Actions

Work Header

Karanlığa Bağlanmak

Chapter Text

Sıradan bir adam yürüyordu.

Londranın işlek sokaklarından birinde kendi gibi sıradan insanların arasından geçiyor, iş çıkışı evine ulaşmaya çalışan yoğun kalabalığa çarparak ilerliyordu.

Çevresindeki herkes gibi o da telaşlı görünüyordu.

Ama bu anlaşılabilir bir durumdu. Güneş batmaya yüz tutmuşken çeşitli uğraşlara sahip diğer herkes gibi o da akıp giden zamanı kovalıyordu.

Sıradan bir apartman dairesinin kapısını hızla kapatıp, bodrum katına indiğinde onu daha önce hiç görmemiş apartman sakinlerinden gelen her hangi bir garip bakışla karşılaşmadı.

Her geçen gün teknolojinin gelişmesiyle sınırları kaldıran dünyada kimsenin kimseye ayıracak tek bir saniyesi dahi yoktu.

Kazan dairesine indi.

Lambayı açtı ve ilerledi.

İşte bu enteresandı çünkü kalorifer kazanlarından başka odada ilgisini çekecek hiç bir şey yoktu.

Adam, kömürün isi ile kararmış odanın en gözden ırak köşesinde bir duvarın önünde durdu. Ellerini sanki duvarı yoklarmış gibi uzattı. Elleri duvarın içinde kaybolduğunda durumun daha da ilginç bir hal alacağı belli oldu.

Geri çekildiğinde avuçlarında 20. yüzyılın modern dünyasına pek de yakışmayan bir parşömen bulunuyordu. Ve bu tamamen muggle görünümlü adama hiç de uygun görünmüyordu.

Garip bir durumdu. Muggleların taştan yüksek duvarları olan, bu sert, mekanik ve gri dünyasında sihrin o yaldızlı parıltısına şahit olmak gerçek ve rüya arasındaki bariz çizginin kırıldığını gösteriyordu.

Bu kırılma pek de masumane durmuyordu çünkü adamın hareketleri sıradanlıktan uzaklaşarak biraz daha tedirgin bir hal almaya başlamıştı.

Parşömende yazan neyse adamı gerginleştirdi. Gözleri gördüklerini tam olarak anlayabilmek için kısıldı. Alnında birkaç sinir hattı belirdi. Derin bir küfür savurup duvara yumruk attı.

Elinin sıyrılmasını umursamadan cebine uzandı ve bir kalem çıkardı.

Önce derin bir nefes aldı. Sonra alnını serin duvara yasladı. Bir kaç saniye sonra doğruldu ve yazmaya koyuldu.

"Sam ve Derek'ten de haber yok. Nasıl öğrenmişler bilmiyorum. Ama artık biliyorlar. Aramızda... -duraksadı - bir hain olmalı."

Parşömendeki kelimeler silinip yerine yenileri belirince hızla okuyup yanıtladı.

"Evet. Ne yapmam gerektiğini biliyorum. İçeriye gireceğim."

Karşı taraftan gelen direktif gayet uzun olsa da adamın tek kelimesi "Anlaşıldı."ydı.

Parşömeni yerine yerleştirdiğinde kazan dairesi eski boğukluğuyla kalakalırken adam sessizce dışarı çıktı.

Adımlarında kararlı birinin sertliği vardı.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

O akşam belki de Marvolo ile tanıştığından bu yana ilk kez gergin bir sessizlik aralarına karabasan gibi çökmüştü.

Afrodit dahi ortamın gerginliğini hissetmiş olacak ki şöminenin başında uzanıyor ve sessizce iki büyücüyü izliyordu

Riddle Evi'nde lüks bir masada, evcinlerinin maharetli ellerinden çıkan nefis bir yemeğin başındaydılar.

Ama yemeğin tadı o akşam ağızlarda kül tadı bırakıyordu.

Karanlık Lord tek bir hisse dahi fırsat vermeyen donuk bir ifadeyle yemeğini bitirdi ve şarabının sonunu usulca yudumladı. Bardağı bıraktıktan sonra arkasına yaslandı ve ona tedirgin bakışlar atan çocuğa döndü.

"Tabağını bitirmelisin, Harry."

Küçük çocuk Marvolo'nun sözünü asla yere düşürmezdi. Hızla son sebzeleri de dikkatli bir nezaketle yedikten sonra ona sabırlı bir beklentiyle bakan arkadaşıyla yüzleşti.

Marvolo'nun zihnini, bütün korku ve endişelerini gayet iyi bir şekilde okuyabildiğini biliyordu. Buna rağmen Marvolo'nun tavsiyesi üzerine yalnızken düşüncelerini dile getirmesi gerekiyordu.

Bunun amacı kendini açıklayabilmesini sağlamaktı ancak Harry'nin bu kuraldan pek de keyif aldığı söylenemezdi. Zihninden herşeyi bütün netliğiyle açıklayabilirken kelimelerin acizliğine sığınmak onu yoruyordu.

"İyi misin, Marvolo?"

"Evet. İyiyim, küçüğüm."

Küçük çocuk bu cevabı gönülsüzce kabul etti.

"Dün gece... tam olarak ne oldu? Seni... seni hiç öyle görmemiştim. Kim... kim yaptı? Nasıl? Ve Büyüceşura'da olanlar... neler oluyor Marvolo?"

Karanlık Lord cevap vermekle susmak arasında kararsız kaldı. Harry, bu küçük 9 yaşındaki çocuk, bir şekilde hayatının ortasına gelip kurulmuş ve onu, Tom Riddle'ı Lord Voldemort yapan ne varsa bütün sırlarına hakim olmuştu. Zihninin karanlık parçalarına bakmış ve tiksinerek dönmektense eşlik etmeye karar kılmıştı.

Hayatı manipülasyonlar, sırlar ve tehlikeli oyunlar üzerine kurulan biri için bu yakınlık gayet anormaldi. Lâkin bir dezavantaj değildi.

Voldemort onu buraya getiren herşeyin bir şekilde en kazançlı yola çıktığının bilincindeydi. Harry Potter'ın zihninde belirmek onu sadece deliliğin dehlizlerinden kurtarmakla kalmamış, yanısıra ona daha önce hiç tatmadığı güçlü bir empati de kazandırmıştı.

O kahrolası aşk iksirinin doğumuyla birlikte ruhunda eksik kıldığı empati, anlayış ve sağduyu yoksunluğu, küçük çocuğun temiz ruhunda deyim yerindeyse beslenmiş ve eksik duyularını tanımaya yardımcı olabilmişti.

Bir karanlık lord için bahsedilen bu olumlu hisler normal şartlar altında gayet zavallıca görülebilirdi. Ama Marvolo, şunu keşfetmişti ki, eğer düşmanını daha iyi tanıyabilmeyi istiyorsa empatiye; bazı zavallı ruhları kullanabilmeyi istiyorsa sağduyuya ihtiyacı vardı. Onları tanımalı, karanlığını illüzyonlar ardında saklamalı ve daha önce ulaşamadığı kalplere ulaşmalıydı.

Eğer bu satranç oyunundan sadece kazanan değil rakibini yerle bir eden olarak çıkmak istiyorsa en basit piyonu dahi vezire çevirebilmeliydi.

Bu stratejinin ilk meyvesini Karanlık Orduya muggle tehlikesini anlatarak, Büyüceşura'da tüm sihir dünyasının karşısına doğruluk için savaşan bir şövalye gibi çıkarak almıştı.

Çok yakında herkes Marvolo Slytherin'i sihir dünyasının yeni kahramanı olarak bulacaktı.

Lord Slytherin sihir dünyasını içinde bulunduğu çöküşten kurtarırken Lord Voldemort perdenin arkasında karanlığı yüceltecekti.

Bu sonuca ulaşmak uğruna çizdiği planlar, hazırlandığı senaryolar çeşitli ve gayet dahiyaneydi.

Ancak...

Dün gece olanlar, öngöremediği bir ihanetin, gözden kaçırdığı oyuncuların sahneye çıktığını gösteriyordu.

Gece yarısında, karanlık planlar kurulmuş ve uygulanmıştı. Büyük bir suç işlenmişti ve bedeli ağır olacaktı.

Lord Voldemort'un dehşetli öfkesi onları ne gibi bir cehennemin beklediğini bilmeyen cüretkarların üzerine çökecekti.

En karanlık lanetler yapılacak, en çılgın işkenceler karanlık zindanlardan çığlıklarla yankılanacaktı.

Bir ritüel yapılmıştı. Marvolo bundan çok emindi. Biri, büyük ihtimalle Regulus Black veya ona yakın birisi, ruhunun bir parçasını çalmış ve karanlık değil daha beteri bir nekromansi ritüelini ruhunda uygulamaya cüret etmişti.

Nekromansinin adı bile ürpertici bir korkuyla bir çok kitabın imhasına sebep olurken bu bilgiye sahip ve uygulayabilecek bir düşmanının olduğu bilgisi normal şartlarda onu neşelendirirdi. Bazen rakibinin sandığından biraz daha uzun bir süre arenada kalması onu memnun ediyordu. Düşmanının boyun eğmezliği, avıyla oynayan bir yılan gibi onu keyiflendiriyordu.

Lâkin bu kez durum değişmişti. Neye mal olduğunu bilmeyen, nasıl bir acıyla yüzleşeceğini tahmin bile edemeyen düşmanlarının kanı ellerinde uzun süre kalacaktı. Onlarla oynayacak ve yok edecekti. Diriltecek ve gömecekti. Yeniden ve yeniden... Asla bitmek bilmeyen bir azabın ortasında deliliğin içinde kaybolacaklardı. Deliliğin ve sonu gelmez acı girdabının içinde
...

"Marvolo?"

Lord Voldemort zihnini bürüyen intikam bulutlarından sıyrılıp bileğine dokunan çocuğa döndü. Hala cevap vermemişti. Ama zihin bariyerinden sızan kin Harry'nin yüzünün solmasına yetmişti.

Karanlık Lord meraklı bir ifadeyle başını eğdi. Dikkatle zümrüt gözleri izledi.

Acaba öfkesinden korkmuş muydu? Ondan korkmaya, tiksinmeye başlamış mıydı? Düşmanını bulduğunda neler yapacağını öğrenmiş olmalıydı. Öfkesinin şiddeti onu uzaklaştıracak mıydı?

Ve böyle bir durumda Lord Voldemort ne yapacaktı?

"Onları nasıl yakalayacağız Marvolo? Ve sana verdikleri zararı nasıl düzelteceğiz? Ne olursun Marvolo, CEVAP VER BANA!"

Çocuk içinde bulunduğu çaresizlikle ilk defa arkadaşına sesini yükseltti. Bunun farkına vararak dehşetle elini ağzına kapadı ve geriye çekildi. Yaptığı saygısızlığın bilincinde yalpaladı. Gözleri ıslanmıştı ve titriyordu. Dünden beri olanlar, bu sabah öğrendikleri onu iyice sarsmışa benziyordu. Marvolo'nun ustalıkla inşa ettiği huzurlu dünyası, sihir dünyasının ve geleceğinin tehdit edilmesiyle yıkılmak üzereydi.

Karanlık Lord ise... bir kez daha 9 yıl önce yaptığı seçimin ne denli haklı olduğunu görerek tatminkar hislerle kabardı. Ama bunu belli etmesine gerek yoktu.

Şimdi yüzündeki meraklı ifade silinmiş yerini çocuğun anlamlandıramadığı sakin bir maskeye bırakmıştı.

Çocuk şiddetten korkmuyordu. Ama en korkunç kabusu Marvolo'da uyandıracağı hayal kırıklığıydı. Şimdi tüm bu kaygılarının üstüne kahramanını, arkadaşını, Marvolo'yu hayal kırıklığına uğratacak olma düşüncesi dizlerinin bağını çözmüştü.

Yere çöktü. Başı öne eğikti. Ağlamak istemiyordu. Sadece bekliyordu.

"Harry, gel buraya."

Çocuk kalktı ve başı öne eğik bir şekilde masaya yaklaştı.

"Otur."

Harry sandalyeye oturduğunda Marvolo ile aralarında sadece bir metre vardı, zihinleri ise kapalıydı. Anlaşılan Marvolo bariyerin sessiz olmasını tercih etmişti.

"Bana güvendiğini sanıyordum."

Bu cümle çocuğu iyice sarsmış olmalı ki şaşkınlıkla başını kaldırıp haykırdı.

"Tabi ki Marvolo! Sana güveniyorum!"

Aksini düşünmek dahi hata olurdu. Marvolo bu kanıya nasıl varmıştı?

"İnanması zor doğrusu. İçinde bulunduğun bütün bu korkuların, benim hakim olduğum bir geleceğe olan şüpheni göstermiyor mu?"

"Hayır! Ben asla senden şüphe etmem. Bunu biliyorsun! Lütfen lütfen bariyeri aç ve kendi gözlerinle gör!"

Zihin bariyerleri açıldığında Harry, Marvolo'nun zihnindeki o derin varlığını hissedince istemsiz bir iç çekti.

Marvolo'ya olan güveni ve sarsılmaz inancını gözlerinin önüne getirdi. Bunun bağlılığına kanıt olacağını umuyordu.

"Madem öyle bu söylediklerimi dikkatli dinlemeni istiyorum. Sihrin en karanlık dehlizlerinde gezdim ve hiç kimsenin öngöremeyeceği planlarımı karanlığın en zifiri katmanlarına gizlendim. Ölümsüzlük adına korkunç adımlar izleyip ölümlü bedenimi ve zayıflıklarımı kendi ellerimle gömdüm. Planlarımın arkasında onlarca alternatifi analiz ettim. Bu satranç tahtasının sahibi benim, ve hiç birşey beni yıkmayı başaramayacak. Buna mugglelar ve neye bulaştığını bilmeyen ahmaklar da dahil."

Harry, söylenen cümleler ve arkasındaki imgelerden o denli etkilenmişti ki üzerindeki bütün korku ve kaygıların birer birer silindiğini farketmedi bile...

"Üzgünüm sana inanmadığım için, bağırdığım için. Çok üzgünüm. Sana inancım tam, bunu biliyorsun. Biliyorsun değil mi? Ama Marvolo? Ya ben? Sana yardım etmek istiyorum. Ben de... ben de onları cezalandırmak istiyorum. Artık çocuk değilim. Artık ben de her ne kadar gerek olmasa da seni korumak istiyorum."

Tıpkı senin yaptığın gibi...

Bu son cümleyi çocuk zihninden göndermeyi tercih etti. Acı ve karamsarlıkla dolu geçmişini de düşüncelerine katıp Marvolo'ya iletti. Ona olan minnettarlığını ve inancını hissetmesini istiyordu.

Marvolo dün akşamdan bu yana belki de ilk kez bedenini saran karanlık öfkeyi hafifçe gevşetip arkasına yaslandı.

Şu an hafızasını meşgul eden cümleler çocuğun ani çıkışı değil aksine tutkuyla söylenmiş şeylerdi. Harry "nasıl yakalayacağız, nasıl düzelteceğiz" demişti. Kendini Marvolo'dan sıyırmak yerine ortak bir düşmana kilitlenip ortak bir intikamın ve çözümün peşine düşmüştü.

Devamında onu korumak istediğini söylemesi zaferden sonra gelen o tatminkar zevk şarabının keyifli yudumlarını andırıyordu.

Bu hafife alınmaması gereken büyük bir zaferdi.

Ve Karanlık Lord şiddet, manipülasyon ve yalanlarla örülmüş hayatında ilk kez birinin, hem de gayet küçük birinin, nasıl olur da kelebek etkisi misali büyük bir kaderi etkilediğini düşünerek şaşırdı.

Harry Potter'ı bu denli özel kılan yüce bir güçten öte işte bu sarsılmaz sadakati olmalıydı.

"Yardımını kabul ediyorum, Harry, bu yüzden yarından itibaren başlayacak derslerine dört elle sarılmanı istiyorum. Eğer bana yardım etmek istiyorsan Hogwarts'ın gördüğü en iyi ikinci büyücü olmalısın."

Bu cümleden sonra dudaklarının hafifçe kıvrılmasına izin verdi. Tam da beklediği gibi küçük çocuk biraz önceki gergin anları unutmuş yerine yeni bir canlılıkla zihnini sorularla doldurmuştu.

"Oh! Seçimini yaptığını bana söylememiştin, Marvolo!"

"Hizmetkârlarım arasından en uygun olanı seçmek için beklemek zorundaydım, Harry. Şu an revirden ayrılabilecek konumda olanların arasından bir seçim yapmam gerekiyordu. Ve dün aradığım kriterlerdeki birkaç kişiyi yarın bir deneme dersi için buraya çağırdım."

Küçük çocuk aklındaki soruları arkadaşına yağdırmamak için kendini zor tuttu. Kimlerle karşılaşacağını, ne öğreneceğini ve herşeyden önemlisi başarılı olup olamayacağını sormak istiyordu.

"Sen de orada olacak mısın?"

Bu soruyu sormaya kendini hazırlamamıştı bile. Ama bir anda ağzından kaçmıştı işte. Geri almayı çok isterdi. O küçük bir çocuk değildi artık. Marvolo'nun onun peşinde koşmaktan daha önemli işleri vardı.

Karanlık Lord parmağını şıklattığında sessiz bir evcini odada belirdi ve masayı topladı.

Marvolo, evcininin ustaca sihrini hala ilk günkü merakla izleyen çocuğa bir süre zaman verdikten sonra soruyu yanıtladı.

"Aynı odada olmak hizmetkârlarım için biraz kısıtlayıcı gelebilir, Harry. Tüm dikkatlerini sana vermelerini istiyorum. Bu yüzden hayır, orada olmayacağım. Ama bir şeyi unutmuyor musun? Ben her zaman senin yanımdayım, küçüğüm."

Uzandı ve şimdi tüm dikkati onda olan yeşil gözlerin üstündeki yara izine dokundu. Dokunduğu nokta sahibini tanırcasına titrek bir kıvılcımı ellerine yönelttiğinde sırıttı. Böylesine ölümcül bir lanetin bu denli hayat dolu sonuçlara mal olacağını kim bilebilirdi ki?

Bu durum Harry'i memnun etmiş olacak ki geniş bir gülümseme yüzünde belirdi.

"Bu harika! Yarın olması için sabırsızlanıyorum. Keşke Luna da yanımda olsa?"

Son soruyu öylesine dile getirmişti ancak Marvolo'nun "Neden olmasın?" cevabıyla hızla yerinde sıçradı.

"Gerçekten mi?! Emin misin, Marvolo? Gerçekten Luna da benimle derse gelebilir mi? Lütfen lütfen lütfen?!"

"Evet, Harry, dediğim gibi neden olmasın? Mr. Lovegood'un izin vereceğinden de eminim. Vermese bile... biliyorsun ben istediğim zaman gayet ikna edici olabiliyorum."

Çocuk büyük bir kahkahayla arkadaşının boynuna atladığında Marvolo bir an için sandalyeden düşecek gibi olsa da dengesini korudu. İstemsizce gülümseyerek elini kuzguni saçlardan geçirdi. Çocuğun alnına ufak bir öpücük koydu.

Karanlık Lord ve Sağ Kalan Çocuk... Destansı unvanlarına rağmen çok az insancıl samimiyetle karşılaşmış bu iki kişi için, bu basit temaslar gayet içtendi.

Harry için Marvolo'ya sarılmak o kadar doğaldı ki bu bir karanlık lord için olağanın dışında olan alışılmamış temaslar, normalde narin ve kırılgan bir tedirginliği peşi sıra getirmesi gerekirken, aksine Marvolo için de doğal bir hal almaya başlamıştı.

Harry geri çekildiğinde gözlerinde şu son iki günü atlatmış derin bir neşe vardı.

Yerine oturup evcininin onun için bıraktığı sütten koca bir yudum aldı. Dudaklarının üstündeki süt izini fark etmeden Marvolo'ya döndü.

"Peki biz ne öğreneceğiz, Marvolo? Henüz bir asam bile yok. Luna'nın da olduğunu zannetmiyorum. Malikanedeki yedekleri alabilirim biliyorum ama... en başarılı sihri sadece kendi asamla yapabileceğimi söylemiştin."

Lord Voldemort tek bir düşüncesiyle elinde beliren peçeteyle küçük çocuğun dudağını yumuşak bir hareketle temizledikten sonra arkasına yaslanarak Harry'i bu kez gerçekten havalara uçuracağını bildiği o mutlu haberi verdi.

"O zaman Ollivander'a gitmemizin zamanı geldi desene?"

Ve şimdi Harry umursamadan yerinde zıplamaya başladı.

"CIDDİ MİSİN? Oh Merlin! Bu muhteşem olur! Çok çok çok teşekkürler Marvolo!"

Neşesi bulaşıcı olmalıydı ya da zihin bağları Marvolo'yu gerçekten etkiliyordu çünkü o da istemsizce gülümsedi.

9 yaşında asa sahibi olmak mı? Hizmetkarları görse varisini şımarttığını düşünebilirlerdi. Ve belki haklı da olurlardı. Ancak Karanlık Lord birden fazla öngörüyü bir anda planlayabilecek biriydi ve onlarınki gibi bir sihir bağının bir arada ya bir birine karşı nasıl bir etkisi olacağını merak ediyordu.

Ve tabi Luna Lovegood...

"Bugün yatmadan önce arkadaşın Luna'ya yazıp derslere birlikte katılacağınız haberini vermeyi unutma, küçüğüm? Ve ona... annesini sor. Annesinin yokluğunda ne durumda olduğunu sormak anlayışlı bir arkadaş olduğunu gösterecektir. Belki bir dahaki ziyaretinde birlikte annesinden kalan resimlerine ve... hatıralarına bakabilirsiniz."

Serene Lovegood'un kaotik zihnine ait bir şeyler günlüğün bazı şifreli kısımlarını daha kısa sürede çözmesini sağlayabilirdi belki...

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

Çoğu sihirbaz aksini iddia etse de muggle dünyasında herşey daha kolaydı. En muggle yanlısı büyücüden muggledoğumlulara kadar kime sorsanız ister istemez bu kanının yanlış olduğunu düşünmeleri kaçınılmazdı.

Sihir gibi mucizevi, akıl almaz ve en karanlık arzuları dahi gerçeğe dönüştüren bir varlığın herşeyi ne kadar da kolaylaştırdığı görülünce henüz cisimlenmeyi dahi başaramamış mugglelar nasıl daha basit bir dünyaya sahip olabilirdi ki?

Bu kulağa epeyi mantıksız geliyordu, değil mi?

Lâkin biraz düşününce...

Muggle dünyası ya da bazı şansız ruhlar için gerçek dünya, matematiksel kalıplara sığdırılmış gri kocaman ve işlemesi için işgücüne ihtiyacı olan sağlam bir fabrikaydı.

Bir kum tanesinden koca yıldızlara kadar herşeyin ölçümü matematiğin ve fiziğin yardımıyla basit bir bilgisayarla çözülebiliyordu. Güneşin kaç ışık yılı uzakta olduğunu gerekli formüllerin ışığında bulabiliyordun.

Bir ağacın kaç yıllık olduğunu, eski bir kemik kalıntısının hangi yüzyıldan günümüze ulaştığını kolaylıkla kestirebiliyordun.

Herşey formüllerde ve biraz da işlem yeteneğinde saklıydı.

Biyolojinin yardımıyla genetiksel hastalıkların önüne geçebiliyordun. Coğrafya sana en uygun verimi nerede alabileceğini söylüyordu.

Dünyayı bir kalem darbesiyle anlamlandırabiliyordun.

...Ve eğer anlamlandıramıyorsan... yoluna çıkıyorsa... baş edemeyeceğin kadar güçlüyse...

Yok ediyordun.

Ne kadar basit değil mi?

Ama Sihir kesinlikle öyle değildi.

Sihir öyle şaşırtıcı bir güçtü ki ömrünün tamamını onu anlamaya çalışarak harcasan da onu sınırlandıramıyor, kalıplara sokamıyordun.

Neden en karanlık gecenin ardından parlayan ay ışığının en başarılı iksirlere yol açtığını bilmiyordun.

Canlı kanlı bir fareyi bir kupaya dönüştürdükten sonra yaşamın aslında nereye kaybolduğunu anlamlandıramıyordun. Zavallı fare senin o küçük asa darbelerinden sonra ölmüş müydü? Yoksa kısa bir süreliğine tülün öteki yanını mı ziyaret etmişti?

Peki ya bir obscurus? En korunmasız çocuğun, tüm sihir dünyasının en korkunç varlığına dönüşebileceğini tahmin bile edemezdin.

Ne kadar çabalasan da yok edemeyeceğin şeyler vardı. Sihir aradan milenyumlar geçse bile hala izlerini barındırabiliyordu.

Doğru formül ile devasa keşiflere imza atan bir muggle zamana meydan okuyan bir teoriyi ortaya atarken, madenin en küçük yapı taşını delip koca şehirleri yerle bir ederken, muggle dünyasında başarıya giden yol gayet basit görünüyordu. Biraz matematik ve biraz da zeka...

Oysa sihir öyle miydi?

O kadar çok bağımlı bağımsız değişken işin içine giriyordu ki bazen başarı sadece tesadüfe dayalı oluyordu.

Sihir gücü, anlayış, sana en uyumlu asa, uygun iksir özleri, bu iksir özleriyle iyi gidecek altından gümüşten ya da bakırdan bir kazan, zamanlamanın kontrolü, iksiri saat yönüne mi yoksa tersine mi karıştıracağın, sihirli kelimeler, ayın o günkü konumu ve hatta gezegenlerin sıralanışı bile prosfesyonel bir iksir ustasının dikkat etmesi gereken koşullardı.

Dünyanın en karanlık lordu bile tüm iplerin elinde olduğunu düşündüğü bir an, dikkate almadığı ufak bir detayla, bir bebeğin elinde yerle bir olabiliyordu.

Sihir karmaşıktı.

Gerçek sihir.

Şu Hogwarts'ta öğrettikleri kalıplaşmış cümleler değil.

Lumos'u ele alalım. Belki de en basit büyü değil mi? Latin kökenli lumen ile aynı anlamda. Işık ve aydınlatma demek. Nox gibi. Wingardium Leviosa gibi.

Aha! Dediğinizi duyabiliyorum. O zaman sihrin de bir kuralı var değil mi? Latin harfleriyle söylediğin her büyü sihir olmalı.

Yanlış.

Sersemlet büyüsünü unutuyorsunuz. Latin olmayan bir kelime bu, öyle değil mi?

İşte kuraldaki ilk çatlağı bulduk bile.

Ve tabi latin kökenli olmayan ülkeleri düşünmek lazım.

Sihir dünyasının en başarılı devirlerinden birinin mimarları olan mısırlılar, ölümün bile sırlarını araştırırken tek kelime latince konuşmadan bunu yaptılar. Sadece insansı ve hayvansı sembollerden bir araya gelmiş hiyerogliflerle mucizelere imza attılar.

Elementlere kolaylıkla hükmedebilen, doğanın sesini duyabilen Japonlar da latince konuşmuyordu.

Peki öyleyse olay dilde bitmiyorsa neden herkes asasını sallayıp kendi dilinde bir komutla büyü yapamıyordu?

İşte bunu anlamak çok zordu. Aslında hiç birşeyin kuralı yoktu. Ve anlaşılması gereken tek kural buydu.

Tüm o sihir kitapları, tüm o gizemli büyüler aslında uzun denemelerin sonucunda, başarıya ulaşmış komut dizilerinden ibaretti.

Bu gerçek kulağa biraz anlaşılmaz ve mantıksız gelse de aslında gerçek bir dehanın elinde kaosun habercisi olabilirdi.

Bu aslında çok, çok korkunç bir gerçekti.

Düşünün. Kuralları olmayan, doğru sonuca ulaşmak adına sadece birazcık sihre, bir tutam inanca ve ona en doğru gelen kelimeleri kullanmaya ihtiyacı olduğunu anlayan bir toplum düşünün.

Asanın aslında vücuttaki sihir kanallarına daha kolay bir şekilde ulaşabilmeye yaradığını, aslında asasız da sadece inançla sihir yapabileceğini anlayan bir toplum düşünün.

Onları sadece ellerinden asalarını alarak yola getiremezdiniz.

Onları en karanlık sihir kitaplarını saklayarak doğru yolda tutamazdınız.

Onları kontrol edemezdiniz.

Ne Azkaban ne de Ruh Emiciler size yardımcı olabilirdi.

İşte o zaman gerçek kaos yeryüzünü ziyaret ederdi.

Şimdi kolaylıkla kontrol edilebilen muggle dünyasının aslında anlaması ve yaşanması ne kadar da basit olduğunu anladınız mı?

Bunu zamanın bir noktasında birileri anlamış olacak ki bir araya geldiler ve sihir dünyasının sözde kurallarının kitabını yazmaya koyuldular. Kendi kitaplarını elden ele gezdirip sıfırdan bir mantık çerçevesi inşa ettiler.

Aralarından dördü bir araya gelerek kocaman bir kaleyi ley çizgilerinin en sık buluştuğu yerde yükseltip Hogwarts adını verdi.

Geri kalanı kendi ülkesinde kendi yolunu çizdi.

Ve bilinmeden de olsa modern sihir dünyasının adımları tarih sahnesinde belirmiş oldu.

Herşey yolunda görünüyordu, değil mi? Çünkü öyle görünmek zorundaydı. Birilerinin sihrin sınırlarını zorlaması, en derin dehlizleri araştırması, perdenin arkasından kontrolü sağlaması gerekiyordu.

İşte tam bu noktada Esrar Dairesi devreye giriyordu.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

Augustus Rookwood bir kara büyücüydü ve Lord Voldemort'un sadık hizmetkârlarından bir ölüm yiyendi. Hain Igor Karkaroff tarafından deşifre edilmiş ve Azkaban'a hapsedilmişti.

Onun hakkında bilinebilecek bunlar gibi görünüyordu.

Hogwarts'ın gördüğü en başarılı büyücülerden biri olması ya da mezun olduktan sonra uzun bir süre ortalıktan yok olması pek dile getirilen şeylerden değildi.

Hakkında pek fazla bilginin yer almadığı sabıka kaydı Sihir Bakanlığında 13 yıldır açılmamış duruyordu. Gayet ince bir dosyaydı ve diğer kara büyücülere kıyasla arşivin sırf onun için ziyaret edildiği pek görülmemiş bir durumdu.

Kimse Rookwood'un geçmişini araştırmak için ciddi bir çaba sarf etmemişti. Etselerdi de ulaşamayacakları bir bilgi vardı. O da şuydu.

Augustus Rookwood bir Adı-ağza-alınmayan'dı ve Azkaban Hapishanesine adımını dahi atmamıştı.

Çünkü Esrar Dairesi kendi çalışanını korumakla yükümlüydü.

Esrar Dairesi, Sihir Bakanlığının gizliliği yasalarla sıkı sıkıya desteklendirilmiş özel bir bölümüydü. Yaptığı araştırmalar ve gerçekleştirdiği operasyonlar tamamıyla gizliydi. Ne yaptığı kendi elemanları tarafından dahi tam olarak bilinmiyordu ve çok az büyücü Esrar Dairesinin temelde ne işe yaradığı ile ilgili bilgi sahibiydi.

Esrar Dairesinin yaptığı çalışmalar belirli bir bilimsel alana ya da sihirsel branşa dayatılmayacak kadar genişti ancak üzerinde çalıştığı bazı konulara örnek verilmesi gerekirse en önemlileri şunlar gibi görünüyordu: Aşk, Uzay, Düşünce, Zaman, Ölüm ve ötesi...

Esrar Dairesinde çalışmaya hak kazananlara, ki bu gayet zorlu bir deneme sürecini, keskin, kalıplara sığmamış bir zeka ve hayal gücünü gerektiriyordu, işlerindeki gizlilik ilkesinden dolayı adı-ağza-alınmayanlar denirdi.

Görevlerindeki yüksek gizlilikten ötürü, bakanlıktan bağımsız hareket edebiliyorlardı ve DMLE'ye cevap vermek zorunda olmayan tek bölümdü. Esrar Dairesindeki her bir araştırma son derece saklıyken, bir adı-ağza-alınmayan'a diğer bölümlerdeki bütün kapılar sonuna kadar açıktı. Her türlü evraka kolaylıkla ulaşabiliyor hatta DMLE'nin elinden istediği vakayı alabiliyordu.

Sihir Bakanının bile bu departman üzerinde çok az etkinliği vardı ki bu duruma 1840'da dönemin sihir bakanı Radolphus Lestrange'ın Esrar Dairesini zorla kapatmak istemesi ve her hangi bir şekilde umursanmaması örnek gösterilebilirdi.

Sihir Bakanlığından çok önce kurulan bu departmanın ilk araştırmaları tarih öncesine kadar dayanan belgeler ve belki de hiç gün yüzüne çıkarılmamış çok gizemli bilgiler içeriyordu. Ne zaman, nasıl, kim tarafından, ne amaçla kurulduğu bilinmeyip sadece tahminlere dayatılsa da yaptığı araştırmalardan ilkinin büyücü ve cadıların insan eliyle mi yaratıldığı ya da doğumla mı dünyaya geldiği üzerine bir çalışma olduğu biliniyor ve eski kitaplarda geçiyordu.

1890'lara gelindiğinde departman artık dev bir gizlilik ağı ile kendini iyice aşacak ve zamanda yolculuk deneylerine başlayacaktı. Ancak zamanda yolculuk deneylerinin başarısı ufak bir pürüzle gölgelendi ve 1899'da durdurulduğu ile ilgili bilgilendirme yapılmıştı.

Bu ufak pürüz Eloise Mintumble adında 1402 yılına yolculuk eden bir adı-ağza-alınmayan'dı ve bu yolculuk kimine göre korkunç sonuçlara yol açmıştı. Madam Mintumble 1402'de beş gün kalmış ve geri döndüğü an bedeni tam 500 yıl yaşlanmıştı. Bu da yetmezmiş gibi Mintumble'ın soyundan gelen 25 kişi bir anda sanki buharlaşarak ortadan kaybolmuştu.

Bu durumun dikkatsiz bir hastane çalışanı nedeniyle kamuoyuna duyurulması zamanda yolculuk çalışmalarını resmiyette durdururken, kendine adı-ağza-alınmayan diyen herkes bunun gerçek dışı olduğunu biliyordu. Alınan tepkiler gizliliğin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermişti.

Bu gizlilik her bir adı-ağza-alınmayan'a içinde bulundukları araştırmaların ciddiyeti ve tehlikesi yüzünden özel bir hak veriyordu. Bu hak da Esrar Dairesinin gizliliğini bozmadıkları sürece, sonuna kadar yasalara karşı güvende olduklarıydı.

İşte tam bu yüzden Rookwood, ölüm yiyenlik adına işlediği suçlardan her hangi bir ceza almamış, zamanını güçlü bir ilizyonun altında görünürde basit bir bakanlık çalışanı olarak, içten içe ise hala Esrar Dairesinin başarılı bir ajanı olarak görev yapmaktaydı.

Rookwood zekiydi, belki de gereğinden fazla... bu yüzden Karanlık Lord'un bir gün geri döneceğini biliyordu. Ve diğer ölüm yiyenlerin aksine Efendisinin dönüşüne kendisini başarıyla hazırlamıştı.

Yıllarını Esrar Dairesinin arşivinde geçirmiş, Karanlık Lord'un dikkatini çekeceğine inandığı her ufak detayı kaydetmişti. Bu zor bir işti. Esrar Dairesi gibi ciddi bir müessese kendi çalışanlarına dahi güvenmiyordu. Bu evrakların erişimi ve güvenliği sihrin en üst kademesiyle korunuyordu.

Rookwood'un arşive adımını atabilmesi dahi ne denli iyi bir adı-ağza-alınmayan olduğunu gösteriyordu. Hafızasını her gece kaydediyor ve her yeni gün yeniden düzenliyordu.

Zihinbendin bile pek işe yaramadığı niyete dayalı güvenlik zincirine her gün yeni bir insan olarak giriyor ve eve gittiğinde kendine bıraktığı ufak notlarla düşünseline giriş yapıyordu. Normal bir insanın sabredemeyeceği bu yeniden yazılım, Rookwood için tek bir amaca hizmet ediyordu. O da Karanlık Lord'tu.

Karanlık Lord'un karizmatik dehası, sihrinin kudreti ve dehşetli öfkesi her kara büyücü gibi onu da etkisi altına almış, ağına kilitlemişti.

Aslında başlarda tedirgin olmadığı söylenemezdi. Karanlık Lord'un gücü bir kara büyücüydü kendine hapsetse de deliliğin pençesindeki dehşeti onu şüpheye itmeye yetmişti.

Şüphelerini bir kenara itip, Karanlık Lord'un emrine harfiyen uyarak yoluna devam etmekten şaşmamıştı. Ama topladığı bütün bu bilgileri, Esrar Dairesinin gücünü Karanlık Lord'a teslim etmekte kararsızdı.

Ta ki Karanlık Ordunun toplandığı o güne kadar... Bir muggle'ın kendi ağzıyla muggle dünyasının tehlikelerini işaret ettiği o gün tüm zamanların üstündeki zekası ve karizmasıyla kendini bir kez daha kanıtlayan Lord Voldemort ona bir kez daha neden ölüm yiyen olduğunu hatırlatmıştı.

Ona olan sadakatinden asla vazgeçmeyeceğine, ona layık olabilmek için elinden geleni yapacağına kendine söz vermişti.

Bu yüzden her gün kendini yeniden ve yeniden siliyordu, bu kadar çabalıyordu.

Ve bu çabaları meyve verdiğinde neyle karşı karşıya neyle karşı karşıya olduklarını kendisi bile kabullenemiyordu.

Rookwood çok, çok endişe verici bir şey keşfetmişti. Bu da dünyanın belki de en gizli örgütlerinden birinin içinde, Esrar Dairesinde, ona dahil ama aynı amaçlara hizmet etmeyen bir örgütün daha bulunduğuydu.

Bir adları yoktu. Onları birbirlerine bağlayacak her hangi bir geçmişleri yoktu. Nasıl tanıştıklarını da öğrenememişti. Ama sihir dünyasının iyiliğine çalışmadıkları kesindi.

Yoksa neden sihrin nasıl var olduğuna...

...Nasıl çalınacağına ve...

... Nasıl yok edileceğine dâir çalışmalar yürütsünlerdi ki?

Neden Tül'ün sihirle ilişkisine bu denli kafayı takmış olsunlardı ki?

Lovegood bu yüzden ölmemiş miydi?

Rookwood'un elinde yaptıkları araştırmalara rağmen bir çok ipucu ancak sıfır neden vardı.

Bütün bu bilgileri Karanlık Lord'a sunduğunda Rookwood bilmiyordu ama sihir dünyasının kaderini değiştirecek yeni bir devrin başlamasına yardım etmişti.

Ve Karanlık Lord, bütün Büyüceşura'nın önünde o En Büyük Tehlikeden bahsettiğinde işte şimdi esas amacın ne olduğunu anlamıştı.

Birileri Sihir Dünyasını yok etmek istiyordu.

Eğer istedikleri buysa... hodri meydan!

Sonuç çok acılı olacaktı.