Actions

Work Header

All Equals Around the Round Table

Chapter Text

 

"Sağ! Sol! Sağ! Sol! Sağ! Hızlı, daha HIZLI! Kendinize şövalye mi diyorsunuz?! Yaşlı nineler sizi! Eniklerim bile sizden daha hızlı koşuyor! Hadi, Gwaine! Elyan, tabanların kalksın, göreyim!"

 

Pırıl pırıl parlayan bahar güneşinin altında saatlerdir koşmakta olan beş adam -en kıdemli beş Camelot Şövalyesi- birbirinin ardına çimlere yığılırken, Prens'leri söylene söylene kılıcını sapladığı yerden çekerek dehşetle üstlerini izleyen acemi birliğine doğru ilerledi.

 

Şövalyelerden içlerinde tek başına (şu anda terden suratına yapışmış) saçlarına çeşitli nameler yazılmış olanı, iki-üç metre sürünerek oturduğu kütüğün üzerinden onlara acımayla bakan siyah saçlı, ince yapılı hizmetkarın ayaklarının dibine yığıldı.

 

"Tanrılar aşkına," diye sırtüstü devrildi Gwaine, hırıltılar içerisinde ciğerine nefes çekmeye çabalayarak, "Şövalye... olmanın... bu kadar... acı verdiğini... bilseydim... hiç... zahmet... etmezdim..."

 

Merlin anlayış dolu sesler çıkararak ona su kabını uzattı. Birbiri ardına şövalyeler Gwaine'in yanına dökülürken Merlin tekrar kucağındaki ağır zırhı ovalamaya döndü. Dizlerinin üzerine çökmüş olan Elyan inleyerek baldırlarını ovuşturdu, "Niye... niye Arthur bizimle beraber koşmuyor?"

 

Lancelot derin nefesler alarak ağzına akan suyu yutkunmaya çabaladı ve kabı Sir Leon'a uzattı, alnını elinin tersiyle sildi, "Arthur şafaktan beri koşuyor."

 

Sir Leon kana kana sudan içtikten sonra rüzgardan dağılmış sarı lülelerini sallayarak başıyla onayladı, "Meydanı turladı. Hem de iki kez. Talimin öncesinde ve sonrasında."

 

Şu anda kafası Merlin'in dizlerine yaslanmış olan Gwaine alçak bir ıslık çalarak kaşlarını kaldırdı, "Vay canına, o derece bastırılmış durumda yani..."

 

Gwaine eliyle kabaca alt tarafları gösterirken Elyan bayıldığı yerden onu tekmeledi, "Ağzını topla!"

 

Gwaine burnundan bir ses çıkararak tehditkar ayağı iteledi, "Hadi oradan- kimse Arthur'un onurunu sorgulamıyor. Ama gene de bir adamın bazı ihtiyaçları olur yahu..." Gwaine başını kaldırarak konuya yorumsuz katılmakta olan Merlin'e göz kırptı, "Merlin biliyor ne demek istediğimi, değil mi Merlin?"

 

Merlin şaşkınlıktan elindeki bezi düşürdü, "Ne?!"

 

Dört çift göz genç hizmetkara döndü.

 

"Hadi," diye onun dizine bir şaplak yapıştırdı Gwaine dili dışarıda bir köpek gibi sırıtıyordu, "Halimize bak, biz zavallı müsveddelerden bir umut kalmadığına göre çapkın maceralarını paylaş da senden sebeplenelim bari."

 

Bir sürü sırıtış çeşitli suratlarda belirmeye başlarken, "Merlin'in sevgilisi mi var?" diye sordu Elyan büyük bir memnuniyetle.

 

Lancelot ve Leon bile merakla Merlin'e bakarken, Merlin kızararak çeşitli miyavlamalar çıkararak kafasını bacaklarına sürten Gwaine'i ittirdi,  "Hayır, yok! Tabi ki de yok, o da nereden çıktı?!"

 

Gwaine rahatça sırtını ve dirseklerini kütüğe yerleştirdi,  "O halde nereye sıvışıyorsun her gece gizli gizli, hımm?" diye kaşlarını oynattı.

 

Merlin son derece haksızlığa uğramış ve içerlemiş bir şekilde cila bezini düştüğü yerden kaptı, "Hiçbir yere! Zavallı saman yatağımda yorgunluktan kendimden geçmiş bir şekilde uyuyorum! Kendine saygısı olan her saray hizmetlisi gibi!"

 

Gülüşmeler küçük gruptan koparken Gwaine neredeyse burnuna sokulmakta olan bezi kaale almadı. "Hayır uyumuyorsun, sevgili arkadaşım. Çünkü dün gece ben o zavallı saman yatağındaydım ve sen orada yoktun."

 

Lancelot bir bakışta Merlin'in bocalayan yüzünü çözerken, bakışları anlayışla yumuşadı, destek olurcasına Merlin'in yanına, kütüğe oturdu, Gwaine'e dürüstlüğü su götürmez bir bakış attı. "İtiraf etmeliyim, dün Merlin'e ben eşlik ediyordum. Geç saate kadar dışarıdaydık."

 

Merlin rahat bir nefes aldı, "Evet!.. Dün... dün bir iki işim vardı, Gaius için..."

 

"Ne gibi işlermiş bunlar?" diye üsteledi Gwaine daha da sırıtarak.

 

"Ot! İlaç! Hasta insanlar! Kıkırmayı kes, seni manda kafalı-"

 

Bir gölge tepelerinde belirdi, öğle güneşi altın rengi saçların arkasında parlarken bir çift el bele kondu, "Eğer hizmetkarımı utandırmayı bitirdiyseniz bana katılmanızı rica edecektim, saygıdeğer şövalyelerim. Sizlere çok zahmet olmayacaksa eğer?"

 

Acı dolu inlemeler koptu, aralarında muhtemelen en fazla tesiri olan Sir Leon acıklı gözlerle başını kaldırdı, "Arthur... Efendim... saatlerdir koşuyoruz. Kim kılıç talimi yapacak sonra? Nöbetçileri denetlememiz lazım... Camelot'un bize ihtiyacı var..."

 

Arthur, o ordulara hükmeden ifadesiyle tek tek hepsini süzdü, "Camelot'un çakı gibi kahramanlara ihtiyacı var. Kılıçlarınızla zaten ne kadar usta olduğunuzu çoktan biliyorum. Zıpkın gibi olmalısınız ki size daha fazla sorumluluk verebileyim." Kolunu açtı, "Bakın Sir Percival'a! Hepiniz onu örnek alın! Sizden daha genç ama nasıl da formunda!"

 

İçerleme dolu bakışlar sabahtan beri bir kez durup nefes almamış ve hala aralıksız koşan genç şövalyeye döndü. Percival talim alanının öteki yakasından mutlulukla onlara el salladı.

 

Lancelot elini yüzüne kapadı.

 

Gwaine derin bir iç geçirdi. "Şu çocuğu çok seviyorum ama bazen kör bıçakla doğrayasım geliyor."

 

Arthur tekrar uzaklaşırken Leon belini tutarak doğrulmaya çabaladı, "Bir de bana sor. Siz çapulcu sürüsü gelmeden önce tek iyi şövalye bendim. Şimdi evime bile gidemiyorum."

 

Lancelot, Elyan'ın elini yakalayıp onu kaldırdı, "Hadi, sizinle yarışalım. Sona kalan herkesin çizmelerini parlatır."

 

Gwaine'in bir anda gözler faltaşı gibi açıldı, "Ne?! Hey!!"

 

Şövalyeler ardı ardına fırlarken Merlin gülmeye başladı. Ah evet, Camelot şimdiden çok daha tatlı bir yer haline gelmişti.

 

 

***

 

"Ve yarın şafakta tekrar! Bu defa bütün zırhınızla!" diye arkalarından bağırdı Arthur, Yuvarlak Masa Şövalyeleri çeşitli "ahhh" ve "ıııhhh"larla şatoya doğru ilerlerken.

 

Merlin, Arthur'un miğferini, omuz levhasını ve örme zincirini toparlayarak arkasına takıldı. Gwaine ıslak başını çeşmenin altından çıkarırken Arthur'un eldivenlerini, vatkasını, kılıcını ve içtikten sonra da su kılıfını Merlin'inin açık kollarına tutuşturmasını, bir yandan da ikilinin sürekli devam eden karşılıklı atışmasını izledi.

 

Arthur hızlı hızlı ilerlerken Merlin geride, kollarındaki yığını dengelemeye çabaladı. Koridorun öteki ucundan turkuaz ve beyaz önlükler içinde bir figür belirdi, koşuşturarak son anda Merlin'in ellerinden düşenleri yakaladı, Merlin minnettar bir ifadeyle Gwen'le aralarında yükleri paylaşırken (Merlin hala ağır olanları taşıyordu) biri yanı başında derin bir iç çekti.

 

Gwaine tek kaşını kaldırarak Lancelot'a baktı.

 

Lancelot tekrar bir iç çekerek başını çeşmenin altına soktu.

 

Gwaine birkaç dakika Lancelot'un kendini boğmasını bitirmesini bekledikten sonra kolunu onun omzuna attı, "Sevgili dostum, sormuyorum diye bir gün anlatmayacaksın anlamına gelmiyor, anlaşıldı mı?"

 

Lancelot yüzünü kurularken yarım yamalak gülümsedi, "Eğer biraz olsun seni tanıdıysam bir kaç tek yuvarlamışken içimdekileri dökecek gibiyim."

 

Gwaine gururla onun sırtını pat patladı, "İşte bu, aziz arkadaşım, beni tanımışsın. Dertlerini kupada boğmana zevkle yardım ederim. Belli ki hikayende Prenses Esmeralda tarafından geri çevrilmekten daha fazlası var. Ben de yandım, bilirim."

 

Lancelot ağzı açık, bakakaldı, "Sen-? Gwen!?"

 

Gwaine omuz silkti, "Benim de gözüm var, değil mi?" dedi ve bir iç geçirdi, "Her şey pek de düşündüğümüz gibi değil, değil mi? İhtişamlı şövalye yaşamı..."

 

Lancelot mırıldandı, "Bazı şeyler aynı kalıyor."

 

İki şövalye bir süre sessiz kalarak koridorun sakinlerinin gözden kaybolmasını izlediler.

 

Sonra Gwaine zekayla parlayan gözlerini yanındakine dikti, "Ee, Merlin'le nasıl tanıştınız?"

 

Lancelot sıkıntıyla sakalını kaşıdı.

 

***

 

"Banyom hazır mı?"

 

Merlin dikkatlice kollarındaki yığını masaya yerleştirirken, yanan şöminenin üzerinde fokurdayan kovaya bir bakış attı, "Evet... ama biraz beklesen, olur mu? Zerdeçalla kadifeçiçeği [1] koydum, biraz kaynasın..."

 

Arthur bir iç geçirdi ama sabırla üzerindeki kırmızı gömleğini çıkararak yatağın ucuna oturdu, Merlin'in ortalığı toparlamasını izledi.

 

Merlin yanına gelerek elinden terden ıslak gömleği aldı, vatka ve birkaç asi çorapla beraber kirli sepetine tıktı ve masaya doğru ilerledi, "Aç mısın?"

 

"Evet... ama sonra yerim," diye yorgunlukla cevap verdi Arthur, "Öğleden sonra konseyde olmam gerek."

 

Merlin ağır küveti konduğu yerden ateşin yanına doğru çekiştirirken gıcırtı ve gacırtıların arasından seslendi, "Belki de şövalyelere biraz rahat vermelisin... hepsi iyi adamlar, biliyorsun, neredeyse senin kadar iyiler."

 

"Biliyorum," diye mırıldandı Arthur, "Bu yüzden onlara bu kadar sert davranıyorum. Hepsine sonuna dek güvenebilmem gerek, Merlin... Babam..." Arthur'un sesi düştü, "... Kral artık iyi değil."

 

Merlin soğuk su kovasını yere bırakarak prensin yanına, yatağın üzerine oturdu. "Biliyorum," dedi yavaşça.

 

Arthur ellerini kavuşturarak parmaklarıyla oynadı, "Her yerde olamam. Artık olamam. Benim yerim burada, Camelot'ta. Bir sürü asker, muhafız ve şövalyemiz var ama..."

 

"Ama senden sadece bir tane var," diye tamamladı Merlin, "Sadece tek bir şampiyon. Onları da sen nasıl eğitildiysen aynı öyle eğitiyorsun, senin yerine Camelot'un kahramanları ve savunucuları olabilmeleri için."

 

Arthur cevap vermedi ama başı biraz daha öne düştü. Merlin bir iç çekti, "Arthur, daha zamanın var biliyorsun değil mi? Baban... hala burada."

 

Öteki acı bir şekilde güldü, "Bedenen, belki... Morgana'yla olanlar... babam asla eskisi gibi olamayacak. Ve ben de olamayacağım." Arthur'un yüzü karardı, bakışları kara bulutlarla doldu. Parmakları hep sol işaret parmağında duran üçlü kraliyet yüzüğünü döndürürken, "Hala anneme bunu nasıl yaptı, anlayamıyorum..." diye mırıldandı, "Hep onu ne kadar çok sevdiğini söylerdi... birbirlerine ne kadar aşık olduklarını. Onun ölümünün öcünü almak için yüzlercesini katletti. Gene de onu aldatabilmiş..." Merlin üzüntü dolu bakışlarla onu izlerken Arthur'un sesi neredeyse duyulmaz bir hal aldı. "Aşk böyle olmamalı."

 

"Herkes hata yapabilir..." diye mırıldandı Merlin, "Babanın yaptıklarını onayladığım için değil ama... Uther bile zaman zaman yanılabilir."

 

"Galiba... bazen merak ediyorum-" dedi ve sustu Arthur.

 

Merlin bir anda içine dolan tedirginliği bir kenara itelemeye çabaladı, "Neyi?"

 

Arthur ona baktı, sonra başını iki yana salladı, "Hiç. Su hazır mı?"

 

Merlin ayağa kalktı, önce kaynar suyu, sonra da soğuk suyu küvete dökmeye başladı, Arthur çizmelerini çıkarıp, pantolonunun düğümünü çözdü.

 

Tek bir utanma belirtisi göstermeden küvete giren Arthur, bir an sıcak suyun verdiği hazzın kemiklerine kadar işlemesine izin verdi.

 

Aceleyle odanın öteki ucuna kaybolmuş olan Merlin, ona gardrobun içinden seslendi, "Ne giymek istiyorsun?"

 

"Farketmez..." diye kafasını küvete yaslayarak mırıldandı Arthur, bakışlarıyla Merlin'in çıkardığı gömlekleri izledi, "Kahverengiyi bırak, kol altını çok sıkı dikmişsin, kolumu oynatamıyorum onunla..."

 

"Affedersin. Genelde dikişleri Gwen'e veriyorum ama işi vardı o zaman..."

 

Arthur yanı başındaki yeşil sabuna uzanırken duraksadı. "Guinevere mi benim kıyafetlerimi dikiyor?"

 

Sıkkın bir ifade Merlin'in yüzünden geçti, "Hayatım pahasına doğru dürüst dikiş dikemediğim için- evet. Eğer baş terzi çok meşgulse ondan rica ediyorum."

 

Arthur ona garip bir bakış attı, "Ah- peki. Şey- öyle her şeyi de ona verme, tamam mı?"

 

Merlin elinde olmadan bir sırıtışın yüzünü ikiye ayırdığını hisseti, "Merak etme itibarın emin ellerde."

 

Arthur'un yanakları kızardı, "Kes, Merlin! Uygun bir şey değil. Ne iş yaparsa yapsın, Guinevere bana hizmet etmek zorunda kalmamalı."

 

Merlin gülerek yerdeki çizmeleri topladı, "Hizmetçi gibi mi yani? Üzgünüm Arthur ama birinin sana bunu söylemesinin vakti geldi... şatodaki herkes zaten senin için çalışıyor." Merlin düşünceli bir ifade takındı. "Ya da sorun Gwen'in yuvarlak masada olması mı? Hani hepimiz eşitiz falan... kimse kimseye hizmet etmesin." Merlin burnunu buruşturdu, "Biliyorum, biliyorum- çünkü bütün Camelot'un önünde onu öptün, o yüzden değil mi?"

 

Sabun uçarak duvara çarptı ve Merlin'i ıskaladı. "Merlin! Kes. Sesini!"

 

"Yüksek sesle düşünüyorum!"

 

"Neyi, çoraplarımı yıkamaktan kurtulmak için ne yapman gerektiğini mi?"

 

Merlin burnundan bir ses çıkararak sabunu düştüğü yerden Arthur'a attı, "Seni öpmeyeceğim, o çok açık."

 

"Hah, çok beklersin." Ama ilginç bir şekilde Arthur'un kulakları tekrar kızarmıştı, sabunu küçük bir bezle köpürterek kollarını ve göğsünü sabunlamaya başladı, "Ama şövalyelerin dediğine göre çoktan sahiplenilmişsin."

 

Merlin gözlerini devirdi, Arthur'un elinden sabunu aldı, ellerini köpürterek parmaklarını ıslak sarı saçlarının arasına daldırdı. "Gwaine'in her zamanki gevelemeleri bunlar."

 

"Yani bir sevdiceğin yok mu?" Merlin'in çabuk ve becerikli parmakları ensesini de ovalarken Arthur her zaman olduğu gibi gözlerini açık tutmakta zorluk çekiyordu, ama bu defa çabaladı, "Çünkü... eğer varsa... eğer varsa bana söyleyebilirsin biliyorsun değil mi Merlin? Uygun biri... olmasa bile..."

 

Merlin'in parmakları durdu, zihninin bir köşesinden ceylan gözlü, suda dalgalanan ufak bir gülümseme geçti. "Neyden bahsediyorsun? Nasıl uygun olmayan biri?..."

 

Arthur sabundan yanan gözlerini kırpıştırarak alt dudağını ısırdı.

 

Merlin'in çenesi düştü, "Hala Morgana'ya mı aşık olduğumu düşünüyorsun?!"

 

Bir kova pek de sıcak olmayan su, Arthur'un başından aşağı şiddetle inerken, prens yuttuğu suları öksürdü, "İkiniz eskiden pek yakındınız..." Arthur kahküllerini kenara iterken sıkıntıyla kıpırdanarak öfkeli adımlarla şöminedeki kovaya yürüyen Merlin'i izledi, "Birbirinize geçen sene nasıl baktığınızı gördüm!... Hem de bir çok kez... hadi Merlin, inkar edemezsin."

 

Merlin'in elindeki kova tehlikeli bir şekilde yere çarptı, "Kaç kere daha sana söylemem gerek bilmiyorum. Aramızda hiçbir şey yoktu! Yani- şiddetli nefret ve cinayet teşebbüslerini saymazsan tabi! Cidden Arthur, onca şeyden sonra, hala nasıl-"

 

"Cinayet mi?" dedi birdenbire Arthur.

 

Merlin fazlasıyla konuşmuş gibiydi, dudağı büzüldü, bakışlarını ona dikti, "Unut gitsin... tamam mı? Kimseyle görüşmüyorum, görüşüyor olsaydım da inan bana bu Morgana olmazdı."

 

Arthur sessizce onu izledi, sonra yanındaki temiz bez örtüye uzandı. "Ama gene de bana söylemezdin, değil mi?"

 

O banyodan çıkarken küvetin sularının yarısı dışarı taştı, Merlin isyan etti, "Anlatacak bir şey yok ki!"

 

Arthur ince dokulu kumaşı beline sardı, bir diğeriyle başını ve vücudunu kuruladı. "Tabi... Merlin, yoruldum. Benim için... benim için değerli kişileri bir anda kaybettim. Daha fazla bana yalan söylensin istemiyorum."

 

Arthur yatağının üzerine oturmuş pantolonunu giyerken Merlin odanın ortasında donmuş gibiydi. Arthur derin bir iç çekti, iplerini düğümlemeyi bıraktı, parlak mavi gözlerle Merlin'e baktı. "Sana güvenmek istiyorum, Merlin. Sana güvenmeye ihtiyacım var."

 

Ancak bu sözler Merlin'i yerinden kıpırdattı, sarsak adımlarla Arthur'un yanına geldi, yanına çöktü. "Arthur..." diye fısıldadı Merlin, "Arthur, bana güvenebilirsin. Asla sana ihanet edemem, sadakatimden sonsuza dek emin olabilirsin, sana söz veriyorum."

 

Tepesinde dikilmiş nemli saçlarla çok daha genç duran Arthur, derin bir nefes aldı, "Biliyorum..." Merlin rahat bir soluk almıştı ki Arthur devam etti, "Biliyorum ki bana söylemediğin şeyler var... sır olarak tuttuğun şeyler."

 

Merlin tamamen nefes almayı kesti.

 

Arthur bakışlarını yatak örtüsünden ona kaldırdı.

 

"Şimdi sana söylememi istiyor musun?" diye sordu Merlin çatlak bir sesle.

 

Sessizlik aralarındaki bakışta büyüdü. Merlin, yarı aralık camdan içeriye dolan öğle çanının sesini duyabiliyordu. Demek böyle olacaktı. Ağzını açtı, "Ben bir-"

 

Bir el ağzını kapattı, "Dur... dur!" Arthur'un panikle irileşen gözlerinde mavi irisler kaybolmuştu, "Söyleme... sana güveniyorum, Merlin. Bana bir şey söyleme- şimdi değil, şu anda değil."

 

Merlin titrek bir nefes alarak başını salladı, Arthur saçlarını avuçlarının arasında sıktı, "Bu beni deli ediyor. Ama şimdi olmaz... yapamam."

 

"Henüz hazır değilsin," dedi yavaşça Merlin. "Ama sana söz veriyorum, bir gün her şeyi sana anlatacağım."

 

Yanan gözler ona çevrildi, "Bu adil değil," diye fısıldadı Arthur, başını iki yana sallayarak, "Sana adil değil... bütün bunları senin yüklenmeni istemiyorum."

 

Merlin hafifçe gülümsedi, "Hepimizin yükü kendine. Ben de senin krallığın için endişelenmeni istemiyorum, ama görüyorsun işte."

 

Arthur'un alt dudağı hafifçe yukarı doğru oynadı.

 

Hizmetkarı ayağa kalkarak yatağa serdiği gömleği onun kafasına attı, "Hadi giyin de saçını tarayayım- bu halde konseyin önüne çıkarsan kimsenin buğday dağıtımını dinleyeceğini sanmıyorum- ama belki de yeni bir moda başlatırsın belli mi olur?"

 

Arthur kafasından tuniği geçirirken ona kuşku dolu bir bakış attı, "Niye, ne varmış saçımda?"

 

Merlin sırıtarak elini uzatıp sarı tutamları daha da karıştırdı, Arthur son süratle en yakın aynaya atılırken Merlin ıslık çalarak çok gözlü dolabın üst çekmecesinden kalın uçlu tarağı çıkarmaya gitti, üç saniye sonra prensin, "MERLIN!!!!" haykırışı koridordan bile duyulabiliyordu.

 

***

 

"Çok sağol Gwen-" diye dizlerini kırarak hafif bir reverans yaptı Fanny, genç hizmetçinin kolları dağ gibi yeni yıkanmış çarşaflarla doluydu, "Sen olmasan asla bunları zamanında bitiremezdim!"

 

Leydi Morgana'nın (Ah ismini anmamalıydı Fanny, hep unutuyordu! Rosmerta onu bir daha aptal aptal sevgili leydisine ne olduğunu sorarken yakalarsa pataklayacağını söylemişti, ama Fanny'nin elinde değildi, Leydi Morgana'ya hep hayrandı, hele o beyaz elbisesi yok muydu? Fanny de düğününde işte aynen öyle bir elbise istiyordu, eğer şapşal Tomas babasından başlık parasını koparabilirse, ikisi de işte o zaman Doğan Güneş Hanı'nın üst tarafındaki o küçük güzel eve taşınabilirlerdi, ama Tomas daha anca ahırı süpürürdü, koca kafa, bazen Fanny onda ne buluyordu, anlamıyordu, her neyse ne diyordu? Evet Leydi Morgana'nın ismini -ve muhteşem elbiselerini- anmamalı hatta aklından bile geçirmemeliydi, çünkü Kral Uther bunu tamamen yasaklamıştı ve her ne kadar şahane olurlarsa olsun, Adı-Anılmayacak-Leydi'nin elbiseleri Fanny'nin kafasına değmezdi.) eski nedimesi ona nezaketle gülümsedi, "Önemli değil Fanny, bir dahaki sefere kırmızı perdelerle beyaz çarşafları aynı leğende yıkamamayı unutma, olur mu?"

 

Ah tatlı Gwen! O olmasa Fanny şu anda ölmüştü, neyse ki genç kadın son anda eline yapışmış, Fanny'nin tatlı canını kurtarmıştı, Fanny bir daha asla ahçının yamağının ağzından çıkan tek söze inanmayacaktı, büyük yalancıydı Doreen, cidden hiç de anlatıldığı gibi züppe değildi Guinevere.

 

"Hiç de anlatıldığı gibi züppe değilsin Gwen!" diye büyük bir neşeyle güldü Fanny, Guinevere'nin yüzündeki nazik ifade bir an sarsılırken, "Gidip senin için Dory'nin ağzına bir tane patlatacağım söz, ah nasıl yalancı- üstelik nasıl kıskanç!! Mutfak yellozun yalanlarıyla kaynayıp duruyor!"

 

Gwen'in gülümsemesi yavaş yavaş yüzünden kayboldu, "Ah... mutfakta... mutfakta benim hakkımda mı konuşuyorlar?"

 

Fanny küçük bir domuzcuk gibi burnundan ses çıkardı, "Mutfakta, çamaşırhanede, ahırda, her yerde! Herkes dır dır dır senin nasıl Prens Arthur'a büyü yaptığını falan söylüyor, yok efendim herkesin önünde Prens seni öpmüş de, şövalyeler görmüş de, Prens Sir Elyan'ı bu yüzden şövalye yapmışmış da-"

 

Gwen'in beti benzi attı, Fanny şaşkınlıkla genç nedimenin ellerine yapışmasını izledi, zangır zangır titriyordu, "Hayır- hayır, Fanny! Kesinlikle-..."

 

Fanny ona hoşgörü dolu bir bakış attı, "Merak etme Gwen- saçmalayıp duruyorlar! Sir Elyan'ı dövüşürken gördüm, en az Sir Leon kadar iyi o da! Hem prensin bizim gibi hizmetçi takımıyla ne işi olur, değil mi canım? Herkes biliyor- Prens Arthur asla yatağına kimseyi almamıştır-" Fanny düşüncelere dalarak yüzünü buruşturdu, "Gerçi bir dedikodu var yok bundan on sene önce çamaşırhaneden Yvonne hamile kalmışmış da- dedim ki Dory'e, sen hiç Yvonne'u gördün mü? Dağ gibi kadın! Üstelik Prens daha o zaman on dört yaşınd-"

 

"Evladım senin bir işin yok mu? Bu kadar gevezelik yeter!" diye tok bir ses koridorun öteki ucundan gürledi.

 

Fanny kuş sesi gibi cikler bir ses çıkararak gözden kaybolurken, Gwen dolu dolu gözlerle Monmouth'lu Geoffrey'in uzun kırmızı cüppesini toparlayarak yanına gelmesini izledi.

 

Yaşlı adam nazik bir ifadeyle ona bir mendil uzattı, "Dedikoduları dinlemek kimseye bir fayda getirmemiştir, sevgili kızım." Açık mavi gözler merakla ona doğru eğildi, "Guinevere sen misin?"

 

Başını sallayan Gwen gözlerini kurulayarak burnunu çekti, titrek bir sesle, "Sana nasıl yardımcı olabilirim Geoffrey?" diye mırıldandı.

 

Tombul surattaki ak sakal hafifçe iki yana oynadı, "Benimle gelerek başlayabilirsin, elbette."

 

***

 

Gwen elbette ki bir çok kez kütüphanede bulunmuştu, sık sık Merlin'le yapmak zorunda kaldıkları kaçamaklar dışında, Morgana da Yunan mitolojisine ilgi duyuyordu, Guinevere ona çoğu zaman buradan kitaplar taşımıştı. Ama daha önce hiç buraya işi düşmeden girmemişti, Geoffrey'nin burnunun ucundaki gözlüğünün üzerinden süzdüğü bakışları içeri girmeye kalkışanları daha kapıdan durdururdu.

 

Şimdi ise yaşlı kütüphane sorumlusu, genç adımlarla tozlu rafların arasında ilerliyor, Guinevere'e masasının karşısındaki minik tabureyi işaret ediyor, kendi ise bir parşömen ve tüy kalemle karşısına yerleşiyordu.

 

"Şimdi, söyle bakalım Guinevere..." Geoffrey kırpılmayan bakışlarla onu süzdü, "Merhum demirci Tom'un kızısın, değil mi?"

 

Gwen hala elindeki mendili buruşturarak başını salladı, "Evet."

 

"Ve- ne kadar süredir sarayda çalışıyorsun?"

 

Guinevere bakışlarını kucağına indirerek burukça gülümsedi, "On yaşımdan beri. Leydi Morgana'nın nedimesi olarak saraya alındım."

 

Geoffrey, "aha, hıhım," sesleri çıkararak önündeki parşömene notlar alıyordu, "Ah, demek seni o yüzden hatırlıyorum... Prens Arthur ve Leydi Morgana'nın derslerinde arkada oturan şu kıvırcık lüleli küçük kızdın."

 

Gwen yüzü elinde olmadan bir gülümsemeyle aydınlandı.

 

Geoffrey bilgeç bir ifadeyle ona baktı, "Kızım, seni buraya çağırmadan önce inan bana bir çok kişiyle konuştum. Gaius bana senin ciddi ve akıllı bir kız olduğunu söylüyor. Doğruyu söylememek için hiç bir sebebin yok. O yüzden söyle bakalım, Prens'le olan ilişkiniz... ciddi mi?"

 

Gwen kıpkırmızı kesildi- "Şey- öyle umuyoruz."

 

Mavi gözler dikkatle ona dikildi, "Ona aşık mısın?"

 

Gwen'in tekrar gözleri doldu, "Evet."

 

"Ya o seni seviyor mu?"

 

"Öyle söylüyor." Tatlı bir kızarıklık şimdi Gwen'in boynuna kadar inmişti.

 

"Hımmm..." diye onu süzdü Geoffrey. "Arthur her zaman ciddi bir çocuk olmuştur, her ne kadar birkaç talihsiz macera atlattıysa da... pekala. Öyleyse hemen başlamamız lazım!"

 

Yaşlı kütüphaneci ayağa fırlarken Gwen ağzı açık ona bakakaldı, "Neye?"

 

"Eğitimine, sevgili kızım! Bundan sonra her gün dört saat benim öğrencim olacaksın. Eğer Camelot'un kraliçesi olacaksan, öğrenmen gereken çok şey var! Tarih! Coğrafya! Strateji! Okuma biliyorsun değil mi? "

 

"Ben- evet, ama-"

 

"Aması yok! Geç bile kaldık! Buraya ziyarete gelen prensesleri düşün sevgili kızım, senin yaşındalar değil mi? Ve çoktan her şeyi biliyorlar..."

 

Gwen'in yüzü düştü. "Galiba öyle..."

 

Geoffrey babacan, yüreklendirircesine bir ifadeyle ona gülümsedi. "Başını bükme öyle! Bir kraliçe her zaman dik durmalıdır... işte böyle, gülümse bakalım. Artık hizmetçilik yapmak yok. Zaten nedimelik görevin resmi olarak sona erdi, öyle değil mi?" Geoffrey gözlerini kısarak Guinevere'in üstünü başını şöyle bir süzdü, "Derslerimiz devam ederken sana bir de nedime bulacağım..."

 

Gwen kekelerken, Geoffrey eğilerek onun omzunu yakaladı, "Tüm bunları aramızda sır olarak tutacağız, anlaşıldı mı? Kral'ın ve diğer saray görevlilerinin onaylayacağını sanmıyorum. Güzel. Senden bir kraliçe yapacağım, Guinevere."

 

Geoffrey yüzünde bir gülümsemeyle genç kadının karşısında eğilerek bir reverans yaptı, "Camelot'lu Leydi Guinevere."

 


[1] Yazarın notu: Bu bitkilerin kas açıcı özellikleri vardır. (How to Use Herbal Remedies for Stiff Muscles)