Actions

Work Header

All the King's Men

Chapter Text

 

Humpty Dumpty sat on a wall,

Humpty Dumpty had a great fall.

All the King's horses and all the King's men

Couldn't put Humpty together again.

 

Prologue: The Homecomings

 

"Günaydın, majesteleri," diye eğildi pembe yanaklarla kollarının arasında çarşaflar taşıyan hizmetçi kız.

 

Kral gülümseyerek ona hafifçe başıyla bir selam verdi ve yürümeye devam etti. Çoğunlukla olduğu gibi başında tacı yoktu ama belinde yanından hiç ayırmadığı meşhur kılıcını taşıyordu, kırmızı pelerini ise sade gömleği ve pantolonu üzerinde dalgalanıyordu.

 

O elinde bir elmayla ilerlerken koridorda küçümen bir adam belirdi, telaşla elindeki parşömenleri açtı, "Majesteleri, bugünkü programınız..."

 

"Albert, kahvaltıdan sonraya kalsa?"

 

"Ama Majesteleri-"

 

"Kahvaltıdan sonra, söz veriyorum. İyi adam, hadi," diye onun omzunu pat patladı genç Kral ve ilerledi.

 

Koridor giderek yuvarlanarak son bulurken Arthur bir iç geçirerek önündeki dar, sarmal merdivene baktı ve kuleyi tırmanmaya başladı.

 

Merlin'in buraya taşınmasına nasıl ikna olmuştu, hatırlamıyordu bile.

 

Büyük bir ihtimalle o sırada aklı başka bir yerdeydi diye düşündü hafifçe pembeleşirken.

 

Yüz on iki basamaktan sonra (Arthur saymıştı) eski, tahta kapıyı hafifçe araladı ve içeriye başını uzattı Arthur.

 

Yuvarlak oda, geniş pencerelerden dolan gün ışığıyla aydınlanıyordu, ancak öyle tıklım tıklımdı ki ışığın çoğu taş zemine ulaşamıyordu bile. Genç Kral, dikkatli adımlarla içeri girerken gölge bir köşeye tünemiş olan küçümen, boz bir baykuş, altın rengi tek bir gözünü aralayıp ona baktı, sonra tekrar kapayarak uyuklamasına devam etti.

 

Birbirinden tozlu ve kalın kitap yığınları üst üste, neredeyse sihirle denilebilecek kadar imkansız bir dengeyle duruyor, kitaplıklar ise raflarına tıkıştırılmış parşömenler ve notlarla tıka basa doluydu.

 

Odanın bir köşesine sanki sonradan akla gelmiş gibi atılıvermiş yatağın üzerine büyük bir yıldız haritası tutturulmuştu, yatağın kendisi ise dolap görevi görüyordu. Arthur'un gözüne koyu mavi bir gömlek, teki olmayan bir çorap ve siyah bir cüppe çarptı, gerçek gardrobun ise kapağı açıktı ve içinde kök salmış mor yapraklı, garip bir çiçek vardı. Arthur tek kaşını kaldırarak sakalını kaşıdı ve çiçeğin hafifçe sağa sola salınmasını izledi.

 

Bakışları odadaki masaların üzerinde yavaş yavaş gezinmeye başladı, üçü de çeşitli otlar ve küçük kazanlarla doluydu, sadece bir tanesinin üzerinde erimiş bir mum ve siyah bir yığın vardı- ah, işte Merlin de oradaydı, burnuna yaslanmış bir tüy kalemle, kitaplarının üzerinde uyuyordu.

 

Arthur pelerinini çözdü ve yakınlardaki bir sandalyeye bıraktı, üstü dolu olmayan veya tehlikeli veya garip şeylerle kıpırdaşmayan tek eşya buydu. Masaya doğru ilerledi ve Merlin'in yanında yere çöktü.

 

Parmakları büyücünün saçlarını okşarken Merlin bir şeyler mırıldanarak kollarının arasındaki parşömenlere sarıldı.

 

"Merlin?" diye hafifçe seslendi Arthur, "Merlin, hadi-"

 

Mavi gözler kırpıştı ve birazcık aralandı, hala parşömenlere gömülü bir yüz ona mahmur mahmur gülümsedi.

 

Arthur, ona tatlılıkla karşılık verdi.

 

Merlin birdenbire doğruldu, "Arthur! Saat kaç-"

 

"Sabah oldu bile," diye onu bilgilendirdi Arthur sonra kolundan kaldırdı, "Akşam yemeği için birazcık geç kaldın."

 

Merlin ağzını kocaman açarak neredeyse yerinde sallanırcasına esnerken Arthur sordu, "Dün gece hiç uyudun mu?"

 

"Pek değil," diye itiraf etti Merlin, uykulu gözlerini ovuştururken etrafına bakındı, sonra yüzünü Arthur'a çevirdi, "Özür dilerim- yemeği kaçırmak istememiştim."

 

"Önemli değil," diye hafifçe yanaklarında gezindi karşısındaki eller, "Ama bir daha yapamazsın."

 

Merlin pişmanlıkla ona baktı, Arthur avuturcasına hafifçe gülümsedi ve ikisi mıknatıs gibi birbirine çekildi. Arthur'un gömleği, Merlin'in parmaklarıyla sımsıkı kavranmıştı, sanki bu ilkmiş ve sonmuşcasına, telaşla titriyordu öpüşü.

 

Arthur hafifçe geriye çekilerek Merlin'in karışık yüzüne baktı. Parmakları, endişeyle koyulaşmış mavi gözlerinin kenarlarındaki çizgileri okşadı, usul bir sesle, "Bunu daha önce konuşmuştuk," dedi.

 

Merlin başını salladı, "Elimde değil," diye mırıldanarak bakışlarını eğdi.

 

Arthur bir iç geçirdi, etrafına bakındı, "Bu kuş yuvasında yaşayacağına bana daha yakın bir yer seçseydin, böyle olmazdı," dedi alt dudağını bükerek.

 

Merlin güldü. "Kulemi seviyorum," dedi hafif bir utangaçlıkla, "Üstelik burada bir şey patlasa da kimsenin ödü kopmuyor."

 

Arthur gözlerini devirdi, "Merlin, şatoyu havaya uçursan da kimsenin gözünü kırpacağını sanmıyorum artık. İlk haftalarda Camelot'u iyi eğittin."

 

"Benim suçum değildi!" dedi Merlin, yüzünü al basmıştı, "Biraz- hevesliydim, o kadar."

 

Arthur'un yüzü onun kızarmış yanaklarına eğilirken kaşları havalandı, gözlerinin içi muzur bir mavilikle parladı, "Hevesli, öyle mi?"

 

Dudaklar hafifçe yanağından kulağına geçerken Merlin burnunu onun yanağına gömdü, mırıldandı, "Sabah programın yok mu senin?"

 

"Hımm," diye mırıldandı Arthur ama dikkati daha çok Merlin'in boynuna kaymıştı, "Albert'e sonra gelmesini söyledim."

 

"Bu da birazdan buraya damlar demek," diye ona bakışlarını çevirdi Merlin.

 

Arthur bir iç geçirerek uzandı ve onun dudaklarına çabuk bir öpücük kondurdu, "Sanki hiç eğlenmemizi istemiyor gibisin, Merlin. En son ne zaman benim odama geldin?"

 

Merlin onun yüzünü yakalayarak kendine çekti ve dudaklarına uzun uzun bir öpücük kondurdu, "Bu gece geleceğim, söz," diye fısıldadı.

 

"Söz mü?" diye kararmış bakışlarını ona dikti Arthur, elleri Merlin'in belini kavramıştı, baş parmakları ısrarcı bir şekilde gömleğinden içeri kayıyordu. Merlin titreşen kirpiklerle ona yaslanırken Arthur'un parmakları biraz daha onu kendine çekti ve Merlin'in boynunda aralanmış dudaklarından hafif bir inilti çıktı- ve arkalarındaki kapı saygıyla üç kez vuruldu.

 

"Usta Merlin? Usta Merlin, acaba Kral'ımız sizinle mi? Acilen görüşülmesi gereken konular var da-" diye yalvaran bir ses dışarıdan duyuldu.

 

Arthur yüzünü Merlin'in omzuna gömerek bambaşka bir inilti çıkardı.

 

Merlin boğazını temizledi, Arthur'un sımsıkı dolanmış kollarının arasında kapıya doğru dönmeye çalışarak seslendi, "Evet Albert, şimdi geliyor."

 

"Niye Albion'daki en çalışkan adamı yanıma aldım ki, niye?" diye homurdandı Arthur, kollarının arasında hala Merlin'i sıkıyordu.

 

Merlin onunla birlikte geri geri yürüdü, Arthur'un kollarını çözmeyeceği anlaşılınca elini sandalyeye doğru uzattı, kırmızı bir kumaş odanın öteki ucundan parmaklarının arasına süzüldü. Merlin, pelerini yakalayarak Arthur'un omuzlarına attı, uçlarını bağlarken yüzünde hafif bir gülümseme vardı, "İşini ciddiye alıyor zavallı adam."

 

"İkinizin ortak sorunu da bu- hep iş, hep iş. Hiç bana zaman ayırmıyorsunuz," diye yakındı Arthur, yüzü neredeyse çocuksu bir mutsuzlukla kaplıydı, onun alt dudağı düştükçe Merlin'in yüzündeki gülümseme daha da genişliyordu.

 

Büyücü sonunda dayanamayarak bükülen dudağa bir öpücük daha kondurdu, "Hepsi senin için sevgili Kral'ım, hep."

 

Arthur dertli bir iç daha geçirdi, bakışları masanın üzerindeki parşömenlere döndü, "Ne üzerinde çalıştığını bile anlatmadın daha bana... bu kadar önemli, seni yemeğinden alıkoyacak kadar."

 

Merlin nazik ellerle onun parmaklarını belinden çözdü, "Belli bir şey yok daha."

 

Arthur ona baktı, "Önemli bir şey olursa bana söylersin, değil mi?"

 

Merlin onun gömleğini düzeltti, "Tabi," diye mırıldandı, bakışları göğsünde.

 

Arthur kırpılmayan gözlerle ona bakmayı sürdürünce bakışlarını kaldırdı ve sesi daha kesin bir ton aldı, "Önemli bir şey bulursam sana söyleceğim."

 

"Daha iyi," dedi Arthur ve kapıya döndü, "Çiçek dolabı yemeye başlamış, dikkat et."

 

Kral odadan çıkarken, "Albert! İşte aradığım adam-" sesi arkasından yankılandı, Merlin kapanan kapıya bakarak alt dudağını ısırdı.

 

Archimedes tünediği yerden onu kınarcasına, alçak bir sesle uzun uzun öttü.

 

***

 

"Geç kaldınız Lordum," diye yükseldi gülen bir ses.

 

Arthur, zarif lacivert elbisesi gümüş sırmalarla süslü genç kadının karşısında hafifçe eğildi, "Bağışlayın Leydim, Albion meseleleriyle meşguldüm."

 

Guinevere ona tek kaşını kaldırırken gülüşmeler yükseldi ve Kral Arthur, sağ tarafında bir boşluk bırakarak Yuvarlak Masa'daki yerini aldı. Gözleri Kraliçe'nin yanında oturmakta olan esmer bir şövalyeye takıldı, bütün ifadesi aydınlandı. "Lancelot- sonunda! Hoş geldiniz. İyi haberler var mı?"

 

Sir Lancelot ayağa kalktı, kolları resmi bir pozda arkasında kavuşurken yüzünde pırıl pırıl bir gülümseme vardı, "Evet, efendim. Büyük bir mutlulukla -ve özellikle de belirtirim ki Sir Leon'un sayesinde- Mercia'yla barış görüşmelerimizde mutlu sona geldiğimizi söylemek istiyorum."

 

Alkışlar koptu, Arthur'un sesi yükseldi, "Bravo, Leon!"

 

Masanın öteki ucunda oturmakta olan şövalye, Sir Bors tarafından sırtı gümbürdeyerek yumruklanırken sarı lülelerinin altında pembeleşti. "Lancelot abartıyor, gerçekten. Elena olmasa ben ağzımı bile açamayacaktım."

 

Arthur'un yüzünde bir sırıtış belirdi, "Sevgili karıcığına sevgilerimizi ilet."

 

Kraliçe araya girdi, "Unutmayın, Bahar Şenlikleri'nde ikinizi de görmek istiyorum bu defa."

 

"Evet, başka?" Mavi gözler tek tek şövalyelerin yüzünü taradı, "Gwaine döndü mü?"

 

Başlar iki yana sallandı, bir başka boş sandalyenin yanında oturan açık kumral saçlı, ince yapılı bir şövalye ayağa kalktı, hafifçe eğildi, "Hayır efendim ama haber yolladı- yolda oyalanmış, gecikiyormuş," dedi Sir Kay.

 

Masanın öteki ucundan Sir Bors göbeğini yerinden oynatırcasına derin bir iç çekti, "Gene başını ne belalara soktu bu oğlan."

 

Arthur'un gözleri Sir Percival'ı buldu, "Başka bir haber var mı peki?"

 

Percival de başını iki yana salladı, "Hayır efendim, Kutsal Ada hala sakin ve Druid'lerden de herhangi bir haber gelmedi."

 

Arthur derin bir nefes aldı, "Güzel. Öyleyse sizi daha fazla tutmayayım, yarınki şölende tekrar toplanırız."

 

Kral ayaklanırken elinde bir parşömen yığınıyla küçümen bir adam koşturarak onu izledi, Büyük Salon mırıltılarla doldu.

 

"Majesteleri, saray ambarcısı bir görüşme arzu ediyor!"

 

"Tamam Albert, koş getir adamcağızı, kaç kere dedim önden bekletme-"

 

"İyi iş, Leon..."

 

"Dönüşte Anber'den de geçtiniz mi? Şahane bir han vardı-"

 

"Sağ sağlim döndünüz ya..." diye fısıldadı içten bir endişeyle gözleri parıldayan genç kadın, yanındaki şövalyeyle Salon'dan ayrılırken.

 

Lancelot kollarının arasındaki parşömenlerin üzerinden ona baktı, yüzünde özlem dolu bir ifade vardı. "Kraliçemi daha fazla şampiyonsuz bırakamazdım."

 

Guinevere dolu dolu gözlerle ona gülümsedi.

 

İleriden bir ses Lancelot'u çağırırken şövalye zorlukla bakışlarını ondan ayırdı. Tekrar döndüğünde kahverengi gözlerde anlayış diler bir ifade vardı.

 

Guinevere hafifçe başıyla onu selamlarken Lancelot eğildi, sonra ikisi de ayrı yollara gittiler.

 

***

 

"F'ana ka'ff keff ş'övledim! O BENİM Ş'OPAM!!!"

 

"NE VAR YANİ- SENİN SOPANSA??"

 

"BAYAN CELIA!! BAYAN CELIA!!! DAYSIE BENİM Ş'OPAMI ALIYOĞV! AYY!"

 

"Çocuklar, çocuklar!" Soluk mavi cüppesinin içinde koşturarak gelen beyaz saçlı tombul kadın küçük bir oğlanla kız çocuğunu ayırdı. Sarışın oğlan çocuğu göz yaşları içinde bir avucunu burnuna tutmuş, ötekiyle var gücüyle hala tehditkar bir şekilde elindeki değneği sallayan küçük kızın kızıl örgülerinden birine yapışmıştı.

 

Kızıl saçlı kız saçını kurtardıktan sonra burnundan yüksek bir "hıh!" sesi çıkardı, elindeki sopayı yere atarak kollarını kavuşturdu. "Hemen de ağlıyor! Bence sen git evine- senden ne büyücü olur ne de şövalye!"

 

Küçük oğlan öfkeyle yere topuğunu vurdu, "Ş'eni babama ş'öyliycem! Göyüysün sen! En büyük şövalye benim babam!"

 

"En büyük şövalye Kral bir kere!!"

 

"Kıyallağ şövalyeden ş'ayılmaz ki ş'eni ş'alak!!"

 

Bayan Celia eğilerek ikisine de uyaran bir bakış attı, "Daysie, Lamorak- size ne demiştim hatırlıyorsunuz değil mi? Bir daha kavga ederseniz ikinizi de derse almam."

 

İki çocuk da utanarak başlarını öne eğdi. "Özür dileriz, Bayan Celia."

 

Mavi gözler ikisine de uzun uzun baktı, sonra doğruldu, "Hadi bakalım, siz de diğerlerinin yanına. Bugün ne yapıyorduk, söylemek isteyen var mı?"

 

Mavi cüppeli kadının etrafına doluşmuş on küçük kafadan aynı haykırış yükseldi, "FORBÆRNE!"

 

Bayan Celia olduğu yerde zıplayarak telaşla etrafına bakındı, ortalarındaki odun yığınından duman bile tütmediğini görünce rahatladı, "Ah- evet, evet ama çocuklar size kaç kere büyüleri öyle-"

 

Bir çığlık koptu, kumral bir kız koşturarak avlunun öteki ucundan geldi, "Bayan Celia! Ne oluy- ah bekleyin, bekleyin- Áblinn!"

 

Kız kendinden emin bir şekilde kaldırdığı elini indirirken Bayan Celia'nın cüppesinin arkasındaki ateş söndü, tombul kadın olduğu yere çöktü, genç cadı onun eline yapıştı, "İyi misiniz Bayan Celia?"

 

Kadıncağız ter içindeki yüzünü kuruladı, "Ah çok yaşlandım ben bu iş için ah, ah..."

 

Güleç bir ses avludan duyuldu, "Öyle demeyin, Bayan Celia- siz olmadan ne yaparız?"

 

Dört bir koldan, "Meeeeeer-liiiiin!!" çığlıkları koptu, beş ayrı minik kol merdivenlerden düşmeden inmeye çabalayan ince yapılı, siyah saçlı büyücünün bacaklarına yapıştı.

 

Bayan Celia'nın eli göğsüne gitti, yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı, telaşla doğrulmaya çabaladı, "Usta Merlin-!"

 

Merlin, biri sırtında, ikisi koluna, diğerleri de bacaklarına yapışmış çocukların altından neşeyle güldü, "Günaydın Bayan Celia. Nasıl gidiyor dersler?"

 

Tombul kadının yüzü pembeleşti, "Ah sizin gibi... deha zihinlerin ilgilenmesi gereken şeyler değil... küçük- küçük bir ateş yapmayı öğreniyorduk."

 

Yanındaki kız avucunun içine bir gülme gizlerken Bayan Celia telaşla ellerini savurdu, "Hadi, hadi çocuklar- Usta Merlin'i rahat bırakın. Hadi toplaşın bakalım, bu defa tek tek deneyelim. Daysie, sen başlamak ister misin canım?"

 

"ÖĞNCE HEYP O BAŞLIYOĞV ZATEN!" diye bir çığlık ve arkasından da bir kargaşa koptu, Merlin aceleyle avludan kaçarken tutulamamış bir kahkaha koptu, arkasından genç suç ortağı da peşine katıldı.

 

İkisi de gülerek talim sahasını geçerken Niniane'ın iri mavi gözleri ışıldıyordu, "Sabahki ders hep en zoru. İyi ki durdurma büyüsünü de göstermişsiniz, Usta Merlin."

 

Merlin ona doğru başını eğdi, "Kaç kere dedim Niniane- Merlin demen yeterli."

 

Çilli bir burun iki yana oynadı, hafif öne çıkık dişler pırıl pırıl bir gülümsemeyle ortaya çıktı, "Öyle derdim ama Bayan Celia'nın kalp krizi geçireceğinden korkuyorum."

 

Merlin güldü, ikili Camelot'tan ormana doğru çıkan patikada yürümeye başladılar.

 

Pelerini yere değen kız, eğilerek yerden bir şey aldı, "Sana bir şey gösterebilir miyim, Merlin?"

 

Merlin başını sallayınca Niniane ona heyecanlı bir bakış attı ve avucunu açtı. Küçük bir palamut tam ortasında duruyordu.

 

"Gebléw," diye fısıldadı genç kız.

 

Tohumdan önce yeşil bir filiz yükseldi, arkasından beyaz bir çiçek açtı, Niniane yüksek sesle nefesini tutarak başını kaldırırken filiz tekrar boynunu büktü.

 

Merlin onun düşen suratına gülerek elinden tohumu aldı. "Çok güzel Nin- ama biraz daha özenli olmalısın," dedi ve tohumu tekrar toprağa bıraktı, avucunu üzerinde tuttu, "Gebléwath," diye emretti.

 

Altın gözler ışıldadı, Niniane'ın hayranlık dolu nidasıyla bir filiz topraktan fışkırdı ve hızla büyümeye başladı, kısa süre içerisinde görkemli bir meşe ağacı az önce durdukları yerde dallarını göğe uzatıyordu.

 

Merlin muzip bir ifadeyle centilmence üzerindeki pelerini yere sererken ikisi ormanın yeni sakininin altına oturdular, Niniane derin bir iç geçirdi.

 

"İnanılmaz bir şey," dedi genç cadı, "Sanki hiç zorlanmıyor gibisin. Rowin diyor ki sen bizler gibi bunların hiçbirini öğrenmemişsin, doğru mu?" Mavi gözler merakla üzerine dikildi, "Böyle doğmuşsun?"

 

Merlin'in yüzü bulandı. "Evet," diye cevapladı, "İşte bu yüzden her seferinde başım belaya girdi."

 

"Ama- harika değil mi?" diye araya girdi Niniane, "İstediğin her an her şeyi yapabilmek?

 

Umut dolu gözler ona dönerken Merlin burukça gülümsedi, Niniane'ın coşkusu bulaşıcıydı, sihri de tıpkı onun gibi masum ve hevesliydi. Ona bazen Freya'yı hatırlatıyordu, daha genç, daha şanslı bir Freya'yı. Merlin öğrenmek için ona gelen her sihir sahibinin Niniane gibi olmasını her şeyden çok dilemişti. Eğer sihir, sonunda Albion'la barışacaksa, bunun yolu işte bu heyecanlı kızdı.

 

Merlin hafifçe kaşlarını kaldırırken, "Öyle mi gerçekten?" diye sordu, "Ya daha yürüyemezken evi ateşe vermek? Her an kaza çıkarabilecek bir bebeğin olsun ister miydin?"

 

Niniane'ın yüzü düştü, Merlin başını salladı, "Şimdi anlıyorsun değil mi? Farklı yeteneklerle doğmuş olmam, daha şanslıyım anlamına gelmiyor."

 

Çizgilerle belirlenmiş koyu mavi gözler dalgınlaştı, "Camelot'a ayak bastığımda tek bir büyü kitabım vardı- şimdiyse yüzlerce. Ben de hala öğreniyorum. Sadece bana.. sizlere olduğundan daha doğal geliyor," dedi Merlin ve sustu.

 

"Bazen Albion'un çağrısını içimde duyabiliyorum," diye mırıldandı, sesi ve kendisi buradan çok uzaktaydı, "Benimle konuşuyor."

 

Niniane bir süre sessizce onun devam etmesini bekledi, Merlin'in düşünceli hali  kaybolmayınca yavaşça, "Ne söylüyor sana?" diye sordu.

 

Merlin uykudan uyanırcasına silkelendi, kendi kendini paylar bir gülümseme yüzünde belirdi, "Önemli değil," diye yanıt verdi ve yerden başka bir palamut aldı, "Şu anda önemli olan seni bu büyüyü öğrenmen. Hadi, bir daha dene bakalım."

 

***

 

"Teşekkürler Nora- çekilebilirsin."

 

Pembe yanaklı hizmetçi hafif bir reverans yaptı, kibarca odadan ayrılarak Kraliçe'yi yalnız bıraktı.

 

Guinevere yatağın üzerine oturdu, eteğinin büzgüsünü çekiştirdi, dayanamadı ayağa kalktı, masanın üzerindeki saksıyı düzeltti, sonra tekrar elbisesinin kollarını düzeltti, cama yürüdü, perdelerle oynadı.

 

Çok geçmedi ki kapısı yumuşak bir tıkırtıyla vuruldu.

 

Gwen, "Girin," diye seslenirken bile hızla kapıya doğru yürüyordu, ağır meşe açılıp kapandı, koyu renk bir baş gözüktü.

 

Feryat eder gibi fısıltı, "Sonunda," diye Gwen'in dudaklarından koptu ve kollarını şövalyenin omuzlarına doladı.

 

Lancelot eğilerek genç kadını sımsıkı kucakladı ve yüzünü hafif lavanta kokan buklelere gömdü, "Özür dilerim, daha erken gelemedim."

 

Guinevere geri çekilerek gözyaşları içinde güldü, "Aylardır yolunu gözlüyorum," Esmer parmaklar hafifçe sakallı yüzü okşadı, "Birkaç dakika daha nedir ki?"

 

Nasırlı eller yumuşak hareketlerle önce onun yanaklarını sildi, sonra parmaklarını avucunun içine aldı ve dudaklarına götürdü, "Ayrı kaldığımız bir dakikayı bile seni düşünmeden geçirmedim," dedi Lancelot yüzü hafifçe gamzelenirken, "Korkarım ki Mercia ile ilgili anlatacak tek bir anım yok- aklım hep buradaydı."

 

Gwen güldü ve şövalyenin yüzünü avuçlarının arasına aldı, "Ben de seni çok özledim," diye fısıldadı.

 

Kumral bukleli baş ona doğru uzanırken Lancelot'un gözlerinden bocalar bir ifade geçti.

 

Ortalarındaki kapı yüksek sesle vuruldu ve cevap beklemeden kayıtsızca açıldı, kırmızı tunikli, altın bir baş içeri daldı. "Gwen, bu maşrapa siparişlerini sen mi verdin? Kaç testiye ihtiyacımız var bir türlü bulamadım-" Arthur duraksadı ve başını elindeki parşömenden kaldırarak odanın iki yanına ayrılmış Lancelot ve Guinevere'e baktı.

 

Lancelot sopa yutmuş gibi kaskatı dururken Guinevere kızarmış yanaklarla saçını kulağının arkasına aldı, hafifçe boğazını temizledi, "Çömlek siparişlerinin altına baktın mı?"

 

Kral tekrar kafasını eğdi, parmaklarının arasındaki parşömen kıvrılarak yere doğru biraz daha indi, "Ah- işte- buradaymış evet..." dedi ve küçük bir nida boğazından koptu, "Bu kadar tabağa gerçekten ihtiyacımız olacak mı?"

 

Arthur cevap beklemeden bir sandalye çekti ve masaya oturdu, "Nefret ediyorum şu şölen hazırlıklarından..." diye bir iç geçirdi, "Sabahtan beri Albert kuyruk gibi peşimde- daha yemek bile yemedim- Hanna!" Daha kimse ağzını bile açamadan Kral ayağa fırlamış, kapıyı açarak geçen ilk hizmetçiye seslenmişti, "Hanna lütfen bize mutfaktan üç servis getir, bir testi de Caerleon şarabı açsınlar- yeni mahsülden olsun ama."

 

Alçak bir mırıltı koptu, "Efendim, ben çekile-" diye başladı Lancelot.

 

"Bana katılmayacak mısınız?" Arthur'un yüzünde acınaklı bir ifade vardı, "Tek başıma yemekten nefret ediyorum ve Merlin gene ortalarda yok." Mavi gözler hüzünle masaya eğilir, tırnağının ucuyla tahtayı kazırken yumuşak bir bakış Kraliçe ile Baş Şövalye'nin arasında geçti, sonra ikisi de Kral'larının iki yanına, karşılıklı oturdular.

 

Gwen hafifçe parşömeni önüne doğru çekti, "Niye Albert seni rahatsız edip duruyor? Her şeyin listesini vermiştim ben ona."

 

Arthur bir iç daha geçirerek kağıdı tamamen bıraktı. "Bir sorun olursa gelmesini ben söyledim-" dedi ve özür diler bir ifadeyle ona döndü, "Daha misafir listesi yapılacak- seni meşgul etmek istemedim."

 

Gwen gülerek ona bir kaşını kaldırdı, "Arthur, çoktan listeyi yapmadık mı sanıyorsun? Kaç aydır hazırlanıyoruz şenliğe?"

 

Arthur yumruğunu alnına gömdü, "Bilmiyorum. Daha önce hiç bunlar bana kalmamıştı- bana kalsa zaten turnuva yapıyor oluyorduk!"

 

Gwen gözlerini havaya kaldırdı, geriye çekilerek elleri dolu tepsilerle içeri giren hizmetçilere yer açtı. "Evet, daha önce de söyledin. Birkaç bin kere."

 

Önüne konan tabağa gülümseyerek teşekkür eden Arthur sonra yalvaran bakışlarını Lancelot'a çevirdi, "Ne işe yarıyor bu şenlik sorarım. Herkes sarhoş olmaya bahane arıyor!"

 

Lancelot gülmesini tutamadı, şövalye başını eğerek yüzünü Kraliçe'den saklarken Gwen ikisine de okkalı bir bakış fırlattı, "İnsanların kutlamaya da ihtiyacı var. Üstelik Druid'ler için de bu önemli bir bayram, hatırlatmama gerek yok herhalde."

 

Arthur burnundan bir ses çıkararak kupasından bir yudum aldı, "Druid'ler zaten bizi çok seviyor. Üstelik Merlin'in dediğine bakılırsa, Bahar Şenliği onlarda oldukça... değişik kutlanıyormuş." Arthur'un yüzünden tuhaf bir ifade geçti, "Bol bereket... ve verim içeriyor. Merlin bir ara ateş karşısında çıplak dans edenlerden de bahsetti ama açıkçası o noktadan sonra daha fazla dinlemedim. Bu insanlarla her gün yüz yüzeyim- bütün ritüellerini öğrenmesem de olur."

 

Lancelot gülerken Arthur ona sırıttı, Gwen'in yüzünde ise hiç eğlenir bir ifade yoktu, "Çok insan eş bulmak veya çocuk sahibi olmak için bu bayramdan medet umuyor," Genç kadın ekmeğinden küçük bir parça kopardı, "Gülünecek bir durum göremiyorum ben."

 

Onu izleyen Lancelot'un yüzünden karışık bir ifade geçti, tabağıyla meşgul olan Arthur ise bir şeyin farkında değildi.  "Belki de bir büyü turnuvası yapmalıyız?" diye heyecanla çatalını savurdu, "Yapabilir miyiz?"

 

Lancelot hafifçe kaşlarını kaldırdı, "Pek akıllıca bir iş olacağını sanmıyorum Arthur. En son Merlin'e meydan okuyan büyücüyle neler olduğunu hatırlıyor musun?"

 

"Evet ama bu defa kurallar koyarız- rakibi patlatmak yok. Şatoyu ateşe vermek yok-"

 

"-canavar çağırmak yok, sel bastırmak yok-"

 

"Arthur, cidden- sonu yok bunun."

 

"Hiç eğlenceli değilsiniz, ikiniz," diye bir iç çekti Arthur. "Ne güzel, arkama yaslanıp Merlin'i izleyecektim."

 

"Zaten hep öyle yapmıyor musun?" dedi Gwen.

 

Arthur lokması boğazında kalarak öksürmeye başladı.

 

"Biraz daha şarap, Kralım?" diye tatlılıkla sordu Guinevere ve cevabı beklemeden maşrapayı kaldırarak kadehi doldurdu, hafif bir sırıtış dudağının kenarında oynuyordu.

 

Yanakları pembeleşen Arthur içkisini yudumladı ve daha da sesini çıkarmadı.

 

***

 

Altın rengi güneş gökyüzünde alçalır, ağaçların gölgeleri uzarken Camelot'u çevreleyen ormanın açıklığında bir büyücü, uzun ceketinin içinde kollarını kavuşturmuş, bekliyordu.

 

Çok geçmedi ki ağaçların arasından hışırtılar yükseldi ve dağınık kahkülleri kirli yüzüne düşen, arkasından yorgun bir at sürükleyen bir savaşçı, ormanın içinden çıktı.

 

Merlin ona onaylamaz bir bakış fırlattı, "Çok uzun süre kayboldun bu defa."

 

Gwaine dizginleri bıraktı ve kemiklerini kırarcasına Merlin'e sarıldı, alışılmadık bir şekilde gözlerinde yaşlar parlıyordu. "Merlin- seni görmek ne kadar güzel, tahmin bile edemezsin."

 

Merlin havaya bir toz bulutunun yükselmesine yol açarak onun sırtını sıvazladı, "Ne oldu sana böyle Gwaine?" Geri çekildiğinde kaşları iyice çatılmıştı, "Takip büyüm bir hafta önce izini kaybetti- nerelerdeydin?"

 

Gwaine hafifçe gülümsedi ama yüzü bitkindi, "Şurada, burada."

 

Gringolet burnundan bir soluma koyuvererek arkalarından Merlin'in omzunu dürttü. Merlin siyah atın sahibi gibi gösterişli yelesini okşayarak dizginleri yakaladı, öteki koluyla da Gwaine'in kolunun altına girdi, "Kaçışın yok, biliyorsun değil mi?"

 

Gwaine bir iç çekti ve uygun adım yürümeye başladı, "Yalan söylemeyeceğim Merlin- biraz boyumdan büyük dertlere girdim."

 

Merlin'in yüzündeki endişeli ifade daha da yerleşirken, "GWAINE AMCA!!" diye bir çığlık koptu, sonra tombul yanaklı iki sarışın baş (biri biraz daha küçük, öteki biraz daha büyük) kendini Gwaine'in bacaklarına attı.

 

"N'abersiniz bücürler?" Gwaine eğilerek eline ilk geçen oğlanı havaya fırlattı, havaya uçan Lonhengrin'den zevk dolu bir çığlık koparken Lamorak ellerini havaya kaldırdı, "Ben de, ben de!"

 

Gwaine onu da kucağına alıp fırlatırken hafif bir inilti kopardı, "Ne kadar büyümüşsün sen böyle?"

 

Lamorak dişsiz ağzını açarak parmağını soktu, "F'işim f'ıkıyoğ bak buğ'ağ'da!"

 

Gwaine sırıttı, "Bakayım? Ooo, kocaman adam olmuşsun sen yahu. Kızlardan n'aber?"

 

Küçük oğlanın bütün yüzü öfkeyle kızardı, "Kığşlar iyğrenç! Daysie HEP OYUNBOZANÇILIK YAPIYOĞ!"

 

Gwaine yüzünü ekşitti, sonra Merlin'e göz kırptı, "Bak ne diyeceğim, bunu aklında tut- oğlanlar hep daha eğlencelidir."

 

Merlin gözlerini devirdi, "Gwaine."

 

Kendi halinde, saman çatılı bir evin kapısı açıldı, dışarıya uzun boylu, çıplak kolları iri kaslı bir adam çıktı. Şaşkın bir ses koptu ve Percival yanlarına gelerek maymun gibi arkadaşının üzerine tırmanmış olan oğlanlarını topladı, "Çocuklar- hadi içeriye, anneniz yemeğe çağırıyor."

 

Lamorak, Lonhengrin'in elini tutarak koşturarak içeri giderken Gwaine sırıttı, "Kocaman olmuş senin sıpalar."

 

Percival sertçe Gwaine'in omzuna vurdu, uzanarak Gringolet'in dizginlerini Merlin'den aldı, "Üçüncü de yolda. Öyle kaçar gidersen yakında peşine bile düşer bu keratalar. Şimdi mi geldin?" diye sorarken şövalyenin gözleri Merlin'e kaydı.

 

Merlin başını salladı, gücü tükenmiş gibi hafifçe ona yaslanan Gwaine'in belini sıktı, "Ben Arthur'a haber vereyim, şövalye karargahına sen götürür müsün?"

 

Percival başını sallayarak Gwaine'i ondan devralırken şövalye hafifçe gülümsüyordu, "Bu ne hizmet, aziz dostlarım, beni duygulandırıyorsunuz."

 

"Ayağının üzerinde zor duruyorsun seni hergele- bir hafta daha gecikseydin Bors'la keşif turuna çıkacaktık."

 

"Kay haber vermedi mi? Toy oğlan- unuttu mu yoksa?"

 

"Yolda oyalanmışmışsın- zavallı çocuk haberi verse mi vermese mi bilemedi, niye seni bırakıp geldi diye üzerine yüklenince hele," diye cevapladı Percival ve iyice arkadaşını yüklendi. "Hadi, sana bir banyo hazırlasınlar- saçın bile seni terk etmiş, bu halde Camelot seni kaldıramaz."

 

"Seni hanım evladı- saçıma laf etme, bozuşuruz. Üçüncü de yolda mı dedin?"

 

"Hımm," diye başını salladı Percy, "Neredeyse senin adını koysak mı diye düşünüyorduk- hani anını yaşatsın diye bari."

 

"Tam zamanında dönmüşüm desene," diye inledi Gwaine.

 

***

 

Serin gece havasına karşın gürül gürül bir ateş, üzeri bir zamanlar tıka basa yiyecekle dolu bir masayı aydınlatıyordu. Elinde dolu bir kadeh tutan şövalyenin kuruyan saçları eski canlılığına kavuşmuştu, ancak sıcak banyonun, ateşin, yemeğin etkisiyle ağırlaşan göz kapaklarını kırpıştırarak pür dikkat onu dinleyen biri sarışın, öteki siyah saçlı iki adama odaklanmaya çalışıyordu.

 

"...sonra da dönüş yoluna geçtim işte," diye tamamladı Gwaine boynundaki derin balta izini kaşıyarak, sağ omzunu işaret etti, "Buraya gelene kadar da kuşağı taşıyordum, tam seni görmeden önce kumaş parçalandı, Merlin."

 

"İyi olmuş," dedi Merlin hiddetle, "Nerede bu Bertilak'ın şatosu?"

 

"Merlin," diye hafifçe itiraz etti Arthur.

 

"Ne?"

 

"Lord Bertilak gene de hayatımı bağışladı, Merlin," diye alçak sesle mırıldandı Gwaine, "Kellemi de uçurabilirdi."

 

"Kendi kendine saçma sapan insanların peşine düşmeseydin, bunların hiçbiri olmazdı," diye söylendi Merlin, "Hangi aklı başındaki adam kendine Yeşil Şövalye der ki zaten?" [1]

 

 

Arthur uzanarak Gwaine'in omzunu sıktı, "Sağ sağlim döndüğüne sevindim, Gwaine." Yüzünde içten bir ifade vardı, "Ama evet- bir dahaki sefere böyle gereksiz maceralara atılıp Kral'ını dertten derde sokacağın zaman, rica ediyorum kendine engel ol. Seni çok merak ettik."

 

Gwaine hafifçe gülümseyerek başını öne eğdi, yorgun gözlerinde umut dolu bir pırıltı yanıp söndü, küçük, çapkın bir gülümseme ağzının kenarında oynadı, "Bu sonunda teklifimi kabul mu ediyorsunuz demek oluyor?"

 

Arthur'un yüzü hafifçe oynadı, Merlin ise ona yavru sincaplara ve bebek kirpilere sakladığı bir bakış attı, sonra kollarını açıp içtenlikle ona sarıldı.

 

Gwaine'in yüzü düştü, "Ah ne yaptın Merlin, şimdi işte zavallı bir hale düştüm," diye sızlandı ama o da Merlin'e sarılmayı ihmal etmedi. "Neyse... ben de gidip karargahta kimse kalmış mı bir bakayım... herkesin bir evi ve ailesi var elbette... saat de geç oldu..."

 

Merlin'in kaşı gözü ısrarla oynarken Arthur yüksek sesle bir iç geçirdi, "Gwaine, biraz daha kal. Merlin de sana son yaptığı deneyi anlatsın."

 

Merlin mutlulukla, "Meredor'dan bana getirmişler, Maran çiçeği," diye anlatmaya başladı, "Kabus canavarı anlamına geliyormuş ama cidden- bence haksızlık ediyorlar- tamam belki yanından geçerken bir iki parmağını kopartmaya çalışıyor ama- eğitmeye çalışıyorum- yavaş yavaş alışıyor-"

 

"Merlin başucunda o yaratıkla mı uyuyorsun?!" diye feryat etti Arthur.

 

"Evcilleşti tamamen! Hem bir hediyeydi o- gerçi, bilmiyorum belki de tam hediye sayılmazdı ama-"

 

"O çiçek yarın o odadan gidiyor, derhal."

 

Gwaine gülerek ikisinin atışmasını izlerken bacaklarını sedirin üzerine uzattı ve geriye yaslandı, mır mır mır konuşmalar devam eder, şöminedeki ateş köze dönerken şövalyenin başı yavaş yavaş yana düştü, karnının üzerindeki bir el tedirgince kılıcına gider gibi irkilip açılırken odadaki sesler azaldı.

 

"Réowan," diye fısıldadı Merlin ve sandalyelerden birinin üzerine atılmış olan kürk, genişleyerek rahat bir battaniyeye döndü. Şövalye, Merlin yavaşça üzerini örttüğünde bile kıpırdamadı.

 

"Yol boyunca doğru dürüst uyuduğunu sanmıyorum," diye mırıldandı Merlin, Gwaine'in hırpalanmış yüzünü incelerken.

 

"Şimdi ben de senin odanda uyuyabileceğimi sanmıyorum," diye içini çekti Arthur ve mumları söndürerek yatağına doğru yönlendi, "Hadi öyleyse," diye mırıldandı.

 

Merlin bir an tereddüt etse de Arthur'un ısrarcı bakışları altında pes etti, o da üzerinde bir pantolon ve beyaz iç gömleği kalacak şekilde soyunarak yatağa girdi.

 

Neyse ki Arthur da Gwaine odadayken daha fazlasına kalkışmamıştı, yatağın ortasına ilerleyerek Merlin'e sokuldu, beline sarıldı, "En azından yanımda uyuyabilirsin bu gece," diye mırıldandı burnunu Merlin'in ensesine gömerken.

 

Merlin onun kollarının arasında geriye dönerek yüzünü avucunun içine aldı, ikisi yavaş bir öpücük paylaştıktan sonra Merlin tekrar sırtını döndü, Arthur'un elini avucuna aldı.

 

Sessizlikte Merlin'in parmakları, onunkileri sıkarken Arthur mırıldandı, "Her şey yolunda mı Merlin?"

 

Başının arkası gözüken Merlin önce başını aşağı yukarı salladı, sonra duraksadı, yavaşça iki yana salladı.

 

Arthur'un kalbine bir şey indi sanki. "Neyin var?" diye fısıldadı ve doğrulmaya çalıştı, Merlin'in yüzünü görmeye çabaladı.

 

Merlin'in geriye uzanan eli onu durdurdu, tekrar yatağa yatırarak mırıldandı, "İyiyim, bir şeyim yok... bir şey buldum sadece... ve beni endişelendiriyor, o kadar."

 

"Seni endişelendirecek bir şey?" diye sordu Arthur giderek artan bir tedirginlikle, "Orduyu savaşa mı hazırlamalıyım?"

 

Merlin burukça güldü. Arthur başını onun yastığına koyarak iyice Merlin'e sokuldu ve sezgilerine güvendi, "Daha farklı bir şey öyleyse- Emrys yazmalarını mı okudun?"

 

Merlin'in vücudu kaskatı kesildi. Arthur sızlandı, "Merlin- kaç kere söyledim..."

 

"Ne söylediğini biliyorum," dedi Merlin usulca.

 

"Öyleyse niye hiç dinlemiyorsun?" diye mırıldandı Arthur yavaşça onun parmaklarını okşarken, "Geçmişle ilgili neler bulursan bul, o kişi şimdi sen değilsin... niye bunun bu kadar seni etkilemesine izin veriyorsun?"

 

Merlin dönerek koyulaşmış mavi gözleriyle ona baktı, "Sana gösterdiklerimden bir tanesini bile okudun mu? Neler dediğini biliyor musun?"

 

Arthur gözlerini ona dikti, "Hayır, niye biliyor musun? Çünkü umursamıyorum. O çılgın, deli büyücü isterse dünyayı yıkmış olsun- umrumda değil Merlin, çünkü sen o kişi değilsin."

 

Merlin'in bakışları ona meydan okudu, "Nasıl bu kadar eminsin?"

 

Arthur'un gözlerindeki ifade yumuşadı, "Nasıl bunu bana sorabilirsin?" dedi yavaşça, "Yaşadığımız o kadar şeyden sonra seni tanımıyor muyum, Merlin?"

 

Koyu mavi gözler eğildi, kirpiklerle gölgelendi, "Bazen ben de kendimi tanıyamamaktan korkuyorum."

 

Bir el, yavaş hareketlerle yüzünü okşadı, "Bırak da ben sana söyleyeyim öyleyse," diye fısıldadı Arthur, "Sen Merlin'sin, benim sakar, muzip- gönlü fazlasıyla geniş, canavar çiçekleri bile başucunda besleyen büyücüm, Albion'daki gelmiş geçmiş en büyük güç senin elinde, ama gene de burnu havada Prens'leri koruman altına alıp kendine aşık edebiliyorsun. Camelot sen olmadan bir hiçti, şimdiyse dünyanın en mutlu Kral'ının evi." Arthur hafifçe burnunu ona doğru kaldırdı, "Şimdi bana inanıyor musun?"

 

Mavi gözler buluştu, Merlin'inkiler yaşlarla parlıyordu, alt dudağını ısırdı, "Ahmak demeyi unuttun."

 

"Ne?"

 

"Burnu havada, ahmak ama çok sevgili Prens- Kralım," diye düzeltti Merlin.

 

Arthur'un yüzü hafif bir gülümsemeyle ikiye ayrıldı, kaşları havaya oynadı, "İyi peki, öyle olsun. Yaşlı kocakarılar gibi kurup durmayı kesecek misin?"

 

Merlin alınmadı bile, sadece yüzü düştü.

 

"Merlin," diye bir iç çekti Arthur ve daha da sıkıca ona sarıldı, "Sende yanlış olan hiçbir şey yok, inan bana. Sana söz veriyorum."

 

Merlin cevap vermedi, ama daha Arthur'a sokuldu ve gözlerini kapadı, bir süre sonra ikisi de yorgun bir uykuya dalarken, Merlin'in zihninin bir köşesi hala aynı soruyla meşguldü, nasıl bu kadar emin olabilirdi?

 

***

 

Üzerine çöktükleri toprak aman vermiyordu, bir kaya kadar sert ve soğuktu. Kuzeyden esen rüzgar beraberinde dondurucu kış havasını ve yüzlerine çarptıkça yakan buz taneciklerini de sürüklemişti, gri gökyüzündeki tek renk, karşılarındaki şatonun burçlarında dalgalanan siyah bayrakların üzerindeki altın parıltıydı.

 

Uther kılıcını daha da sıkı kavradı. Yanına dev bir kılıç taşıyan bir adam çöktü, koyu renk pelerininin kürklü başlığı hırpani yüzünü gözlerden gizliyordu. Ancak bir annenin sevebileceği bir yüzdü bu, şövalyenin gözleri istemsizce adamın alnından başlayıp karışık sakalında biten dövmeyi izlerken, dövmenin bir yara izi gibi üzerinden geçtiği tek bir altın göz parladı ve büyücünün dudağında bir sırıtış oynadı.

 

"Heyecanlı mısın, Uther?" diye sordu uğursuzca, izlerle çizilmiş gizemli bir haritaydı adeta, toy bir delikanlı da olabilirdi, kırkında bir adam da. "Kral'ına ihanet etmek üzeresin."

 

Genç Lord öfkeyle başını dikleştirdi, "Vortigern benim Kral'ım değil-" diye dişlerinin arasından tısladı, "O alçak yılan hem babamızı, hem de ağabeyimizi katletti. Topraklarımıza ihanet etti. Tahta oturmaya layık değil o-"

 

Ambrosius'un yüzünde tekinsiz bir gülümseme belirdi, eldivenli eliyle delikanlının omzunu yakaladı, "İyi. Böyle devam et- o ateşi körükle. Yakında yeni bir Kral'a hizmet ediyor olacaksın," dedi ve başıyla yanlarındaki adamı selamladı büyücü, ağabeyi kavuşmuş kollar ve katı bir ifadeyle cevap verdi.

 

"Bizimle kalacak mısın, büyücü?" diye sordu sert bir sesle Aurelius, kirli sarı kahkülleri alnına düşüyordu, "Korkak Vortigern'in ordusuna karşı bizim yanımızda dövüşecek misin?"

 

"Bastıkları toprakları kül edeceğim," diye söz verdi Ambrosius iç ürperten bir sakinlikle ve her nasılsa bu, boş bir tehdit değildi.

 

***

 

Mavi gözler kırpışarak açıldığında karşısında merakla onu izleyen açık kahverengi bakışlarla karşılaştı, tek bir kaş kalkıktı, "Eee ne oldu? Şansımı kaçırdım mı?" dedi Gwaine, fütursuzca yatak ucuna yayılmıştı, umut dolu bakışları ikisinin arasında gidip geliyordu.

 

Arthur homurdanarak yorganı kafasına çekti. Yatağın karanlık köşelerinden bir yerden Merlin'in boğuk sesi duyuldu, "Dün gece olduğun yerde sızdığın düşünülürse, evet."

 

"Ah, hadi-" diye sırıttı onlara Gwaine, sevgili büyücüleri şeklinde bir gölge, göreni korkutacak kadar çılgın bir saç yığınıyla sürünerek yataktan kalkıp odanın bir ucuna kaybolurken, "Kimse zavallı, yorgun bir yolcuyu ikinci bir şanstan mahrum bırakmaz. Nerede benim eve hoş geldin hediyem?"

 

Yorganın içinden Arthur'un asabi homurtusu duyuldu, "Ha ha ha çok komik, şaka bitti tamam- bırak artık şunun peşini Gwaine."

 

Dolabın içine kaybolmuş olan Merlin'den hafif bir gülüş duyuldu, arkasından Gwaine'in itirazı yankılandı, "Teklifim sadece Merlin'le sınırlı değil, farkındasın değil mi?"

 

Bir an altın bir baş ve şaşkınlıkla açılmış tek bir mavi göz yorganın altından gözüktü, içlerindeki alevle sırıtan kahverengi bakışların karşısında Arthur söylecek söz bulamamışa benziyordu.

 

Güm diye dolabın kapağı kapandı. "Doğru mu duydum? Az önce gerçekten Arthur'a uygunsuz teklifte mi bulundun?"

 

Arkalarında çekmeceler gürültüyle açılır kapanır, zırh koleksiyonu tangırtıyla sağa sola düşerken, Merlin'in söylenmeleri ta bitişik odadan duyuluyordu.

 

Arthur derin bir iç geçirerek yatakta doğruldu.

 

Gwaine'in yüzü ekşi bir limon yutmuş gibiydi. "Şey-" diye mırıldandı, "Yani... geçici bir şey değil mi, aranızdaki?"

 

Masanın üzerindeki su tıslayarak buharlaşırken Arthur içini çekti, "Hayır... biraz daha özel."

 

Gwaine utanmış gözüküyordu, "Sandım ki Gwen'le evlenince sen..."

 

Arthur, Gwaine'in içten bakışları karşısında balon gibi söndü. "Guinevere- benim kraliçem," diye başını salladı ve ekledi, "Ama- karım değil..." Mavi gözler üzerine dikildi, "Senin de hassaslıkla dile getirdiğin gibi bu konu birçok kez sorun olarak önümüze getirildi, hem saray mensupları, hem de onun tarafından," diye başıyla içeride odayı yıkmakla meşgul olan Merlin'i işaret etti Arthur.

 

"Ah," diye mırıldandı Gwaine küçülmüş bir sesle, "Çok mu fena çuvalladım?"

 

İki şövalye yüksek bir şangırtıyla olduğu yerde sıçradı.

 

"Biraz," diye boyun eğdi Arthur, hafif bir gülümseme yüzünde oynuyordu.

 

"Galiba ona sakinleşmesi için biraz zaman vereceğim," diye ayaklandı Gwaine, "Misafirlik sınırımı birazcık aştım- talimde görüşürüz, Arthur."

 

"Gwaine-" diye onu durdurdu Arthur'un sesi, ayağı kalkmış, odayı geçiyordu, şimdi yüzünde o ona has sükûnetli Kral ifadesi vardı, "Camelot'tan ayrıldığında... neyin üzerine gittiğini biliyorum."

 

Gwaine ondan gözlerini kaçırmadı, "İkinize alan vermek istedim. Öyle tercih edersin diye düşünmüştüm."

 

"Etmiyorum," dedi Kralı kesin bir tonla, "Sen en iyi şövalyelerimden birisin. Kendi başına çekip gitmeni istemem." Arthur tereddüt etti, bakışları içeri odaya gidip geldi. "Ama eğer- içinden öyle geçiyorsa..." dedi ve sustu.

 

Gwaine başını iki yana salladı, "Hayır. Benim yerim burada, sana hizmet etmek. Merlin kalbimde hala bir yer tutuyor," dedi ve devam etti, "Ama kör bir adam bile ikinizin kaderlerinin birbinize ait olduğunu görebilir."

 

Arthur yutkundu, yüzünde hem rahatlamış, hem de duygulanmış bir ifade vardı, omzunu sıktı, "Sana borçluyum," dedi alçak bir sesle.

 

"Borcun falan yok."

 

"Arkadaşça bir iyilik, öyleyse. Hiçbir şey Merlin'in benim için değerinin yerini tutamaz ama eğer senin için yapabileceğim bir şey varsa- herhangi bir şey..."

 

"Aklımda tutarım," diye içini çekti Gwaine. "Söylesene, öncesinde... hiç bizi kıskandın mı?"

 

"Delicesine," dedi Arthur.

 

"Şahane," dedi Gwaine mutlulukla.

 

***

 

"Gwen!" diye neşeli bir ses avluda yankılandı ve süslü bir at arabasının kapısı açıldı, dışarıya pembe yanaklı, sarı bukleleri tepesinden düşen, karnı burnunda bir kadın indi.

 

Kraliçe'nin gözleri irileşti ve elindeki gülleri konuşmakta olduğu bahçıvanın eline tutuşturarak ona koşturdu, "Elena! Ne yapıyorsun burada- Leon seni almaya gelecekti hani!"

 

Bir eli karnında, ötekiyle ona yardım etmeye çalışanları iteleyen Leydi Elena gülerek onun koluna girdi, "Daha fazla bekleyemedim- tek başıma şatoda o kadar sıkıldım ki! Gelip Camelot'ta neler hazırlanıyor göreyim dedim."

 

"Delisin sen," diye güldü Guinevere ve Nora'ya işaret etti, "Git Leon'u bul, biri de misafir odasını hazırlasın... dinlenmen gerek, bu kadar yolculuk sana iyi değil."

 

"Ah yapma, sevgili kocacığım bu kadar heyecana dayanamayabilir," diye sızlandı Elena, iki genç kadın yavaş yavaş merdivenleri çıkarken arkalarından yüzünde bir dehşet ifadesiyle küçücük bir çantayla tombul bir kadın geliyordu, "Bu kadar mı eşyan?" diye küçük bir nida kopardı Gwen.

 

Elena sırıttı, "At sırtında geliyordum neredeyse- ama herhalde zavallı Bathilda'nın kalbi dayanmazdı, bir de tabi küçük prensesimiz itiraz etti," dedi ve sevgiyle karnını okşadı genç kadın, "Sadece bir şenlik elbisemi getirdim, zaten üzerime başka bir şey olmuyor!"

 

Gwen gülmesine engel olamadı, o da uzanıp hafifçe bebek göbeğini okşadı, "Bugünlük idare et- yarın sana terzimizi çağırayım, inanılmaz bir dikişi var, bayılırsın."

 

"Ah hep en güzel şeyleri söylüyorsun Gwen!" diye cıvıldadı Elena, "Arthur nasıl, hala turnuva hayalleriyle mi yaşıyor?"

 

"İnanamazsın-" İki kadının gülüşmesini apar topar koridora dalan sarı lüleli, dehşet içerisindeki bir adam kesti, üzerinde boydan boya bir su lekesi vardı.

 

"Elena! Sen- burada- nasıl?!" Sir Leon yanında sadece bir arabacı ve nedimesiyle tek başına yolculuk etmiş hamile karısına bakakalırken Gwen kıkırdıyordu, "Ben sizi başbaşa bırakayım, hoş geldin tekrar Elena."

 

"Teşekkür ederim, sonra seni bulurum ama-" diye tehdit etti Elena ve nutku tutulmuş kocasına döndü, "Hayatım, ben geldim."

 

Anlaşılmaz sesler şövalyeden yükselirken Nora, beyaz önlüğüne gömdüğü kıkırtısına engel olamadı, "Çok çekeceği var Lord Leon'un, eğer kızları da annesine benzerse..."

 

Kraliçe yüzünde muzip ama ayıplar bir ifadeyle onun koluna girdi ve karı koca mutlu buluşmalarını yaşarken nedimesini koridordan yönlendirdi.

 


[1] Sir Gawain ve Yeşil Şövalye çok bilinen bir Arthur efsanesidir. İngilizce özetini buradan bulabilirsiniz ama ben de kısaca buraya özetleyeyim:

 

Efsaneye göre bir Yuvarlak Masa toplantısında tepeden tırnağa yeşiller içindeki dev bir şövalye çıkagelerek herkese meydan okur; biri kendi baltasıyla ona bir darbe indirebilirse, bir yıl ve bir gün sonra o da aynı darbeyi iade edecektir. Sir Gawain meydan okumayı kabul eder ve devin başını tek bir darbede ayırır. Ama Yeşil Şövalye ölmez ve kellesi yerden alarak bir yıl sonra Yeşil Şapel'de hesaplaşacaklarını söyleyerek, oradan ayrılır.

 

Zamanı gelince Sir Gawain, Yeşil Şapel'i bulmak için yola koyulur, uzun maceralar ve tehlikelerden sonra, açlıktan ölmek üzereyken muhteşem bir şato önüne çıkar, burası Lord Bertilak de Hautdesert'in ve güzel karısının şatosudur. Gawain'i konuk edip ağırlarlar, Yeşil Şapel'i aradığını duyunca Bertilak gülerek şapelin şatoya çok yakın olduğunu söyler ve Gawain'in şatoda ağırlamayı teklif eder. Ve kaldığı sürede de ava gitmeden önce bir öneride bulunur, Lord Bertilak yakaladığı her şeyi Gawain'e verecektir, ancak karşılığında da Gawain o gün şatoda ne kazandıysa onu alacaktır. Gawain bunu kabul eder.

 

Lord Bertilak gittikten sonra, karısı Gawain'i yatak odasında ziyaret eder, amacı onu baştan çıkarmaktır. Gawain kibarlığı elden bırakmadan onu reddeder, Lady Bertilak onun gerçekten efsanevi Sir Gawain olup olmadığını sorgular, çünkü Sir Gawain hiçbir kadını odasından bir öpücük bile almadan bırakmaz. Bunun üzerine Sir Gawain onu tek bir öpücükle gönderir. Lord Bertilak avdan dönüp öldürdüğü geyiği ona sununca da karşılığında karısının öpücüğünü ona verir, sorulduğunda nereden edindiğini açıklamaz.

 

İkinci gün, avlanan ayı, iki öpücükle değiş tokuş edilir. Üçüncü sabah ise Lady, üç öpücük dışında şövalyeye bir de altın bir yüzük vermek ister, Gawain reddedince, onun yerine belindeki ipek yeşil kuşağı verir, söylediğine göre şövalyeyi zarar görmekten koruyacaktır bu kuşak. Üç öpücük karşılığında Lord Bertilak'ın avladığı tilkiyi alır Gawain ama kuşağı kendinde saklar.

 

Ertesi gün, Gawain Yeşil Şapel'e doğru kuşakla beraber yola çıkar. Yeşil Şövalye'yi baltasını bilerken bulur, anlaştıkları üzere darbesini almaya geldiğini söyleyerek boynunu eğer. İlk balta sallayışında irkilir, Yeşil Şövalye onunla alay eder. İkincisi ve üçüncüsünde Gawain kıpırdamaz, ancak üçüncüsünde Yeşil Şövalye hafifçe onu boynundan yaralar.

 

Arkasından Yeşil Şövalye kimliğini açıklar; Lord Bertilak'ın ta kendisidir. Tüm bunları Sir Gawain'in ahlakını ve dürüstlüğünü sınamak için (ve bir de Kraliçe Guinevere'i ölümüne korkutmak için) Morgan le Fay'in yardımıyla düzenlemiştir. Utanç dolu Gawain oradan ayrılırken, yeşil kuşağı başarısızlığının ve günahlarının bir simgesi olarak üzerinde taşır, eve döndüğü zaman da onu teselli etmeye çalışan Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri onun bu macerasını hatırlamak adına senede bir yeşil kuşak bağlamaya ant içer.