Actions

Work Header

Buckingham Palace

Work Text:

 

 

 

Story Notes:

Veee 1 Eylül! Biricik betamız İrem'in isteği üzerine :***

Umarız seversiniz, küçük Tom ile bu kadar yakınlaşmamıştık daha önce :)


 

 

Author's Notes:

İyi okumalar! Yorum yapmayı unutmayın :)

 


 

 

 

Hava serinlemeye başlamıştı. Eylül’ün gelişiyle beraber caddere çöken kış soğukluğu yetimhanenin içinde daha da belirgindi. Sanki güneş, biraz daha uzaktan doğmuş ve biraz daha az aydınlatmıştı bugün odayı.

 

Bazıları için sadece öğlene kadar uyuyacakları bir Pazartesi sabahını ifade eden o tarih, içlerinden biri için çok farklıydı.

 

Heyecanına engel olamayan çocuk neredeyse gün doğmadan kendiliğinden uyanmış, gürültü yaptığını ve azar işiteceğini önemsemeden koşarak banyolara gidip duş almış, bulabildiği en düzgün kıyafetlerini giyip gömleğini sonuna dek bağlamış ve kısa kesimli saçlarını elinden geldiğince yana tarayıp düzgün tutmaya çalışmıştı.

 

Yüzünü ifadesiz maskesinin arkasına gizlese de, çok heyecanlıydı. Kalbi, hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. Nefes alırken kendisini sakinleştirmeye çalışıyor, dışarıya duygularını belli etmediğinden emin olmak için iki de bir odasındaki küçük aynaya bakıyordu.

 

Çocuk, aynı zamanda korkuyordu da. Birkaç saat içinde gidecekti ve oranın aslında var olmamasından korkuyordu. Evet, gelen adam, Dumbledore çok mantıklı konuşmuştu ve adamın da kendisi gibi güçleri olduğu kesindi; ama Tom yine de Hogwarts’ın gerçek olmamasından, ya da Dumbledore’un anlattığı binaların hiçbirinin kendini kabul etmemesinden korkuyordu. Buraya geri dönmekten. Bu sefil çocukların arasına.

 

Aklını meşgul etmek için çıkarıp mektubunu tekrar okudu. Gerekli eşyalar listesini bir ayağı kitapla eşitlenmiş yatağına koyup sandığını odasındaki ikinci, kullanılmayan yatağa boşalttı.

 

Sonra, listeden kontrol ederek her şeyi geri yerleştirdi. Eksiği yoktu, güzel. Derin bir nefes alıp saatine baktı. Sonra cebinden çıkardığı biletine. Evet, şimdi çıksa biraz erken varırdı; ama olsundu. Orada beklemek, burada beklemekten iyiydi.

 

Sandığın kolundan tutup tahta zeminde çıkardığı sesi önemsemeden sürükledi. Merdivene vardığında nefes nefese kalmıştı. Umursamadı. Yavaşça, kayıp aşağı düşmesine izin vermeden sandığı alt kata indirdi. Kendisiyle gurur duymamak elinde değildi. Dışarı koşup bahçe eşyalarının arasında sandığını taşıyabileceği bir şey olup olmadığına baktı. Yoktu. Kendisi sürüklemesi gerekecekti, erken çıktığı iyi olmuştu.

 

Kolundan tutup zorlandığını gizlemeye çalışarak yetimhaneden dışarı sürükledi sandığı. Gerekli malzemeler dışında koyduğu kişisel eşyası neredeyse yok denecek kadar azdı, ancak sandığın boşken bile hatrı sayılır bir ağırlığı vardı zaten.

 

Nihayet, otobüs durağa yanaştığında, onun sandıkla tek başına binemeyeceğine karar veren iki adam otobüse taşımasına yardım etmiş ve bekledikleri teşekkkür yerine ters bakışlar aldıklarını umursamamışlardı.

 

Otobüs, hafif sarsıntılarla yol alırken, zaman geçmek bilmiyor, Tom’un heyecanı her durakta iyice artıyordu.

 

King’s Cross’a 14 durak.

 

King’s Cross’a 9 durak.

 

Tom, saymadan edemiyordu. Ve her ne kadar daha önünde altı durak olsa da, istasyonu kaçırmaktan korkuyor, trene yetişemezse yetimhaneye geri döneceğini düşünmemeye çalışıyordu. Trenin kalkmasına daha bir saatten fazla olduğunun farkındaydı; ama duraklar yaklaştıkça zaman daha çabuk geçiyor, şoför otobüsü daha hızlı kullanıyordu sanki. Önündeki bir saat, Tom’a on dakikası kalmış gibi hissettiriyordu.

 

King’s Cross’a 2 durak.

 

King’s Cross’a 1 durak.

 

King’s Cross.

 

Tom, aceleyle sandığını çekip merdivenlerden paldır küldür indi. Otobüsün son basamağından kaldırıma çarpan sandığı acıklı bir ses çıkardı. Çocuk, kırılmadığından emin olunca sandığı tutup istasyona yürüdü.

 

Giriş kısmının hemen yanında, sandığını taşıyabileceği demir, tekerlekli, adını bilmediği şeyler vardı. Bir tanesini alıp, sandığını üzerine çıkardı.

 

Şimdi, eşyalarını kolaylıkla önünde ittirebiliyor, arkasından zorlukla sürüklemiyordu. Bu da, kollarının ağrsına değil Hogwarts’a odaklanmasını sağlıyordu. Bildiği tek gösterişli yer olduğundan, Hogwarts’ı Buckingham Sarayı gibi hayal etmişti. İki yıl önce yetimhanenin götürdüğü gezide gördükleri o inanılmaz yer.

 

Tom, gelecekte güçlü bir adam olduğunda orada yaşamaya karar vemişti. Gidip öğretmenine orada yaşamak için ne yapması gerektiğini sormuş, Buckingham Sarayı’nda yaşayamayacağına ikna edilince de, geceleri oradan bile daha büyük, oranın iki katı bir malikane yaptırıp kendi başına, tüm bu zayıf insanlardan uzakta yaşamayı hayal eder olmuştu.

 

Sandığını kendine çekip durdu. Peronu göremiyordu. Cebinden panikle biletini çıkardı. Evet, işte, peron 9 ¾ yazıyordu. Ama burada yalnızca 9 ve 10 numaralı peronlar vardı. Bir yanlışlık olmalıydı.

 

“Kaç numaralı peronu arıyorsun, tatlım?” Bir kadın sesi gelmişti arkasından.

 

Dönüp kadına baktı. Yanında kendisinden bir iki yaş büyük görünen bir kız çocuğu vardı. Onların da ellerinde bir sandık vardı. Ve Tom’unkinin aksine kafeslenmiş gri bir baykuş.

 

“Dokuz üç çeyrek.” Diye mırıldandı Tom, kızın da Hogwarts’a gittiğini düşünerek. Yetimhanesindeki diğer çocuklar gibi olsa 1 Eylül sabahı elinde bir baykuş ve sandıkla burada olmazdı.

 

“Gel,” dedi kadın iki peronun arasına yürürken. “Buradan geçeceğiz.”

 

Kadın, kızının sırtına dokunup gülümsedi. Kız, sandığını ittirerek, dokuzuncu peronun kolonuna doğru hızlandı. Tom, merakla izliyordu. Kız, çarpması gerektiği anda peronun içinde kayboldu.

 

Siyah saçlı çocuk gülümsedi.

 

Zekiceydi.

 

İlerleyip kendi sandığını da kolona ittirdi. İçinde yükselen panik, duvarda bir anlığına karanlığa bürünüp, ardından, kendisi gibi yüzlerce insanın olduğu perona çıktığında bir anda yerini katıksız neşeye bırakmıştı.

 

Kendi halkının, büyücülerin yanından geçerken yüz ifadesini kontrol etmekte zorluk çekiyordu. Gülmek istiyordu, kahkaha atmak ve nefesi yetmeyene kadar ortalarda koşmak. O sefil dünyadan kurtulmuştu. Özgürdü. Ait olduğu yerdeydi.

 

“Birinci sınıf!” Tom, çok yakınından gelen sese döndü. Bu şekilde çağırılmaktan hoşlanmamıştı.

 

Arkasını döndüğünde uzun boylu, sıska, sarışın bir oğlan kendisine gülümsüyordu. Üzerinde Hogwarts üniforması vardı. Tom, bir an cübbesi yerine normal giysilerini giydiği için pişman oldu. Çok hevesli görünmek istememişti sadece.

 

“Jake Cartner.” Dedi çocuk elini uzatıp. “Okul Başkanı.”

 

“Tom Riddle.” Sarışın çocuğun elini sıktı.

 

“Gel, sandığını yerleştirmene yardım edeyim.”

 

Tom, gerek yok, diyecek oldu; ama sonra vazgeçti. Bu insanlardan çekinmesine gerek yoktu. Kendi insanlarıydı buradakiler.

 

Sandığını yerleştirip bir kompartımana oturdu.

 

Dışarıdaki insanları izledi bir süre. Tek başına gelenler genellikle büyüklerdi, ya da kendisi gibi ailesi olmayanlar. Ama o anda ailesi olmamasına pek üzülmemişti. Buckingham Sarayı gibi bir yerde okuyacaktı. Aldığı kitapları biraz okumuştu ve Hogwarts’ın çok büyük olduğunu öğrenmişti. Aslında, aldığı kitapların tamamını okumuştu.

 

Ve çok daha fazla şey bilmek istiyordu. Bu nedenle, Hogwarts’ın en çok merak ettiği yerlerinden biri de, kütüphanesiydi. İngiltere topraklarındaki en büyük kütüphanenin nasıl bir yer olacağını hayal bile edemiyordu.

 

Bu nedenle, yol  boyu, dışarıdaki ormanları izlerken, Hogwarts’ın dışarıdan nasıl göründüğünü hayal etti. Devasa bir bahçe, sıcacık odalar ve rahat yataklar ve bahçenin içinden akan bir nehir ve düello için ayrılmış koca bir çimenlik ve tabii ki, tüm bunların ortasında, Buckingham Sarayı.

 

Ancak, Hogwarts, Tom’un hayal ettiği gibi değildi. Bunu, trenden indikleri ilk anda anlamıştı.

 

“Birinci sınıflar! Beni takip edin!” diye bağıran Okul Başkanına doğru yönelirken görmüştü  kulelerin uzunluğunu.

 

Bir an, öylece kalakalmıştı. Bu kadar büyük bir yeri değil görmek, önceden olsa varlığını hayal bile edemezdi.

 

Bakışlarını, kaybolmasından korkar gibi ayırmadığı yapıyı izlerken, önünde bir gaz lambası asılı kayığa bindi.

 

Gece rengindeki gölün üzerinde ilerlerlerken şato gittikçe büyüyordu.

 

Tom gülümsedi.

 

Buckingham Sarayı, yeni evine kıyasla küçük bir yerdi.

 

 

 

 

 

End Notes:

Eee nasıldı? Sevdiniz mi? Sevin ya, sevilmez mi Tom, tatlılığa bakın :D

Ehem, sonuç olarak, her zamanki deyişimizle, 

YORUM YORUM YORUM! :)