Actions

Work Header

Harry Potter ve Ateş Zindanı

Chapter Text

 

 

 

Story Notes:

Umarım beğenirsiniz. yorumlarınızı eksik etmemenizi diliyorum... :)


 

 

Author's Notes:

Dursley'lerde geçen sıkıcı bir gün daha... ama hayat beklenmedik sürprizlerle doludur.

 


 

 

  “Ah, hayır. Bu-bunu yapamazsın.”

 

  “Harry yüzünden ölen ilk kişi değilsin, Granger. Bundan önce de sevgili vaftiz babası gebermişti.”

 

  “Hayır!”

 

  “Avada kedavra!”

 

  Harry, bir an nerede olduğunu anlayamadı. Sonra başucunda dikilmiş, ona pis pis sırıtmakta olan Dudley’yi gördü.

 

  “Dudley,” diye fısıldadı. Rahatlamıştı. Onu gördüğüne bu denli sevineceğini hayatta düşünmezdi.

 

  “Granger kim?” diye sordu Dudley yüzünde aptal ama küçümser bir ifadeyle. “Bir kız arkadaşın olduğunu bilmiyordum. Yani hangi kız seninle çıkar ki?”

 

  Harry cevap vermedi. Yatağın yanındaki komodinden gözlüğünü alıp taktı. Saat on birdi daha.

 

  “Şanslısın,” dedi Dudley komodinin üzerine otururken. “Eğer babamlar sinemadan dönmüş olsalar babam bu sefer seni kapının önüne koyardı.”

 

  “Kes sesini!” dedi Harry. Kendisine son bir kez havalı bir bakış atan Dudley kapıdan çıkarkense bu yaptığına pişman oldu. Dudley’yi sevmezdi, ama şu anda o kadar yalnızdı ki, onun yanında olması bile rahatlatıcıydı. Kendini yalnız ve savunmasız hissediyordu. Bu duygular, Sirius’un ölümünden sonra kendini iyiden iyiye göstermeye başlamıştı. Rüyalarında (ya da kabuslarında demek daha doğru), Sirius’u beyaz tülün ardına düşerken görüyordu. Bu kabusların çoğunda onu kurtarmak için ileri atılıyor, elleri tam ona değecekken sıçrayarak uyanıyordu.

 

  Bir süre yastığını duvara yaslayıp yatakta oturdu ve rüyasını düşündü. Voldemort Hermione’u öldürüyordu. Harry emindi, onun Hermione’u öldürmesinin sebebi kendisiydi. Çevresindekiler onun yüzünden ölmeye devam mı edecekti? Sirius onun yüzünden ölmemiş miydi? Hem de aptalca bir rüya yüzünden.

 

  Harry, içinde git gide büyüyen suçluluk duygusunu hissedebiliyordu. Etrafındaki insanlar için bir tehlike arz ediyordu ve görünüşe bakılırsa kimsenin bundan bir şikayeti yoktu. Ron ve Hermione’nin da ölümünü görmeye dayanamazdı.

 

  Sonunda uyumayı başardığında saat on ikiyi geçiyordu. Rüya ya da kabus görmemeyi umarak (çünkü gördüğü güzel düşler bile bir kabusa dönüşebiliyordu son günlerde) kendini uykunun sıcak kollarına bıraktı.

 

  “Tık tık.”

 

  “Rahat bırak beni, Dudley.”

 

  “Tık tık.”

 

  Harry, tiz bir ötüşün ardından bu sesin Dudley’den gelmediğini anladı. Gerinerek yatağından fırladı. Camı açtı. Hedwik’in bacağındaki zarfı kaptı ve kuş içeri uçup kafesine girdi. Hedwik, kafesine koyduğu ölü bir fareyi iştahla kemirirken Harry de zarfı açıp mektubu aldı. Mektuptaki incecik yazının Hermione’ye ait olduğunu hemen anladı.

 

  “Merhaba, Harry. Umarım iyisindir. Canının sıkıldığını biliyorum, ama bir hafta sonra yine okuldayız. Yeni ders yılını iple çekiyorum. Umarım ders kitaplarına göz atıyorsundur. Ben şu anda Fransa’dayım ve hala kitaplarımı alamadım.

 

  Kendine çok iyi bak. Okulda görüşürüz.”

 

  Harry  mektubu tekrar zarfına koyup komodinin çekmecesine yerleştirdi. Aldığı bütün mektupları burada saklıyordu.

 

  Saat ona geliyordu. pijamalarını çıkarıp üzerini giyindi ve aşağı, kahvaltıya indi. Vernon Enişte gazetesine gömülmüş, bir yandan da keyifle çayını yudumluyordu. Tavadaki pastırmaları tabaklara koymakla meşgul olan Petunia Teyze’nin yanından geçip Dudley’nin yanına oturdu.

 

  “Film nasıldı, baba?” diye sordu Dudley annesinin elinden pastırma dolu tabağı kaparken.

 

  Vernon Enişte karısına kaçamak bir bakış atıp yanıtladı:

 

  “Sıkıcıydı evlat. Aşk filmlerinden nefret ederim.”

 

  “Vernon,” dedi Petunia ayıplar bir ses tonuyla. “Bence harikaydı. Uyuklamak yerine filmi izleseydin anlardın.”

 

  Dudley bir kahkaha patlattı. Harry, onun ağzı doluyken güldüğünde ne kadar iğrenç olduğunu düşündü.

 

  “Hey, çocuk! ne yapıyorsun sen?”

 

  Harry, kızarmış ekmeğine marmelat sürdüğü bıçağı duvara fırlatmış, mutfaktan uçarcasına çıkmıştı. Başı dönüyordu, gözleri kararıyordu. Bir an sonra kendini yerde yüzüstü yatarken buldu. Yara izi dayanılmaz bir şekilde yanıyordu.

 

  Loş bir odanın ortasında olduğunu fark etti. Odanın zemini kumla kaplıydı ve Harry’nin her adımında ayaklarının altında çıtırdıyordu. Görünüşe bakılırsa odada kendisinden başka kimse yoktu.

 

  Biraz sonra odanın kapısı açıldı ve içeri Kılkuyruk girdi. İki ceset de havada, onun arkasından geliyordu. bu cesetler Ron ve Hermione’ye aitti. Ron’un başından damlayan kanlar, üzerindeki beyaz tişörtü kızıla boyuyordu. Kılkuyruk, Harry’ye doğru geldikçe onlar da git gide yaklaşıyordu. Harry kaçmak, bu görüntüye daha fazla tanık olmamak istiyordu ama ayakları kurşun gibiydi, hareket etmiyorlardı. Biraz daha yaklaştıklarında, Ron’un göz yuvalarının boş olduğunu gördü. Hermione’nin yüzü ise tanınmayacak haldeydi.

 

  “Senin yüzünden öldüler,” diye bir ses duyuldu. Kılkuyruk söylememişti bunları. Harry çevresine bakındı, başka kimse yoktu. “Senin yüzünden,” diye yineledi ses. “Aynı Sirius gibi, sen sebep oldun ölümlerine.”

 

  “Evet, Harry. Sen olmasan belki şu anda yaşıyor olurdum. Seninle trende tanıştığımız güne lanet ediyorum.”

 

  Harry, ayaklarını sürüye sürüye kendisine doğru gelen Ron’a baktı şaşkınlıkla. Tiz bir kahkaha duyuldu sonra. Çok derinden gelen tiz bir kahkaha…

 

  Dizlerinin bağları çözüldü, yüzüstü yere kapaklandı.

 

  “Ne oluyor, çocuk? artık ayakta mı rüya görüyorsun?”

 

  Harry kanepeden destek alarak ayağa kalktı. Vernon Enişte karşısında durmuş ona inanamaz gözlerle bakıyordu.

 

  “Bi-bir şey yok. Biraz ba-başım döndü ga-galiba.” Diye kekeledi Harry. Doğruca odasına çıkıp yatağına oturdu. Başını ellerinin arasına alıp ağlamaya başladı. Ron’un söyledikleri kulaklarında çınlıyor, arkadaşlarının mahvolmuş bedenleri bir perde gibi gözlerinin önünü kaplıyordu.

 

  Öyle ne kadar oturduğunu bilmiyordu. Fakat tüm bu düşüncelerden sıyrılıp yataktan kalktığında, güneş tam tepedeydi.

 

  En iyisi biraz dışarı çıkıp hava almaktı. Belki gidip parkta biraz dolaşırsa kendine gelebilirdi.

 

  “Dikkatli ol, komşuların seni baygın bir şekilde eve getirmelerini istemiyorum.” Dedi Petunia Teyze Harry’nin ardından kapıyı kapatırken.

 

  Harry, üzerine mont almadığı için pişman oldu. Ağustosun sonlarına yaklaşmışlardı ve hava gerçekten serindi. Gökyüzündeki kara bulutlar ise biraz sonra yağacak olan yağmurun habercisiydi.

 

  Park bugün oldukça sakin sayılırdı. Top oynayan bir iki çocuk dışında kimse yoktu. Harry, salıncaklardan birine oturup hafif hafif sallanmaya başladı. Salıncağın bağlı olduğu direklere kocaman bir “D” harfi kazınmıştı. Harry, bunu Dudley ve çetesinin yaptığını biliyordu. Birkaç hafta önce Dudley, evden aşırdığı bir çakıyla yapmıştı bunu. Bir an onun karşısında durduğunu düşündü. Tüm hıncını ondan çıkarmak istediğini fark etti.

 

  “Potter, 16 yaşında olup salıncağa binmek nasıl bir duygu? Çocukluğuna geri mi döndün?”

 

  Harry, kendisine doğru yaklaşmakta olan Dudley ve onun arkasındaki iki kişiyi gördü.

 

  “Kes, Dudley! Kafamı dinlemek istiyorum, beni rahat bırak.”

 

  “Ah, gerçekten mi? bir kafan olduğunu bilmiyordum.” Dudley kadar şişman olmasalar da obezite adayı olan çocuklar keyifle kıkırdadılar.

 

  Harry elini cebindeki asasına uzattı. Onu havaya kaldırıp Dudley’ye doğrulttu.

 

  “O-onu okul dışında ku-kullanman yasak,” dedi Dudley kekeleyerek.

 

  “Bak Dudley, canım çok sıkkın. Şu anda yasakları takacak durumda değilim. Beni rahat bırak!”

 

  Dudley, arkadaşlarını önüne katıp onların tartışmasını izleyen küçük çocuklara doğru ilerledi. Dudley’den biraz uzun olan Piers, anca göğsüne gelebilen çocuğun elindeki topu aldı. Dudley’ye baktı ve sonra da topu olanca gücüyle havaya dikti. Top, yakınlardaki bir apartmanın ikinci katındaki balkona düşmüştü. O ana kadar hiçbir tepki vermemiş olan çocuk sinirle Piers’in üzerinde yürüdü.

 

  “Seni ahmak şey. onu oradan alacaksın.”

 

  Böyle bir tepkiyi beklemediği her halinden belli olan Dudley ve Piers istemsizce gerilediler. Daha sonra Dudley çocuğun koluna sert bir yumruk attı. Acıyla bağıran çocuk yere kapaklanırken Harry salıncaktan atlamış yanlarına gelmişti.

 

  “Bırakın onu. Parkı çabuk terk edin. Benimle uğraşmak işinize gelmedi şimdi de küçük çocukları mı dövüyorsunuz?”

 

  Karşısında durmuş ağlamaklı gözlerle ona bakan çocuğun omzunu okşadı. Sonra bir anda içini bir büyü yapma isteği kapladı. Sanki bir büyücü olduğunu ancak bu şekilde anlayabilecekti.

 

  “Topunu alacağım. Sen de bu arada eve gidip bir elini yüzünü yıka istersen, toz toprak içinde kalmışsın.”

 

  Çocuk, burnunu tişörtünün koluna silip kardeşiyle birlikte parktan çıkıp evine doğru yollandı. Harry, onların uzaklaştığından iyice emin olunca asasını eline aldı. Onu hemen hemen üç aydır kullanmamıştı ve şimdi içini bir heyecan dalgası sarmıştı.

 

  “Accio…”

 

  Fakat büyünün sözlerini tamamlayamadı. Asası bir anda elinden fırladı ve kendisi de arkaya doğru uçup yere çakıldı. Şaşkınlık ve sinirle ayağa kalkıp üzerindeki kumları silkeledi. Neredeyse üstüne basacağı gözlüğünü eliyle şöyle bir silip gözlerine yerleştirdi. Sonra çevresini taradı hızlı hızlı. Bu büyünün sahibini çok merak ediyordu. Harry’nin biraz önce sallandığı, daha doğrusu oturduğu salıncağın hemen yanında bir kız duruyordu.

 

  “Merhaba, Harry,” dedi küçük ve zarif adımlarla ona doğru ilerleyerek. Üzerinde “Sweet Dreams” yazan pembe bir elbise giymişti. Kırmızı eteği, hafif hafif esen rüzgârda savruluyordu.

 

  “Merhaba, Harry,” diyerek elini uzattı. Harry, afallamıştı fakat uzatılan eli nezaketle sıktı. Eli kızın eline değer değmez, içini sıcak bir rahatlama duygusu sardı. Sanki bir anda park kayboldu, kendini bir rüyadaymış gibi hissetti.

 

  “Ah, asan…” diyerek Harry’ye uzattı asasını. Harry biraz önce elinden fırlayan asasını alıp gülümsedi.

 

  “Üzgünüm, büyü yapmana izin veremezdim.”

 

  Harry bir süre kızı süzdü. bu kız kimdi, nasıl bir anda ortaya çıkıvermişti ve en önemlisi kendisini nereden tanıyordu?

 

  “Sen kimsin?” diye sordu Harry sonunda. Ardından bu sorunun ne kadar aptalca ve sinir bozucu olduğunu düşündü.

 

  “Ben, Heaven. heaven Violet. Seni nereden tanıdığımı, yanına neden geldiğimi merak ediyorsun. Hepsini anlatacağım. Ama önce şu top işini halledelim.”

 

  Heaven, asasını havada sallayarak bağırdı: “Accio top!” Bir mermi gibi üstlerine doğru gelen topu havada yakalayıp ileri fırlattı.

 

  “İs-istersen biraz oturalım,” dedi Harry ne diyeceğini bilmezmiş gibi. Heaven “olu” anlamında başını salladı. Üzerine kabarık harflerle “Privet Drive” yazılmış olan kırmızı banklardan birine oturdular. Harry, gözlerini Heaven’dan alamıyordu. Beline kadar uzanan açık kumral saçları vardı. gözleri kendisininkiler gibi renkliydi, fakat yeşil değil deniz mavisiydiler, aynı Dumbledore’unkiler gibi. İnce kaşları, gözlerinin üzerinde bir taç gibi asil duruyordu. Biçimli dudaklarının üzerinde minicik bir burnu vardı. oldukça güzeldi.

 

  “Gerçekten, kabalık etmek istemiyorum ama buraya neden geldin? Yani benim yanıma…”

 

  Heaven bir iç geçirdi. Gözleri buğulanır gibi oldu.

 

  “Birkaç ay önce, yaz tatilinin ilk günlerinde annem ve babam öldürüldü. Ben de büyükannemlerde kalıyorum, en yakın akrabam onlar. Ama mugglelar berbat insanlar, büyükannemler bile. Hayatları çok sıkıcı. Hazır tümüyle İngiltere’ye taşınmışken seni görmek istedim. Galiba sen de muggleların yanında kalıyorsun.”

 

  “Üzüldüm, başın sağ olsun. Okula gidiyor musun? Seni hiç Hogwarts’ta görmedim ben.”

 

  “Gidiyorum, Hogwarts’a değil ama. Babam BeatuxBatons’ta öğretmen olduğu için Fransa’da yaşıyorduk. Ben de aslen İngiliz’im. Ama artık Hogwarts’a devam edeceğim. beatuxBatons güvenli bir yer sayılmaz. Hele annesi Voldemort’un birkaç ölüm yiyenini öldürmüş ünlü seherbazlardan olan birisi için. Bu yıl altıya geçiyorum, sen de öyle sanırım.””

 

  “Evet,” dedi Harry. Kafasına bir şey takılmıştı.

 

  “Madem aynı yaştayız, nasıl okul dışında büyü yapabiliyorsun?”

 

  “Ah, Harry,” dedi Heaven. Gözlerini yere indirmişti şimdi. “Annemle babamı ö-ölüm yiyenler öl-öldürdü. Kendimi ko-korumam için Hogwarts’a gidene kadar büyü yapmama izin veriliyor. Tabi bunun bir teselliden başka bir şey olmadığını ben de biliyorum. 16 yaşındaki bir kızın ölüm yiyenlerle başa çıkması akıldışı görünüyor.”

 

  Bu sözler, Harry’de soğuk duş etkisi yapmıştı. Tepeden tırnağa ürperdiğini hissetti. Heaven ise şimdi hıçkırıklarla sarsılıyordu. Gözyaşları yanaklarından aşağı kristal parçaları gibi dökülüyordu. Harry, hafifçe çenesinden tutup başını yukarı kaldırdı Heaven’ın.

 

  “Üzülme,” diyebildi fısıltıyla. Ama bu dediğine kendisi de inanmıyordu. Onun duyduğu üzüntüyü ve kini ancak kendisi anlayabilirdi. “Benim annem babam da öldü. Voldemort öldürdü onları da. Ben bebekken.”

 

  Harry, Heaven’ın yanaklarındaki yaşları nazikçe sildi.

 

  “Ben de çok yalnızım, istersen okullar açılana kadar her gün buraya gel. Pek eğlenceli bir yer sayılmaz ama beraber oluruz en azından.”

 

  “Harika olur, hiç teklif etmeyeceksin sanmıştım.”

 

End Notes:

umarım beğenmişsinizdir... yorumlarınızı bekliyorum. :)