Actions

Work Header

Son

Work Text:

 

 

Hızlıca merdivenleri çıktı. Her yerde patlayan silahlar şimdi susmuştu. İçlerindeki kurşunun bitmesinden değil, alacak can kalmadığından susmuştu silahlar. Havadaki barut kokusu kan kokusuna karışıp genzini yaktı. Üst kata geldiğinde kalbinin ritmi devrim davullarının ritmine karışmıştı Aynı şarkıdaki gibi diye düşündü üst kata adımını atar atmaz. Şarkıda vad edilen hayallerden tek gerçek olan buydu. Ve bu da yakında son bulacaktı.

Silahlar susmuştu belki, ama şimdi tekrar bağırmaya hazırlanıyorlardı. Bütün hayatı boyunca kaçtığı duygu onu kıskıvrak yakaladığında artık çok geçti. Her şey için çok geçti. Yaşamak için, umut etmek için, hayal kurmak için çok geçti. Tek bir şey için zaman kalmıştı. Onlar şarkı söyleyerek, konuşarak seslerini duyurmaya çalışmışlardı. Ama şimdi anladı, hiçbir ses silahın patlaması kadar gürültülü olamaz. O uğursuz patlama kadar çıkaramamışlardı seslerini. O patlama daha önceki milyonlar gibi onları da susturmuştu.

Tek bir şey için zaman kalmıştı. Veda etmek için. Askerler onu yan gözle izlediler fakat silahlarını oynatmadılar. O ise askerlere bakmadı. Gözüne çarpan ilk şey yerde yatan üç bedendi. Bütün askerler içeriye giren bu kızın yüzündeki acıyı görebildi. Arkası dönük bu üç beden büyük ihtimalle onun arkadaşlarıydı. Şimdi ise yüzlerini göremediğinden kim olduklarını bile çıkaramıyordu. Başını yavaşça askerlere çevirdi kız. Uzun siyah saçları beyaz gömleğine sarkmıştı. Göğsünde şimdi lekelenmiş ve gömleğin diğer kısımlarıyla birlikte kana bulanmış arması iğneliydi. Askerler odada yokmuş gibi bir tavırla son hayatta kalana doğru ilerlemeye başladı. Genç oğlan zorla gülümsedi, kızın ölümüne yürüdüğünü biliyordu elbette. Elbette biliyordu kaçıp gidebileceğini, askerlerin acımasız kurşunlarından kaçabileceğini. Ama kaçmadığına gülümsedi, onunla kaldığına gülümsedi. Buruk ve acı bir gülümsemeydi bu. Kız askerlerin önünden geçti, gencin elindeki kırmızı bayrağı kavradı. Ah o bayrak! Şimdi inanması güç olabilir ama bir zamanlar görünüşü görkemliydi. Enjolras’ın özenle bulduğu bir kumaştan kesilmişti. Bütün hayalleriydi o bayrak. Bir Cumhuriyet’in kıvılcımıydı. 20 öğrencinin umutları ve daha iyi bir yarının ışıltısıydı. Şimdiki haline bakınca kızın ve liderin nasıl hissettiği anlayabilirdiniz. Bayrak içinden geçen ve onu yakan kurşunlardan delik deşik olmuştu. Daha iyi bir yarını simgelemesi gereken kırmızı şimdi ancak kan renginde gözüküyordu. Fakat yine de yere düşmemişti. Son nefeslerinde içlerine barut ve kan kokusu çeken lider ve kız tarafından kaldırılmıştı. Hala bakınca eşitliğin ve adaletin hayalini görebilirdiniz.

Kız ve liderin eli birleşti, bayrak bu birleşmeyle kalktı. Sonra ikisi de silahlarını onlara doğrultmuş ve olanları şaşkınlık ve korkuyla izleyen askerlere döndü. ‘’Bizi yenemediniz.’’ dedi kız içindeki çığlığı fısıltı halinde çıkararak. Öndeki askerin gözlerinin içine baktı. Bu adam onu öldürmek için buradaydı. Onu susturmak, korkutmak için buradaydı. Bu onun zaferiydi. Korkudan titrediği an zafer onun olacaktı. Ama askerler onları yenememişti. Liderin sıcaklığı bunu gösteriyordu. Biliyordu, o da korkmuyordu. Belki ağlamak üzereydi ikisi de, solan geleceklerine, yitip giden hayallerine ve tek tek düşen arkadaşlarına. Belki de kızgınlardı, kaderlerini belirlemeye çalışan krala, onları bir başlarına terk eden halka, sorgusuz sualsiz genç ve masum canları acımasızca alan askerlere. Ama ikisi de korkmuyordu. Lider ve kız, başladıkları gibi o ikisi kalmıştı geriye. ‘’Bizi öldürebilirsiniz, kurşun geçirmez değil bedenlerimiz. Ama ruhlarımızı en büyük topunuzla bile öldüremezsiniz!’’ Askerler titreyen elleriyle kızı dinliyorlardı. Bütün hayatı boyunca susması söylenen, tek kelimesiyle ağza alınmayacak küfürler yemiş bu kız bir manga askerin önünde vatana ihanete girecek laflar ediyordu. Onu hep dinlemiş lider de ona bakıyor ve yüzünde aynı buruk gülümsemeyle onu dinliyordu. ‘’Aldığınız ve almak üzere olduğunuz canların düşlediği yarın gelecek. O gün geldiğinde umarım hepiniz bunu görürsünüz ve bize yaşattığınız cehennemi kendiniz yaşarsınız.’’ Sesi ölümün verdiği cesaretle söylenen bu sözleri söylerken bir kez olsun titrememişti. Ölüme kafa tuttuğunu sanmayın sakın. O, lider bu devrimi ilk telaffuz ettiğinden beri ölümünü zaten kabullenmişti. O hayata kafa tutuyordu. Onu susturan ve fakirliğe terk eden devlete, adaleti, eşitliği ve arkadaşlarını onun elinde alan devlete karşıydı sözleri. ‘’Umarım katlettiğiniz her gencin yüzü aklınıza kazınır. Umarım ki siz cehennem ateşinde yanarken biz de yukarıdan sizi izleriz.’’

Komutan hedef alınmasını emretti. Vedalar edilmiş, son sözler söylenmiş ve liderle kızın elleri olması gerektiği gibi bayrağın üstünde birleşmişti. Artık her şey bitmişti. Bitmesine bitmişti ama kendini hayal etmekten alıkoyamadı. Ya bunlar hiç olmasaydı? Enjolras’a son bir kez baktı. Liderlerine ve uğruna gözünü kırpmadan öleceği adama baktı. Sarı bukleli saçları karışmışı fakat bu güzelliğine gölge düşürmemişti elbet. Aklına ister istemez barikattan önceki anılar geldi. Ona hiç olmadığı kadar yakın olduğu, ona bir söz verdirttiği barikattan bir önceki gece geldi. Söz vermişti, beraber yaşayacaklar veya beraber öleceklerdi. İkisi de ikinci seçeneğin daha olası olduğunu biliyordu. Yine de yaşamayı da hesaba kattılar, umutlarının hatırına.

Acaba Enjolras, ulu ve güçlü lider ne düşünüyordu? Düşen arkadaşlarını mı yoksa yitip giden devrimi mi? Belki de bu işlerin tehlikeli olduğunu söyleyen annesi vardır aklında. Belki de ‘’Keşke çekip gitmek yerine onurunla ölseydin.’’ diyen babası vardır. Aklında o mu vardı yoksa? Asla sevdiğini kabul etmediği ama her zaman yanında durduğu kız mıydı onun son düşünceleri? Belki de söylerdi bize. Ama son düşüncelerin gizemi de burada başlar. Düşünene asla ne olduğunu soramazsın.

Askerler silahları onlara doğrultmuşlardı. İşte son gelmişti. Herkes gitmişti. Arkadaşları lider ve kızı bekliyorlardı. Bir tek onlar kalmıştı. O sırada kimsenin bakmadığı barikata konulmayacak kadar küçük bir masadan kimsenin bakmadığı bir adam ayıldı. Enjolras’ı görür görmez askerlerin yanından geçti ‘’Çok yaşa Cumhuriyet, ben de onlardanım!’’. Kurşunları bekleyen gençler Grantiere’in onlara doğru geldiğini göründe şaşırdı. ‘’İzin verir misiniz?’’ dedi Grantiere usulca. Enjolras onun elini tuttu ve gülümsedi. Kız Grantiere’in onlarla birlikte öleceğine üzülsün mü sevinsin mi bilemedi. Üstünde düşünecek vakti de olmadı. Kulakları sağır edici bir gürültü duyuldu ve güneş söndü. Kırmızı bayrak kana bulandı. Son gördüğü manzara Enjolras’ın duvara çivilenmiş bedeni ve yana düşmüş başı oldu. İnsanlar o gün sadece bir barikatın yıkıldığını bildi yıllar boyu. Bir adam olanları yazmaya karar verene kadar kimse bilemedi orada yitip giden aşkları, hayalleri ve yaşamları. Paris halkı umursamadı o gün gençlerin yanında vurulan adaleti. Bir hikaye daha yitip gitti kurşunların gürültüsüne karışıp.