 

  Heaven bir iç geçirdi. Gözleri buğulanır gibi oldu.

 

  “Birkaç ay önce, yaz tatilinin ilk günlerinde annem ve babam öldürüldü. Ben de büyükannemlerde kalıyorum, en yakın akrabam onlar. Ama mugglelar berbat insanlar, büyükannemler bile. Hayatları çok sıkıcı. Hazır tümüyle İngiltere’ye taşınmışken seni görmek istedim. Galiba sen de muggleların yanında kalıyorsun.”

 

  “Üzüldüm, başın sağ olsun. Okula gidiyor musun? Seni hiç Hogwarts’ta görmedim ben.”

 

  “Gidiyorum, Hogwarts’a değil ama. Babam BeatuxBatons’ta öğretmen olduğu için Fransa’da yaşıyorduk. Ben de aslen İngiliz’im. Ama artık Hogwarts’a devam edeceğim. beatuxBatons güvenli bir yer sayılmaz. Hele annesi Voldemort’un birkaç ölüm yiyenini öldürmüş ünlü seherbazlardan olan birisi için. Bu yıl altıya geçiyorum, sen de öyle sanırım.””

 

  “Evet,” dedi Harry. Kafasına bir şey takılmıştı.

 

  “Madem aynı yaştayız, nasıl okul dışında büyü yapabiliyorsun?”

 

  “Ah, Harry,” dedi Heaven. Gözlerini yere indirmişti şimdi. “Annemle babamı ö-ölüm yiyenler öl-öldürdü. Kendimi ko-korumam için Hogwarts’a gidene kadar büyü yapmama izin veriliyor. Tabi bunun bir teselliden başka bir şey olmadığını ben de biliyorum. 16 yaşındaki bir kızın ölüm yiyenlerle başa çıkması akıldışı görünüyor.”

 

  Bu sözler, Harry’de soğuk duş etkisi yapmıştı. Tepeden tırnağa ürperdiğini hissetti. Heaven ise şimdi hıçkırıklarla sarsılıyordu. Gözyaşları yanaklarından aşağı kristal parçaları gibi dökülüyordu. Harry, hafifçe çenesinden tutup başını yukarı kaldırdı Heaven’ın.

 

  “Üzülme,” diyebildi fısıltıyla. Ama bu dediğine kendisi de inanmıyordu. Onun duyduğu üzüntüyü ve kini ancak kendisi anlayabilirdi. “Benim annem babam da öldü. Voldemort öldürdü onları da. Ben bebekken.”

 

  Harry, Heaven’ın yanaklarındaki yaşları nazikçe sildi.

 

  “Ben de çok yalnızım, istersen okullar açılana kadar her gün buraya gel. Pek eğlenceli bir yer sayılmaz ama beraber oluruz en azından.”

 

  “Harika olur, hiç teklif etmeyeceksin sanmıştım.”

 

End Notes:

umarım beğenmişsinizdir... yorumlarınızı bekliyorum. :)

 

 

Chapter Text

arkadaşlar, yorumlarınızı bekliyorum... beğenmeniz dileğiyle...

 

 

  “Potter, dün şu parkta konuştuğun kız da kimdi?” diye sordu Dudley parmağındaki krem çikolatayı yalarken. “O okulundaki ucubelerden biri mi?”

  “Seni ilgilendirmez.” Diye kestirip attı Harry. Bir yandan da, Dudley’nin kahvaltı boyunca yaptığı iğrençlikleri daha sonra gülmesi için Heaven’a anlatmayı planlıyordu.

  “Kimlerle arkadaşlık ettiğin umrumuzda değil, çocuk. ancak, hiçbir arkadaşını, katiyen evimin yakınlarında görmek istemiyorum. Dudley’den de uzak dur dışarıda.”

  “Peki,” dedi Harry tabağındaki son sosisi de ağzına atarak. “Arkadaşlarımın, agucuk gugucuk Dudy’nin psikolojisini bozmasını ben de istemem.”

  Dudley, ağzını kapatmaya gerek duymadan öksürdü.

  “Kes sesini!” diye kükredi daha sonra da. “Asıl agucuk gugucuk sensin. Her gece, ‘’Hermione, Ron… Öldürme onları, bırak onları…’’ diye sayıklayan ben değilim. Cidden Potter,altına da yapıyor musun?”

  Harry yumruklarını sıkmakla yetindi. Hogwarts’a gitmesine bir haftadan az kalmıştı ve başının belaya girmesini istemiyordu.

  “Herkese afiyet olsun,” diyerek kalktı masadan. Dudley ise amacına ulaşmış olmanın mutluluğuyla sırıtıyordu arkasından. Harry, Petunia Teyze’nin oğluna “Aldırma, onunla bir olma.” Dediğini duydu.

  Sadece dört güncük kalmıştı… Dört gün sonra, ait olduğu yerde, Hogwarts’ta olacaktı yeniden. Dursley’lerde geçirdiği en sıkıcı, en yavan yaz bu olmuştu ve yeniden arkadaşlarının yanına gitmek, büyülü dünyanın bir parçası olmak istiyordu.

  “Onu istiyorum, Harry Potter’ı istiyorum. Gerekirse çevresindeki herkesi öldürün, bu onu zayıflatacaktır da. Ne yapın edin, onu bana getirin.”

  Harry, yatağında yüzüstü yatmakta olduğunu fark etti. Gözlerini ovuşturup doğruldu yavaşça, odasındaydı. Tıslamaya benzeyen bu sesin Voldemort’a ait olduğuna adı gibi emindi. Bu sefer yalnızca sesini duymuştu, onu görmemişti.

  Harry’nin içi buruldu. Çevresindekiler ölmeye devam edecekti, Voldemort böyle emrediyordu. En yakın arkadaşlarını, Heaven’ı, öğretmenlerini kaybetmeye dayanamazdı. “Yok canım,” dedi içinden. Hepsi bir hayalden de ibaret olabilirdi. Sirius’un ölümünden sonra ruh halinin kafayı yemiş olma ihtimali vardı.

  Kafasını dağıtmaya, rahatlamaya çalıştı. Birden aklına Hermione’nin mektubu geldi. ona hala cevap yazmamıştı. Hemen sandığından bir parşömen ve Hermione’nin doğum gününde hediye ettiği şarkı söyleyen tüy kalemini çıkarıp bir şeyler karaladı kağıda. Ona rüyadan bahsedip bahsetmemeyi defalarca düşünse de, sonunda en iyisinin kimseyi boşu boşuna endişelendirmemek olacağına karar verdi.

  “Haydi bakalım, tembel şey. biraz kanatlarını açsan iyi olur.”

  Kafesinde uyuklamakta olan Hedwik, sahibine kötücül bir bakış atsa da çabuk yumuşadı. Bacağına bağlanan zarfla birlikte, Harry’nin açtığı pencereden uçup göğe yükseldi.

  “Merhaba, Harry!” diye bağıran Heaven, Harry’nin önünde bitiverdi.

  “Heaven, odamda durmasak iyi olur. Biraz önce bunu tartışıyorduk kahvaltıda.”

  “Tamam canım, istenmediğim yerde kalmam.” Dedi Heaven. “Seni parkta bekliyorum,” deyip bir şak sesiyle buharlaştı.

  Harry üzerini giyinip doğruca aşağı kata, ordan da bir önceki günün aksine ılık bir havanın hakim olduğu sokağa fırladı. Ağzı kulaklarında koşarak parka gitti.

  İkisi de çimenlere uzanmış, bu güzel günün tadını çıkarıyordu. Etraflarındaki rengarenk çiçeklerden yayılan kokuyu içine çeken Harry, o sırada ne kadar mutlu olduğunu düşündü. Heaven bildiği tüm numaraları sergiliyor, Harry’yi kahkahalara boğuyordu. Bugün üzerinde mor bir bluz, altında ise pembe bir etek vardı.

  Harry, Heaven’ın yarattığı renkli su baloncuklarını yakalayıp patlatmaya uğraşırken, bir baykuş omzuna kondu. Kuşun bacağına bağlanmış olan iki zarfı çıkardı.

  “Hey, sınav sonuçlarım,” diye bağırdıktan sonra beyaz zarfı açıp içindeki mektubu yüksek sesle okudu:

  “Sıradan Büyücülük Düzeyi (S.B.D) sınavlarının sonuçları belli olmuştur. Bu sınavları geçerek, gelecek yıl F.Y.B.S’ye girmeye hak kazandınız, tebrikler!

  Puan cetveli:

  o (olağanüstü), b (beklenenin üstünde), u (uygun)

  z (zayıf), f (felaket), i (ifrit)

  Harry James Potter, S.B.D sınavındaki derslerden şu notları almış bulunuyorsunuz:

  Astronomi: u

  Karanlık Sanatlara Karşı Savunma: o

  İksir: b

  Tılsım: b

  Sihir Tarihi: u

  Sihirli Yaratıkların Bakımı: o

  Biçim Değiştirme: b

  Kehanet: z

Bitki Bilim: b”

  Harry neşeyle mektubu katlayıp cebine koydu.

  “Rahatladım,” dedi mutlulukla. “Kalmaktan çok korkuyordum. Kehanet hariç hepsinden geçer not almışım, ama kehanet yüzünden de sınıfta kalmam. O dersi Hermione bile sallamıyor.”

  “Hermione, o kim?”

  “En yakın arkadaşlarımdan,” diye açıkladı Harry. “Tam bir dahi. Hem derslerde, hem de pratikte.”

  “Hey, öbür zarfı unuttuk. Onda ne var acaba?”

  Harry, yerdeki yeşil zarfı açıp içindeki mektubu çıkardı.

  “Harry James Potter, yeni okul yılında, Gryffindor binası quidditch takımı kaptanı olmaya hak kazandınız. Size ve takımınıza başarılar diliyoruz.”

  “İnanamıyorum, harika!” diye bağırdı Harry. Bütün iyi haberler art arda geliyordu. “Quidditch kaptanlığı ha, müthiş oldu bu.”

  “Quidditchle ilgileniyor musun?”

  “Gryffindor’un arayıcısıyım,” dedi Harry gururla. “Tabi artık bir de kaptanıyım.”

  “Umarım takımında yer alabilirim. BeatuxBatons’ta kovalayıcıydım ben de.”

  “Gryffindor’a seçileceğinden eminsin bakıyorum,” diye takıldı Harry.

  “Yok, nereden emin olabilirim? Umuyorum ki öyle olur ama.”

  Heaven, mor bluzunun kolunu dirseğine kadar sıyırdı. Harry, kızın sol kol bileğinin biraz üzerindeki kırmızı renkteki yarasa dövmesine baktı. Kuş, ağzını tehditkar bir biçimde açıp kapıyor, kanatlarını, sanki kızın bileğinden kurtulup uçmak istermişçesine çırpıyordu. Harry, bu amblemi daha önce Neville’ın bir kitabının kapağında gördüğünü düşündü.

  “Bats hayranıyım,” dedi gülümseyerek. “Hem de arayıcıları Johnson için için tutan aptal özenti kızlardan da değilim. Chudley’yi son maçta yerle bir ettik. Snitchi on dört dakikada yakaladık, ki bu sezonun rekoru…”

  “1 Eylül’ü iple çekiyorum. Arkadaşlarımı, okulu, hatta Snape’i bile özledim. Snape İksir öğretmeni bu arada, benden nefret ediyor.”

  “Arkadaşlarınla tanışmayı dört gözle bekliyorum. Birinin ismi Hermione’ydi, değil mi?

  “Evet” anlamında başını salladı Harry. “Öbürü de Ron.” Dedi dalgınca. Hermione’nin kanlar içindeki gözlerinin önüne gelince midesinin acıyla kasıldığını hissetti.

  “Ben, ben birkaç gündür arkadaşlarımın ölüsünü görüyorum.”

  “Nasıl yani?” diye sordu Heaven. Gözleri şaşkınlık ve korkuyla açılmıştı.

  “Rüyamda, Hermione ve Ron’u görüyorum, ikisi de ölü. Benim yüzümden ölmüşler. Ben sebep olmuşum.” Bunları Heaven’a neden anlattığını kendisi de bilmiyordu. Bu konudan Dumbledore’a bile söz etmeyi düşünmemişti.

  “Ah, sanırım vaftiz babanın ölümü seni etkiledi. Ben de anne babamı görüyorum bazı geceler. Ben yürüyemiyorum sanki, onları yanıma çağrıyorum ama onlar da gelemiyorlar. Sonra da sıçrayarak uyanıp sabaha değin ağlıyorum.”

  Kız, başını Harry’nin göğsüne dayamış, hıçkırıklarına hakim olmaya çalışıyordu. Harry ise dokunulsa ağlayacak haldeydi. Şu anda isteyeceği son şey, Heaven’ı üzmekti ve bunu becermişti. İçinden kendine lanetler yağdırıyordu.

  “Ağlama, lütfen.” Diyerek Heaven’in gözyaşlarını sildi usulca. Heaven ellerini Harry’nin boynunda gezdirirken başını yavaşça kaldırdı. Ağlamıyordu şimdi, yüzünden şımarık bir çocuğunki kadar tatlı bir mutluluk okunuyordu.

  “Sen, sen çok iyisin,” dedi ve Harry’ye biraz daha sokuldu. Harry, uzun zamandan beri hiç bu kadar iyi, rahatlamış hissetmediğini fark etti. Biraz önceki üzüntüsü gitmiş, yerini ferahlığa, mutluluğa bırakmıştı. Heaven tüm kötü duygularını emmişti sanki.

  “Sen de öylesin, canım.” Dedi Harry.

  Fakat bu mutlu tablo pek uzun sürmedi. Harry, bir anda içini kaplayan üşüme, korku ve karamsarlık hissini sezebiliyordu. Çevresi kararıyordu. Sanki biri güneşin önünü bir perdeyle kapatmıştı sanki. Tüm iyi duygular yerini karamsarlığa, mutsuzluğa bırakmıştı.

  “Ruh emiciler,” diye fısıldayabildi Heaven’a. Elini cebine atmayı düşündü, fakat asasının yanında olmadığını hatırladı. Bunu hatırlaması için uzunca bir zaman geçmesi gerekti, çünkü düşünceleri de bedeni gibi uyuşmuş, yavaşlamıştı.

  Harry, kendilerine doğru gelmekte olan ruh emiciyi görebiliyordu. Yerleri süpüren kapkara bir pelerini vardı. yosun tutmuş kayalara benzeyen dişlerini görebiliyordu. Ölümü çağrıştıran nefesi, Harry’nin midesini bulandırıyordu. Aralarında bir metreden az mesafe kalmıştı. Öleceğini anladı. On beş yıl boyunca Voldemort’tan kaçabilmişti, fakat şimdi ölecekti. Daha kötüsü, bu sefer yalnız da değildi. Heaven da onunla birlikte ölecekti ve bunun tek sorumlusu her zamanki gibi kendisiydi.

  “Harry, ke-kendine gel. Ne olursun kalkmayı dene.”

  Harry, güçlükle Heaven’ın omzuna tutunup ayağa kalktı. kız, bir eliyle Harry’nin belinden kavramış, onu ayakta tutmaya çalışıyor, öbür eliyle de yerdeki asasını almaya çalışıyordu. heaven inler gibi zorlukla nefes alıyordu. Harry, omzuna değen bir el hissetti. Eğer karşısında durmuş olan ruh emiciyi görmese, bunun bir el olduğuna hayatta inanmazdı. Bu el kaya gibi ağırdı ve Harry’yi yere düşürmeye çalışıyordu sanki. Aynı anda Heaven’ın çığlığı, akabinde de büyülü sözleri duyuldu: “Expecto patronum!”

  Elini Harry’nin omzuna koymuş olan ruh emici birkaç adım geriledi. Sonra elini geri çekti ve ağır ağır parkı terk etmeye başladı. Harry, asanın ucundan fırlamış olan karacayı gözleriyle takip ederken, etrafın yeniden aydınlandığını fark etti.

  “Hayatımı kurtardın,” diyebildi Harry yeniden yere otururken. “Bir ruh emici karşısında ilk kez bu denli çaresiz hissettim kendimi.”

  “Daha önceden bir ruh emici görmüş müydün?” diye sordu Heaven şaşkınlıkla.

  “Gördüm, hatta bir keresinde bir tane de değil, yüzlerce…”

  “Bu olayı Dumbledore’a anlatmamız gerekiyor. senin hayallerinden çok daha önemli, çok daha gerçek. Hangi gerizekalı iki genç büyücünün üzerine bir ruh emici salar ki?”

  “Haklısın,” diyerek onayladı onu Harry. “Eve gider gitmez Dumbledore’a mektup yazıp durumu bildireceğim. Bu arada onu nereden tanıyorsun?”

  “Duydum, okudum. Aldığım çikolatalı kurbağaların da yarısından onun resmi çıkıyor zaten.”

  “O kadar ünlü müyüm yahu?”

  İkisi birden sesin geldiği yöne (arkalarındaki ağaçların arasına) baktılar. Zümrüt yeşili bir pelerin giymiş olan Dumbledore, burnunun ucundan kaymış olan gözlüğünü gözlerine yerleştiriyordu.

  “Profesör, ruh emicileri…”

  “Biliyorum, evlat. Yoksa durup dururken Privet Drive’a neden geleyim zaten? İyi işti, bayan Violet.”

  Dumbledore, yüzündeki endişe dolu ifadeyi kocaman bir gülümsemeyle kapatmaya çalışıyordu. en azından Harry’ye böyle geliyordu.

  “Nereden biliyorsunuz?” diye sordu Harry şaşkınlıkla.

  “Bakanlık, Heaven’ın yaptığı büyülere karışmıyor olabilir, ama bu büyüleri görebilir. Bunun bir Expecto Patronum olduğunu öğrenince doğruca buraya geldim. Herkes boşuna endişe ettiğimi söylediler. O esnada bakanlıkta olmasam ne bana haber veren olurdu, ne de bu olayla ilgilenen…”

  “Gören oldu mu?” diye sordu Heaven. “Patronusumu ya da ruh emicileri?”

  “Vallahi burada olan ben değildim. Görmedim.” Dedi Dumbledore Heaven’ın yanağını sıkarak. “Uzun zamandır seni (Harry’yi kastediyor) Yoldaşlık’a götürmeyi planlıyordum. Hatta bakanlıktaki işim biter bitmez buraya gelecek ve seni alacaktım. Görüyorum ki ruh emiciler önce davranmışlar.”

  “Yoldaşlık mı? burada sıkıntıdan patlıyorum, harika olur.” Sonra ekledi: “Ama Heaven… o da gelecek mi?”

  “Ruh emiciler Bayan Violet’ı da hedef almış olabilirler. Bu durumda ikiniz de tehlikede oluyorsunuz ve onun da gelmesi gerekiyor. ama tatlım, her ne kadar muggle da olsa, büyükannenden izin almamız gerekecek.”

  “Ne zaman gidiyoruz?” diye sordu Heaven. Bu durumu hiç garipsememişe benziyordu. Hatta Harry’den daha az şaşırmıştı.

  “Şimdi, hemen. Anahtar çantamda.”

  Dumbledore, küçük el çantasını açtı ve içini karıştırmaya başladı. Harry, içindeki eşyalara bakınca çantaya bir genişletme büyüsünün yapıldığını hemen anladı.

  “İşte burada, ne sevimli bir şey değil mi çocuklar?” dedi Dumbledore beyaz, oyuncak bir ayıyı elinde sallayarak.

  “Peki ya eşyalarımız?”

  “Onlar arkanızdan gelecekler.”

  Birkaç dakika içersinde üçü birden parktan yok olmuştu. Harry, anahtarla yolculuk yapmanın ne denli mide bulandırdığını bir kez daha anlamıştı.

  Yeniden Grimmauld Meydanı’nda olmak güzel bir duyguydu. Her ne kadar Harry’ye Sirius’un ölümünü getirse de güzeldi…

  Kapıdan içeri girdiklerinde, Ron “Harry!” diye bağırıp kaburgalarını kırmak istermiş gibi sarıldı ona. Sonra Heaven’ı işaret ederek “Bu kim?” diye sordu.

  “İnsanları parmakla göstermek doğru değil, Ronald.” Diye cikledi Molly Weasley. Sonra Harry’yle Heaven’a hoş geldin öpücüğü verdi.

  “Doğruca yukarı, çocuklar. Biraz dinlenin. Ronald Weasley, bir daha Harry’yi sıkarak parçalamaya çalışmazsanız sevinirim.”

  Üçü birden Dumbledore’un sözünü dinleyip merdivenleri çıktılar. Harry, yukarı çıkmadan önce Lupin ve Deligöz’le tokalaşmayı başarabildi.


 

Chapter Text

arkadaşlar, yorum konusunda sıkıntı çekiyorum. beğenseniz de, beğenmeseniz de, okuduğunuz takdirde yorum yapmanızı rica edeceğim.

 


 

 

  Siyah cüppeli ve kukuletalı adam, yaklaşık bir buçuk saattir, kedilerin işgal ettiği bir çöp konteynerının yanında birini bekliyordu. Canı çok sıkılmıştı, beklemekten nefret ederdi; fakat Karanlık Lord’un emirlerinin, canının sıkılıp sıkılmamasından kat kat daha önemli olduğunu bilecek kadar da zekiydi. Sinirlendiği zamanlarda içinde bir yılanın ortaya çıktığını düşünürdü. Şu anda da sabrının son zerrelerini bu yılanı susturmak için kullanıyordu. Çevresindeki insanları görmesi, fakat onların kendisini fark etmemesi, hatta zaman zaman yanından yürüyüp geçmeleri tuhaf bir duyguydu. Hayalbozan konusunda ne denli güçlü olduğunu düşünüp gururlandı.

  O sırada birkaç metre ileride bir şrak sesi duyuldu. Burada beklediği süre içinde bu sesi defalarca duymuştu. İnsan Godric’s Hollow’da olunca bu normal bir şeydi. Fakat bu sefer ses, beklediği kişinin geldiğini bildiriyordu.

  Zümrüt yeşili bir pelerin giymiş olan kadın, hızlı adımlarla yürüdü. Kukuletalı adam da arkasından… Kadın, sağ elindeki asayı demir kapıya dokundurup bir şeyler mırıldandı ve kapı ardına kadar açıldı. Kadın sevimli bahçesine girdi.

  Burası, küçük ve bakımlı bir bahçeydi. Etrafta bir iki meyve ağacı ve bir de çiçek tarhı bulunuyordu. Bahçenin en solunda ise, bir insanın dizine gelmeyecek derinlikte bir havuz mevcuttu.

  Kadın, güzel havalarda yemek yedikleri yuvarlak masanın etrafındaki sandalyelerden birinde uyuklamakta olan bir kımılbacağa lanetler yağdırarak pembe, kutu gibi evine yaklaştı. Adam da elinden geldiğince ses çıkarmamaya çalışarak onu takip ediyordu.

  Kadın, asasını kapıya dokundurup karmaşık birkaç hareket yaptıktan sonra, kapı bir klik sesiyle aralandı. Adam, kadının kapının sol tarafında olmasını fırsat bilerek sağ taraftan içeri girdi. Sol tarafa, duvarın kenarına sinip kadının önünden geçmesini orgazmik bir zevkle seyretti.

  “Bucy!” dedi kadın asasını tekrar cebine koyarken. Bir şak sesiyle önünde biten evcinine sevgiyle baktı.

  “Bir emriniz mi var, efendim? Bucy sizin dileklerinizi gerçekleştirmekten onur duyar, efendim.” Dedi evcini burnu yerdeki halıyı süpürecek şekilde reverans yaparken.

  “Güzel bir kahve istiyorum. Hım, yanında birkaç kurabiye de iyi olur. Şu çikolatılalardan. Kahvenin kıvamını iyi tuttur lütfen. Ha, bir de, her zamanki fincanda koyarsan iyi olur.”

  “Derhal, efendim.” Diyen cin bir kez daha reverans yaptıktan sonra buharlaştı.

  Kadın, doğruca odasına yöneldi. Odanın girişindeki dolaptan bir tomar kâğıt ve bir tüy kalem çıkarıp, odanın ortasındaki küçük masasına oturdu.

Karanlık odayı aydınlatmak için asasıyla mumları yakmaya başladı. Masasına doğru yürürken, yerdeki kedi maması kâsesini kenara itme işini daha sonraya bırakmıştı. Fakat adam yerde böyle bir şeyin olduğunu bilmediğinden büyük bir şangırtının kopmasına sebep olarak kâsenin üzerine bastı.

  Kadın, hızlıca elini cebindeki asasına atarken, adam elinde olmadan yüksek sesle küfretti.

  “Kim var orada?” Sonra da mırıldandı: “Homenum Revelio.”

  Karşısındaki kukuletalı adamı görünce de bir çığlık koparmaktan kendini alamadı.

  “Sersem…-”

  “Expelliarmus!” diye böğürdü kadın. bir an kırmızı bir ışık huzmesinin kendisine doğru uçtuğunu görür gibi olmuştu.

  Hayal Bozan'ının pek bir esprisi kalmadığını fark eden Ölüm Yiyen, büyüyü kaldırdı. Kukuletasını da bir hışımla odanın bir köşesine fırlattı, çarpık yüzü ortaya çıkmıştı şimdi. Adam, asasını kaçırmamaya çalıştı, fakat açık kapıdan uçup duvara çarpmasıyla birlikte bu çabası tümüyle sona ermiş oldu.

  Kadın, "Dolohov" diye fısıldadı ve hızlı bir hareketle yere eğilip, adamın biraz önce elinden uçan asayı kaptı.

  “Derhal çık evimden, çabuk!”

  Duvara çarpıp, bir çiftçinin ejderhayı alt etmesini konu alan tabloyu kırmış olan adam, yanağından akan kanı umursamayarak ayağa kalktı. Bir an ne yapacağını düşündü, kadının elindeki asalara baktı.

  Sonra aklına parlak bir fikir geldi. Kadın daha ne olduğunu anlayamadan odaya doğru koştu ve yerdeki kırmızı renkteki, üzerinde çeşitli desenlerin bulunduğu halıyı bütün gücüyle kendisine doğru çekti. Halının üzerinde duran kadın, halının ayaklarının altından kaymasıyla beraber yere kapaklanırken, adam da hiç vakit kaybetmeden rakibinin üzerine atıldı. Bir yandan asaların kendisine yöneltilmesini engellemeye çalışıyor, bir yandan da kendi asasını almaya çabalıyordu. Kadın dirençliydi, bu halde bile büyü yapabiliyordu. Fakat gönderdiği bir iki lanet, duvardan sekip odanın kapısını parçalamak dışında bir işe yaramadı.

  Adam sonunda kendi asasını kapmayı başardığında ikisi de bitkin düşmüştü. Onunkini de almak isterdi, ancak bunu yapmak için yeterli vaktinin olduğunu düşünmüyordu. İki eliyle birden kadının sol koluna yapışıp ayağa fırladı ve bir şrak sesiyle birlikte yok oldular.

  Olayların bilincinde olmayan Bucy, kırılan tabloyu görünce nefesini tuttu. Yerdeki kanı görünce boştaki elini ağzına kapatıp diğer elindeki tepsiyi yere bırakıp kadının odasına koştu.

  Odanın boş olduğunu görünce de tüm gücüyle haykırdı;

  "Hayıııııııır!"

 

                    ***

 

  “Ruh emiciler Privet Drive’ı mesken tuttular galiba. Baksana, yılda bir kez uğramadan rahat edemiyorlar.” Dedi Ron yastığını düzeltirken.

  “Acaba bakanlık bu sefer ne yapacak?” dedi Harry sinirli sinirli. “Bu sefer de inkar etmeye kalkmasalar bari.”

  “Onu bırak da, bu olay duyulduğu zaman bakanlığa kara bir leke sürülmüş olacak. Ruh emicileri kontrol edemiyorlar. Tanrı aşkına, nasıl bir tehlike bu?”

  “Cidden büyük bir tehlike atlattım galiba. Heaven olmasa… Çok, çok kötü olurdu.”

  “Eh abi, tanışalı daha iki gün olmuş. İlk gün okuldan atılmanı önlemiş, ikinci gün de hayatını kurtarmış. Bir de gerçekten güzel. Yani, hoş… Şanslısın.”

  Harry, bir an gözlerini Ron’dan kaçırdı. “Hım”, “Belki”, “Evet” gibi şeyler mırıldandı, ki bu Ron’u bayağı eğlendirmişti.

  “Ama kendini kaptırmasan iyi olur.” Dedi Harry intikam alır gibi. “Hermione’ye ne olur yoksa?”

  Ron, gülmesini yarıda keserek gözlerini tavana dikti.

  O sırada kapı hızla açıldı ve içeri Molly Weasley girdi.

  “İnanmıyorum, siz ikiniz hala uyumadınız mı? Sabah kahvaltıyı kaçırırsanız bir ikinci şansınızın olmayacağını bilmenizi isterim.”

  “Anne, okula karşı konuşmuyorsun.” Diye kıkırdadı Ron.

  Mrs. Weasley “hıh” diyerek arkasını döndü. Fakat odadan çıkarken “İyi geceler.” Demeyi de atlamadı.

 

                    ***

 

  “Seni istiyorum, Bones. Güçlü olduğunu sen de biliyorsun. Ve güçlü insanlar, her zaman daha çok güç isterler. Karanlık güç isterler... Karanlık taraf bunu sana sağlayabilir. Benim safıma geçerek, bunu elde edebilirsin.”

  Amelia Bones, kırmızı gözlerini kendine dikmiş, burun deliklerinin yerinde küçük yarıklar bulunan bu adama dehşet ve iğrenmeyle karışık bir bakış attı. Anlaşılan oydu ki, Voldemort’un odasına getirilmişti. Voldemort’un koltuğunun önündeki büyük camdan yansıyan ay ışığı adamın yüzüne çarpıyor, beyazın en açık tonundaki bu yüzü daha da belirginleştiriyordu. Amelia, bu yüze bakınca içinin ürpermesine, tüylerinin diken diken olmasına engel olamıyordu. İçten içe korkuyordu, fakat bunu belli etmeyi kendisine yakıştıramıyordu.

  “Sihir Bakanlığı’nı ele geçirmen için mi? Ya da dostlarımı kolay bir şekilde öldürebilmen için mi? Sana katılmam için bana geçerli tek bir neden söyleyebilir misin?”

  Amelia, tüm bunları nasıl söylediğini kendisi de bilmiyordu. Bu denli soğukkanlı davranabilmesi Voldemort’u da şaşırtmıştı. Ölüm yiyenlerinin bile daha önce pek az rastladıkları bir şekilde bir iki adım geriledi. Kendini toparlayıp Amelia’ya alaycı bir şekilde baktı.

  “Güç için. Daha önemlisi, ben böyle istiyorum.” Sonra da fısıltıyla ekledi: “Ve ben istediğime her zaman ulaşırım.”

  “Senin ne istediğin, sizin ne istediğiniz umrumda değil. Benden, güç için her şeyimden vazgeçmemi bekliyorsun. Mesleğimden, dostlarımdan, kanımın asilliğinden… Kusura bakma, ya da istersen bak. Kabul etmiyorum.”

  “Sakın, asla!” diye bir çığlık duyuldu odada. Kapının önünde olanları dinlemekte olan evcini korkuyla öbür odaya kaçtı. Bağıran Bellatrix’ti. Asasını çıkarmış, Amelia’ya doğrultmuştu.

  “Ona, lorduma bağırmaya bir daha cüret etme! Lorduma asaletten bahsetme sakın!”

  Amelia, Bellatrix’in elindeki asayı görünce kendisininkini de çıkarmaya yeltendi. Fakat elini daha cebine atamadan Bellatrix bağırdı: “Crucio!”

  Amelia, vücuduna onlarca bıçağın saplandığını hissediyordu. Acı dolu bir çığlık kopardı. Bu acının ne zaman başladığını, ne zaman sona ereceğini anlayamıyordu. Zihni tamamen acıya yönelmişti.

  Ayağa kalkmayı başardığında, Dolohov’la boğuşurken kir pas içinde olan cübbesinin cebinden asasını çıkardı ve Bellatrix’e yöneltti. Dolohov da asasını çıkarmış, bekliyordu. Odada sakin görünen tek kişi, deri kaplı koltuğuna oturmuş, ellerini koltuğun kollarına koymuş olan Voldemort’tu. Olanları, bir filmmiş gibi seyrediyordu.

  “Kardeşin ve o gerizekalı yeğenlerinin öldüğü günü hatırlıyorum.” Diyerek hain bir kahkaha attı Bellatrix. “Ölmeden önceki çığlıkları aklımdan silinmiyor. Dur bakayım, sanırım Nancy’yi ben öldürmüştüm. Öyle miydi, Dolohov?”

  “Incendio!”

  Yüzü hiddet ve üzüntüyle çarpılan Amelia’nın asasından fırlayan ateş kütlesi, saniyeler sonra Bellatrix’in çevresini sararken kadın, Amelia’ya göre kızgınlık belirtisi olan bir ses çıkarttı. O da kendini sol tarafa atarak Dolohov’un gönderdiği sarı ışık huzmesinden kıl payı kurtuldu.

  Dolohov, kendini toplayıp ölümcül laneti yaptı:

  “Avada kedavra!”

  “Protego maxima!” diye mırıldandı Amelia sakince. Kalkan, aralarına oturup yeşil ışık huzmesinin sekmesine yol açarken de, bunu nasıl bu denli kolay bir şekilde hallettiğine şaşırdı. Sonuçta uzunca bir süre yapılmayınca unutulma olasılığı yüksek bir büyüydü ve iki yıldır bunu kullanmamıştı.

  Bellatrix, ateş çemberinden kurtulmuş, yeniden lanet yağdırmaya hazırlanırken Voldemort bağırdı: “Yeter, kesin şunu!”

  Bu sesle birlikte bir anda her şey dondu sanki. Bellatrix ve Dolohov asalarını indirip efendilerinin yüzüne baktılar. Bu kısacık anı fırsat bilen Amelia, kapının hemen yanındaki gümüşlüğün önünde buharlaşmayı denedi. Ancak, Karşı Buharlaşma Büyüsü’nün etkisini fark etti. Başarısız olmuştu…

 

                    ***

 

  Bilge adamın yüzü, her geçen gün daha da yorgun ve yaşlı olduğunu belirtiyordu bakanlara. Ama o, hala insanların yararı için çalışmakla meşguldü. Yoldaşlığın bugünkü toplantısında konuşulan ve planlanan şeyleri, not defterine çizittirirken, anka kuşu Fawkes'ın yeni bestesini dinliyordu. Hiçbir zaman oğlu veya kızı olmamıştı, bu nedenle torunu da. Ama o, öğrencilerini, en çok da çapulcuları ve Lily'yi evlatları gibi görmüştü. Ama hayat -ya da Voldemort-, onları sağ bırakmamıştı. Dumbledore, torunu yerine koyduğu Harry Potter'ın da aynı sonla karşılaşmaması için canını bile verebileceğini düşündü. Onunla çok az ilgilendiği için kendini suçladı, ama bir savaşın içerisinde belki de en önemli konumlardan birine sahipti, bazen, isteklerden çok yapılması gerekenler öne çıkar, işte savaş için bu geçerliydi...

  Şrak!

  Sesi duyan Dumbledore, odanın girişine döndü. Karşısında Bones'ların yaşlı evcini Bucy duruyordu. Yaşlı cin titriyor ve elindeki peçeteyle burnunu, zaman zaman da ağzının kenarından akan salyalarını siliyordu. Bu haliyle tıpkı koca bir bebeği andırıyordu. Dumbledore, hafif bir şaşkınlık geçirdikten sonra, cinin sözlerine kulak verdi;

  "Efendi Amelia, efendi Amelia'yı ka-kaçır-dılar, Dum-bledore, efendi Amelia'yı gö-gö-türdüler." dedi ve zor tuttuğu belli olan gözyaşlarını hıçkırıklarıyla birlikte serbest bıraktı.

  Dumbledore kısa bir şaşkınlık daha yaşadı, cine neler olduğunu anlatmasını rica etti. Bu yönden pek umutlu değildi. Çünkü cin şimdi de yere çömelmiş, kesik kesik bağırarak ağlıyordu.

 

                    ***

 

 

  “Kahretsin,” diye mırıldandı Amelia. Bir kez daha Bellatrix ve Dolohov’a baktı. İkisi de kıllarını dahi kıpırdatmıyorlardı. Yalnız, Voldemort… Elinde bir asa vardı.

  Amelia, çaresizlikle bir kez daha buharlaşmayı denedi, yine başarısız oldu. Tek çaresinin kapıyı açıp kaçmak olduğunu düşündü. Her ne kadar çılgınca bir fikir olsa da denemekten başka bir seçeneği yoktu. Kapının koluna asıldı.

  “Imperio!” diye mırıldandı Voldemort.

  Amelia, bir anda o malikaneden uçtu gitti. Sanki Çevresinde, onu yakalamaya ya da öldürmeye çalışan insanlar yoktu. Bulutların üstünde uçuyordu. Mutluydu, rahatlamıştı ve beyni tatlı bir uyuşukluk içindeydi.

  “Yanıma gel ve önümde eğil.”

  Amelia, ayaklarının istemi dışında Voldemort'a doğru hareket ettiğini fark etti. Fakat bu uzun sürmedi. Voldemort’un bu sözlerinin akabinde bir anda kendine geldi. Her şey yeniden yerine oturdu. Nerede, kimlerle olduğunun ayırtına vardı.

  Bir kez daha kapının kolunu yakaladı ve kapıyı açıp dışarı fırladı. Asasını kapıya dokundurup “Collo portus” diye mırıldandı. Sonra da “Incendio!” diye bağırıp kapının hemen önüne büyük bir ateş kütlesi yerleştirdi.

  Sağ tarafındaki merdivenleri ikişer üçer atlayarak aşağı kata indi. Çıkış kapısını arandı bir süre, fakat bulduğuna sevinecek vakti olmadı. Çünkü o sırada yandaki odadan Lucius Malfoy fırlamıştı.

  “Sectumsempra!”

  Amelia, arkasını dönüp kapıya doğru koşarken, büyü sırtına çarpıp derin bir yaraya yol açtı. Bir çığlık attı, fakat koşmayı kesmedi. Kapıdan fırladı.

  Büyükçe bir bahçedeydi şimdi. Neyse ki Malfoy yetişemeden bahçeye açılan kapıyı da mühürlemeyi başarmıştı.

  Uzun, yorucu ve patırtılı bir koşu kopardıktan sonra malikanenin çitlerinin üzerinden, enerjisinin son kırıntılarını kullanarak atladı ve bir şrak sesiyle yok oldu.

 

                    ***

 

Arthur ve Molly Weasley, Grimmauld Meydanı 12 Numara'da kendilerine ayrılmış odada uyuyorlardı. Aşağıdan gelen şangırtı ve Walburga Black'in portresinden gelen, şangırtıya eşlik eden çığlıklar, ikisini gecenin bu geç saatinde ayağa dikmeye yetmişti.

 

                    ***

 

Harry ve Ron, mrs Weasley'den yedikleri fırçanın üzerinde düşünmeden konuşacakları şeyleri yarına erteleyip uykuya dalmışlardı. Ron'un horultuları odayı doldururken, pikesi de yerleri süpürüyordu. Harry ise sakin bir şekilde uyuyordu. Dizlerinin arasındaki pikesine sıkı sıkıya sarılmıştı.

  Aşağı kattan gelen şangırtı ve Sirius'un annesinin portresinden duyulan çığlıklar, onları da ayağa kaldırmıştı. İnanılmaz bir şekilde, Ron'un gözleri kocaman açılmış, onu hiç uyumamış gibi gösteriyordu.

 

                    ***

 

Ginny ve Heaven, Hermione gelene kadar aynı odayı paylaşacaklardı. İki kız da mışıl mışıl uyuyordu, ta ki aşağıdan gelen gürültü onları da uykularından ayırana kadar. Heaven üzerindeki battaniyeyi yere atıp hızla ayağa fırlamış, Ginny ise “Ne oluyor ya, Chudley kupayı alamadı mı, ha?” diye sayıklıyordu.

 


 

 

umarım beğenirsiniz. "yorum"larınızı bekliyorum. :)