Actions

Work Header

My Angel

Work Text:

 

 

    Elimde şarabım, karanlıkta gözlerimi mumun ışığına dikmiş oturuyordum. Hafif sarhoştum, ancak bu fazladan bir, iki, üç kadeh daha içmeme engel değildi. Sızana kadar içebilirdim. Hatta sızıp uyandıktan sonra bile içmeye devam edebilirdim. Kime ne? Zaten beni durduracak kimse yoktu. Beni durdurması gereken insan burada yoktu.  

  

   Gülümseyerek şaraba baktım. Kadehi çok gevşek tutuyordum. Her an düşebilirdi. Veya… Düşmezdi. Bir yudum içip kadehi yeniden masaya bıraktım. Parmağın ucunu kadehin tepesinde gezdirmeye başladım. Bir süre sonra daha hafifçe ittirerek döndürmeye… Tehlikeli bir oyundu. Biraz önceki “düşürebilme” hissi hoşuma gitmişti. Ortalığın dağınık olması fikri de… Kadeh düşerdi, şarap beyaz örtüye dökülürdü. Sonra şarap kadehi yuvarlanarak masadan düşer, kırılırdı. Kırılırken çıkaracağı ses zihnimde yankılandı. Güldüm. Bu sefer hafif ses çıkararak gülmüştüm. Kadehi tek dikişte bitirirken kendimi tebrik ettim, sarhoş olmayı başarmıştım. Gözlerim bizim için hazırladığım masada dolaşarak şarap şişesini aradı. Sarhoşluğun o hafif sıcaklığını yanağımda, bedenimde hissediyordum. Başım hafif sızlıyor, uykum da yavaş yavaş geliyordu. Uzanıp şişeyi alırken kaşlarımı çattım. Uyumayacaktım. Hayır, uyumayacaktım. Bu şişeyi bitirecektim. Ya sonra? Güldüm. Zihnimde canlanan görüntü çok hoştu. Ayağa kalkabilir, beyaz örtüyü de peşimden sürükleyerek arka bahçeye çıkabilirdim. Masadaki her şey yerlere saçılabilir, bense beyaz masa örtüsünü bahçedeki geniş salıncakta otururken ısınmak için kullanabilirdim. Sonra içimdeki sıcaklık ve dışarıda esen o ilkbaharın ılık rüzgarı uykumu getirirdi. Ben de sızabilirdim. Kaşlarımı yeniden çattım. Hayır, uyumayacaktım.    

 

   Yeniden masaya göz gezdirdim. Böyle bir günde her şeyin yerli yerinde olması sinirlerimi bozuyordu. Masada duran şu soslu şeyi –sahi, adı neydi bunun?- duvara fırlatsam, tabak kırılsa, soslar duvara bulaşsa her şey daha güzel gözükecekti sanki. Veya şu ilerdeki yeşillik dolu tabağı alıp yere fırlatsam, domatesler ayrı bir yere, yeşillikler ayrı bir yere düşse, suları yere aksa bugüne daha uygun olurdu. Güldüm. O böyle şeylerden nefret ederdi. Görürse bana kızabilirdi. Yeniden kaşlarımı çattım. Göremezdi, çünkü gelmeyecekti. Neden? Ben ona ne yapmıştım ki? Bunu yapmasına neden olacak ne yapmıştım? Hiçbir şey… Belki de çok şey… Değer vermiştim. Hem de çok… Şu anda bile ona çok değer veriyordum. Evi dağıtabilirdim, her şeyi yerle bir edebilirdim. Nasılsa gelmeyecekti ama ben gelmeyeceğini bile bile, görse kızar diye, yapamıyordum. Sadece kendimi dağıtmıştım bu gece. Son bir aydır olduğu gibi… Artık alışmıştım dönmeyişine… Sanırım olduğu yerde mutluydu. Onun yerinde olsaydım ben de mutlu olur muydum? Hayır, olmazdım.   

 

    Gözlerim masadaki bıçağa takıldı. Kadehi yeniden boşaltırken bıçağın tenimde uyandıracağı hissi düşündüm. Sonra da ekmeği keserken hissettiklerimi… Aynı şeyi mi hissederdim acaba? Belki, evet… Belki de hayır… Gözlerimi arka bahçeye açılan camdan kapımıza çevirdim. Ağaçlar çok güzel salınıyordu. Canım bu gece dışarıda oturmak istiyordu. Belki de uyumak… Acaba acımasız bir katil gelip beni öldürür müydü? Güldüm. Bu beni bir aydır aramayan birinin umurunda olur muydu? Sustum. Ben olsam onu arardım. Hem zaten ben olsam en baştan gitmezdim. Giden ben olsam beni arar mıydı? Ben onu neden aramamıştım? Düşünmemiştim bile. Çalışırken rahatsız edilmeyi sevmezdi. Sahi, çalışıyor muydu? Gözlerim odanın bir ucundaki televizyona kaydı. Sahi, televizyon çalışıyor muydu? Bir aydır açmıyordum. Artık çalışıp çalışmadığını bile bilmiyordum. Bir ay açılmayan bir televizyon çalışır mıydı? Saçmalık… Televizyon çalıştırılmadığı için bozulur muydu hiç? Saçmalık…    

 

    Elimi şarap şişesine uzattım. Opps! Bitmişti. Sarsılarak sandalyeyi geriye doğru ittim. Tutunarak kalkarken sandalye devrildi, ben de düştüm. Sonra da gülmeye başladım. Kahkahalarla gülüyordum. Oturduğum yerde elimi saçlarımdan geçirirken kahkaha atmaya devam ettim. Sonra diğer elimi de başıma koyup hıçkırarak ağlamaya başladım. Hem gülüp hem ağlamak böyle bir şeydi demek. Kendimi toparlayıp masaya tutunarak kalkmayı denerken masa örtüsünü yanlışlıkla çekerek her şeyin yere düşmesine neden oldum. Evet, masa örtüsünü çektiğimi hayal etmiştim; ama o hayal tam olarak böyle değildi. Demek ki her şey hayal ettiğimiz gibi olmuyordu. Aslında hiçbir şey hayal ettiğimiz gibi olmuyordu. Mutlaka bir eksiklik, bir fazlalık oluyordu. Mesela o ve ben… Ben bizi hiç böyle hayal etmemiştim. Üzülerek masaya yeniden tutundum ve bu sefer kalkmayı başardım. Peki, bizim içki dolabımız neredeydi? Sağda mıydı, solda mı? Ah, solda olmalıydı. Peki, solum neresiydi? Kalemi hangi elle tutuyordum ben? Onun elini hangi elimle tutuyordum? Genelde sağımda mı yürürdü, yoksa solumda mı? Ah, solumda… Sıcaklığını hayal edebiliyordum. O halde solum bu taraftı.    

 

   İçki dolabına doğru yürümeye başladım. Üstte camdan vitrinde kadehler, altta ise içkiler vardı. Benim kadehim biraz önce kırılmış olmalıydı, acaba elimi vitrin camından hızla geçirerek mi kadehimi almalıydım? Camların tenimde açacağı yaraların acısını hissettim. Gülümsedim. Vitrin camı her yere saçılırdı. Gülümsemem kayboldu. Yapamazdım. O, dağınıklığı sevmezdi. Zaten evi yeteri kadar dağıtmıştım, dönerse bana kızardı. Sahi, döner miydi? Ben olsam döner miydim? Dönerdim. Hem ben zaten baştan gitmezdim. Vitrini açıp şarap kadehimi aldım. Vitrini kapattıktan sonra da üzerimdeki kırmızı elbisenin eteğini toplayarak dolabın önünde diz çöktüm. Alttaki dolabın kapağını açtığımda boş bir dolap beni bekliyordu. Opps! Bitmişti. Demek o da benim gibi onun yokluğuna dayanamayarak bitmişti. Eh, hangi dolap, bir aydır bizim için hazırladığım sahte masalara yetecek kadar şarap alabilirdi ki? Kimsenin oturup yemediği, onun gelmeyeceğini bile bile hazırladığım iki kişilik “temsili masalara”… O da bugün yerle bir olmuştu gerçi. Elimdeki kadehe baktım. Eh, boş kalmıştı. Acaba yere atıp kırsa mıydım? Bir kez daha ses zihnimde yankılansa da sadece gülerek arkamı dönmekle yetindim. O böyle şeylerden hoşlanmazdı. Hem ben de artık dışarı çıkmak istiyordum.    

 

   Yavaş yavaş arka bahçeye açılan camdan kapıya doğru ilerlerken gözüm yerde yanan bir şeye takıldı. Opps! Mum da devrilmişti, tabii. Acaba küçük çapta bir yangın çıkar mıydı? İçerde kalıp ölmeli miydim? Dışarı çıkıp yangını seyretmeli miydim? Birlikteliğimizin yanışını… Evimizin yanışını… Ah, hayır. Eminim, delirirdi. En iyisi söndürmeliydim. Tahtalar daha tutuşmaya başlamamıştı gerçi ama yine de her tarafa su dökerek bir şeyler olmasını engellemeliydim. Şu aynanın önünde bir sürahi olmalıydı. İlerleyip aynaya baktım. Dağılmıştım yine... Saçlarım dağılmıştı; göz kalemim, rimelim akmıştı. Perişan gözüküyordum. Bir aydır olduğu gibi… Böyle bir yere aynayı kim koyardı? Ah, tabii ki o. Kendini izlemeyi severdi, değil mi? Ben de severdim bir zamanlar. Öyle zamanlarda arkadan gelir, kolunu belime dolar, çenesini omzuma yerleştirir, bizi izlerdi. Bazen göz de kırpardı.    

 

   Aynadaki görüntü kayboldu. Sahi, ne ara görmeye başlamıştım? Aynadaki sefil bene baktım. Elbisemin üzerindeki beyaz şeyi çıkardım. Adı neydi bunun? Her neyse, önemi yoktu. Sürahideki suyun yarısıyla bu tüylü şeyi ıslattım. Sonra da ikisini de alarak yavaş yavaş tutuşmaya başlayan tahtaların oluşturduğu küçük çaplı yangınıma döndüm. Büyüğü içimdeydi. İlerleyerek suyu küçük çaptaki ateşime döktüm. Gerçi ateş domates suyuyla çevrelenmişti? Domates suyu ateşi engeller miydi? Bilmiyordum. Kalan son kıvılcımları ıslattığım tüylü şeyle vurarak söndürdüm. Söndüğünden emin olunca da sürahiyi yerine bırakarak kadehimi aldım. Boştu, ama yanımdan ayırmak istemiyordum. Ateşi söndürmem gerektiğini düşünebildiğime ve kadeh fikrinden uzaklaşamadığıma göre acaba yeteri kadar sarhoş olmamış mıydım? Ayağımdaki topuklularla yaylana yaylana arka bahçenin kapısına yürürken omuz silktim.    

 

   Kapıyı açıp dışarı çıktıktan sonra ayakkabımı çıkarmaya karar verdim. Çimde yürümeyi severdim, o da severdi. Bahçede yalın ayak az koşmamış, çimde az yuvarlanmamıştık. Her zaman ama her zaman kovalamacanın sonu yerde biterdi. O üzerimde, ağırlığıyla beni kıpırdayamaz hale getirir, bense dilimi çıkartarak onunla dalga geçerdim. O da gülerek burnumun ucundan öper, ardından ayağa kalkıp beni de çekerek kaldırırdı. Sonra da şimdi önünde durduğum salıncağa otururduk. Bir kolunu omzuma dolar, diğeriyle elimi tutar, ne kadar büyük olacağından bahsederdi. Ama ne kadar büyürse büyüsün beni yanından ayırmayacağını da eklerdi çabucak. O ve ben bir bütündük. Sahi, bizi ayıran neydi? Şu anda önünde durduğum bu salıncakta oturduğunu gördüğüm çifti bitiren neydi?    

 

    Görüntü dağıldı. Ben de salıncağa oturup ayaklarımı salıncağın dibine kadar uzattım. Havada gerçekten de ilkbaharın ılık rüzgarı vardı. Ağaçlar yavaş yavaş salınıyordu. Benim gibi… Onun gibi… Bizi ayıran neydi? İşi? Şirketi? Çevresindeki insanlar? O kuru gürültüyü yaratan kalabalık? O? Ben? Biz?    

 

    Yıldızlara baktım. Parlıyorlardı, bir tek bulut yoktu. Oysa ne çok isterdim şimdi yağmur yağmasını… İlkbahar yağmuru… Şu parlayan yıldız… Gözlerimi kamaştıran o yıldız… Acaba onun yıldızı mıydı? O da bu yıldız gibi parlamış mıydı? Parlayacak mıydı? Waow! Yıldız cidden çok parlaktı. Acaba sarhoş olduğum için miydi? Ah, kadehim… Kadehim neredeydi? Yanımda değildi. Ah, ayakkabılarımın oradaydı, onu almalıydım. Ayağa kalktım, hızla kalktığım için de olduğum yere düştüm. Güldüm. Dengem kaybolmuştu. Eminim, bana kızardı. Denge onun için her şeydi. Esneklik, kıvraklık, denge… Yeniden ayağa kalktın, ilerleyip kadehimi aldım. Şimdi yerime geri dönmeliydim.    

 

    Gözlerim salıncakta ilerlerken rüzgar saçlarımı dalgalandırdı. Hoşuma gitmişti. Aslında bu böyle bir zamanda, yani gecenin bu saatinde, dışarıda ilk kalışım değildi. Onunla birlikte dışarıda oturduğumuz geceler olurdu. O otururdu, ben dizine uzanırdım. Yavaş yavaş salıncağı sallayarak saçımı okşardı, hiçbir şey söylemezdi. Belki o güzel sesinden bir şarkı duyardım. Ama hepsi o kadar… Saçımı okşarken uzaklara dalardı sanki. Acaba ne düşünürdü? Beni terk etmeyi mi? Aklından geçen bu muydu acaba? Bunu böyle bir gecede düşünmüş olmasa nasıl bir gün eve döndüğünde aniden “Bitti!” diyebilirdi ki? Mutlaka daha önce böyle bir gecede düşünmüştü bunu. Geceden nefret ettiğimi hissettim, gökyüzüne bakarken, “ Hep senin yüzünden… Ona düşünecek zamanı sen verdin!” diye bağırasım geldi. Ama yapmadım. Gecenin suçlu olmadığını pek ala biliyordum. Hem halim de yoktu. Sahi, ben ne ara salıncağa dönüp uzanmıştım? Kalkmak istemedim, zaten istesem de halim yoktu. Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu. Ama ben uyumayacaktım ki. Yeniden açamadım. Kadehimin elimden kaydığını hissettim tutamadım. Oysa kaderimin elimden kaydığını hissetmemiştim.    

 

    Geldiğim bahçe kapısının açıldığını duydum. Sanırım gözlerim kapanmadan hemen önce de ışıkların yandığını görmüştüm. Kapı açılabildiğine göre demek ki çıkarken kapamıştım. İyi de açan kimdi? Etrafta biri koşuyordu. Ses hızla yaklaşıyordu, duyuyordum ama gözlerimi açamıyordum. Birinin yanımda diz çöktüğünü hissettim, diz çöküşünün rüzgarını tenimde hissettim. Biri saçımı okşuyordu. Elimi, hayır, bileğimi tutuyordu. Adımı sayıklıyordu. Kimdi bu? Kimdi? Ses tanıdıktı. Ah, gözlerimi açamıyordum ki. Ama ses tanıdıktı, biliyordum. İçimde bir şeylerin uyanmasına sebep olmuştu çünkü.    

 

    Başımdaki her kimse konuşmaya devam ediyordu. Adımı sayıklamaya… Arada nabzımın normal olduğuna dair bir şey mırıldandıktan sonra rahatladığını hissettim. Ah, ölüp ölmediğimi kontrol ediyordu demek. Yeniden heyecanlanıp adımı sayıklamaya başladı. Bir süre sonra bir elin başımın altından geçtiğini, bir kolun bacaklarımın altığına girdiğini hissettim. Sonra da havalandım. Waow! Uçuyordum, biri beni uçuruyordu. Hızlı adımlarla bir yere yöneldik. Kokusu… Kokusu çok tanıdıktı! Sanki benim kokumdu! Sanki onun kokusuydu! Eve girerken gözlerimi açmaya zorladım kendimi. Görmeliydim! Kim olduğunu görmeliydim!    

 

    İçeri girdiğimizde bir süre durduk. Bu arada ben de gözlerimi açmayı neredeyse başarmak üzereydim. Kalbim çok hızlı çarpıyordu. Döner miydi? Dönmüş müydü? Gözlerimi açınca önce yerdeki dağınıklığı görüp gülümsedim. Neden durduğumuzu anlamıştım. Sonra da başımı beni taşıyan adama doğru çevirdim, öyle hızlı dönmüştüm ki yüzünü görememiştim. Sanırım heyecandandı, bu yüzden bronz bir ten gördüm önce. Bronz bir ten… Beni taşıyan kolları ve vücudu da kaslıydı. Kasları hissedebiliyordum, zaten bronz teninde atan boyun damarlarını da görebiliyordum. Gergin olmalıydı. Gözlerimi yavaş yavaş yukarı çevirdim; önce çenesi, sonra dolgun dudakları… Dudakları çok tanıdıktı. Kalbim bir an durdu, sonra yeniden atmaya başladı. Daha sakindi, onun burada olduğunu bilmek her şeyi yerine oturtmuştu sanki. Oydu işte, dönmüştü ama gözlerine bakamıyordum hala. Bir aydır neredeyse hiç konuşmadığım için kurumuş boğazımdan zorla çıkardığım bir sesle ona seslendim.  

 

    “Jongin…”    

 

   Gözlerinin hızla bana döndüğünü hissettim. Duruşu değişmişti. Kaskatı kesilmişti. Kalbi daha bir hızlı atmaya başlamıştı. O anda kollarımın aşağı doğru sarktığını fark ettim. Boynuna dolamaya korktuğumu da… Onu korkutup kaçırmak istemiyordum. Cevap vermediğini ve o kaskatı duruşunun değişmediğini fark edince gözlerimi yukarı doğru kaldırdım. Gözlerim gözleriyle buluştu. O anda da buruk bir gülümseme yayıldı yüzüne.  

 

    “Jimin…”    

 

    Hiçbir şey diyemedim, oysa söyleyecek çok şeyim olmalıydı. Yine de söyleyemedim, onun bir şey demesini bekledim. O da demedi. Sadece uzanıp alnımdan öptü, burnumun ucundan öptü. Ama dudaklarıma inmedi, oysa dudaklarının dudaklarıma değmesini ne çok isterdim. O bunun yerine geri çekilerek gözlerime baktı. Kalp atışları yavaşlamıştı. Sesimi duymak onu rahatlatmış mıydı? Hafifçe gülümsedim. Sanırım artık uzanıp kollarımı boynuna dolayabilirdim. Doladım da. Dolarken söylenmesi gereken her şeyi boş verdiğimi fark ettim. Gözlerinde yeniden parlamaya başlayan o ışıltı bana her şeyi unutturmuştu.     

 

    Beni odaya çıkarmak için yürümeye başladı. O beni odaya çıkarırken söyleyebildiğim tek şey, “Masayı bilerek dağıtmadım, Jongin.” oldu. Gözlerim kapanırken bir meleğin gülüşüne benzeyen gülüşünü duydum. Sanırım her şey düzelmişti, rahatça uyuyabilirdim. O gelmeden uyumadığım için kendimi tebrik ettim.