Actions

Work Header

heaven knows (i'm miserable now)

Chapter Text

"Gitmek istediğine emin misin, tatlım? İstersen bizimle kalabileceğini biliyorsun." Renee'nin yüzünde umutlu bir ifade vardı, hala son anda fikrimi değiştirebileceğini düşünüyordu. Onun bu çocuksu hali istemeden de olsa yüzüme küçük gülümsememin yayılmasını sağladı.

Başımı iki yana salladım. "Eminim, anne. Hem etrafına bir baksana, havalimanındayız ve birazdan muhtemelen uçak için çağrı yaparlar."

Heathrow Havalimanı her zaman olduğu gibi kalabalıktı ama benim için rahatsız edici değildi. Aksine, kalabalığı seviyordum. Kalabalık canlılık demekti, bir yerlerde birilerinin yaşadığını anlardım. Kulaklarıma her yandan dolan vızıltılar beynim için rahatlatıcı arka plan müziği gibiydi. Londra'yı özleyecektim.

Seattle uçağı için çağrı yapıldı.

İçimi çektim ve gülümsemeye çalıştım. "Beni çağırıyorlar." Renee başını hızlıca salladı ve o da benim gibi gülümsemeye çalıştı, gözlerinin kenarlarında biriken yaşları görebiliyordum. Gitmek zorlaşıyordu ama bunu yapmalıydım. En azından kendime bunu tekrarlıyordum.

Renee bana sıkıca sarıldı ve saçlarımı okşadı, bunu sadece benim için endişelendiği zaman yaptığını biliyordum. Benim için endişelenmesi gerekmiyordu, Charlie'nin yanında olacaktım. O bana bakardı ve ben de ona. İyi ev arkadaşları olabilirdik, öyle umuyordum.

Phil saçlarımı karıştırdı ve gülümsedi. "Kendine iyi bak, evlat."

Gülerek bozulan saçlarımı düzeltirken başımı salladım. "Elbette. Siz de birbirinize iyi bakın." Giderek uzayan vedalaşmamızı artık sonlandırarak uçağa bindim, yeni hayatıma dair ilk adımımı atıyordum.

***

Sanırım uyumaktan yüzüm şişmişti, yoksa gözlerimi açmakta zorlanmamın başka mantıklı açıklaması yoktu. Gözlerimi ovuşturdum ve koridordan geçmekte olan bir hostesi durdurarak Seattle'a varmamıza ne kadar kaldığını sordum. Havadayken nerede olduğunuzu anlamak güçtü ve hostesin duraklamasından sorumun ne kadar aptalca olduğunu düşündüğünü tahmin edebiliyordum. Gülümsemeye çalışırken hostes bir süre düşündü ve en sonunda, "Bir saatten az kalmış olmalı," dedi. "Bir şeye ihtiyacınız var mı?" diye ekledi.

Kedi gibi gerinmemek için kendimi zor tutarken başımı iki yana salladım. "Hayır, teşekkürler." Hostes başını salladı ve kabine yürüdü.

Gerçekten de bir saate kalmadan uçaktan indiğimde sonunda rahat bir nefes alabildim. Gökyüzüne baktım; hava kapalıydı ve yağmur yağacak gibiydi. Alnıma düşen bir damla ile içimi çektim. Yağmur birazdan hızlanırdı. Gidip Charlie'yi bulmalıydım.

Yolcu çıkışında bekleyen insanların arasında onu seçmek hiç de zor olmamıştı; en öndeydi ve ellerini belinde tutmasıyla bir polis memurundan ziyade kocası geç geldiği için meraklanan ev hanımlarına benziyordu. Beni fark edebilmesi için el salladım ve kilomun iki katı kadar ağırlıktaki iki bavulumla sırt çantamı sürükleyerek yanına gittim. Bana sıkıca sarıldı. Ben de ona karşılık verdim ama onun kadar sıkı sarılmadım. Birbirimize karşı biraz yabancılaşmıştık; Charlie'yi en son beş sene önce buraya son gelişimde görmüştüm ve ondan beri arada sırada telefonla konuşmaktan başka bir şekilde iletişime geçmemiştik. Bu biraz da benim hatamdı.

"Renee nasıl?" diye sordu sessizliği bozmak için. Polis arabasında Forks'a gidiyorduk. Charlie oranın polis şefiydi ve kendimi bildim bileli öyleydi. Kimsesi olmadığı için işiyle evli olduğunu söyleyebilirdim. Renee ile boşandıkları zaman kendini işine adamıştı.

Uykudan uyanır gibi başımı kaldırdım ve camdan akıp giden manzarayı izledim. "Annem gayet iyi. Phil ile yolculuğa çıkmaya hazırlanıyor, Plymouth'ta işler iyi giderse oraya yerleşebilirler bile."

Charlie ağır ağır başını sallamakla yetindi ve yolculuğun kalanında ikimiz de konuşmadık.

Forks en hafif tabirle huzursuz edici bir yerdi; hava sürekli bulutlu ve yağmurluydu, yılda sadece birkaç gün günışığı görebilirdiniz, gökyüzü kafes gibi gelirdi ve her şimşek çaktığında tepenize inecek diye düşünürdünüz. O kadar yeşildi ki, bende kusma isteği uyandırıyordu. Son derece az nüfuslu sıradan bir Pasifik Kıyısı kasabasıydı, ölü gibiydi. Canlılık yoktu. Londra ile kıyaslanamazdı bile. Kırmızı ışıkta durduğumuz zaman çabuklukla etrafıma göz gezdirdim ve beş sene önce gördüğüm kasabanın nasılsa bugün de aynı kaldığını gördüm. Kaşlarımı çatmadan edemedim. Burada nasıl yaşayacaktım ben?

Eve geldiğimiz zaman garajın önünde bizi beklemekte olan eski bir kamyoneti görmemle dikkatim başka yöne çekildi. Charlie kamyoneti dikkatle izlediğimi görünce, "Eve hoş geldin hediyen," demekle yetindi ve arabadan indi, ben de çabuklukla onun peşinden.

"Nasıl yani?" diye sordum kulaklarıma inanamayarak. "Bana bir araba mı aldın?"

"Aslında bu bir kamyonet," dedi bavullarımı bagajdan alırken. "Billy Black'i hatırlıyor musun? Oğlu Jacob küçükken en yakın arkadaşındı. Senin buraya temelli yerleşeceğini duyunca kamyoneti bana satabileceğini söyledi ve eh, ben de sevebileceğini düşündüm." Silikçe gülümsedi.

"Sevmek mi? Dalga mı geçiyorsun, bayıldım! Çok teşekkürler, baba!" Coşkuyla boynuna atıldığımda önce sendeledi ama sonra dengesini sağladı ve güldü, bavullarım yüzünden bana sarılamıyordu.

"Mutlu olman için biraz erken; bu yaşlı kızın en azından bakımdan geçmesi gerekiyor ve sen ehliyetini alana kadar ancak halledebiliriz."

"Ah, bir an önce ehliyetimi almak için uğraşacağımı ikimiz de biliyoruz," dedim mutlulukla. İşin doğrusu, her ne kadar yasal olmasa da, Renee geçen sene bana araba kullanmayı öğretmişti. İngiltere'de ehliyet almak için on sekiz yaşında olmanız gerekiyordu ve eğer Londra'da olsaydım bir sene daha beklemek zorunda kalacaktım. Buradaysa en yakın zamanda ehliyetimi alabilirdim. Tanrı Amerika'yı kutsasın.

Bavullardan birini elinden almaya çalıştıysam da Charlie bana izin vermedi ve ikinci kattaki odama kadar taşımakta ısrar etti, yüzümü hüzünlü bir gülümseme kapladı. Benim için çabalıyordu ve buraya gelme kararımdan dolayı fazlasıyla hevesliydi. Elbette Forks'tan ne kadar nefret ettiğimi biliyordu ve taşınmamın onu şaşırttığını görebiliyordum ama sevinci şaşkınlığından daha büyüktü. Odama girdiğim zaman pek çok şeyin değiştiğini gördüm; daha büyük bir yatağım, kitaplığım ve dolabım vardı. Yanımda getirdiğim eşyalarla sadece dolabımı doldurabilirdim çünkü uçaklarda taşınabilecek yüklerin bir sınırı vardı.

"Annem kalan eşyalarımı kargoyla yollayacağını söyledi," dedim dalgınlıkla, hala odamı inceliyordum. Önceden hatırladığım kadarıyla duvarların rengi açık yeşildi ama şimdi bej rengine boyanmıştı, L şeklinde bir çalışma masası, yeni halılar ve perdeler de vardı. Charlie benim için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Burada mutlu olabilmem için çok uğraşıyordu, bunu biliyordum. Ben de mutlu olmak için uğraşabilirdim.

Charlie bavullarımı yatağımın yanına bırakırken o da benim gibi çevresini inceledi. "Ne zaman geleceğini biliyor musun?"

"Bu hafta içinde. Zaten her şeyi paketlemiştik."

Başını salladı ve bana döndü. "Ben artık seni yalnız bırakayım da... Odana yerleş." Gülümseyerek başımı salladım ve o da odadan çıktı. Çıkarken kapıyı kapatması mahremiyetime saygı duyduğunu gösteriyordu. Kapı kapanır kapanmaz yatağıma çöktüm. Yeni nevresim takımım yumuşaktı ve morun göz alıcı bir tonundaydı. Mor en sevdiğim renkti ve Charlie bunu bile hatırlıyordu. Ellerimi yatak örtüsünde gezdirirken içimi çektim ve bavullarıma baktım, bir an önce işe girişmeliydim.

***

Okula bir süre yürüyerek gitmenin en akıllıca karar olmadığını pekala ben de biliyordum fakat bana göre yeni, gerçekteyse son derece eski kamyonetim insan içine çıkarılabilecek ve beni yolda bırakmayacak hale gelene kadar başka seçeneğim yoktu. Charlie her ne kadar beni her sabah okula bırakmayı teklif etse de buna şiddetle karşı çıktım çünkü hadi ama, kim okula polis arabasıyla bırakılmak isterdi ki?

Beni koruyacak şemsiyem ile sakinlikle yürürken sanki okula yetişmem gerekmiyormuş gibiydi. Forks'ta zaman denen bir kavram yoktu, zamanı hatırlatacak herhangi bir şey de. Gökyüzü daima bulutluyken saatin kaç olduğunu nasıl anlayabilirdim? Bileğimdeki saatime göz attıktan sonra az vaktimin kaldığını görüp adımlarımı hızlandırdım ve yeni okuluma doğru yol aldım.

Forks Lisesi yolun kenarındaki birkaç binanın birlikte durmasından oluşuyordu ve kenardaki tabelayı görmeseydim kesinlikle yanından geçip giderdim. Gerçek bir lise görüntüsünden uzaktı, Londra'daki okuluma hiç benzemiyordu. Bahçe öğrenci kaynamıyordu ve kimse okul üniforması giymiyordu; en başta bunun harika bir şey olduğunu düşünsem de, sonradan her sabah kıyafet seçmek zorunda kalacağımı fark edince yüzüm düştü. Üniforma giymek kesinlikle daha iyiydi.

Ben yanlarından geçerken neredeyse bütün öğrenciler gözlerini bana çevirmişti, hiçbiri de dik dik bakmaktan utanıyormuş gibi görünmüyordu. İlginin odağı bendim, onlara göre polis şefinin okyanus ötesindeki kızı sonunda yuvasına dönmüştü ve her hareketi izlenmeliydi. Yürürken bir yandan kayıt ofisini aramaktaydım; ders programımı ve kampüsün haritasını oradan alacaktım, ayrıca her ders için imzalatmam gereken bir fiş vardı. Sonunda aradığım binayı buldum ve kayıt ofisindeki parlak kızıl saçlı kadın bana ihtiyacım olan her şeyi verdi, ilk günüm için şans dilemeyi de unutmadı.

Elimdeki haritaya göre sınıfımı bulmaya çalışırken önümde beliren bir figürle aniden durdum. Uzun boylu ve zayıf bir oğlan karşımda gülümseyerek elini uzatmıştı. "Merhaba, ben Eric," dedi. "Sen Alexandra Swan olmalısın."

Uzattığı eli sıkarken, "Bana Alex diyebilirsin," dedim, ben de gülümsemeye çalışıyordum. Katladığım haritamı salladım. "Harita okumakta berbatım, bana Bay Mason'ın İngilizce sınıfını tarif edebilir misin?"

Yüzü birden aydınlandı. Bu iyiye işaret değil. "Ben de oraya gidiyordum, beraber gidebiliriz!"

Normal şartlar altında ilk günde arkadaş edinmek kötü bir şey değildi ama ben ilk günümü okuldakileri gözlemleyerek geçirmek istemiştim. Sanırım küçük planım yatmıştı. Sol omuzumdan sarkan çantamı düzelttim ve Eric'in peşine takıldım. Sınıfa girdiğimiz zaman neredeyse herkes gelmişti ve bütün gözler Eric ile benim üstümde toplanmıştı. Bakışları görmezden gelerek fişimi Bay Mason'a imzalattım ve oturacak bir yer aradım çabuklukla. Eric sınıfın arkasından el salladı, başka çarem olmadığı için yanına oturdum.

Daha çantamı bile yere koymamışken önümde oturan bir kız bana döndü. "Hey, sen Şerif Swan'ın kızı Alexandra değil misin? Bu arada, ben Jessica."

"Alex," diye düzelttim. Jessica durakladı, sanki aklında bir şeyleri tartar gibiydi. Sonra gülümsedi. "Gömleğini beğendim."

Elimde olmayarak çizgili gömleğime kısaca bakarken, "Ah, teşekkürler," diyebildim sadece.

"Bir sonraki dersin ne? Umarım Trigonometri'dir, böylece beraber gidebiliriz. Hey, bak aklıma ne geldi; öğle yemeğinde istersen bana katılabilirsin."

Çok hızlı konuşuyordu ve söylediklerinde bir anlam bütünlüğü bulamıyordum, fazla samimiyetten dolayı başım dönmeye başlamışken Eric imdadıma yetişti. "Ona biraz nefes alması için fırsat verir misin?" diye söylendi. Bana döndü ve fısıldayarak, "Arkanı kolluyorum," dedi. Tam da ona buna gerek olmadığını söyleyecektim ki, Bay Mason derse başladı.

Trigonometri ise tam bir işkenceydi. Bunu sadece sayılarla aram kötü olduğu için söylemiyordum; Bay Varner daha ilk günden hayatımı cehenneme çevirmek istercesine beni sınıfın ortasına tutup kendimi tanıtmak zorunda bıraktığı zaman anlamıştım. Adımı söyledim ve o da yerime geçmeme izin verdi, Jessica'nın benim için ayırdığı yere oturdum ve bütün ders boyunca sesimi çıkarmadım. Yapabileceğimin en iyisi buydu.

Öğle yemeği için kafeteryaya gittiğimiz zaman Jessica bir grup öğrencinin oturduğu masaya gitti ve ben de mecburen peşine takıldım. Gelmek istemesem bile beni sürükleyerek götüreceğini anlamıştım. Masadakiler benim geldiğimi görünce sus pus oldular ve dikkatlice bana baktılar. Jessica çantasını sandalyelerden birine bırakırken, "Çocuklar, bu Alex. Alex, bunlar da Mike, Angela, Lauren, Katie, Tyler, Ben, Lee ve Eric'i biliyorsun zaten," diyerek bizi çabucak tanıştırdı. Ağır ağır başımı salladım ve gülümsedim, Eric'ten gelecek hamleyi öngörerek Jessica'nın yanındaki boş yere çöker gibi oturdum.

İstemeden de olsa arkadaş ediniyordum. Forks'ta arkadaşım olsun istemiyordum; buraya giderek bağlanacağım anlamına geliyordu benim için. Herkesle mesafemi korumak belki de en iyisiydi, diplomatik davranmak her zaman için en akıllıca hareketti. Masanın diğer ucundan Eric el salladı, ben de çatalımı sallayarak karşılık verdim. Jessica bana okulla ilgili her şeyi anlatmayı kendine görev edinmişti; bense onu zar zor dinliyordum. Arada başımı sallamak dışında hareket etmemem ona yetiyordu. Tek istediğim huzur içinde öğle yemeğimi yiyebilmekti ama yan gözle atılan kıskançlık, merak ve hayranlık karışımı bakışlar bunu büyük ölçüde engelliyordu. Lauren benden bariz şekilde hoşlanmamıştı ve Katie de Lauren nereye giderse peşinden gidecekmiş gibi davrandığı için ikisini arkadaş listemden çıkarma kararı aldım. Angela sessiz bir kızdı, konuşulmadığı sürece kimseyle iletişime geçmekle kendini rahatsız etmiyordu. Tyler, Ben ve Lee ise kendi hallerinde tiplerdi, onlarla ilgilenmedim bile.

Mike ise bütün süre boyunca bana kaçamak bakışlar atmıştı. Birkaç defa Jessica onu yakaladı ve işte o zaman işlerin ilk günden benim için çıkmaza görmek üzere olduğunu fark ettim; Jessica'nın yanında durmalı ve Mike'ın yanlış anlayacağı şekilde davranmamalıydım. Aynı şey beni gizli olduğunu düşündükleri şekilde süzen diğer oğlanlar için de geçerliydi.

Masamızın başında bir anda biten peri gibi bir kızın varlığıyla nefes aldım. Saçları kısacıktı ve simsiyahtı, yüzünün çevresini kaplıyordu. Teni bembeyazdı ve şimdiye dek gördüğüm en güzel insan olmalıydı. Zariflikle hareket ediyordu, benim gözümde kesinlikle bu dünyaya ait değildi. Hayranlıkla onu izlerken ağzım açık kalmıştı. Kız Eric'in yanında durdu ve hızlıca bir şeyler söylemeye başladı, ne olduğunu takip edemiyordum. En sonunda kız gitmeden Eric onu durdurdu ve, "Alice, bu Alex. Alex, Alice ile tanışmanı istiyorum. Kendisi okul gazetesinde moda köşesini yazıyor," dedi.

Gözlerimi kırpıştırarak yerimden doğrulmak için kalkmaya hazırlanmıştım ki, çabucak yanımda bitti. El sıkışmak için elimi uzatmama fırsat bırakmadan bana sarıldı. Tuhaftı, sanki bir mermer parçasına kollarımı dolamışım gibi hissediyordum; Alice taş kadar kaskatıydı ve kıyafetlerine rağmen soğuk hissettiriyordu. "Alice Cullen. Tanıştığıma memnun oldum," dedi. Kıyafetlerimi inceledi ve, "Gazetenin yeni baskısında sana yer vermeme ne dersin?" diye sordu, beni süzmeye devam ediyordu. "Kendi köşemde yani?"

"Ah, ben... Şey... Bu biraz beklenmedik oldu... İyi şeyler yazacaksan neden olmasın?" dedikten hemen sonra pişman oldum. İlk günden arkalarda kalma planım artık tamamen başıma yıkılmıştı. Kendimi okul gazetesinin yeni baskısında görecektim. Yaşasın.

"O konuda endişelenme, benden sadece iyi cümleler okuyabilirsin," diyerek bana güvence verdi. Bana arkasını dönüp köşede bir başka masaya doğru giderken büyülenmiş gibiydim, gözlerimi ondan alamıyordum. En sonunda Jessica kolumu tutup çekti ve beni yerime oturttu, halime bakarak kıkırdıyordu.

"Sen bir de ailenin kalanını gör," dedi sırıtırken. Alice'in oturduğu masayı işaret etti başıyla. Masada ondan başka dört kişi daha vardı, üç oğlan ve bir de kız. Jessica ben daha ağzımı açmadan onlardan bahsetmeye başladı. "Alice'in yanına oturduğu çocuk, Jasper Hale. Sarışın olan, acı çekiyor gibi görünmüyor mu sence de? Her neyse, Jasper ve Alice birlikteler-"

Kaşlarımı çattım. "Kardeş olduklarını sanıyordum." Ben mi yanlış anlamıştım yoksa? Ama kardeş olmalarına rağmen birbirlerine benzemiyorlardı, aynı zamandaysa tuhaf bir benzerlik de söz konusuydu. Hepsinin tebeşir gibi bembeyaz tenleri vardı ve yüzleri kusursuz güzellikteydi. Gözlerinin altı mordu, ya uykusuzlardı ya da burunları iyileşme sürecindeydi.

"Ah, öyleler," diyerek düşüncemi doğruladı Jessica. Başımı öyle hızlı çevirmiştim ki, bir an boynumun kırıldığını bile düşündüm. Surat ifadem karşısında Jessica yüzünü buruşturdu. "Hepsi evlatlık," diyerek açıklama yaptı. Masadaki Cullen çocuklarına bakmaya devam etti yeniden.

"Jasper Hale, Tarih Kulübü'nün başında. Açıkçası büyük bir inek olduğunu düşünüyorum, çünkü okuldaki öğretmenlerden daha çok şey biliyor. Jasper'ın yanındaki kız da Rosalie, ikiz kardeşi, aynı zamanda okul başkanı..." Jessica'nın işaret ettiği sarışın kıza baktım; Alice'ten bile daha güzeldi, sanki bir moda dergisinin sayfasından fırlamış gibi görünüyordu. Saçları sapsarı ve upuzundu. Herhangi bir kız ona baktığında özgüvenini kaybedebilirdi.

"Rosalie de Emmett Cullen ile birlikte, şu siyah kıvırcık saçları olan oğlan." Emmett oldukça yapılı ve kaslı bir görüntüye sahipti ama yüzü ve saçları onun çocuksu bir sevimliliği olduğunu düşündürüyordu. Sporcu tiplerdendi.

Gözlerimi kısarak masanın sonundaki diğer oğlana baktım, Jessica bana ondan bahsetmemişti. Bronz rengi saçları darmadağınıktı ve diğer kardeşlerine göre daha zayıftı. Etrafında olanlarla ilgilenmiyordu, önündeki kağıtlara bir şeyler karalamaktaydı. Bazen de başını kaldırıp camdan dışarı bakıyordu, hiç durmayacakmış gibi yağan yağmuru izliyordu.

Jessica bakışlarımı takip etti ve, "O Edward Cullen," dedi bilmişlikle. "Okul korosunda piyano çalıyor." Durdu. "Yerinde olsam vaktimi onunla harcamazdım. Edward'ın gözü müzikten başka bir şeyi görmez." Gülmemeye çalıştım, acaba Jessica ne zaman geri çevrilmişti?

***

Angela ve Mike ile Biyoloji dersine girmek için sınıfa doğru giderken aklım sürekli bu gizemli ailedeydi. Tamam, aslında o kadar gizemli değillerdi ama onları gerçekten tanımadan böyle bir tahminde bulunma hakkım da vardı, değil mi?

Biyoloji sınıfına girdiğimde ilk işim elimdeki ders fişini öğretmenim Bay Banner'a imzalatmak oldu. Gözlerimle çabucak sınıfı taradım, tek boş yer Edward Cullen'ın yanıydı. Dersin başlamış olmasına rağmen o bunu pek umursamıyordu, kafeteryadaki gibi önündeki kağıtlara gizemli şeyler karalamaya devam ediyordu. Kendini dış dünyadan soyutlamıştı sanki. Ders fişimi alıp yanına gittiğim zaman doğruldu ve bana baktı; fazlasıyla öfkeli ve tiksinti dolu bir bakıştı bu. Gözleri kömür gibi kapkaraydı. Hiç tanımadığım birinin bana düşmanmışım gibi bakmasına alışkın değildim. Kendimi toparlama ihtiyacı hissettim; ben de kaşlarımı çatarak ona tepeden baktım ve boş sandalyeye oturdum. Bütün ders boyunca onunla konuşmama kararı aldım.

Ama kendimi durduramıyordum; arada sırada yan gözle yanımda taş misali kaskatı olmuş ve hiç hareket etmeyen güzel oğlana bakarken buluyordum kendimi. Kağıtlarına yazmayı tümden bırakmıştı, elleri yumruk halinde iki yanındaydı. Başımı biraz ona doğru çevirir gibi olduğumda kağıtlarda ne olduğunu görebildim; notalar. Edward beste yapıyordu.

Bütün ders boyunca sınıftan koşarak kaçmak ve Edward Cullen'ı bir daha görmemek istedim ama ben o kaçan tiplerden değildim. Ben daima sorunlarımla yüzleşmeye çalışırdım, annemden aldığım bir özellikti bu. O yüzden cesaretimi topladım ve bütün hışmımla sandalyemde ona döndüm. Kaba velede ağzının payını verecektim.

"Baksana, senin derdin ne-"

Ama ben daha cümlemi bile bitiremeden zil çaldı ve tuhaf laboratuvar eşim beni dinlememeyi seçerek arkasını dönmeden sınıftan çıktı.