Actions

Work Header

The Revival: Diriliş

Work Text:

 

 

 

Story Notes:

Diriliş... Dünyayı altüst edecek bir güç... Tüm dünyayı saran karanlık... Geri dönüş... Hepsi burada.


 

 

Author's Notes:

Soundtrack: After Forever - Energize Me

Link: http://www.youtube.com/watch?v=fjm4BrNAf6s 

 


 

 

 

Gözleri birbirleriyle buluştuğunda ikisinin de hissettiği tek bir şey vardı; heyecan. Ortalığı kaplayan derin sessizlik Hermione’yi çileden çıkarmak üzereydi ama içinde fışkırmaya hazır o duygulara karışan bir öfke kırıntısı, buna aldırmamasını sağlıyordu. O müthiş duygular, Krum’a bile hissetmediği, ulaşması imkânsız olan... İnsanı patlamaya hazır bir bombaya dönüştüren, aynı zamanda içinde bitmez tükenmez bir iz bırakan, o sevinçle karışık duygu... Kısaca her ikisinin de hiç olmadıkları gibi davranmalarını sağlayan duygu... Kulaklarını tırmalayan sessizliğe aldırmamalarını sağlayan... Tek bir ses bile yoktu orada, en ufak bir ses bile. Ne bir yaprak hışırtısı, ne rüzgârın esintisi, Draco ve Hermione’nin soluk alış sesleri dışında hiçbir şey. Onlar da olmasa bayılacaklardı zaten, Hermione’nin daha önce arayıp da bulamadığı durum şimdi, en ihtiyaç duymadığı anda mı çıkıyordu karşısına? Londra sokaklarında hiç yaşayamayacağını çok iyi bildiği durum, olmadık bir zamanda, belki de bir daha asla hissedemeyeceği bu duyguları hissettiği bu anda mı çıkıyordu karşısına? Haksızlık denen şey bu olmalıydı...

Peki, Draco bu bulanıkla burada ne yapıyordu? Kaçmalı mıydı? Kendisini bir an önce buradan atmazsa hiç de istemeyeceği – belki de... – şeyler yaşayacaktı. Niçin Hermione olmuştu ki sanki? Padma, Parvati, Lavender, hatta Luna, ya da herhangi biri... Niçin Hermione? Kendisini zor tutuyordu Hermione’ye laf sokmamak için, ama gözlerine bakınca anında vazgeçiyordu bundan. İki arada bir derede kalmıştı açıkçası.

“Ee, şey... Burada ne arıyorsun?” Bu kelimelerin sonunda ‘Seni Küçük Bulanık’ dese ne olurdu sanki? Hayır, onu kırmayı göze alamazdı. Ona yeni açılmıştı üstelik!

“Ya sen? Bu saatte...” Gerçekten bu saatte burada ne işi olabilirdi? Üstelik bu kadar büyük bir tesadüf olabileceğine de inanası gelmiyordu, onunla konuşmak için iki gündür fırsat kolluyordu ama bir türlü yanına gidememişti.

“Uyuyamadım sadece... Hermione?” Genç kıza yaklaştı usulca, bir eliyle kızın çenesini tutarak kendisine çevirdi, diğer elini de Hermione’nin elinin üzerine koydu. Kızın heyecanlandığını hissetmişti ve bu ona nedeni bilinmez bir haz vermişti.

“Draco, seninle konuşmak istiyordum ben de... Pazartesi günü, o konuşmada ciddi miydin yoksa şaka falan mı yapıyordun?” Elbette şaka olmadığını biliyordu. Ama Hermione bir türlü emin olamıyor, Malfoy’un bunları söylediğine inanası gelmiyordu. Gözlerini kırparak ona çevirdi, delikanlı hareketlenmişti.

“İnanman için daha ne yapmalıyım? Bunu mu yoksa?” Genç adam sinirlenmiş gibiydi, damarlarında akan asil kana yakışmayan bir hareketti bu belki. Ne olursa olsun, umrunda değildi artık yaşayacakları. Genç kıza iyice yaklaştı, elleriyle kafasını kendisine doğru çekerek şaşkın bakışlarına aldırmadan öptü onu uzun uzun. Şimdi anlıyordu ne zamandır bunu yapmak istediğini. Yüzüne sahte bir gülümseme yerleşmişti.

Hermione ise öyle şaşırmıştı ki, Draco’nun bu davranışı karşısında önce ne yapacağını bilemedi. Hoşuna gitmişti aslında, ama buna hazır olduğuna emin değildi. Çok hızlı davranmıştı Draco, henüz böyle bir şey beklemiyordu! Genç adamın kollarından kurtuldu hızlıca, yüzünü buruşturdu ve belki de hiç unutamayacağı bir tokat indirdi Draco’nun suratına. Ona yumruk attığında hissettiği zevki tadamamıştı ama şimdi, aksine bu davranışı içinde bir şeylerin kıpırdanmasına neden olmuş, pişman etmişti onu. Huzursuzlukla geriye doğru bir adım attı, tutunacak bir yer arıyor gibiydi. Genç adamın sert çıkışmayacağını umarak üzgün bakışlarını ona çevirdi. Ama tokat onu çok sinirlendirmişti, başını kendisine çevirdiğinde artık genç adamın gözlerinde o masum bakışlar yoktu. Yüzündeki o gülümseme tamamen silinmiş ve kinli bir ifadeye bırakmıştı yerini. Sinirli bir şekilde söze girdi Draco, Hermione ellerini kaldırdı refleks olarak ama onun kendisine vurmayacağından emindi.

“Ne yaptığını sanıyorsun SENİ - PİS - BULANIK! Baş edebileceğimi ummuştum, aradaki bütün engelleri görmemezlikten gelerek sana açmıştım kendimi! OYSA SEN...” Genç kızın sandığından çok daha büyük bir tepki vermişti, iş iyice çığırından çıkıyordu ve Hermione kendisini tutamıyordu, bu sözlerin altında kalmaktansa...

“Ben ne? Pis, bulanık, kaltak, sürtük, ya da başka bir şey? BENİ KENDİN GİBİ Mİ SANDIN SENİ AŞAĞILIK HERİF?!” Hermione dudağını ısırdı, bunları söylemek istememişti! Hepsi kendi hatasıydı, o kahrolası tokadı atmasa ne kaybederdi sanki?

“Lanet olsun! Böyle olacağını bilseydim baştan vazgeçerdim!” Bilmiyor muydu sanki? Hem de çok iyi biliyordu, ama karşı koyamıyordu işte! Hepsi kendi hatasıydı, başka kız mı yoktu sevecek?! Bütün bunları söylememiş olmayı diledi, çok ağır laflar ettiğini biliyordu ve daha sonra çok pişman olacağından adı gibi emindi. İçini çekerek devam etti, kendine hakim olamıyordu artık.

“Ben gidiyorum, o pis kanınla yeterince kirlettin zaten beni! NE HALİN VARSA GÖR!” Arkasını dönerek koşmaya başladı, bir an önce oradan ayrılması onun açısından çok daha iyi olurdu.

Hermione ise hıçkırmaya başlamıştı, gözlerinden boşanan yaşların yere düşmesiyle oluşan sesler – “Pıt, pıt...” – onu rahatsız ediyordu. Draco’nun arkasından haykırmak istedi ama sesi çıkmadı, lanet olsun! Yine başarısız bir ilişki! Ne yani, bir kavgayla bitebilecek miydi bunca şey? Hiç sanmıyordu, ama ikisinin de uzun bir süre birbirlerine yaklaşmaya cesaret edemeyeceğinden emindi.