Actions

Work Header

Aci Tesaduf

Work Text:

 

 

 

Author's Notes:

Kısa hikaye tek bölümlüktür.

 


 

 

Henüz yağmaya başlayan kar, vişne rengi paltomun omuzlarını ağrıtırken ıslak zeminde inleyen tok ayak seslerim yürüdüğüm sokağı korkutucu sessizliğinden soyutlayan tek şeydi.
20 yıl aradan sonra yine bulunduğum şehri, tanıdığım, seviştiğim, dost olduğum insanları geride bırakmak zorundaydım. Bu sefer ki her zamankinden zor gelmişti...
Hiç bir yere ait olamamak, bağlanamamak acı veriyordu. Aslında artık herşey acı veriyordu. Kendimi teskin etmeye çalışarak adımlarımı hızlandırdım ve fısıltılı bir tonda mırıldanmaya başladım.

"Ben iyiyim... ölümsüzüm, herşeye sahip olabilirim, yaşlanmıyorum. İnsanlara bağlanmak aptallık. Hiç dostum olmadığı için mutluyum, gerçek dostlarım dediğim insanlar tarafından defalarca ihanete uğramadım mı? kimseye ihtiyacım yok, sadece sert bir içkiye ihtiyacım var"

Kendi kendime konuşurken ayaklarımın beni bir bara sürüklediğinden bile habersizdim.
İçeriye geçip ilerlemeye başladım, vişne rengi paltom artık tamamen beyaza dönmüştü, avuçlarımda bıraktığı ıslaklığın memnuniyetsizliğiyle üstümden çıkarıp taburenin arkasına astım ve elbisemi sıyırıp yüksek tabureye yerleştikten sonra bir viksi söyledim.

Etrafıma bakınmaya, fonda çalan aksak ritimli müziği dinlemeye başladım. Bir zencinin beyazın kıçını parasıyla tokatlamasından ve fahişelerden bahseden, yıllar ilerledikçe insanların ahlaki yozlaşmışlıklarına örnek teşkil edebilecek komik bir şarkıydı.
"Caroline Forbes, öldüğünde ölmeliydin ve bu işkenceyi hiç çekmemeliydin" diye geçirdim içimden, gülümsemeye başladım kendi kendime, beni izleyen gözlere hiç de sağlıklı bir görüntü vermediğimin farkındaydım. Muhtemelen sarhoş ya da deli olduğumu düşünüyorlardı.

Barmen viskimi uzatıp elindeki alevli şişeleri çevirmeye başladı.

"Tanrım... Bu aptal beni tutuşturacak"

Paltomu ve çantamı umarsızca barda bırakıp elimdeki bardakla dans eden insanların arasında ilerlemeye başladım.
Bir kaç yudum aldıktan sonra dilimi sallandırıp yüzümü buruşturdum.

"Bu da ne böyle"

Viskinin kötü tadı dilimde tortularını bırakmıştı. Bardağı bir kenara bırakıp ıssız bir köşeye sindim ve gözlerimi kapatıp kalabalığı dinlemeye başladım.

İnsanlar dans ediyor, gülüyor, öpüşüyor ve konuşuyordu. Bunlar yaşam belirtileriydi hala yaşadığımın ve yalnız olmadığımın belirtileri.
Elimi duvara yaslayıp doğrulmaya çalışıyordum ki parmaklarımın üstünde buz gibi, yumuşacık bir el hissettim. Hızla gözlerimi açtım ve bakışlarım, başımda dikilen ela gözlere değdi.

Kirpikleri daha önce hiç bir erkekte görmediğim kadar muntazam ve uzundu. Bembeyaz soluk bir teni olmasına karşın dudakları bir kiraz kadar kırmızıydı.
Bir erkeğin bu kadar muntazam yüz hatlarına sahip olabileceğine, daha önce tek bir yüzde tanık olmuştum. Elimi biraz daha kavrayıp hafifçe çekti ve soğuk teniyle buluşturdu vücudumu. Sendeleyip üstüne abanmıştım.
Gözlerine bakmaya devam edip bir iki adım geriledim.

"Ben... üzgünüm sadece birini o kadar çok andırıyorsunuz ki"
Sözlerimi hiç yadırgamadı muthemelen ona asıldığımı düşünüyordu. Çapkın bir gülümseme takınıp gamzelerini sergiledikten sonra içimi titreten ses tonuyla konuşmaya başladı.

"Buna sevindiğimi söyleyemeyeceğim yüzünüzdeki ifadeye bakılırsa sizin için nahoş bir hatıra"

Gülümsedim, haklıydı... Oldukça nahoştu.

Elini ceketinin iç cebine atıp çıkardığı konyağı uzattı. Elinden alıp nazikçe teşekkür ettim ve kafama diktim, buna ihtiyacım vardı.

"Yavaş olmalısın aşkım, o sadece konyak değil"

Birden yanaklarımı dolduran konyağı istemsizce üstüne püskürttüm ve öksürmeye başladım. Telaşlanıp tekrar elimi tuttu ve gözlerime baktı

"Sen iyi misin? yanlış bir şey mi söyledim?"

Ben gerçekten iyi değildim, sesi tavırları, yüzü ve o kelimeyi telafuz edişi. İçimde bir şeylerin koptuğuna yemin edebilirdim.
Gözlerim doldu hızla paltomu ve çantamı kapıp dışarıya çıktım karanlık sokaklarda deli gibi koşturuyordum. Onu içerde öylece bırakmıştım. Göz yaşlarıma engel olmaya çalıştım ama bu mümkün değildi... Sorunumun ne olduğunu biliyordum onu özlemiştim, çılgınlar gibi özlemiştim ve şimdi muhtemelen deliriyordum. Koşturmaya devam ettim bir süre sonra kalabalık bir caddeye çıktım, neresi olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. Sadece yürüyordum, kar iyiden iyiye şiddetini arttırmaya başlamıştı üstümde olması gereken paltonun kolumda asılı olduğunu gören insanlar gülüyor, deliymişim gibi suratıma bakıyordu.

Birden önümü yine soğuk tenli kumral adam kesti.

"Tanrı aşkına, giy şunu"

Endişeli bir baba gibi kolumdaki paltoyu alıp giydirdi ardından kollarını omuzlarıma sarıp beni ara sokağa doğru ilerletmeye başladı.

"Ne yapıyorsun, ben üşümem ki" dedim ağlamaklı bir ses tonuyla.

Kulağıma yaklaşıp gözleriyle etrafta kimsenin olup olmadığını araştırdıktan sonra kısık bir tonda "biliyorum" dedi. "Ne olduğunu biliyorum, benim ne olduğumu bildiğini de biliyorum, ama insanların bunu bilmesini istemeyiz değil mi?" bakışlarımdaki şaşkınlıktan kısa sürede silkelenip beni yönlendirdiği eve girdim.

"Beni buraya neden getirdin? Neresi burası" dedim sesim titreyerek.

"Evine gidebilecek durumda değildin, hem söylesene orada ne oldu öyle? Neden ağlayıp kaçtın?"

Derin bir nefes alıp tekrar gözlerimin dolmasına izin verdim. Konuşmak istemiyordum o da anlamış olacak ki üstüme gelmedi. Bir bardak şarap doldurup uzattı.

"Burada mı yaşıyorsun?" dedi ciddi bir ifadeyle.

"Ben..."

"Ah anladım, zorunlu göç olayları..."

"Peki sen?" Dedim.

"Babamla beraber bir süre bu şehirde kalmak zorundayız."

Gözlerim kocaman açıldı " Baban?... Yani o da mı vampir?"

Gülümsedi "Bu uzun bir hikaye"

"Evet sanırım birbirimiz hakkında çok fazla yasaklı konuya sahibiz. En iyisi hiç konuşmamak."

Büyük bir kahkaha attı, "Peki ne yapmak istersin?" dedi imalı bir bakış atarak.

Yaklaşıp elindeki bardağı masanın üstüne bıraktım ve üstündeki kalın paltodan kurtulup gözlerine baktım.
Hiç bir şey söylemedi, sadece parmaklarını saçlarımın arasına daldırdı ve ensemden kavrayıp yavaşça şarabın ıslattığı dudaklarını, dudaklarıma bastırdı.

Elleri demir gibi soğuktu, teni de öyle... parmaklarımı göğsünde gezdirmeye başladım. Elleri boynumdan süzülüp şehvetle kalçalarımda sabitlendi, nefesi titriyordu. Hızla bedenimi kaldırıp kucağına aldı ve bacaklarımı beline doladı.
Arada ela gözlerini aralayıp hayranlıkla yüzümü izliyor dilimi ağzının içinde daha derin hissettikçe iniltilerine engel olamıyordu.

Sertçe sırtımı duvara yaslayıp, kalçalarımı avuçlarıyla sertleşmiş erkekliğine doğru bastırdı bacaklarımın arasında onu hissedebiliyordum, duvarla güçlü bedeni arasında tutsak etmişti bedenimi.
Canım yanmıyordu aksine bu şaşırtıcı derece de huzur veriyordu.

Dili dudaklarımdan boynuma doğru inerken gözlerimi kapatmaya çalıştım ancak ne zaman gözlerimi yumsam onun yüzünü görüyordum. Üstümdeki ipek elbiseyi sıyırıp, soğuk parmaklarını bacaklarımdan kalçalarıma doğru ilerletmeye başlamıştı ki... bu sırada tuhaf bir huzursuzluk hissedip adını bile bilmediğim gizemli yakışıklıyı bedenimden uzaklaştırdım.

Bana şaşkın ve öfkeli bir ifadeyle bakıp
"Neler oluyor? sorun ne?" Dedi.
Onu düşleyerek bu adamı arzuladığım için... teninde, bakışlarında, kokusunda onu aradığım için kötü hissetmiştim. Göz yaşlarım yeniden istemsizce süzülmeye başladı.
Bu defa şefkatle bakıp tekrar sordu. "İyi misin? Canını mı yaktım?" Kafamı hayır anlamında salladım.

"Sen kime aşıksın bu kadar" Deyip gülümsedi.
Lanet olsun o kadar mı belliydi...
Koltuğun üstüne bıraktığım paltoma yönelmiştim ki hızla kolumdan yakalayıp tekrar duvara yasladı.

Gözlerime bakıp "Neyin var ne yaşadın bilmiyorum ama lütfen bu gece beni yalnız bırakma" dedi samimi bir ifadeyle. "Yalnız uyumak istemiyorum. İstersen sadece uyuruz ama ne olur burada kal"

Bunu öyle naif bir tonda söylemişti ki hayır demem mümkün değildi. Paltoyu fırlatıp gözlerine baktım... O tanıdık gelen gözlere, elimi sıkıca kavrayıp beni yatak odasına çıkardı.

Adımlarımızın ahşap zemininde yankılandığı karanlık ve sessiz odada bir iki adım ilerledikten sonra durduk.
Yavaşça bedenime dönüp hiç bir şey söylemeden üstümdeki elbisenin askılarını düşürdü, ipek elbise vücudumdan kayıp ayaklarımın dibine süzüldü.
İtiraz etmedim, karşımda soyunuşunu izledim artık ikimiz de çırılçıplaktık.

Beni kucağına alıp usulca yatağa bıraktı ve arkama uzanıp kollarını sıkıca karnıma doladı. Buz gibi tenini bütün vücudumda hissedebiliyordum, ürpermiştim ama şaşırtıcı derecede huzur vericiydi...
Vücutlarımız iç içe geçmiş gibiydi bir bütün olmuştuk....
Bir kaç saat hiç bir şey söylemeden öylece uzandık. Odanın sessizliğini bozan yine onun sesi oldu.

"Seni öperken kimi hayal ediyordun?"

Derin bir iç çektim ardından konuyu geçiştirmek istercesine "birini" dedim.
Anlamıştı, farkındaydı belli ki onun da yaraları vardı ve şu an iyi geldiğimi düşünüyordu.
Bir kaç dakika sonra kollarını vücudumdan çekip sırt üstü yattı başımı yana çevirip onu izlemeye başladım.

Yüzünü, vücudunu... O da beni inceliyordu.
Elimi uzatıp yanağına koydum, öptü. Daha da sokuldum ve dudaklarına uzun bir öpücük bıraktım, buz gibi parmaklarını vücudumda, kıvrımlarımda gezdirip beni yeniden onu arzulamaya zorluyordu.
Bu somut bir zorlama değildi... Bir an için sadece onu hayal ederek bile olsa yanımda yatan adını bile bilmediğim adama dokunmak istedim, onunla olmak istedim...

Yavaşça üstüne çıkıp kalçalarımı sertleşmiş erkekliğinin üstüne yerleştirdim. Parmaklarımı saçlarının arasına gömüp usulca eğildim. Dudaklarını, ısırmak ile öpmek arası bir şiddetle dudaklarımla örttüm . O da soğuk parmaklarını sırtımda gezdiriyor arada kalçalarıma indirip yavaş yavaş okşuyordu.

Dudaklarımı çekip gözlerine baktım, boğuk nefesiyle beni istediğini fısıldadı.
Kollarımı boynuna dolayıp hızla yana uzandım ve üstüme çektim. Vücuduma boynumdan aşağıya doğru küçük öpücükler bırakıyor güçlü elleriyle göğüslerimi okşayıp, dudaklarının arasına alıyordu. Hızla boynuna atılıp üstüne çıktım, altımda oturur pozisyonda bekliyordu.
Yüzünü avuçlarımın arasına alıp dudaklarını öptüm bacaklarımın arasında hissettiğim sertliğin içimdeki yerini alması uzun sürmedi.
Ellerini belime yerleştirip daha hızlı hareket etmem için beni destekliyor bir yandan da gözlerini açık tutmaya çalışıp bana bakıyordu.

Üstünde inleyerek hareket ederken erkeksi, sert iniltilerini bastırmaya çalışıp "bana ne hissettiğini söyle" dedim.
Sesi titremeye başladı kalçalarımı daha hızlı hareket ettirip içimde daha sert hissederken tekrar sordum, zar zor "Mu...muhteşem, muhteşemsin, seni seviyorum" diyebildi.

Şehvet dolu bir kahkaha attım... O an hissettiği zevk yüzünden bunları söylemişse de ruhuma iyi gelmişti.
Kollarımı sıkıca boynuna dolayıp soğuk özünü içimde hisseder hissetmez onu da kendimle birlikte geriye çekip üstüme yatırdım ve göğüslerimin üstünde sakinleşip, nefesini düzenlemesini bekledim.

Bir kaç dakika sonra fısıldar gibi konuştu,

"Gitme..."

Gülümsedim başını kaldırıp bu defa gözlerime baktı

"Gitme... gitmeni istemiyorum"

Bu defa büyük bir kahlaha attım.

"Adımı bile bilmiyorsun"

Sinirlenip üstümden kalktı ve gözlerime bakıp "umurumda değil, gitmeyeceksin" dedi.

Doğrulup yüzüne baktım "gerçekten ona benziyorsun" dedim.

"Kimsen bahsediyorsun" dedi alaycı bir ifadeyle...

"Seni öperken düşlediğim adamdan" dedim.

"Ondan bahsetmeni istemiyorum" Deyip tekrar uzandı yanıma.

"Bunu tek seferlik bir şey olarak düşün, olur mu? umutlanmamaya çalış" dedim donuk bir sesle.
Kendimi kötü hissetmeme neden olsa da onunla bir bağ kurmak istemiyordum.

Öfkeyle kalkıp duşa gitti, bir kaç dakika sonra dış kapının sesini duydum.
"Geri dönmeden gitmeliyim buradan" diye düşündüm.
Hemen kalkıp hızla duş aldım ve saçlarımın kurumasını beklemeden üstümü giyinip kapıya yöneldim...
Güneş doğmak üzereydi. Birden anahtar sesi duyup irkildim kapı açıldı tam karşımdaydı "kahvaltı etmeden mi gideceksin" dedi umutsuz bir ifadeyle.
Gülümseyip "Sanırım bir iki saat daha kalabilirim" dedim onu mutlu etmek istercesine.

Keyifle beraber kahvaltı sofrası hazılayıp oturduk, 1 saat boyunca saçma sapan meleselelerden konuşup sohbeti uzatmaya çalıştık. Sonunda ayaklanıp "Gitmeliyim" dediğimde yüzünün hali görülmeye değerdi.

"Seni kalmaya ikna edemem değil mi" dedi son bir umut.
"Hayır" dedim ve hızla kapıya yöneldim.
Bu sırada kapıda bir anahtar şıngırtısı hissettim dönüp" birini mi bekliyordun" dedim başını salladı.

Birden kapı açılıp o tanıdık koku esti burnuma, özlediğim ve ulaşmak için yıllarımı harcadığım adam keskin, zümrüt bakışlarıyla karşımda duruyordu.

"Klaus!"

Gözlerimin dolmasına engel olamadım hiç bir şey söyleyemedim. Burada ne işi olduğunu, beni nasıl bulduğunu soramadım bile.
Yavaş yavaş yaklaşıp yanağımdan istemsizce süzülen göz yaşlarını sildi ve masadaki gizemli yakışıklıya öfkeyle bakıp ben ne olduğunu anlamadan masayla beraber adamı yerle bir etti.

Büyük bir çığlık kopardım, Klaus hiç durmadan yumruklarını adamın suratına indiriyordu... eğilip boynunu ısırdı ve kaldırıp duvara fırlattı.

"Klaus dur neden yapıyorsun! lütfen dur" diye yalvarmaya başladım ancak nafileydi.

Klaus yerde kanlar içinde uzanan adamı kaldırıp boğazına yapıştı, fakat adamın tepkisi daha da korkutucuydu. Gülmeye başladı, hiç durmadan kahkaha atıyordu...
Delirmiş olabileceğini düşündüm.
Bir süre sonra Klaus da yere bırakıp gülümsedi bu şaşkınlığımın iki kat artmasına sebep olmuştu.

"Tanrım, sakin ol ihtiyar" Dedi.

Klaus tekrar yumruğunu kaldırmıştı ki koşup elini tuttum ve ağlamaya başladım.

"Dur artık ne olur dur"

Adam gözlerime bakıp "sakin ol aşkım, korkma bir şey yok" dedi.

Çıldırmak üzereydim nasıl bu kadar rahat olabilirdi. Klaus koltuğa oturup bana öfkeyle bakmaya başladı ardından adam bir bardak su getirip beni Klaus'un karşısına oturttu.

"Özür dilerim aşkım, babam biraz fevridir ve sert oynamayı sever. Çok korkmadın değil mi? Sen iyi misin?" dedi.

Elimdeki bardak büyük bir gürültüyle güçsüzleşen parmaklarımın arasından kayıp yerde parçalara ayrıldı. Sıçrayan su damlacıklarının bacaklarımı ıslatmasıyla ürperip ağlamaktan kızaran gözlerimi Klaus'a çevirdim. Bunca yıl sonra karşımdaydı ve hiç bir şey olmamış gibi sırıtıyordu.

Gizemli yakışıklı halimi, karışan yüzümü ve göz yaşlarımı fark edip usulca yanıma oturdu. Şaşkın bir ifadeyle
" Sahi siz birbirinizi nereden tanıyorsunuz?" dedi.

İkimiz de hiç bir şey söyleyemedik. Onun bir oğlu olduğunu biliyordum ama yıllar sonra karşıma bu şekilde çıkması... Ne acı bir tesadüf.

Klaus'un da gözleri dolmuştu, aramızda geçenleri anlamıştı, biliyordu. Sesini düzelterek bana baktı, ve konuşmaya başladı

" 100 yıl sonra karşıma çıkacağına kim inanırdı. Tekrar merhaba Caroline az önceki tatsızlık için üzgünüm, oğlumla ilginç bir baba oğul ilişkimiz var."